<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mişkatül-Mesabih | Ateistlere Cevap</title>
	<atom:link href="https://ateistlerecevap.org/category/miskatul-mesabih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ateistlerecevap.org</link>
	<description>Ateistlere,deistlere ve İslam&#039;ı kabul etmeyenlere İslam&#039;ı tanıtmak cevap vermek ve Müslüman kardeşimize fikir vermeye çalışan dostlarız.</description>
	<lastBuildDate>Fri, 14 Sep 2018 20:38:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.6.2</generator>

<image>
	<url>https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2020/10/cropped-logo-mavi-32x32.png</url>
	<title>Mişkatül-Mesabih | Ateistlere Cevap</title>
	<link>https://ateistlerecevap.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mişkatül Mesabih {Cilt-1 &#124; Bölüm-2}</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-2/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Sep 2018 20:38:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mişkatül-Mesabih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2757</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzahat &#160; Râvî Hz. Âlî (R.A.) kimdir? Hz. Alî {R.A), Peygamberimizin amcası Ebû talibin oğlu. Kızı HZ. Fati-manır. efendisi, dördüncü halifesi emirüf müminin vasfına haiz Ebil hasen künyesi ile mârufdur. Aynı zamanda Ebitturabda denir. Bütün izahat ve beyanlarda, çocuklardan ilk Müslüman olanlardandır. Kendisi henüz yedi yaşında iken ıslama girmişdir. Bazı görüşlere görede, sekiz, veya on [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-2/" data-wpel-link="internal">Mişkatül Mesabih {Cilt-1 | Bölüm-2}</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a name="_Toc125788377"></a>İzahat</h2>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Âlî (R.A.) kimdir?<br />
Hz. Alî {R.A), Peygamberimizin amcası Ebû talibin oğlu. Kızı HZ. Fati-manır. efendisi, dördüncü halifesi emirüf müminin vasfına haiz Ebil hasen künyesi ile mârufdur. Aynı zamanda Ebitturabda denir.<br />
Bütün izahat ve beyanlarda, çocuklardan ilk Müslüman olanlardandır. Kendisi henüz yedi yaşında iken ıslama girmişdir. Bazı görüşlere görede, sekiz, veya on veya on beş yaşlarında Müslüman olmuştur. En meşhuru, ye­di veya sekiz yaşında Müslüman olmuştur.<br />
Resulü Ekrem efendimizle beraber bütün muharebelerde bulunmuştur. Ancak Tebuk seferinde bulunamamıştır. Önada gidemeyişi, Resulü Ekrem efendimiz onu ehü iyâünin başına halef olarak koymuştu. Ve Hz. Mûsanın Mikada gidişi anında kardeşi Hz. Hârunu kavminin başına koyduğu gibi, Re-sûiü Ekrem efendimizde Hz. Aliyi ehü iyâlinin ve ümmetinin kalanlarının ba­şına koymuştu ve şöyle buyurmuştu :<br />
«Sen bana Horunun Mûsaya oluşu menzillinde olmana razı olmalısın.»<br />
Hz. Ali (R.A) sert tabiatlı, gözleri büyükçe, orta boylu, şişmanca ve vücudu çok kıllı, sakalı enlice, sakalı ve başı bern beyaz idi. Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra hilafete getirildi. O hilâfete getirildiği günde, bir cuma günü, hicretin otuz beşinde zilhiccenin 18. gününe rastlamıştı.<br />
Hicretin kırkıncı yılında ramazan ayının 17 sinde cuma bir günün sa­bah namazını edâ ederken Abdurrahman bin mülcem isimli bir zındık tara­fından küfede camide zehirli bir kılıçla yaralanmıştır. Bu yaralamadan üç gece sonra vefat etmiştir.<br />
Şehâdetine sebep olan «Havaricler» hakkında gerekli malumat «Bid&#8217;at ve Hurafeler» adlı eserimizde vardır.<br />
Cenazesini oğulları, Hz. Hasan ve Hz, Hüseyin (R.A) la beraber Abdul­lah bin Cafer (R.A) yıkadılar. Namazımda Hafîdi Resûlüllah (S.A.V) olan oğlu Hz. Hasan (R.A) kıldırmıştır. Vefatı anında, altmış üç yaşlarında idi.<br />
Hilâfeti, dört sene, altı ay ve bir kaç gün devam etmiştir. Kendisinden oğulları, Hasan, Hüseyin, Muhammed (R.A) la birlikte sahabe ve tabiînden pek çok kimseler, Hadisi şerifler rivayet etmişlerdir. Allah (c.c.) hepsinden razı olsun. Amin.<br />
Yukardaki hadisi şerifi tekrar tekrar okumalı, Mukadderata boyun eğ­mek ve mukadderatın ne şekilde tecelli edeceğini hiç bir kimsenin bilemiyeceği, dolayısıyla irâde ve amel ile mükellefiyetin ne şekilde ve nasıl olma­sı gerektiği beyan edilmiştir. İnsana düşen kendini irâde ve amelin iyi ol­ması ve iyi şeylerle meşgul olması gerekir. Tedbirle mükellef olunduğunu bilen her insan, tedbirini alır, kendine düşeni yapar, takdire karşı isyan etmez. Takdirin ne şekilde olduğunu ve nasıl tecelli edeceğini hiç bir fert bilemez. Bilmeye çalışamaz da. Bilirim diyenler veya bilinir iddiasında olan­lar basiretsiz kâfir kimselerdir.<br />
Hulasa, bizler tedbirle mükellefiz. Takdirle mükellef değiliz. Tedbirimi­zi tam alırsak takdire karşı ihanet etmeyiz. Şayet tedbirde kusurumuz olur­sa, takdire kusur bulmamalıyız. Takdirin tecellisi, bizlerin tedbir ve iradesine bağlıdır. Biz irademizi hayra sarf edersek takdirde tecelli edende ha­yır olur Şayet biz irâde ve tedbirimizi şerre öiet edersek, takdirde tecelli edende şer olur. Akaid kitaplarında şöyle denilmiştir. «Mukadder, Mumad-derle değişir.»<br />
Yani Levhİ mahfuza vasfı olarak yazılan şey, her hangi bir sebep ve irâde ile tebdil edilir veya olduğu gibi tespit edilir. Kesinlik hükmü, irâdenin sarfına ve sebebini işlemeye bağlanmıştır. Mukadderatın mahiyetini ve ne­ticenin ne şekilde tecelli edeceğini hak teâla bilir. Biz irâde ile mükellefiz. Açıklayıcı izahat, «İslam’a Sokulan Bid&#8217;at ve Hurafeler» le «İslam’da Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde zikredilmiştir. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788378"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>86 &#8211;</strong> {8} Ebû Hureyre (R.A} den mervidir, demiştir: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu ki:<br />
«Şüphesiz Aliâhü teâlanın Âdemoğluna zinadan nasibini yazmıştır, mutlaka o nasibine kavuşur,<br />
— Binâen aleyh gözün zinası, (harama) bakmaktır,<br />
— Dilin zinası, (cima&#8217; kelimesini ve haramı) konuşmaktır,<br />
— Nefis zinayı temenni eder ve iştahlanır, fercde onu (zinayı) ye tas­dik eder yada tekzib eder.» Buhcıri, Müslim<br />
— Müslim’in (diğer) rivayetinde Rasûlullah şöyle buyurdu :<br />
«Âdem oğlunun üzenine zinadan nasibi yazılmıştır. Ona (zinadan nasi­bine) elbet kavuşucudur.<br />
— Gözlerin zinası, (harama) bakmaktır,<br />
— Kulakların zinası, (haramı ve cima&#8217; sözlerini) işitmektir,<br />
— Dilin zinası, (cima ve haram kelimeleri) konuşmaktır,<br />
— Elin zinası (şehvet ve harama) yapışmaktır,<br />
— Ayağın zinası, (zinaya ve haram yollara) adım atmaktır.<br />
— kalp, zinayı arzu ve temenni eder. Onu (zinayı) fere, tasdik eder, yada tekzip eder.» <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788379"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>87 &#8211;</strong> (9) İmran bin Husayn (R.A) den mervidir; Müzeyne kabilesin­den iki adam dediler ki : Yâ Resûlellah! bana haber verir misin bugün insanlar ne yapıyor ve nerede çalışıyorlar? Onların üzerine bir şey hükmolunup ve onlar hakkında bir kaderde sebkat etmiş olsa veya onlara pey­gamberlerinin getirdiği bir şey (hüküm, hayır) la karşılamaları takdirinde ve onların aleyhine delil sabit olsa (nasıl olur bildirir misin)?<br />
— Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Tereddüt etme, belki bir şey onlara takdir olunur ve onlar hakkında sebat eder. Bu hükmün böyle olduğunu aziz ve celil elan Allanın kitabın­da şöyle tasdik olunmuştur:<br />
«Her bir nefse ve onu düzenleyene,<br />
— Sonrada ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki, onu (nefsini) tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiştir.<br />
(Şems sûresi, 7-9) Müslim<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788380"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. İmran bin Husayn (R.A), Ebâ nüceyd künyesi ile mârufdur. Hayberin fethi senesi Müslüman olmuş, vefat edinceye kadar Basra’da sa­kin olmuştur. Sahabenin fakih ve fazıllarından idi, Hayberin fethi yılı olan hicretin yedinci senesi kendisi ile babası Müslüman olmuştu.<br />
Vefatı, hicretin elli ikinci senesinde vuku bulmuştur. Allah ondan razı olsun.<br />
Hadisi şerifte Resûlullah (S.A.V) efendimiz, kaderi ilâhîde sebkat etmiş olan her hangi bir şeyin, olmasının mukadder olduğunu beyan buyurdukdan sonra, sebkat edip yazılan bir şeyin başka bir yazılan kaderle de­ğişebileceğimde zikretmektedir. Hatta bir nefsin hakkında cereyan eden şeyin değişip değişmeyeceği hususundaki suâle, değişebileceğini beyan sa­dedinde «Tereddüt etme!» buyurmuşlardır.<br />
Yukarda bir akâid kaidesini yazmıştık : «El mukadderü yuğayyeru bilmu-kadderi — mukadder olan şey, diğer bir mukadderle tağyir ve tebdil olu­nur.»<br />
Az sadakanın çok belayı def edeceği, makbul bir duanın inen veya ine­cek olan belayı def edip önleyeceği, tevbe ve istiğfarın hayatta çok değişik­liğe sebep olduğu gibi ahirette de pek çok faydası olacaktır. Bu hususda âyeti kerime ve hadisi şerifler Pek çoktur.<br />
Bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Allah (c.c.) dilediği hükmü kaldırır ve dilediğini yerinde sabit kılar (veya değiştirir).» Râd sûresi, 39<br />
Bir hadisi şerifte şöyle beyan edilmiştir:<br />
«Sadaka, belayı def eder ve ömrü artırır.»<br />
Ayeti kerime ve hadisi şerifin hükümlerini tatbiki olarak yaşayan Hz. Ömerin bir hâdisesini nakletmekle iktifa edeceğiz.<br />
Hz. Ömer (R.A) samda vâki olan taun hastalığını duyunca şama girmeyip dönmek üzere hareket ettiler. Hemen orada Şam Vâlisi Ebu Ubeyde (R.A.) şöyle dedi:<br />
«Kazayı ilâhîden kaçıyor musun?»<br />
Hz? Ömer (R.A) de dedi ki:<br />
«Allahü teâlanın kazasından kaderi nahiyesine kaçıyorum.»<br />
Kaza ile kader hakkında geniş malumat, yukarda iki nolu cibril hadisi­nin altında zikredilmiştir. <a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788381"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>88-</strong> (10) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir : Dedim ki : Yâ Resûlellâh! Ben genç (şehvet sahibi) bir adamım, ve ben kendi nefsim üze­rine zina yapmaktan korkuyorum, ve kadınlardan nikahlayacak bir şeyde bulamıyorum, sanki o (Ebû Hureyre) ondan (Resûlullahdan) hayalarının bu­rulması hakkında izin istiyordu, Ebû Hureyre dedi:<br />
:— Resûlellâh (S.AV) bana cevab vermekten sustu, sonra ben yine ay­nısını söyledim. Resûlellâh yine bana bir şey söylemedi susdu, ondan son­ra yine aynı kelimeleri söyledim, — Resûlellâh bana karşı yine sustu, son­ra yukardaki sualleri ve cümleleri aynen söyledim,<br />
— Bunun üzerine nebi-i Ekrem (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />
«Ey Ebâ Hureyre! başına gelecek şeyleri (yani, söylediğin veya yapaca­ğın şeyleri) kalem yazdı. Binâenaleyh bunun üzerine ister hayalarını bur­dur, veya ister (hayaları burdurmayı) terk et.» <a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788382"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>89 &#8211;</strong> (11) Abdullah bin Amr (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
Resûluİlah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Muhakkak Âdem oğlunun hepsinin kalpleri, bir kalb gibi Rahman olan Allah’ın parmaklarından iki parmak arasındadır. Onu (Âdem oğlunun kalbini) dilediği şekilde sarf eder.»<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />
— Bundan sonra Resûluİlah (S.A.V) buyurduki :<br />
«kalpleri yönelten Ey Allâhım! bizim kalbierimizide tâatın üzere yönelt.» <a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimizin, «Adem oğlunun hepsinin kalbi» cümlesi ile Peygamberler, Alimler, Arifler, Evliyalar, Mümin­ler ve kafirler-in hepsine şamil olduğunu beyandır.<br />
Yâni cenabı hakka göre, bütün insanların kalblerini tasarruf edib de­ğiştirme veya bir şey üzerinde sabit kılması, bir kişinin kalbini tasarrüt et­mesi gibidir. Onun için hiç güçlük yoktur.<br />
Hadîsi şerifin bu cümlesinde şu rnealdaki ayeti kerimeye işaret vardır :<br />
«Sizin (hepinizin yoktan) yaratılmanız ve öldükten sonra diriitümeniz, ancak tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Ol, emri ilâhisi ile her şey oluverir).» Lukman sûresi. 28<br />
Kalblerin hepsinin cenabı hakkın iki parmaklan arasında oluşuda me­cazi olarak bir nevî teşbihi şekilde halkın anlayışı ile beyan buyurulmuştur.<br />
Halk arasında. «Ben seni parmaklarımla oynarım veya oynatırım, ben seni parmaklarımla fırıldak gibi döndürürüm. O adam, o kimseyi (diğer ki­şiyi) çok çabucak ve kolayca halleder, işini bitirir.» gibi manalar anlaşılmak tadır.<br />
Halikı zülcelâlın kudret ve azametini anlatmak için Resulü Ekrem (S.A. V) efendimizde bu ifâdelerle buyurmuştur ki, cenabı hak için kalpleri bir şey üzerinde sabit kılması veya tebdil edib değiştirmesi, çok kolay ve çok çabuk olur. Onun için güçlük yoktur. O mutlak tasarrufa sahibdir. kalpleri dilediği şekilde değiştirip sabit kılma kudreti ve yetgisi direk kendisine ait­tir. Hiç bir varlık ona &#8216;galib gelemez ve onun kudretini engelleyemez, O her şeyinde muhtar ve muktedirdir<br />
Nitekim Peygamberimiz (S.A.V) efendimiz hadîsi şerifin son cümlesin­de bu hususu şöyle beyan buyurmuşlardır.<br />
«Kalpleri yönetib çeviren ey Allâhım! Bizim kalplerimizi de tâatın üzere yönelt.»<br />
Hadîsi şerifteki, «Parmak» tabirinin halikı zülcelâla isnadı «Kudret ve Kuvvet» manaları ile tzah edilmiştir. Yoksa halikı zülcelâlın insanların par­maklarına benzeyen parmaklarının olması manasında olamaz. cenabı hak öyle teşbih ve teşebbühün her nevîsinden münezzeh ve âlidir, <a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788383"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>90 &#8211;</strong> (12) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir<br />
Resûluİlah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Her doğan çocuk ancak fıtrat (İman ve islam fıtratı) üzere doğar. Son­ra babası anası (yahûdi ise) onu (çocuğu) yahûdi yaparlar, (Hiristiyan ise-!er) Hıristiyan yaparlar, (Mecûsi iseler) Mecûsi yaparlar. Nitekim kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde siz kulağı, dudağı, burnu ve ayağı kesik oîanını hiç görüyormusunuz?<br />
— Bundan sonra Resûfuflah (S.A.V) Şu mealdeki âyeti okuyor : «Allanın fıtratı öyle şeydirki o (Allah C.C.), insanları bunun (İslam fıt­ratı) üzerine yaratmıştır. Allanın yaratışına (hiç bir şeyi) bedel olmaz, 6u dim­dik ayakta duran bıir dindir.» {Rum sûresi, 30) <a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125788384"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifin baş tarafında şu mealdâki âyeti kerimeye işaret vardır:<br />
— «(Habîbim!) O vakti hatırla ki, Rabbîr», Adem oğullarının sulbierînden zürrlyetlerini çıkarıb da onları nefislerine karşı şahit tutarak; «Ben siz&#8217;n Rab-biniz değilmiyim?» diye buyurduğu zaman, onlarda; «Evet Rabbimizsin, şa­hit olduk» demişlerdi.» Araf sûresi, 172<br />
Evet anasından doğan her çocuk, îman fıtratı üzere doğar. Yani ezel­deki îmanı üzere Müslüman olarak doğar. O îman yedi yaşma kadar mute­berdir. Yedi yaşından sonra babası anası çoouğa tâlim ve telkinle ya aynı îmanda sabit ve dâim olmasını sağlarlar. Yahut babası anası yahûdî iseler, çocuğa yahûdiliği teikin ve tâlim ederek yahûdî yaparlar. Eğer babası vö anası Hıristiyan iseler, çocuğa hırıstıyanlık telkin ederek Hıristiyan yaparlar. Şayet çocuğun baba ve anası ateşe tapan Mecûsi iseler. Çocuğa mecûsilik telkin ederek Mecûsi yaparlar.<br />
Cenâbu hak neslimizi îman telkini ile yaşatıp yeşerterek Müslüman ba­ba ve analardan olmamızı nasîb edib kafir babası ve kafir anası olmakdan muhafaza buyursun. Amin. <a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788385"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>91-</strong> (13) Ebû Musa el Eşâ&#8217;ri (R.A) den mervidîr, demiştir : Resûlullah (S.A.V) aramıza kalkdı beş kelimeyi tavsiye etti ve dediki : «Muhakkak Allâhu teâla uyumaz,<br />
— Ve uyumak ona (Allâha) lâyık değildir (sahih ve mümkün değildir),<br />
— Her ferdin nasibini (Rızkını) daraldır ve genişletir,<br />
— Gündüzün amelinden evvel gecenin ameli ve gecenin amelinden ev­vel gündüzün ameli Cenâbu hakka arz edilir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br />
— Cenâbu hakkın hicabı (yani, kul ile Allah arasındaki mânevi perde) Nurdur. Eğer hicab kalkarsa, insanın yüzünün nurlarını (Ve gözünün nurla­rını) yakar, bu sebebiede Cenâbu hakka mahlukâtından hiç birinin gözü (görmesi) vâsıl olmaz.» <a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788386"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>92 &#8211;</strong> (14) Ebû Hureyre {R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Allâhü te âl an in yedi (kudret ve atası), her yeri doldurur hiç noksanlık olmayan nafaka ihsan eder. (Allanın ihsanı) gece ve gündüz yağar (iner).<br />
— Yer ve gök yaratıldığı zamandan beri (oradakilerin nefekasını) na­sıl infak ettiğini görüb bilmedinizmi? Zira Cenâbu hakkın yedi kudretinde olan nafaka ihsanı hiç noksan olmamıştır, ve Allah’ın arşı suyun üzerinde îdi.. Ni&#8217;metin ihsanı ölçüsü, yedi kudretindedir. (O ihsanını) daraltır ve ge­nişletir.» <a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a><br />
Müslim’in Rivayetinde ise; «Allanın bereketi, doldurucudur.<br />
— İbni Nümeyr, Ni&#8217;met doludur. Öyle bir nimet yağışıdırki, O nimetin çokluğundan gece ve gündüzün hiç bir şeyi noksan (mahrum) olmaz dedi.» <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788387"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>93-</strong> (15) Ondan {Ebû Hüreyreden) rivayet edilmiştir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) e Müşriklerin zürriyetlerinden soruldu. Resûlullah (S.A.V) de buyurdu :<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a><br />
«Onların (müşriklerin) amel ettikleri şeyi (cennet veya cehennem ame­li olduğunu) Allahü Tealâ bilir.» <a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788388"></a>Kadere İmanla İlgili İkinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125788389"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>94 &#8211;</strong> (16) Ubâde bin es samit (R.A) den mervidir, demiştir : Resulullah (S.A.V) buyurduk! : «Şüphesiz Alfahü teâlanın ilk yarattığı şey kalemdir. AUahüteâla kaleme dedi ki: yaz.<br />
— Sunun üzerine kalem : ne yazayım? dedi.<br />
— Allohü teâla buyurdu : kaderi yaz.<br />
— Hemen kalemde olanı ve ebediyyete kadar (kıyamete kadar) olacak olanı yazdı.» Tirmizî (Tirmizî : bu hadis, isnad cihetinden garibtir, demiştir). <a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788390"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>95 &#8211;</strong> (-J7) Müslim bin Yesâr (R.A) den mervîdîr, demiştir:<br />
Ömer bıin el Hattab (R.A) a şu âyetten soruldu :<br />
__ Hani Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından (sulblerinden)<br />
hürriyetlerini çıkarıp &#8211; kendilerini nefislerine şahit tutmuş, ben sizin Rabbiniz değümiyim?, (demişti)» (Araf Sûresi, 192),<br />
— Ömer (R.A) dedi.: Resulullah (S.A.V) dende bu âyetten sorulduğunu işittim, Resulullah (cevabda) şöyle buyurmuştu :<br />
«Şüphesiz Allahü teâla Âdemi yarattı, sonra Âdemin sırtına kutretiyte mesnetti ve ondan (Âdemden) bir zürriyet çıkardı ve cenâbu hak buyurdu : Bunları Cennet için yarattım ve bunlar Cennet ehlinin amelini işlerler.<br />
— Sonra Âdemin sırtına kudretinin tesirini dokundurdu ve ondan bir zürriyet çıkardı.<br />
— Bundan sonra cenâbu hak buyurdu : Bunları cehennem için yarat­tım ve bunlar cehennem ehlinin amelini işlerler.»<br />
— Bunun üzerine bir adam dedi : Amel bir şey ifâde edermi? Yâ Resû lellah!<br />
— Hemen Resûluitah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Şüphesiz AHchü teâla bir kulu cennet için yarttığı vakit, ona cennet ehlinin amelini ycbdırır, hatta ehli cennetin amellerinden emel (ten İşlemek) üzere (iken) ölür ve bu amelî ilede cennete girer.<br />
— Ve Atlâhü teâla bir kulu cehennem için yarattığı vakit, o kula ce­hennem ehlinin amelini yapdırır. Hatta cehennem ehlinin amellerinden bir amel üzenine ölür vs bu sebeblede cehenneme girer.» (Hadisi, Mâlik, Tirmizi. Ebû-Dâvud rivayet etmişlerdir.)<br />
(Not : Râvi müslim bin yesar (R.A), cühenî kabilesine mensub tabiînden bir zattır. Tirmizi bunun hadîsini, Araf sûresinin tefsirinde rivayet etmiştir. Bu zat hadîsi, Ömer bin el Hattab (R.A) den rivayet etmiştir. Ve Tirmizî bu ha­dîsi, «hasen» hadis olarak zikretmektedir.) <a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788391"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>96 &#8211;</strong> (18) Abdullah bin Amr (R.A) den mervîdir, demiştir :<br />
Resûiullah (S.A.V) çıkdı ve iki elinde iki adet kitab vardı ve dediki :<br />
«Bu iki kitabı bilirmismiz?»<br />
— Biz dedik : Bilmeyiz, Yâ Resûlellah! ancak sen bize haber vermen­le (biliriz.)<br />
— Bunun üzerine Resûiullah (S.A.V) sâğ elindeki kitab için dediki ;<br />
«İşte bu kitab âlemin Rabbisinden bir kitab dır, bu kitabda cennet eh­linin isimleri, babalarının ve kabilelerinin ıisim!eri vardır. Bundan sonra ahir­lerinde hulâsa edilmiştir. Binâenaleyh bunlarda ziyadelik ve noksanlık katîyyen olmaz.»<br />
— Sonra Resûlultah (S.A.V) sol elindeki kitaba işaret ederek şöyle bu­yurdu:<br />
— Bu kitab, âlemin Raob&#8217;sı tarafındandır, bu kitabda cehennem ehlinin isimleri, cehennem ehlinin babalarının ve kabilelerinin isimleri vardır. Sonra onların sonunda hulâsa edilmiştir, Binâenaleyh onlarda ziyadelik olmaz ve onlardan noksanlıkda asla olmaz.»<br />
— Resûiullâhın Ashabı dedikti : Şu halde amelden fariğ olunan bir iş halı olduğuna göre ameti kazanmak ön ki fâide nedir? Yâ Resûlellah1<br />
— Hemen Resûiullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Amellerinizi doğru yapın ve Allâha yaklaşmayı taleb edin, zira Cennet adamı, hangi amelle meşgul olursa olsun, son nefesi cennet ehlinin ameli ite hitam bulur. Ve cehennem adamı, hangi amelle meşgul olursa olsun, ne­fesi cehennem ehlinin ameli ile hitam bulur.»<br />
— Bundan sonra Resûiullah (S.A.V) iki elindeki kitabları attı ve sonra buyurdu ;<br />
«Rabbiniz, kulların işlerini takdir etmiştir; (kıyamet günü toplananlar­dan) bir takımı cennetde, bir takımı cehennemdedir.» (Şuura Sûresi, 7}<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788392"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>97 &#8211;</strong> (19) Ebi Hızâme (R.A) den oda babasından rivayet etmiştir, de­miştir : Dedimki : Yâ Resûlellah! Okunup üflenerek (şifa âyetli ve duaları okunarak) tedavi taieb etmemizi, bir ilaçla tedavilenmemizi ve kaçınılacak şeyden kaçınmamızı bana haber ver, Acaba Allanın takdirinden bir şeyi (bunlar) red edermi?<br />
— Resûiullah (S.A.V) buyurduk!:<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a><br />
«O (zikredilen üç şey), Allah’ın kaderindendir.» <a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788393"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ebî Hızâme {R.A}, tabiînden ve Beni Hars bin sâd neslindendir. Bu muhaddis olan Ebî Hızâme bin yâmur (R.A) dır.<br />
Hadîsi şerifte, şifaianmak için okunup üflenmeyi, bir deva emsinden ilaçla tedavîlenmeyi ve zararlı olanlardan kaçınmanın fâidesînîn olup olma­dığını soran zâte, Resulü Ekrem efendimiz; bunlarında birer sebep olduğunu beyan ederek hastalığın nasıl bir kaderi ilâhî olduğu sabit ise, bunlarla te-dâvîlenmeninde birer kaderi iiâhi olduğunu beyan buyurmuştur. Dolaysiyîe bu yollarla tedâvîlenmenin cevazını îzah etmiş oluyor. Fetvada câ&#8217;izdir. Fa­kat tevekkül ve takvaya göre caiz değildir.<br />
Bu mes&#8217;elelerin geniş İzahı, «Müiteka tercümesi» adlı eserimizin dör­düncü cildinde zikredilmiştir. Ayrıca batıl ve uydurma yollarda tedavilerime şekil ve yollarının kötülüklerini de «İslam’a sokulan Bid&#8217;at ve Hurafeler» adlı eserimizde beyan ettiğimizi hatırlatırız. <a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788394"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>98 &#8211;</strong> (20) Ebû Hüreyre (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
ResûMlah (S.A.V) yanımıza çıka geldi, bizde o anda kader hakkında münazaa ediyor idik. Rssûlullah (S.A.V) gazablandi, hatta yüzü kıbkırmızi oldu ve hatta sanki iki yanağında nar dânesi sıkılmış gibiydi.<br />
— Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
aBununlamı emrolursdunuz? Yoksa benmi bununla size gönderildim?! Ancak ve ancak sizden evvel geçen kimseler, bu işde (kader meselesinde) münazaa ettikleri vakit, helak olmuşlardır. Size kesinlikle beyan ediyorum, kesinlikle arz ediyorum; Bunda (kader hakkında) münazaa (Ve münâkaşa) etmeyiniz.»<br />
<strong>99-</strong> (21) İbni Mâce bu hadis gibisini, Amr bin Şuayb dan, onun ba­basından ve dedesinden rivayet etmiştir. <a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788395"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>100 &#8211;</strong> (22) Ebû Mûsâ (R.A.) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) den işittim, diyor&#8217;du :<br />
«Muhakkak Allâhü teâla Ademi yerin hepsinden kabzalanmış b.&#8217;r kabtadan yarattı. Âdemoğlu yer yüzünün (bütün renk ve çeşitli tabiatlarının) mîkdârı (çeşitleri) üzerine gelmiştir, (çeşitlerden yaratılmıştır), kırmızı, be­yaz* siyah ve bunların arasındaki şeylerde onlardan (yeryüzünün çeşitlerin­den) dir, yumuşakiık, sertlik ve güzellik (yani, Ahlâkî yönde ki bu hallerde) onlardan (yerin çeşitlerinden) dir.» (Hadîsi, Ahmed, Tirmizî, Ebû Dâvud rivayet etmişlerdir.) <a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788396"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>101 &#8211;</strong> (23) Abdullah bin Amr (R.A) den mervîdir, demiştir : ResulSah (S.A.V) i İşittim buyururdu ;<br />
«Şüphesiz ASlahü teâfa (insan ve cinnîierden) halkını (mahlûkatını, nefsi emmârenin) karanlığında halk etti ve onlara nurundan (bir şey) döktü.<br />
— Binâenaleyh bir kimseye o nurdan isabet ederse, hidâyete erişir. Ve bir kimseye de o nur vâsıl olmazsa, dalâlette kalır (hak yoldan çıkar).<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a><br />
— Bu sebebten dolayı derimki : kalem Allarım îlmi üzere cereyan eder (yazar ve hükmeder).» <a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788397"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>102 &#8211;</strong> (24) Enes (R.A) den mervîdir, demiştir:<br />
Resûlullah (S.A.V) şu düâyı cok söylerdi :<br />
«Ya Mukallibei kulûb! Sebbit kalbi, alâdînike &#8211; Ey kalbleri çeviren (yö­neten)! benim katbimide dıniyin üzerine sabit kıl»<br />
~- Bunun üzerine dedimki: Ey Allanın Nebisi! sana ve senin getirdiğine îman ettik, bizim üzerimize korkarmısın?<br />
—- Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a><br />
«Evet (sizin üzerinize korkarım), Zira kalpler, Atlahü teâlanın parmak­larından fiki parmak arasındadır, onları (kalbleri) dilediği şekle çevirir»<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788398"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>103 &#8211; </strong>(25) Ebû Musa (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûiullah (SAV) buyurdu :<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a><br />
«Kalbin misâli, nebâtatsız düz arazi üzerindeki kuş tüyü gibidir, onu rüzgâr (her saat ve saniyede) üstünü altına (ve altını üstüne) çevirir.» <a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788399"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>104 &#8211;</strong> (26) Ali (R.A) den mervîdir, demiştir :<br />
Resûiullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Her hangi bîr kul, şu dört şeye inanmadıkça mümin olamaz.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Allahtan başka ilâh olmadığına ve beni hakla gönderen Ailahın Re­sulü olduğuma şehâdet etmesi,</li>
<li><strong>b)</strong> Ölüme îman etmesi,</li>
<li><strong>c)</strong> Öldükten sonra dirilmeğe îman etmesi,<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a></li>
<li><strong>d)</strong> Ve kadere iman etmesi ile (mü&#8217;min olur).» <a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788400"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>105 &#8211;</strong> (27) İbni Abbas (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûiullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Ümmetimden iki sınıf İçin islamda nasib yoktur, (onlarda : ) Mürcİ-e ve kaderiyelerdir.» Yirmizi, Tirmizi: bu hadis garib (hasen ve sahih) dlr, dedi.<br />
<strong>(NOT :</strong> Mürcie ve kaderiye hakkında, «İslam’a sokulan Bid&#8217;at ve Hura­feler» adlı eserimizde geniş malûmat yazılmıştır.) <a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788401"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>106 &#8211;</strong> (28) İbni Ömer (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûiullah (S.A.V) den işittim buyuruyordu :<br />
«Ümmetimde (ümmeti icabette) yerde hareket (zelzele) ve yer yut­maları ve suretin çevrilmesi olur. Evet bu hal kaderi tekzip edenler içinde olur.» Ebûdâvut, Tirmizîde böyle rivayet etmiştir.<br />
<strong>(NOT :</strong> Bu hadîsi şerifin kısa acıkiamah temsili örneği, «Bid&#8217;at ve Hu­rafeler adlı eserimizle Evliya meselesi» isimli eserimizde mezkurdur.) <a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788402"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>107 &#8211;</strong> (29) Yine (İbni Ömer) den rivayet olunmuştur, demiştir: Resûiullah (S.A.V) buyurduk<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a><br />
«Kaderiyye, bu ümmetin mecûsîsidir, eğer hastalanırlarsa, ziyaret et­meyiniz, ve eğer ölürlerse, cenazelerine hâzır olmayınız.» <a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788403"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>108 —</strong> (30) Ömer (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûlullah (SAV) buyurdu :<br />
«Kaderiye ehli ile oturmayınız ve onlara havale etmeyiniz {veya onlara «elamla başlamayınız).» Ebûdâvud<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788404"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>109 &#8211;</strong> (31) Âişe (R.A) den mervîdir, demiştir: «Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Aİti şeye (kimseye) ben lanet ettim, Allahü teâla ve düâsı müstecâb olan her Peygamberde iânet etti (onlarda şunlardır:)</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Allahü teâlanın kitabına (kur&#8217;anı kerîme) ziyâde eden,</li>
<li><strong>b)</strong> Atlahü teâlanın kaderini tekzîbeden,</li>
<li><strong>c)</strong> Allahü teâfantn aziz kıldığı kimseyi zelil ve zelil kıldığı kimseyide aziz yapmak için ceberutla musallat olan,</li>
<li><strong>d)</strong> Allahü talanın haremini (harem dahilindeki haramları) helâl kılan,</li>
<li><strong>e)</strong> Ehli beytimden olanlara (ezâ ederek tâzîmi terketrnek gibi şeyleri) Allahü teâlanın haram kıldığı şeyi helal kılan,</li>
<li><strong>f)</strong> Ve benim sünnetimi terk eden kimsedir.» Beyhakî «Medhal» de ve Rezinde kitabında rivayet etmiştir. <a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788405"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifte beyan edilen altı sınıf kimselere, Aflâhü teâlanın laneti demek, rahmetinden uzaklaştırmak, azabı ilahisine dûcar etmektir.<br />
Peygamberimiz ve bütün peygamberlerin laneti ise, bu kişilerin Allahû teâlanın rahmetinden uzak oulp gazab ve azabı Nahiyeye müstehak olma­larını dilemeleridir,<br />
Altı sınıf kimselerin fenalıklarımda kısaca açıklayalım.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Kitabı ilâhiye ziyade eden kimseler, Kur&#8217;anı kerime ve diğer semavi kitaplara ilâve yaparak yahûdi ve hırıstıyanların Allah in buyurmadığım; «Allah buyurdu» gibi yalan isnad ve iftiralarda bulunmaktırki, kesin ve açık hükümleri tahrif edip tebdif ve tağyir suretiyle yazan, söyleyen ve hüküm beyan eden kimseler, ayeti kerimelerin acık ve zahiri hükümlerini ve nazım­larını inkar temiş olduklarından kâfir olurlar.</li>
</ol>
<p>Fakat kitap ve sünnetin hükümlerini tevii ederek beyan edilen hüküm, kitap ve sünnetin hükümlerine muhalif olursa, bu tevilj yapan kimse, ehli Bid&#8217;at olur ve islenen amel ve tevilede Bid&#8217;at denir. Bid&#8217;at-cıların ve Bid&#8217;atın fenalıkları, «Islama sokulan Bid&#8217;at ve Hurafeler» ad!ı eserimizde uzun uzun İzah edilmiştir.<br />
Gününmüzde indî düşünce ve görüşler ortaya atarak Kur&#8217;anın aç&#8217;k hükümlerine zıd bir takım kanun, tüzük veyönetmelikler yapanlar, çıkaranlar ve onları tasvib edip iyi karşılayanlar, açıkça kitabı ilahiyeye ziyâde yapan veya yapmaya çalışan haham ve papaz kafalı beyinsiz sapıklardır. Belki-de kâfirlerdir.</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Kaderi ilâhiyi inkar edip yalanlayan kimsede. Allanın ve Resullerinin lanetine müstehak oian kişidir. Zira kaderin aslı malum, vasfı meçhuldür. As İma ve esasına inanan kişi, iki cihan seâdetine nail olur.</li>
<li><strong>c)</strong> Zulüm çemberi kurarak Allanın indinde şerefli ve izzetli kişileri, zelil ve ahlaksız rezil kimseieride şerefli kılmaya çalışan zâlim ve cebbar kim­seler de, Aîlâhın ve Resullerinin lanetine müstehak olan zâlimlerdir.</li>
</ol>
<p>İlim ve amelleri isiam esasları dahilinde âlim ve salih kişilere itibar et­meyip, içkici, kumarcı, zinacı, yalancı, iftiracı ve her çeşid ahlaksızlıkları işleyen veya işlemekten çekinmeyen mikrop adamlara değer veren zaval­lılar, işte bu adamlar, zulüm çemberi kuran cebbar ve kaddar kimselerdir. Rahmeti ilâhiden mahrum, azabı ilâhîyeye lâyık ve müstenak olan beyinsiz­lerdir.<br />
Haksızı haklı ve haklıyı haksız çıkaran veya çıkarmaya çalışan hüküm ve karar sahipleri, yalancı şâhidier, yalan yere yemin edenler, rüşved yoluyla haksızlara hak verenler hep aynı zalim ve cebbarlardır. Şeref ve haysiyet­leri tahrip eden millet ve cemiyetin mikroplarıdırlar.<br />
Nihayet hak olan hükümleri, çeşidli sebeblerle tebdil ve tahrif eden yahûdi ve hırıstiyanlan takîid eden, adaletle hüküm vermek isteyenlere en şiddetli düşman olan kaddarlardır.</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Haremi şerif dâhilinde avlanılması yasak ve haram olanları helâl kılmak ve ihramsız halde yapılanları ihramda da yapmak gibi amelleride helal gibi yapmak ilahi gazaba müstehaklık icap ettirir.</li>
</ol>
<p>Ayrıca Allahü teâlanın haram kıldığı şeyleri, heial yapmak veya helal-laştırmaya çalışmakda rahmeti ilahiden kovulup azabı ilahiyeye müstehak olmaya sebebdir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde haramlığı açıkça belirtilen hüküm ve âyet hakkında helallaştırma emeline kapılmak, günümüzdede pek çoğalmıştır.<br />
Adam haramın içine dalmıştır ve onun gibi aynı haramı işleyende var­dır. Kendi amel ve amellerine göre hüküm verenler veya hükmün verilmesi gerektiğini söyleyenler, maalesef vardır. Münakaşa dahi edilmiştir<br />
Meselâ : Faiz haramdır, Zina haramdır, İçki haramdır. Kumar haramdır. Namazı terk edip kılmamak günahdır ve bu hükümlere benzer çok haram­ları işleyenler, fasit çemberin içine kendilerini atmışlardır. Böyle sapık ve fa-sid düşüncelerden son derece sakınmak en doğru ve en salim yoldur.</p>
<ol>
<li><strong>e)</strong> Peygamberimizin nesli Pâkinden olan süiâle-i necibine hürmeti terk edip hakaret ve ezayı helâl görmek veya ezada bulunmakda ilâhi rahmetten kovulmaya sebebdir. Peygamberimizin «itreti», Hz. Fatıma ve onun zürriye-tidir.</li>
<li><strong>f)</strong> Peygamberimizin sünnetini terk edip işlememekte, ilâhî rahmetden uzaklaşmaya sebeblerden birisidir. Akıllt insan, Peygamber efendimizin sünnetine sim sıkt sarılır. O sünnete sarılmanın mükâfatı ise, şefaati Resul ile cennete girmektir<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788406"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>110 &#8211;</strong> (32) Matar bin U kûm is (R.A) den mervidir, demiştir ; Resülullah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a><br />
«Allöhü teâla bir kulu, bir yerde öldürmeyi hükmettim!, o yere o kul için bir ihtiyaç kılar (bu sebeble kul oraya getir ve orada ölür).» <a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788407"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi matar bin Ukâmis (R.A), Beni süieym kabilesine mensubdur. Kû-feli zevatı muhterden sayılmıştır. Bir tek hadisi şerif rivayet etmiştir. Oda bu hadîsi şerifdir. Kendisinden Ebî İshak Essebîî rivayet etmiştir.<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen hükümde şu mealdâki âyeti kerimeye işaret vardır:<br />
«Bir nefis (şahıs), hangi yerde (nerede) öleceğini bilemez.» Lukman Sûresi, 34<br />
Evet bir kimse, hangi saatde ve nerede ne şekilde ö&#8217;eceğini bilemez. Ancak Allahü teâla bilir. Aynı zamanda bir kişi nerede ve hangi mekanda ne şekilde ölecekse günü saati gelince eceli onu çeker, o adam oraya gi­der ve orada ölür. Hakkında tecelli edecek kaderi ilâhiyi hiç bir nefis bile­mez. Onun iimi, Allanın yanındadır.<br />
Bir kimse ölüme mukadder olan yere gitmesi için, o kişiye orada bir ihtiyaç ve iş kapısı açılır. O işini görmek üzere gider. Ecelide onu orada bu­lur ve hakkın rahmetine veya azabına kavuşur.<br />
Yukardaki âyeti kerime ve hadisi şerifi açıklayıcı bir hâdise, tefsirlerde şöyle beyan edilmiştir:<br />
«Rivayet olunduğuna göre, Ölüm meleği bir gün Süleyman Aleyhisse-lamın huzuruna giriyor. Orada oturan kimseler içinde bir adama dikkatla bakıyor. O adam kıyafet değişikliği ile gelen öiüm meleğinin kim olduğunu soruyor.<br />
— Süleyman Aleyhisselamda, öiüm meleğidir, diyor.<br />
— Bunun üzerine o adamcağız, bu sanki beni arzu ediyor gibi, ne olur rüzgara emret beni yüklenip Hindistana kavuştursun, diyor.<br />
— Hemen Süleyman aleyhisselam öylece işleyor, rüzgar o adamı Hin­distana götürüyor. .<br />
— İşte o anda ölüm meleği diyorki; «Benim o adama dikkatla ve de vamiı bakışım teaccübümden idi. Zira ben o adamın ruhunu hindistanda al­makla emrolundum, halbuki, o adam senin yanında (kudusde) dir.»<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a><br />
Evet insanın nerede, ne zaman ne şekilde öleceği kaderi Hâninin te­cellisine bağlı olduğu için, onu Allahdan başka kimse bilemez. Ancak ece! nerede, ne zaman ve ne şekilde vuku bulacaksa, sebeblerini Allahü teâia yaratır. Öylece vâki olur. Ecel saati geldiği zaman, ne bir saat geri ahnır ve nede bir saat ve saniye evvel olur. Takdir edilen saat ve zaman ne ise, o şekilde tecelli eder. <a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788408"></a>Tercümesi!</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>111-</strong> (33) Âişe (R.A) den mervîdir, demiştir, dedimki : Yâ Resûleilah! Mü&#8217;minlerin zürriyetlerinin hükmü nedir (cennette veya cehennemdelermi)? Resülullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Onlar (mü&#8217;minlerin zürriyetîeri) babalarından {mü&#8217;miulerden) dlr.» -1- Bunun üzerine ben dedim : Yâ Resûleilah! amelsiz olarakmı? — Resülullah (S.A.V) buyurdu ; KAllâhü teâla amel edenleri bilir.» Dedimki : Müşriklerin zürriyetlerinin hükmü nedir? Resûluilah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Onlar (müşriklerin zürriyetleri) babalarından (müşriklerden) dir»<br />
— Ben dedimki : amelsiz olarakmı?<br />
— Resûlulah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a><br />
«Allahü teâla amel edenleri bilir fbinöon aleyh hükmü o verir).» <a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788409"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>112 &#8211;</strong> (34) İbni Mes&#8217;ûd (R.A) den mervîdir, demiştir:<br />
Resûlullah (S.A.VJ buyurdu :<br />
«Küçük (yeni doğan) kız çocuğunu diri diri gömen anne ve gömülen çocuk (veya göz yuman ebe) cehennemdedir.»<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a><br />
Bu hadisi şerifte şu mealdeki âyeti kerimeye işaret vardır ;<br />
«Onlardan (müşriklerden) birine, kız doğum haberi : (Verilip bir kızın doğduğu) müjdelenince öfkelenerek yüzü simsiyah oluyor.<br />
— Verilen müjdenin yaptığı kötü tesirle utanıp kavminden gizleniyor, acaba o çocuğu zillet ve horlayarak saklayacakmı, yoksa toprağamı göme­cek? Bakki hüküm verdikleri şeyler ne köîü.» Nahl Sûresi, 58-59<br />
Yukarıdaki hadisi şerifin zahiri hükmüne göre, müşriklerin küçük yan­da ölen çocuklarının azab olunacağı beyan edilmiştir.<br />
Fakat hadisi şerifin hükmünü tevil ederek doğum yaptıran ebenin ve doğuran annenin çocuğun diri diri toprağa gömülmesine rıza gösterdikie-rinden çocuğun değil, onların azab olunacakları beyan edilmiştir. Zira do­ğum zamanında doğuracak kadın doğum saati ve sancısı gelince bir çukur kazar eğer doğan erkek olursa, alıkor. Şayet kız doğarsa hemen cukuca gömerdi ve o doğuracak kadının başında doğumcu ebede hazır bulunur idi.<br />
İşte kız doğuran kadının çocuğu diri diri toprağa gömmesine o ebede razı olduğundan hem doğuran kadın, hemde doğum başında bulunan ebe cehennemde azab olunacaklardır.<br />
Ana rahminden dört ayltk olan diri çocuğu, ilâç vesaire ile düşürerek öldüren kişilerde, aynı diri diri çocuklarını toprağa gömen müşrikler gibi cehennem azabı ile azablansalar gerek. Esasen Cocuklann ölümüne sebep olan her kişi, mutlaka cezalanır.<br />
Zinadan gizlice doğum yapan ve doğumdan sonra çocuğu öldüren ve ya ölüme atılan çocukların sahiplen (anaları) da, azana musrehak olurla&#8221;. Hem zinanın cezasını çeker ve hemde zinadan hamile olduğu çocuğun hn-yatına kast etmesinden için azablanır.<br />
İmamı azam (R. A) hazretleri, çeşitli sebep ve nedenlerden dolayı, müşriklerin çocuklarının küçük halde ölenleri hakkında cennetlik veya ce­hennemlik hükmünü verememiş tevekküf etmiştir<br />
İmamı Azam Hazretlerinin tevakkufuna sebep, yukarda beyan edilen hadîsi şeriflerde «Her doğan çocuğun İslâm fıtratı üzere doğar.» hükmü i!e bu hadîsi şerifin hükmünün izahı ve telifi hususu gibi meselelerdir.<br />
Günümüzde çocuklar» dört aylık olduktan sonra düşürenlerle çocuklarına din ve îmanını öğretmeden rızık derdi ile tahsile gönderip çocuklarını îman ve ahlak dışı yaşantıya atan ve itenlerde aynı cinayeti işleyen zalimler­dir.<br />
Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur.<br />
«Fakirlik korkusu ile (câhiliyyet devrinde olduğu gibi) çocuklarınızı öl­dürmeyin. Zira onlara da, size de rızkı biz (azîmüşşan) veririz.»(İsrâ sûresi, 31)<br />
Yukarıdaki hadisi şerif ve ayeti kerime ile ilgili geniş İzahat; «Mülteka tercümesi» nin birinci cildinin «Köleyi Nikahlama Babı» başlığında zikı edil­miştir<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788410"></a>Kaderle İlgili Üçüncü Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125788411"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>113 &#8211;</strong> (35) Ebudderdâ (R. A) den mervîdir, demiştir : . «Aziz ve celil olan Allhâhü teâla her kuluna beş şey-İn taktîrini netî-ceiecelemiştir (o beş şeyde şunlardır)</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Ecelini (yâni, ömrünün müddetini ve yaşayacağı zamanı},</li>
<li><strong>b)</strong> Amelini (yâni, kulun hayır ve serden neler işleyecenîğini),</li>
<li><strong>c)</strong> Nerede karar edip kalacağını (yer ve mekânını),</li>
<li><strong>d)</strong> Hareket ve ızdırarlı hallerini,<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></li>
<li><strong>e)</strong> Ve helâl veya haramdan rızkını taktir etmiştir.» <a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788412"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Hz. Ebudderdâ {R.A), uveymir bin mâlik hazrec kabilesine men­sup ensâri kiramdandır. Uhut muhaberesinden başka bütün muharebe­lerde Peygamberlerimizle hazır bulunmuştur.<br />
Hz. Ebudderdâ (R.A), sahabenin fakih, âlim, fazıl ve hakimlerinden idi. Bu sebepten Peygamberimiz (S.A.V.) onun hakkında şöyle buyurmuş­tur:<br />
«Her ümmetin bir hakimi vardır. Bu ümmetin hakimi de, Ebudderdâ-dır.»<br />
Samı şerifin fethi esnasında muharasada bulunmuşlardır ve fethin­den sonrada şama hâkim tâyin edilmiştir. Hz. Osman’ın hilâfeti zamanın­da şam kazısı iken hicretin okuz ikinci senesinde vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.<br />
Yukardaki hadisi şerifin lafız ve manalarını her müminin ezberleyip hayatına düstûr ve delil olarak hedef olmalıdır. Rızık derdine, mesken ve mekan derdine düşüp de ilâhi takdir ve tecelliyi unutmamak lâzımdır. Çalışmak ve doğru işlere yapışmak, rızkın helâl olmasına ve helalden tak­dir edilmesine sebep olur.<br />
Birde insan az yaşasa çok yaşasa mutlak ve muhakkak bir gün ölüm başa gelecektir. Onuda hiç unutmayıp iyi hazırlanmak ve daima iyi amellerle meşgul olmak lazımdır ki, insan nasıl yaşarsa, öyle ölür. Nasıl ölürse, öyle haşrolunur. <a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788413"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>114 &#8211;</strong> (36) Âişe (R.A) den mervîdir, demiştir: Resûlullah (S.A.V) den işittim, buyuruyordu :<br />
«Bir şey hakkında bir kimse kaderden bahsederse, kıyamet gününde o kimse sual olunur,<br />
— Ve bir kimse bir şey hakkında kaderden bahsetmezse, kıyamet gü­nünde o kimsede ondan (kaderden) sual olunmaz.» <a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788414"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>115 &#8211;</strong> (37) İbni Deylemî (R.A) den mervîdir, demiştir: «Übey bin kâbe geldim, ona dedim ki : nefsimde kaderden bir şey (ves­vese) vâki ve bana bir söz söyledi. Fakat umarım ki Allâhü Teâlâ onu (ves­veseyi) kalbimden giderir.<br />
— Bunun üzerine Übey bin kâb dedi : Eğer aziz ve celil olan Allâhü teâla semâ vat in (göklerin) ve yerin ehlini azap etmesi farz olunsa, onları (göklerin ve yerin ehli olanları,) o (Allâhü teâla) onlara zulmetmediği halde azap eder (zîra azabı ilâhîsi, adlinden ve rahmetide lütfundandır).<br />
— Ve eğer Allâhü teâla onlara (yer gök ehline) rahmetini ılhsan etse, onlara rahmeti ilâhîsi, onların (iyi) amellerindendir. Eğer sen Allah yolunda Uhud dağı kadar altın infak etsen, Allâhü teâla senden o Uhud dağı kadar thayrın) infâkını kabul etmez, tâki kadere îman edesin. Ve sen bilmelisin ki, muhakkak sana (nimet, belâ, tâat ve mâsiyetten) isabet eden şey, senin hata etmenden olmamıştır, ve (hayır ve serden) senin hata ettiğin şey, mutlaka sana isabet etmek için olmamıştır.<br />
— Eğer sen (Ey İbni Deylemî!) şu (kadere iman) akidesinden başka (kü­für) akidesi üzerine ölürsen, elbette cehenneme girersin.<br />
— Ibni Deylemî dedi : Bundan sonra Abdullah bin Mes&#8217;uda geldim, fakat Abdullah bin Mes&#8217;ud da aynı böyle söyledi,<br />
— İbni Deylemî dedi: Sonra Huzeyfe bin Elyemâne geldim, hemen Huzeyfe de aynı şeyi söyledi.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a><br />
— Ondan sonra Zeyd bin Sabite geldim, oda Nebiyi muhteremden naklen bana aynı öylesini söyledi.» <a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788415"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî İbni Deylemî (R.A) kimdir?<br />
Hz. İbni Deylemî (R.A) Ebû Abdullah, yahut Ebû Abdurrahman veya Ebûzzahhak feyrûziddeyleınîdir. Kendisi humeyrîden geldiği için «humeyrı» de denir. Kisra isimli melik tarafından Yemene gönderilen fârisi oğulların-dandır.<br />
Muhammed Bin Seîd (R.A) dediki : İbni Deylemî ehii hadisden »lan büyük bir zattır. Feyrûza eddeylemi denir. Resulü Ekrem efendimizin huzu­runa gelen feyruz cemaatının bir kişisidir.<br />
Yemende Peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Peygamber esvedi inşa isimli kâfiri bu zat öldürmüştür. Peygamberimize ölüm hastalığından bu zatın o yalancıyı öldürdüğü haberi gelince, Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu :<br />
«Onu öldüren Feyruz faz, Feyruz Faz, Feyruz Faz isimli sâlih bir yiğit kimsedir.»<br />
Bu zatın sahabe veya tabiinden olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Şârih aliyyülkâri merhum sahabeden olduğuna kaildir. Mussanîf hatibi Tebrizî merhum ise, «Esmaürrical Mlmişkat» İsimli eserinde tabiinden oldu­ğunu beyan etmiştir. Hz. Osman veya Hz. Muaviye zamanında vefat etmiş­tir. Allah ondan râzî olsun.<br />
İbni Deylemînin gelip sorduğu Übey bin kâb (R.A) ise, sahabenin en güzel Kur’an’ı kerim okuyanlarından ensârı kiramın hazrec kabilesindendir.<br />
Peygamber (S.A.V) efendimizin vahiy kâtiplerinden idi. Peygamber efendimiz zamanında Kur’an’ı kerîmi tam ezberleyip hafız olan altı kişiden birisidir.<br />
Peygamber (S.A.V) efendimiz kendisine «Ebal Münzir» Künyesini bu­yurmuşlardı. Hz. Ömer (R.A) da «fcoat tıfıl» künyesi ile künyelemişti.<br />
Peygamber (S.A.V) efendimiz, «Seyyidül ensâr» ismi ilede isimlendir­mişti. Hz. Ömerde «Seyyidül müslimin» İsmini vermişti. Hz. Ömer (R.A), Te­ravih namazını, bu ümmetin en iyi okuyanı diyerek imam yapıp cemaatla teravih namazını kıldırmıştı. Kendisinden pek cok halk hadis rivayet et­miştir.<br />
Her iki zat ve ibni Mes&#8217;ud (R.A) in aralarında gecen meselenin anlaşılmayacak tarafı yoktur. Tekrar tekrar okumak faideli olur. <a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788416"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>116 &#8211;</strong> (38) Nâfi (R.A} den rivayet olunduğuna göre, bir adam ibni Ömer’e (R.A) geldi ve dedi: Muhakkak falan kimse sana selam ediyor,<br />
— Bunun üzerine İbni Ömer dedi ki : O adam kaderi tekzip ederek dinde olmayan Bld&#8217;atı işlediği bana erişti. Binaenaleyh eğer o kimse, o bid&#8217;-atı işledi ise san benden ona selam söyleme. Zira Resûlüllah (S.A.V] den işittim buyuruyordu :<br />
«Ümmetimin veya bu ümmetin kader ehli için {Bid&#8217;atçılar için), yer ya­rılması, veya suret değişmesi veya gökten taş yağması olur.»<a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a><br />
İmamı tirmizi bu hadis, hadisi hasen, hadisi sahih ve garibdir, JJedi. <a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788417"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Nâfî (R.A) kimdir?<br />
Hz. Nâfî bin sercis (R.A), Abdullah bin Ömer (R.A) in kölesi, deylemî ye mensub tabiînin büyüklerindendir. Sahabe ve tabiînden pek çok kişi ha­dis rivayet etmiştir. Hadis bilginlerinin sika ve meşhurlarındandır.<br />
Mâlik bin Enes (R.A), Nâfî den rivayet yoluyla ibni Ömer’den de mervî olan hadisi işitince başka kimseden işitmeye lüzum olmadığını beyan et­miştir. Nâfî (R.A), hicretin yüz on yedi (117) tarihinde vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun. <a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788418"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>117 &#8211;</strong> (39) Ali (R.A) den mervîdir, demiştir :<br />
Hatice (R.A) Nabİyyİ muhtereme (cahiliyye devrinde ölen) kendisinin iki çocuğundan sordu:<br />
— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«O câhiiiyyet devrinde ölen çocuğun, cehennemdedir.»<br />
— Hz. Ali (R.A) dedi : Vaktaki Resûlüllah (SAV) Hz. Haticenin yüzün­de üzüntülü hâli gördü, hemen dedikji:<br />
«Eğer sen onların (çocukiarıyın) yerini görseydin, şüphesiz onlara bugz ederdin.»<br />
— Hz. Hatice (R.A) dedi : Yâ Resûlüllah! Senden olan çocuğumun du­rumu nerededir?<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «Cennettedir.»<br />
— Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V) buyurduki:<br />
«Muhakkak surette müminler ve evlatları, cennettedir, müşrikler ve ev-lâtlarıda Cehennemdedir.»<br />
— Sonra Resûlüllah (S.A.V) şu âyeti okudu :<br />
«{İman edipde zürriyetleride îman ile kendilerine tâbi olanlar yokmu? biz onların nesillerimde kendilerine kattık), (tûr sûresi, 21) Bu hadisi, Ahmed rivayet etti. <a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a></p>
<h3><a name="_Toc125788419"></a></h3>
<h3>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>118 &#8211;</strong> (40) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
Resûlüllah (SAV) buyurduki:<br />
«Allâhüteâla Adem (A.S) ı yarattığında sırtına mesnetti. Hemen sırtın dan Ademin zürrlvetinden kıyamete kadar yaratacağı her ruh sahibi çıktı. Ve her insanın iki gözü arasına nurdan bir parlaklık yarattı. Ondan sonra o zürrlyetf olan insanları Adem (A.S) a arzettl.<br />
— Bunun üzerine Adem (A.S) dedi: Ya Rabbil Bunlar kim? Allohü teâla buyurdu : (Bunlar) senin zürriyetindlr.<br />
— Hemen Adem (A.S) zürriyetterinden bir adamın iki gözünün arasın­da bir parıltıyı gördü ve teaccüp etti, dedi Ey Rabbim! bu kimdir?<br />
— Cenâbu hak buyurdu, Dâvud dur.<br />
— Adem (A.S) dedi: Ya Rabbi! Onun ömrü kaç senedir?<br />
— cenabı hak buyurdu : Altmış senedir.<br />
— Sonra Adem (A.S.) dedi : Rabbim! Benim ömrümden onun ömrüne kırk sene İlâve et.<br />
«Vaktaki Adem (A.S) in (Dâvud A.S. a feda ettiği) kırk senelik ömrü ha­riç, ömrü hitame erdi, ölüm meleği Ademe (A.S) ruhunu kabzetmek için gel­di. Hemen Adem (A.S) dedi: Ömrümden kırk sene kalmodımı?<br />
— Cenobı (hak veya melek) dediki :Sen o kırk senelik ömrünü oğîun Pavuda vermedinmi?<br />
— Bunun üzerin© Adem (AS) inkar ettf, buna binâen zürriyetide inkâr etti. Adem (A.S) unuttuda oğaçdan yedi. Binaenaleyh zürriyetide unuttu. Adem (A.S) hata etti zürriyetide hata etti.» <a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788420"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>119 &#8211;</strong> (41) Ebudderdâ (R.A) den rivayete göre, Resulütlah (S.A.V) den rivayet olunmuştur, buyurdu ki: «Allhü teâla Adem (A.S) i yarattığı zaman (bir sebep ve vasıta ve İlâhi kudreti ile) sağ omuzuna (Melek) vurdu, hemen sağ küreğinden zerre misali (küçük karıncalar misâli) nûrânî bembeyaz zum yet çıkarda,<br />
— Ve birde İlâhi kudretle Ademin sol küreğine (Melek) vurdu, hemen simsiyah kömür gibi zürriyet çıkardı.<br />
— \şt&amp; o anda AHahü teâia buyurdu :<br />
— Şu sağ tarafdan çıkarılanlar, cennete vasi) olurlar ve bundan dolayı benim&#8217; İçin hiç bir iftihar ve değişiklik yoktur.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a><br />
— Ve sol tarafdan çıkarılanlar içinde, bunlar Cehenneme gidecekler­dir, bu haldede benim için bir hal ve zaruret değişikliği yoktur (yani ben is­tediğimi işlemekde hür ve muhtarım), buyurmuştur.» <a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788421"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>120 &#8211;</strong> (42) Ebi nadra (R.A) den mervidir:<br />
— Peygamber saflallahü aleyhi vesellemin ashabından Ebû AbdilJah denilen bir adam ağlayarak Resûlüllahın ziyaretine geldi ve yanına girdi,<br />
— Ashabı kiram o addama dedier :<br />
«Sen; ağlatan şey nedir? Sana ResûlüUah (S.A.V) ;<br />
— (Bıyığından al) sonrada bana (havzı kevser başında) kavuşuncaya kadar öylece devam et demedimi?»<br />
O adam evet, (buyurdu) dedi. Ve fakat Resulüllah (S.A.V) dan işittim, buyuruyorduki:<br />
«Muhakkak AHahü teâla sağ eliyle (sağ kudreti ile) bir kabza kabzala-mış (bazı zürriyetini sağdan yaratmış) tır. Ve diğer bazısını da sol eliyle kat-zalamıştsr.<br />
— Sonrada demiştirki : «Şunlar, şunlar için, bunlarda bunlar içindir. Bununla beraber bende bir değişiklik yoktur.»<br />
— Resûlülİah (S.A.V) kendisi hakkındada, ben bu iki kabzanın hangi-sinden oiduğumuda bilmiyorum, diyor.» <a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788422"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ebî Nadra (R.A) kimdir?<br />
Hz. Ebî Nadra, Basralı tâbiindendir. Hz. Hasan (R.A) in şehâdetinden az bir zaman evvef vefaî etmiştir. Kendisi İbni Ömer, Ebû Said ve îbni Ab-bas (R.A) den hadisi şerif işitmiş ve öğrenmiştir. Ondanda İbrahimi etteymi, katâde ve said bin zeyd hadis rivayet edip öğrenmişlerdir. Allah ondan razı olsun.<br />
Bu hadisi şerifte Resûlütlahın huzuruna gelen kişinin bıyığını uzatıp dudağını kaplayarak ağzına giren şekli varmış, o halin iyi olmadığını, bıyı­ğın uzununun kesilmesi hakkında Peygamberimizin tavsiyesini ashabı ki­ram o adama hatırlatıp uyarıyorlar.<br />
Evet fıkıhda beyan edildiği üzere, bıyığın üst dudağı kapatacak kadar uzaması, kerahattır.<br />
Resulüilah saliaüahü aleyhi vesellem efendimizin, kıyametde havzın ba­şında kendisine kavuşuncaya kadar bıyığın kısaltılıp kesilmesini buyurmo sida, sünneti muvakkat bir zaman işleyip terk etmenin doğru olmadığına işarettir.<br />
Evet sacını, başını ve bıyığını karıştırıp erkekmi kadınmi bilinmeyecek derecede pislik içerisinde gezen zavallıların hali perişandır. Sâde bıyığı uzun olupda yemeğe oturanın artığı &#8216;dahi kerâhat iken, her tarafı pislik içinde olan böyle kimseleri cenabı hak ıslah eylesin.<br />
Halk arasında bâzı kimseler, bıyığını uzatıp üst dudaklarını örtecek şe­kilde terk ediyorlar. Ve bu hallerini «falan filan kimseler işlemiştir» diyerek müdofo ediyorlar.<br />
Yukardaki hadisi şerif gibi pek çok hadisi şerifler ve bu hadisi şeriflerin hükümlerini en güzel şekilde açıklayan fıkhı hükümler, meydanda iken filan şöyle yapmış, falan şöyle idi, demek sapıklık ve zındıklık olur. O hali İşle­yenler, Peygambere muhalefet eden mikrop, zındık ve sapık kimselerdir.<br />
Bıyıkların uçlarını uzatmak ise, harp meydanlarında daha yiğit görün­meyi sağlamak için caiz olduğu ve Hz. Ömer askerlere cephede aynı şekli yaptırdığı vakîdlr.<br />
Ehli sünnet yolunu takip edip cenneti âlâda Peygamberimizle komşu oimak isteyen her Müslüman sünnete uyar ve sünnetin dediği ile amel eder<a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788423"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>121 &#8211;</strong> (43) İbnl Abbas (R.A) dan meraldir.<br />
Peygamber sallallahü aleyhlvesellem buyurduk!:<br />
«Aliahü teâla, Arafatda Nâman isimli dağda Ademin neslini sırtından çıkardığında söz (and) aldı. Hemen kıyamete kadar yaratılacak zürrlyetinin hepsini sulbünden çıkardı, Zerreye (küçük karıncaya} benzer şekilde bütün neslini Ademin önüne (veya bazısını sağına, bazısınıda soluna) dağıttı. (Yani Ademin önüne veya sağına soluna toplu halde veya dağınık şekilde yığdı). Sonra açık bir ifade İle onlara söyleyerek dedik!:<br />
— Ben sizin rabblnlz devimiyim?<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a><br />
— Onlarda evet (RabbimizsinJ! dediler. (Cenubu hakda) kıyametde biz bundan gafillerden idik yahut bizden evvel gecen babalarımız şirk et­mişlerdi, btzde onlardan sonra gelen zürrlyetlerden İdik, bu sebeble batıl yolda gidenlerin yüzünden blzt helâkmı edeceksin? dlyememelerinlz için biz aşlmüşşan satıid olduk (dedi).» <a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788424"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerlfde beyan edildiği üzere, AIEahü teâla Adem aleyhisselâ-mı yarattıkdan sonra kendi sulbünde meydana gelecek bütün neslini ara-fatın yakınında veya tâlfle arafat arasında «Nâman» isimli dağda iken bütün zürrlyetinl küçük karıncalara benzer şekilde zerrecikler halinde ve Ademin önünde veya bazısını sağında diğer bazısınıda solunda yığınlar halinde yara­tıyor.<br />
Sonrada «Ben sizin rabblniz değilmiyim? diyor» Bütün insanlar top ye­kûn «Evet rabbimlzsin» diyorlar.<br />
Bunun üzerine Ademin neslinin kıyamette bu ikrarlarını inkar etmeme teri veya inkar edememeleri için, kendini, veya Melekleri veya insanları bir birlerine şâhid diktiğini ve hatta insan neslinin «bizden evvel gecen baba­larımız şirk etmişlerdide, bizlerde onlardan sonra gelenlerden idik, onların kötü îtikad ve amellerinden dolayı bizi helak mi edeceksin» diyememeleri fçin şâhld diktiğini beyan ediyor.<br />
Evet insanın nesli, tâ Adem Aleyhissetâmın yaratılışı zamanında ilahi hitaba müsbet cevab vererek iman ettiğinden, müslümanın ve kâfirin yeni doğan çocuktan vaktiyle îman ettikleri fıtrat üzere doğarlar. Bu daha acık bir ifâde ile yukarda doksanıncı (90) hadisi serifde beyan edilmiştir. <a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788425"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>122 &#8211;</strong> (44) Obeyyibni Kâb (R.A) den rivayet olunmuştur, AMahü te-âianın şu meâfdaki : «Habibim hatırla o zarnanıki,) Rabbin, Adem oğulları­nın sulblerinden zürriyetlerini çtkarıb söz aldığı vakit» Kavli kerimi hak-kmnda (Übeyyibni kâb R.A) dedi:<br />
— Ademin zürriyetini cem etti. Topladı ve onları erkekli dişili yarattı. Ondan sonra onlara suret verdi, onlara konuşma kabiliyyeti (akıl ve nutuk) verdi. Bunun üzerinede onlar Allah in dilemesi ile konuştular. Ondan sonra da cenabı hak, onlardan ahdi m İs ak (ikrarlı söz) aldı. Ve kendilerine ken­dilerini (birbirlerine ve kendi nefislerine kendilerini) şâhid tutarak :<br />
— Ben sizin Rabbiniz değilmiyim? (dedi.)<br />
— Onlarda (Ademin zürriyetide), Evet Rabbimizsin, şâhid olduk, dedi­ler.<br />
— AMahü teâlada buyurdu :<br />
— Elbet bende yedi kat semayı ve yedi kat arzı şâhid dikiyorum ve ba­banız Ad em ide sizin üzerinize şâhid dikiyorumki, kıyamet gününde biz bu­nu gerçekdeh bilmeyorduk demeyesiniz. Bilinizki, benden başka ilâh yoktur. Benden başka Rap, yoktur. Bana hiç bir şeyi ortak koşmayınız. Eibet ben size ahdi misâkımı hatırlatıp uyaran elçilerimi göndereceğim. Kitaplarımı üzerinize (Elçilerim vasıtası ile) indireceğim.<br />
— Onlar (Ademin zürriyetide) dediler :<br />
— Bildik ve itiraf ettikki, Elbet sen bizim (ve bütün varlıkların) Rabbi-miz ve iiâhımızsın. Senden başka bizim için Rab yoktur ve senden başka ilâhımız yoktur.<br />
— İşte böyle Ademin zürrjyeti bu zikredilenlerin hepsini ikrar ettiler.<br />
— Adem Aleyhisselam onlara (zürriyetierine) bakar halde iken maka mı ûHye yükseltilerek onların üzerine kaldırıldı.<br />
— Âdem onlardan zengin, fakir, güzel suretti ve güzel sûretliden başka sini gördü ve hemen : (Ey Allahım!} Keşke kulların arasında müsavat ya­paydın (hepsini aynı seviyede yarataydın), dedi.<br />
— AHahü teâlada : Elbet ben şükredilmem! istedim, dedi.<br />
— Ve Adem (A.S) onların içinde (zürriyetieri içinde) üzerlerinde yanan ışıklar (lambalar) misali nurlu Peygamberleri gördü, o Peygamberler umu­mî misak (sözleşme) den sonra risâtet ve nübüvvet hakkında husûsî mâhi­yette başka bir misak ile tahsis edilmişlerdi.<br />
— Ve o Peygamberlerle olan ahdi mîsakda AHahü teâlânın şu kavli şe­rifi ildi:<br />
— «(Ey Habibim!) hatirlaki bir zaman Peygamberlerden söz almıştık, sendende Nuhdanda, İbrahim, Musa ve Meryemin oğlu İsâdanda, onlardan sağlam bir söz almışdık.» (Ahzab sûresi, 7)<br />
— îsa (Peygamber) işte şu Peygamberlerin ruhlarından idi. Hemen onu (Hz. Isayı) AHahü teâla Meryeme (Cebrâü Aleyhisseiam vasıtası ile) îlkâ edip gönderdi.<br />
— İşte bu hüküm Übeyyibni kâbden tahdis olunup şöyle söyledi : «O ruh (İsa Aleyhisselam), annesinin ağzından girdi.» Ahmet bin hanbel<br />
<strong>(NOT :</strong> Râvi Übey bin kâb hakkında kısa malumat, 115, hadîsi şerifin altında geçmiştir.) <a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788426"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>123 &#8211;</strong> (45) Ebidderdâ (R.A) den mervîdir, demiştir;<br />
«Biz Rasûlüllâhın yanında hâdiselerden bir şeyler müzâkere edip ko­nuşuyor idik, hemen Resulü Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem buyurduki:<br />
«Bir dağı yerinden kayıp yer değiştirdiğini işitirseniz, bu hadiseyi tas­dik ediniz. Ve fakat bir adamın ahlakının değiştiğini işitirseniz, tasdik etme­yiniz. Zira adamın ahlakı, cibilliyyetf ne ise, öyle olur.» <a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788427"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ebidderdâ (R.A) in kısa hal tercümesi, biraz yukarda geçmiştir.<br />
Hadisi şerifin manası ve temsîfi izahı, çok ve çok dikkat gerekir. Zira dağın yerinden değiştiğine veya dağda tamamen tebdili mekan ve şekil ol­ması duyulduğunda inanılmasını tavsiye buyururken, adamın ahlakının de­ğiştiğine dair işitilen cümleleri tasdik etmeyip red etmenin lüzumunu beyan etmesi, elbet telif ve tevil hususu her kişi tarafından anlaşılamaz. Fakat biz kısada olsa açıklamaya çalışacağız.<br />
Evvelâ dağın yer değiştirmesi meselesi, günümüzde daha ayan beyan görülmektedir. Zelzeleler, âfetler, yer altı patlamaları, mâden ve emsali şey­lerin meydana gelmesi gibi haller dağın tebdili mekan etmesine sebeb ol­maktadır. Hatta daha evvel bazı dağların uçtuğuda yazılmaktadır. Her ne ise dağın yerinden uçtuğu ve uçabileceğ muhakkaktır. Ataların bir sözü var­dır. «Deniz yanarmı, ihtimal»<br />
Nitekim bir zamanlar, Istanbula gelen bir vapurun benzini patlayıp kara denize dökülüyor. Günlerce denizde yangın devam etmişti. Bu hâli gözü­müzle görmüştük ve pek çok kimselerde gördüler.<br />
Adamın ahlak ve teabiatının değişmesi meselesi ise, şöyle anlaşılma­sı gerekir:<br />
İnsanın yaratılıştaki soy sop, cibilliyet ve tabiatı îcobı, hakkında kaderi ilâhide ne şekilde tesbit edilip yazıldı ise, o yazılan kaza ve kader şeklinin icâbı, amel ve ahlakına tabî olan kişide tabiat ve ahlakının değişmesi ol­maz, Yani asılda değişme olmaz. İleride gelecekği üzere, vasıfda değişme<br />
olabilir. Asıl hali izah edelim; Mesele); akıllı, ahmak olmaz. Sahi kimse, pahıl olmaz. Şecaatlı kişi, korkak olmaz. Keza bunların akside tab&#8217;an ve adeten değişmez. Yaratılış cibiltiyyet ve kâbiliyyet ne ise öyle olur. Asıl cibillî ahlâk değişmez. İnsanın içinde karar eder.<br />
İnsanın tabiat ve cibilliyetinin İcabı, nefsinde kararh ve dâima görülen veya görülebilecek ofan hallerin beyanı bâzı âyeti kerime ve hadisi şerif-İerdede açıklanmıştır.<br />
Bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Öfkelerini yutanlar, takva sahipleridir.» (Ali imran sûresi, 134)<br />
Bu âyeti kerimede «öfkelerini yutanlar. » buyurulmuşturda «Öfkelerini yok edenler.» denilmemiştir.<br />
Ayeti kerime de beyan edildiği üzere, öfke ve kazabı tamamen yok et­mek zikredilmeyorda,, öfke ve kazabı yutarak kötülüğü önleyenlerin fazile­tinden bahsediliyor.<br />
Demek oluyor ki. Kötü ahlâkdan olan gazabın aslını söküp atmak im­kânı olmayor veya olmayacak da, o öfke ve gazab dururken zararını önle­mek için öfkenin yutularak sabra tahvil etme imkânı oluyor veya öyle ola­bileceği beyan buyuruîuyor.<br />
Diğer bir âyeti kerîmede de tabiat ve cibilliyetin sabitliği şöyle Deyan buyurulmuştur:<br />
«(Ey habîbim!) Deki, eğer siz, Rabbimin rahmet hazînelerine sâhtb ol­saydınız, o zaman harcayıp tüketmek korkusuyla muhakkak cimrilik ederdi­niz. İnsan (tabiat ve cibilliyeti İcabı) çok cimridir.» (fsrâ sûresi, 100}<br />
Ayeti kerime de beyan edildiği üzere, insanın mayasında tutuculuk ve mal, müfk makam ve mansıb hırsı vardır.<br />
Bir hadisi şerifte de şöyle buyurulmuştur:<br />
«Eğer Adem oğlunun, iki dere dolusu altını olsa, üçüncü dereyi arzu eder, Adem oğlunun kursağını, ancak toprak doldurur. Tevbe edib hırsa ka-pilmayanların tevbesıni, Allâhü teâla kabul eder.» <a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a><br />
Ataların bir sözü vardır: «Can çıkmayınca, huy çıkmaz.»<br />
Ataların diğer bir sözieride şöyledir:<br />
«Asıl azmaz. Her şey aslına çeker. Her şey aslına rucû eder.»<br />
Bu sözlerde, cibilliyet ve tabiatın aslı değişmeyeceğini beyan eden hadî­si şerifin hükmüne muvafıkdırlar.<br />
İnsanın cibilliyet ve tabiat esâsına dayanan asıl mayası ve aslı esası değişmez. Fakat yaşantı ve dış âlemle ilgili görüntülerde ki, ahlâkî hayatta değişme olabilir. Yani yaratılışı olan aslı ve iç güdüsü ki kaderi ilâhiye da­yanan esaslarda değişme ve tebdil veya sabit olmak gibi haller ne ise, o şe­kilde tecellî eder. Aslî oian şeyde her ne kadar değişme olmaz isede vasfî olanlarda irâde ve çalışmanın esâsına dayalı şekilde tezahür ederek de­ğişme olur veya olabilir. Vasfî olan ahlâkın değişmesi ve tebdil? mümkindir.<br />
Nitekim bir âyeti kerîme de şöyle buyurufmuştur:<br />
«Şüphesiz Allâhın (küfür ve mâsıyetten) temizlediği kimse, (korktuğun­dan) kurtulmuştur» (Şems sûresi, 9)<br />
Diğer âyeti kerîme meali şöyledir :<br />
«(Habîbim!) Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.» (Araf sûresi, 198)<br />
Bu ayeti kerîmelerde ve bu ayeti kerîmeler gibi pek çok ayeti kerîme­lerde insanların, hem kendi nefislerini ve hem başkalarını isiah edib düzelt­mekle emrofunmaları, kötü ahlakın tebdil ve teğyîrinin mümkün olduğunu açıkça beyan etmektedir.<br />
Şu halde asıl maya ve tabîat her ne kadar değişmez isede, dış alemle ilgili ahlâkî.yaşantı ve düşüncelerin değişebileceği gayet açık şekilde be­lirtilmiştir. Vâzu nasîhat, talim terbiye, iyilerle teşriki mesâi ve ıslâhı nefis gibi hareketler, «Din nasihattir» esâsına dayalı olarak yaşamak ve ahlakın güzelleştirilmesi için gayretler dînin en güzel icraat işlemidir.<br />
Bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur:<br />
«Ahlakınızı, güzelleşiriniz.»<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a><br />
Diğer hadîsi şerif meali şöyledir:<br />
«Ey Allahım! Yaratılışımı güzel halk ettiğin gibi, Ahlakımı da güzelleş-tir.» <a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a><br />
Calibi dikkat bir hadîsi nebevide de şöyle buyurulmuştur:<br />
«Rabbim beni terbiye ettiği için, güzel terbiye etti.»<a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a><br />
Yukarda naklettiğimiz iki yönlü hükümleri okuyarak rasûlü Ekrem efen­dimizin mübarek .sözlerini iyi anlayalım. Tezat halinde hükümler olduğu ze-hâbinden kendimizi böylece kurtaralım. Şayet dikkat etmez iyi araştırmaz isek, belki yanlış hüküm veririz ve sevgili Peygamber efendimizde veya onun beyanlarında eksiklik arayanlar sırasına gidebiliriz. Bu ise, çok ve çok teh­likeli ve sapıklıkdır.<br />
Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Ey îman edenler! Allahdan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz.» (Tevbe sûresi, 119)<br />
Peygamber (S.A.V) efendimizde şöyle buyurmuştur : «Kişi, arkadaşı­nın dîni üzeredir. Binaenaleyh sizden biriniz kimle arkadaşlık yapıyor, ona iyi baksın.» <a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a> .<br />
Yine denilmiştir : «Tabiat tabiattan çalar, sahibinin haberi bile olmaz.»<br />
Halk arasında : «İnsanı, akranı azdırır.» denilir.<br />
Hülâsa mümin, mazbut ve iyi ahlak sahibi olmak için, ahlakını güzelleş­tirici amelleri işlemesi ve güzel ahlaklı kimselerle taşrîki mesâide bulunması lâzımdır. <a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788428"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>124-</strong> (46) Ümmü seleme (R.A) den mervîdir, dediki:<br />
«Ya Resûlellah! (Hayberde) yediğin zehirli koyundan meydana gelen elem, senenin hepsinde sende tesiri görülüyor, hiç ayrılmıyor.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a><br />
— Resûlülfah buyurdu :<br />
«O koyundan olan şey (Zehir), bana isabet etmemiştir. Ancak Adem balçık halinde iken benim hakkımda yazılmış olan elem bana tesir etmiş­tir.» <a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788429"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ümmü Seleme (R.A), Peygamberimiz efendimizin hanımlarından, dolaysıyie vâlidelerimizdendir. Ebi ümeyyenin kızıdır. Peygamberimiz bu vâlidemizide dul olarak nikahlayıp almıştır. Hicretin dördüncü nenesi şev­val ayında izdivaç buyurmuştur.<br />
Vefatı, hicretin elli dokuzuncu senesinde seksen dört (04) yaşında Medine-i Münevverede vuku bulmuştur, kabri şerifi Cennetül Bakîdedir. Hamdü senalar olsun ziyareti acizanem olmuştur. Allah razi olsun ve şefaati­ni nasib buyursun. Amin.<br />
Bu hadîsi şerifte şu âyeti kerîmeye işârst buyurulmuştur:<br />
«{Zelzele, kıtlık ve kuraklık gibi şeyler) ne yerde, ne de (zehirlenme, hastalık ve musibet gibi) nefislerinizde bir musibet başa gelmez ki, ancak bılz onu yaratmazdan evvel o bir kitabda (levhi mahfuzda &#8211; Aliâhın ilminde yazılmıştır. Şüphesiz bu, Aİlaha göre kolaydır.» {Hadîd sûresi, 22) <a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788430"></a>(4) Kabir Azabının İsbati Babı Birinci Fasıl</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>125 &#8211;</strong> (I) Berrâ ibnj Âzib (R.A) den rivayet olunduğunu göre. Resûlül-llah (SAV) buyurdu:<br />
«Müslüman, kabirde sual olunduğunda, Alfandan başka iiah oimadığı-na ve Muhammed-in Allahın Rasûlü olduğuna şehâdet eder. İşte bu (rnüs-lümanın şehâciet hükmü), Allâhü teâlanın şu kavli şerifidir ; Allah (c.c.) mü­minleri hem dünyada ve hem Öhirette (kabirde) sâbiî söz!o (şahadet keli­mesi ile) tevhide bağlı kılar.»<br />
Diğer rivâyetde Resûlüllah (S.A.V) şöyle buyurdu :<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a><br />
«(Allahü teâlantn,) Allah, müminleri hem dünyada, hem âhiretde (ka­birde) sabit sözle (şehâdet kelimesi ile) tevhide bağiı kılar, kavli şerifi kabir azabı hakkında nazil olmuştur. Mümine kabirde danlr: Rsbbin kîm? Hemen oda, Rabbim Allah, nebim Muhammeddİr, der.» <a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788431"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Berrâ ibni Âzib kimdir?<br />
Hz. Berrâ ibni Âzib (R.A), Medine-i münevvereü Enseri kiromdandır. Bu zatın babasıda sâhâbe-i kiramdan idi.<br />
Künyesi, Ebü umâretül Ensârîdir. Küfeye Hz. Alinin yanma nakli me­kan etmişti. Hz. Ali (R.A) ile cemel ve sıffîn muharebelerinde hazır bulun­muştur. Ve kendisi Küfede vefat etmiştir. Kendisinden pek çok kimseler. Hadis rivayet etmiştir, ASah ondan razı olsun.<br />
Yukardaki hadisi şerifte beyan edildiği üzere, Ahiretin ilk evi ve mekâ­nı olan kabirde, sual, cevab, seâdet veya azab olunacağı beyan buyurul-maktadır. Müminler, îrad edilen suâle karşı iyi cevab ve şehâdetde bulu­nacaklarını cenabı hak haber veriyor.<br />
Ve kabirde ilk sualin, Allahın varlığı, birliği, mabûdû hakîki olduğu, on­dan başka bir ilahın olmadığı ve Muhammed Aleyhisselâmtn onun kulu ve Resulü olduğuna şehâdet hususunda olacağı açıklanmıştır.<br />
Kabirde Allahdan ve Peygamberlerden sual edenler© karşı müminlerin rahatlıkla iyi cevab verebileceği hem âyeti kerime ve hem hadisi şerifte beyan edilmiştir. Fakat kâfir ve fasık müminlr, kabirde sual soran Melek­leri, görünce onları, korku, heyecan ve hayret etme halinin galebe calip cevab vermede şaşkınlığa kapılıp iktidarları kalmayacaktır. Bilhassa kâfir­ler, hiç cevab vermeyip hapt olup kalacaklardır.<br />
İşte bu sebebden kâfirler, kabir azâbtnı muhakkak surette görecekler. dir. Âsî müminler ise, ilahi afve nail olmazlarsa, onlarda kabir azabını gö­receklerdir.<br />
Kabir sıkması ise, her ferde şâmildir. Kabir sıkmasını görmeyen kim­se olmayacaktır. Ancak kâfir ve zalimlerin kabir sıkması, kuvvetli iki şeyin arasında ezilip pestil halini alarak et ve kemikler bir birine geçerek sıkışıp perişan olanlar gibi, kabir sıkışacak onlarda böyle perişan olacaklardır.<br />
Müminleri kabir sıkması ise, bir ananın yavrusunu kucağına alıp sev­gisinden dolayı sıkıştırması gibi olacaktır.<br />
Kabir azabı hakkında ehli sünnetin delil olarak naklettikleri delillerden şu âyet meallerimde okuyalım :<br />
«Onlar (kâfirler, kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arz edilecektir.» Mûmün sûresi, 46<br />
Diğer âyeti kerime meâll:<br />
«Biz (azimüşşan), onları (münafık ve zalimleri} iki defa (dünyada ve ka­birde) azablandıracağız.<br />
Sonrada kıyamette, büyük bir azaba (ateşe) atılırlar.»Tevbe sûresi, 109<br />
Resûlüllah (S.A.V) efendimiz bir hadisi nebivisinde şöyle buyurmuş­tur:<br />
«Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurların­dan bir çukurdur.»<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a><br />
Diğer hadisi şerifte şöyledir:<br />
«Muhakkak kabir, âhiret menzillerinin ilk durağıdır. Bnâenaleyh bir kimse, oranın azabından emin ofur kurtulursa, ondan sonrasıda kolay olur. Şayet o kabrin azabından emin olup kurtulmazsa, ondan sonrası daha eşed olur.» <a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a>İmamı Azam&#8217; (R.A) de Fıkhul Ekberinde şöyle zikretmiştir; «Kabir azabı, kâfirlerin hepsi ve bâzı âsi müslümanlar için hakdır. Ola­caktır.»<br />
Evet ölen her insan nereye gömüiürse gömülsün, mutlaka kabir azabı veya kabir nimeti olacaktır. Kâfir ve zalimler, kabir azabına müstehak ola­caklar ve göreceklerdir. Salih ve mülteki müminler ise, kabirde rahmeti ilâ­hiye, cennet nimetlerinden bir hayata kavuşacaklardır.<br />
Kabirde, ruhların sahiplerine iadesi veya güneşin tesiri gibi uzakdan tesir ederek bir hayatın olup sevine veya azab görüleceği keyfiyeti îzah edilmiştir.<br />
Ölen kimseye, ruhun tesiri veya iade yoluyla hayat bulup kabir ahvalini yaşamasını, uykuda oian insana temsil etmişlerdir. Uyuyan kişi, bir nevi ölü demektir. Ruh çıkmış gibi fakat ruhun kendine tesiri devam ettiği için, uy­kuda iken rüyasında bâzı kimse, çok korkunç şeyler görür, terler. Adetâ savaşmış, mücadele etmiş ve yırtıcı mahluklardan kaça kaça kendisini parçalayacak duruma gelmiştir. Uykudan uyanınca kurtula katır. İşte kabir­de azab gören veya, görecek olan kimse, bu. adama benzetilmiştir. Bu adamcağızın ızdirab ve azabından, dışarda veya yanında uyanık halde bu­lunan kişilerin hiç haberi olmaz.<br />
Uykuda zevkli rüyalar görüpde neşelenen adamda, kabirde cennet bahçelerinden bir bahçede zevklenen veya zevklenecek olan kimseye teş­bih edilmiştir.<br />
Kabirde ruh olmadığı halde insanın eti nasıl azab göreceği ResûlüÜa-ha sorulduğunda, Peygamberimiz şöyle cevab vermiştir:<br />
«Senin dişinde ruh olmadığı halde nasıl ağrıyıb acı duyuyorsan, öylece olacaktır.»<br />
Kabir azabının, kafirlerde daimi olmakla -beraber, cuma günleri veya cuma geceleri ve Ramazan ayında kabir azabı kalkacağı beyan edilmiştir. Ancak bu gün ve aylar geçtikden sonra azabın tekrar avdet edip etmeyece­ğinde ihtilaf edilmiştir. Asan olan görüş, kafirlerin kabir azabr avdet edip devam edeceğidir.<br />
Kâfirlerden, cuma günü, cuma gecesi ve Ramazan ayında kabir azabının kalkması. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz hürmet inedir. Yani, kâfirler dahi. Peygamberimizin âleme Rahmet olarak gönderilmesin­den istifade etmiş oluyorlar.<br />
Cuma günü veyo cuma gecesi ölen müminler, kabir azabı görmüyecek-leri hususunda beyanlar vardır. Bu beyanlar ulemânın çeşidli delil ve kay­naklardan aldıkları bilgilerin mahsûlüdür.<br />
Meraktl felahda Şu mealdeki hadisi şerif nakledilmiştir:<br />
« Üç kişiyi Atfifhü teâta kabir azabından koruyacaktır. (O üç kişide şunlardır:)<br />
«Müezzin, şehîd ve cuma gecesi vefat eden kişidir.» Cuma babı<br />
Merakıl felah tahtavisindede Şu görüşler zikredilmişti&#8217;-<br />
«Ebül muîn usûlunda dedikj : Ehli sünnet velcemaat dedi; Kabir azabı ve münker, Nekir Meleklerin suâ&#8217;i hakdır. Fakat o kabirdeki kişi, kâfir olur­sa, işte bunun azabı ktyameie kadar deva meder. Ancak Peygamber sal­lallahü aleyhi vesellem hürmetine, cuma günü ve Ramazan ayında kabir azabı onlardan kalkar,<br />
«Bundan sonra müminlerde iki kısımdırlar. Eğer mümin itaatkar olur­sa, onun için kabir azabı yoktur. Ve fakat kabir sıkması olacaktır. Bu kabir sıkmasının korkusunuda Altahtn verdiği nimete karşı hakkı ile şükredeme-diğinden görüp tadacaktır&#8230;<br />
«Şayet ölen mümin asi ve günohkar olursa, onun için kabir azabı ve kabir sıkması vardsr.<br />
Ancak bu âsî müminden cuma günü ve cuma gecesi Kabir azabı kesilir ve bir daha kabir azabı kıyamete kadar avdet etmez. Eğer o âsî mümin. ouma gecesi veya cuma günü ölürse, kabir azabı ve kabir sıkınası, bir oaat kodar bir şey olur. Ondan sonra ondan kabir azabı kesilir, kıyamete ka­dar bir daha avdet etmez. Mecmaürrivâyei ve tefarhâmyedede böylece dır.»<a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a><br />
Daha geniş izah Aliyyül kârinin Fıkhul Ekber şerhinde mezkûrdur. Ay­rıca kabir azabı ve kabirdeki diğer ahvaliara âit deiii ve hükümler, hemen ileride gelecektir.<br />
Esasen kabir âlemi, âhiret hayatının başlangıcı olması hasebiyle bir nevî gaibdir. Bu âlemdeki hayatın İzahı, âyet ve hadîsi şeriflerdeki beyan lardan ibarettir. Dünya umuruna benzetilemez, kıyas edilemez.<br />
Akâid kitablarında bu husus şu ifâde ile açıklanmıştır.<br />
«Gâib oian şeyi, şâhid ve hâzır oian şeye kıyas etmek, Fasittir.» <a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788432"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>126 &#8211;</strong> (2) Enes (R.A) den mervîdîr, dedi:<br />
«Muhakkak kul (ölü) kabrine konduğu ve adamları ondan ayrılıp gittik­leri vakit, o kabir sahibi adamlarını ayakkapEarının tıpırdttarını işitir halde iken ona iki tane Melek gelir, hemen onu (kabirdeki kutu) oturturlar ve der­ler :<br />
— Muhammed sallallahu aleyhi vesellem olan bu adam hakkında ne dersin?<br />
— İşte o sorutan kişi mümin cîursa, hemen; Ben şehâdet ederimki, elbette o (Muhammed AS), Allah’ın kulu ve Resulüdür der.<br />
Bunun üzerine o kimseye şöyle denir:<br />
— Cehennemde oian makamına bak artık Allah’I teâla senin o maka­mını cennet makamına tebdil etti. İşte o anda bu kimse, o iki meleği tamamiyle görür.<br />
— Şayet o sorulan kimse, münafık ve kâfir olursa, ona denir : Bu adam (Muhammed Aleyhisseiam) hakkında ne dersin?..<br />
— Bunun üzerine Münafık ve kâfir) bilmiyorum, der. İnsanların (Mü­minlerin) dediğini bende (dünyada) der ic&#8217;/m : hemen ona : Doğru olanı bil-medin ve gerçeğe tâbi olmadın, denir ve Demirden yapılmış kırbaç şiddetle vuruiur. O vurulan kişi (Kâfir veya münafık) şiddetli bîr şekilde bağırır, onun bu bağrışını insanlarla cinnilerden başka kendisine yakın olan (hayvanlar, melekler ve kuşlar gibi canh) şeyler işitir.» <a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788433"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifin baş tarafında, kabre konan ölünün kendini kabre getirip koyanların ayak tıpırtılarını işittiği beyan buyurulmaktadır. Bu hükümle ka­birde bir nevi hayata kavuşma keyfiyeti ortaya çıkıyor. Haîta bazı hadisi şeriflerde Ölünün kendini kefenieyeni, namazını ktlanı ve yüklenip gidip kab­rine defneden kimseleri bilir, olduğu zikredilmiştir. Kabirdeki bu şekildeki anlayış, duyuş ve bilme halleri bir nevi hayatın olduğunu ortaya koyuyorki, kabirde mutlak hayat şekli vardır. Ancak hayatın durumu ve mahiyeti açık­lanmamıştır.<br />
Kabirdeki hayat hakkında ulema ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı ruhun iadesi ile olduğunu beyan etmişler. Diğer bir kısım bilginler ruhun iadesi ol­mayıp kabirde sual ve cevabları anlayıp cevab verebilecek ve bâzı hal ve hadiseleri anlayıp bilecek kadar bir kabir hayatı (di;&#8230;ne şskli) olacağı hu susunu belirtmişlerdir.<br />
Böyle ihtilaflı anlayış ve izah ediş şekillerinin ihtilafından dolayı, İmamı Azam Ebû Hanife (R.A) kabirdeki hayat şeklini izah etmeyip tevekkuf et­miştir.<br />
Hadisi şerifte, «Ona iki tane melek gelir&#8230;» Cümlesinin ihtiva ettiği hükümdede «Münker» ve.«Nekir» ismini alan meleklerin ölüye gelip sual sorup ölünün durumunu tespit etmeye geleceklerini beyan buyurmakta­dır. Bu meleklerin-isimlerini beyan eden hadisi şerifler hemen ileride gele­cektir.<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen diğer bir husus da, kabre konan mümin ise, meleklerin suallerine güzel cevab neticesi kabirde kendisine cennet bahçelerinden bir bahçe gösterilerek «işte burası senin mekânın» denerek hemen seâdet hayatına oradan başlayacağı beyan buyurulmaktadır,<br />
Hadîsi şerifte münafık ve kâfirier&#8217;in suale karşı müsbeî cevab vere-miyecekieri ve bu sebeble de kabir de şiddetli bir azaba duçar olacakları zikredilmektedir.<br />
Demirden kırbocın şiddetle vurulması keyfiyetinde ise şu âyeti kerime­ye işaret vardır:<br />
«Şu iki sınıf (müminlerlerle kâfirler}, Rablerinin dîni hakkında bir bir-leriyie davaya kalkışan1 iki hasımdır.<br />
— İşte o kâfir (ve münafık) olanlar için ateşten kaftanlar biçilmiştir. (onların) başlarının üstünden kaynar su dökülür.<br />
— Kaynar su ile karınlarında olan şeyier ve derileri eritilir.<br />
— Onlar için birde demirden kamçılar var.<br />
—- Her ne zarnan onun (Gteşin) ;zd ırasından ateşten çıkmak isterle.-ser yine (o demir vurularak) içine döndürülürler. Ve onlara : Haydi tadın yangın azabını, denir.» (Hac sûresi, 19-22)<br />
Bir az yukarda geçtiği üzere, kabir seâdetli ve iyi olursa, âhiretin di­ğer safhalarıda iyi olur. Allah muhafaza, kabir hayatı kâfir ve münaffkia-rın uğrayacakları kötülüklerle dolu olursa, âhiretin diğer safhalanda çok kötü ve perişn olur.<br />
cenabı hak, bütün &gt;müslüman kardeşlerle bizleri, kabri mes&#8217;ud olup âhiretin diğer saflarıda mes&#8217;ud ve iyi olanlardan eylesin. Amin.<br />
<strong>127 &#8211;</strong> (3) Abdullah bin Ömer (R.A) den menfidir, dedi:<br />
Resûlüliah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Sizin biriniz öldüğünde kuşluk ve akşam (Sabah, akşam) ona (ölen kimseye) mekanı arz olunur. Eğer o ölen kimse, cennet ehlinden İse, onun mekanı (ve makamı) da, ehli cennet mekânıdır. Ve eğer o öten kimse, Ce­hennem ehlinden ise, mekanıda, cehennem ehlinin mekânıdır.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a><br />
— İşte bu şekilde arz etme hati o odama:<br />
«Seni Allahü teâla kıyamet gününde dinlenceye kadar, işt® mekânın budur, denir.» <a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788434"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>128 &#8211;</strong> (4) Aişe (R.A) den rivayet olunduğuna göre,<br />
«Yahudi b.ir kadın Aişenin yanına girdi. Kabir azabını zikretti, hemen vahûdî kadın Aişe (R.A) ye dedi ki : Allah (c.c.) seni kabir azabından mu­hafaza etsin.<br />
— Bunun üzerine Aişe (R.A), Resûlüüah (SAV) e kabir azabından<br />
— Resûlüliah (S.A.V) de : Evet, kabir azabı hakdır, buyurdu.»<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a><br />
— Aişe (R.A) : Ondan sonra Resûlüliah sallalfahü aleyhi veseiieml her namazdan sonra daima kabir azabından Allaha sığınır gördüm dedi.» <a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788435"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>129 &#8211;</strong> (5) Zeyd bin Sabit (R.A) den mervîdir, dedik!:<br />
«Resûlüliah (S.A.V) aramızda Beni neccâra (ensardan bir kabileye)<br />
ait bahçede onun bir dişi katın üzerinde idi. Bizde onunla beraber idik. O<br />
halde iken dişi katır ürktü nerede ise, dişi katır onu (Resûlüllahı) üzerinden<br />
düşürüyordu. Hemen o halde iken attı veya beş adet kabir, zuhur ediverdi.<br />
— Bunun üzenine Resûlüliah (S.A.V) : 3u kabirlerin adamlarını kim bili;-? dedi.<br />
— Bir adam ben dedi.<br />
— Resülüfiah (S.A.V) «Ne zaman öldüler?» dedi.<br />
— O adam : Müşrik oldukları halde öldüler dedi.<br />
— Resûlütlah (S.A.V) «Şüphesiz bu ümmet, kabirlerinde imtihan olu­nur. Eğer defn olunma salardı, kabir azabından benîm işittiklerimden İm­tihan olunanları size işittirmesi İçin Aİlahü teâlaya dua ederdim, dedi, Sonra Resûlülfah bize doğru döndü ve şöyle dedi:<br />
«Kabir azabından, Ailaha sığınınız.»<br />
— Ashabı kiram dediler: Kabir azabından ANaha sığınırız.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) dedi :<br />
«Gizli ve aşikâr fitneden, AMöha sığınınız,»<br />
— Ashabı kircm dediler : Gizli ve aşikar fitneden Allâha sığınırız.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) dedi : «Deccâlın fitnesinden, Allâha sığınınız.»<a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a><br />
— Ashabt kiram dediler : Deccâlın fitnesinden Allâha sığınırız,» <a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788436"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravî Zeyd bin Sabit (R.A) kimdir?<br />
Hz. Zeyd bin Sabit (R.A), Peygamberimizin vahy kâtiblerinin en efdait, sahabenin en fakihlerinden ve ferâiz ilmini en iyi bilenlerinden idi. medînei münevvereli ensardandır.<br />
Peygamber efendimiz Medİne-i münevvereye hicret ettiği zaman, Hz. Zeyd bin Sabit onbir yaşlarında idi. Küçük yaşlı olması hasebiyle Bedir mu­haberesine iştirak edememiştir. Fakat Uhud muharebesi ile diğer muhare­belerde haztr bulunmuştur.<br />
Hz. Ebû Bekir (R.A) zamanında Kur&#8217;am kerimi cem edenlerin birisi idi. Hafızı kur&#8217;an olan bu zat, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanında Hilâfete zaman zaman vekil bırakılmıştır, Hatta Hz. Osman da bu zatı hilâfete vekil olarak biraktıkları olmuştur. Demek oluyorki, bu zot, ilim, dirayet ve idâri yönden sahabenin en şereflilerinden birisidir. Hz. Osman zamanında Bey-tulmalın memuriyeti, buna verilmiş idi,<br />
Kur&#8217;anı kerîmi mushaft şerife nakletmek, yine Hz. Osman zamanında bu zat tarafından icra edilmiştir.<br />
Peygamber efendimizden doksan iki (92) hadisi şerif rivayet etmişler­dir. Ve kendisinden pek çok kimseler hadis rivayet etmiştir.<br />
Vefatı, Hicretin kırk beş (45) inde elli altı (56) yaşında Medîne-i mü­nevvere de vuku bulmuştur. Allah ondan râzî oisun.<br />
Hadîsi şerifte Şirk üzere ölenlerin cehennemde oldukları beyan bu-yurulduktan sonra, Kabir azabından, fitneden ve Deccâlın şerrinden Allâha sığınmanın ehemmiyeti zikredilmiş ve ashabı kiram efendilerimiz de hemen peygamber efendimizin tavsiyesine ittibâ ederek Allâha sığınıyorlar. Bizler için çok uyarıcı bir husustur. Cenâbu hak bu tavsiye ve uyarılara dikkat edenlerden kılsın. Amin. <a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788437"></a>Kabir Azabı İle İlgili İkinci Fasil</h3>
<h3><a name="_Toc125788438"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>130 &#8211;</strong> (6) Ebî Hüreyre (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurduki:<br />
«Ölü kabire konduğu vakit, siyah yüzlü ve gök gözlü iki melek o ölüye gelirler. Bu Meleklerin birine «Münker,» diğerine «Nekir» denir.<br />
— Bu iki Melek : «Bu adam (Muhammed Aleyhisselâm) hakkında ne dersin?, derler.<br />
— Hemen o ölü : O adam, Allahin kulu ve Resulüdür, Allahdan başka ilah olmadığına ve Muhammed&#8217;in Allanın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet edirim, der.<br />
— Bunun üzerine o iki Melek : Biz biliyoruz, sen bunu daha evvel söy­lerdin, derler. Bundan sonra o kulun kabri yetmiş arşında yetmiş arşın (yani, çevresi yetmiş arşın) genişler, sonrada o kabrin içi nurlanır (nurla doldurulur). Sonra o kula : Uyu denir.<br />
— Bu söz üzerine o kul : Ehli i yalıma deneyimde onlara bu hali haber vereyim, der.<br />
— İşte o anda iki Melek derlerki : Zifaf gecesinde uykudan sevgili ehli, muhabbet ve sevgi ile kaldırmadıkça uykuya dalan gelinin uyuması gibi, uyu, tâki Allahü teâla onu yatağından diriltip kaldırıncaya kadar (uyu, derler).<br />
— Şayet iki Meleğin geldiği o ölü, münafık olursa, o münafık : İnsan­lardan işittim, onlar bir şeyler derlerdi, bende onların dedikleri gibi derdim, bilmiyorum, der.<br />
— Bunun üzerine o iki Melek ; Biz seni daha eyveS bilirdik, sen böylece derdin, derler.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a><br />
Yere) den irk i : Bunun üzerine kavuş bunu sıkıştır. Hemen yer, onun üzerine kavuşur, onu sıkıştırır. Bu sıkıştırma ile o ölünün kemikleri bir bi­rine girer {âdeta pestil halinde sıkıştırır), bu sıkıştırma hâli, Allahü teâfantn onu yatağından tekrar diriltip gönderinceye kadar azab olarak devam eder.» <a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788439"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Yukardaki hadîsi şerifin uzun cümle ve İzahlarında münker, nekir me­leklerinin kabirde suale çekecekleri ve onların suallerine mümin olan ktm-seierin rahatlıkla cevab verebilecekleri ve meleklerin onlara iyi şehâdet edip nimete devamlarını tebşir ediyorlar.<br />
Şayet ölü münafık ve kâfir olursa, cevab veremeyecekleri ve kabirde şiddetli sıkma ile azab olunacakları beyan buyurulmaktadır.<br />
Ayrıca kabirdeki seâdet ve nimete kavuşan müminlerin, dünyaya dö­nüp ehil (yalına o nîmetten haber vermek için taleb edeceğini ve fakat izin verilmeyip huzur ve seâdet içinde tekrar mahşere dirilip gelinceye kadar uykuda devam etmeleri söylenecektir. <a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788440"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>131 &#8211;</strong> (7) Berrö İbni Âzib (R.A) den rivayet olunduğuna göre, Resulü!-!ah sallallahü aleyhi vess&#8217;İem dedik!:<br />
«(Kabre konan kimseye)&#8217; iki melek getir, onu olurdurlar ve o kimseye : Rabbtn kim? derler.<br />
— Bunun üzerine (Mümin) ı Rabbim Allah, der.<br />
— Melekler tekrar o kıîmseye : Dinin nedir? Derler.<br />
— Hemen o adam (mümin), dinim îslamdır, der.<br />
— Melekler yine derlerki : Size gönderilen bu adam (Muhammed Aiey-hisseiam) kimdir?<br />
— O ölü derki: O adam, Altohın Resulüdür.<br />
— Melekler derlerki: Sana bu haber nereden yetişmiştir?<br />
— O kimse derki : Allanın kitabını okudum ve tasdik ettim, işte o da şu kavli ilâhidir.<br />
«Aİlah, müminler^ hem dünyada, hem âhsrette (kabirde) sabit sözle (ke-lime-i şehâdet İle) tevhide bağlı kılar.» (İbrahim sûresi, 27}<br />
— Resûlüilah (S.A.V) dediki:<br />
«Semâdan nida eden bir nidaci, (hak tarafından) şöyîe nida eder : Ku­lum doğru söyledi, onun için o kuluma cennet yataklarından bir yatak seriniz ve cennet elbiselerinden bîr elbise, giydiriniz ve ona cennete acilen kapıyı açınız, kapıda hemen açılır.<br />
— Resûlüilah (S.A.V) buyurdu : O adama cennetin güzel yeli ve müba­rek kokusu gelir ve o adama gözünün yetişip görebildiği mikdarda kapri ge­nişletilir.<br />
— Fakat © öien kişi kâfir İse, işte onun ölümünü Resûlüilah zikretti, de-<br />
«Kafirin ruhu cesedine avdet eder ve iki melek gefir, onu oturturlar,<br />
— Hemen kâfir der : Hey hey, bilmiyorum!<br />
— Bunun ürerine melekler derler ; Size gönderilen bu adam {Muham­med Aleyhisselam) hakkında ne dersin?<br />
— Hemen kâfir der : Hey heyki ben bilmiyorum!<br />
— İşte bu anda hemen semadan nida eden bir nidacı şöyle nida eder : Bu kâfir yatan söylemiştir, bu sebeble buna cehennem döşeklerinden bir dö­şek seriniz ve cehennemin kapısını bu adama açınız.<br />
— Resûlüilah (S.A.V) dediki : Bu kâfire cehennemin harareti ve sıcak rüzgârı gelir.<br />
— Resûtüllah (S.A.V) buyurdu : Kabir o kâfiri öyle sıkarki, nerede ise, kemik ve etlerini bir birlerine katar. Sonra ona kör ve sağır oian zebani (hiç bir şeye kulak verip görmeyen, azgın zebânî) musallat olur. O zebanide de­mirden yapılmış kırbaçda beraberdir. Eğer o kırbaç bir dağa vuruisa, o dağ dağılarak toprak olur. İşte bu kırbacı o zebânî, o kâfire bir vurdumu, insanlar ve cinnilerden başka doğu batı arasında ki bütün varlıklar o kırbacın sesini işitir. Hemen o kâfir, toprak olur. Ondan sonra ruh, tekrar o kâfire iade olu­nur (yani, tekrar yine diriltilir, azabı böylece deva meder).»<a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788441"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>132 &#8211;</strong> (8) Osman (R.A) den rivayet olunduğuna göre, (Hz. Osman} çok zaman bir kabrin başında durdumu, sakalı ısianıncaya kadar ağlardı. Kendisine denildiki : Bu kabjr, cennet ve cehennemi hatırlatıyor, bu sebeb-den ağlamalısın ve bu kebirden içinmi ağlarsın?!.<br />
— Bunun üzerine Hz. Osman dedi : ResûlüMah (SAV) buyurmuştuki :<br />
— Muhakkakkî kabir, Ghiret mekanlarından ilk mekandır. Binaenaleyh bîr kişi burada kurtuluşa nail olursa, bundan sonrası buradan daha kolay olur.»<br />
— Şayet bir kimse, burada (kabirde) necata kavuşamazsa, bundan sonrası, buradanda eşed olur.»<br />
— Osman (R.A) dedi,<br />
— Resûlüilah (S.A.V) buyurdurki:<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a><br />
«Kabirden daha korkunç bir manzara (mekan ve mevzi!) görmedim. An­cak orayı en korkunç yer gördüm,» <a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788442"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>133 &#8211;</strong> (9) Yine Osman (R.A) den mervîdir, d f; diki:<br />
— Resûlüllah (S.A.V) ölüyü defnedip fariğ olduğunda o ölünün başın­da dururdu ve derdik!:<br />
«Kardeşinize istiğfar ediniz, sonra ona kavli sabit için (Kelime-i tevhidi söylemesi için) dua ediniz. Zira şu anda o, sual olunmaktadır.» Ebû Davud<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788443"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerîfde, kabre konulan bir mevtanın mağfireti için dua etmenin iyi bir vazife ve amel olduğu beyan buyurulmaktadır. Her ne kadar açıkça telkin meselesini beyan etmeyorsada, kabre konan mevtanın sual olunacağı ve bu suale sabit ve iyi bir şekilde cevab verebilmesi İçin, ölü hakkında ha­yırlı dua edilmesi hususunun tavsiye buyurulması, bir nevî telkindeki dilek ve temennilerin icrası beyan buyurulmaktadır.<br />
Aslında kabirde telkin merasimi yoktur. Hatta Bid&#8217;attır. Fakat yukardaki hadîsi nebeviler gibi muhtelif hadîsi şeriflerin hükümlerini tatbik etmek key­fiyeti, ölüye bir nevî hayır dua ve istiğfar olduğunu beyan ederek müteahhi-rîn âlimleri, telkini güzel görmüşlerdir.<br />
Nitekim bu hususdaki mes&#8217;elenin yönleri, Fıkıh&#8217; kitabiarında beyan edilmiştir. Bilhassa «Mülteka tercümesi» adlı eserimizin cenaze bahsinde kısa yoldan İzah edilmiştir.<br />
Şârih Aliyyülkâri şu hükümleri zikretmektedir:<br />
İmamı Şâfi-Î ve ashabına göre, kabirdeki ölünün yanında Kur&#8217;andan âyetler okumak müstehabdır.<br />
Şâfi-Î Alimleri ise, dedilerki : Kur&#8217;anı kerîmin tamamını öiünün huzurun­da yani, mezarının başında hatmetmek güzeldir.<br />
Beyhakî-nin süneninde de şöyledir : Ölü defnedildikten sonra kabrin başında süre-i Bakaranın başını ve sonunu okumak, ibni Ömer {R.A) a göre müstehabdır.<br />
Bir rivayette de, süre-i Bakaranın evveli, ölünün başında ve sonu ölünün ayak ucunda okunur <a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a><br />
Hulasa her ne şekil ve surette olursa olsun, ölüye kabri başında ve ka­bir ziyareti ânında dua, istiğfar, teşbih, tehlil ve iyi dileklerde bulunmak iyi­dir. Ölüye mutlaka fâidesi vardır.<br />
Daha geniş malûmat, Akâid kitabiarında mezkurdur. <a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788444"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>134 &#8211;</strong> (10) Ebİ Saİd (R.A) den mervidir, dedi:<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Elbet kâfire, kabrinde doksan dokuz adet büyük yılan (zebani) musal­lat olur. O büyük yılan, o kâfiri kıyamete kadar ısırır ve sokar. Eğer o büyük yılandan bir tanesi yer yüzüne üfleyip ağzının rüzgarı vasıl olsa, o yerde hiç yeşillik bitmezdi.» Dârimî, Tirmizi buna mümasil rivayet ettiği hadisde «dok­san dokuz» yerine «yetmiş» diyerek rivayet etmiştir. <a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788445"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte geçen doksan dokuz zebânî hakkında bâzı îzahîar yapıl­mıştır. Biz de onlardan bir kısmını açıklamaya çatışalım.<br />
Evvelâ «Tinnîn» kelimesinin «Büyük yılan, cehennem zebanilerinin bü­yüğü» olarak açıklandığını hatırlayalım. Sonra Zebaninin niçin doksan dokuz olduğu cihetini öğrenelim.<br />
Zebaninin doksan dokuz olması, Cenâbu hakkın doksan dokuz ismi ilâ­hisi vardır. Kâfir olan kişi, Aİiâhü tealaya doksan dokuz ismin karşıhğındq doksan dokuz çeşit küfür ve şirk isnadında bulunmuştur. Ceza amelin cin­sinden olması hasebiyle, Kâfire de doksan dokuz adet büyük yılan Zebânî kabrinde azob etmeye başlayarak cezasını çektirmektedir. Yâni her isim karşılığında bir zebânî musallat kılınarak azablanacaktır.<br />
Yahut cenabı hakkın rahmeti ilâhîsinin tecellîsi, yüz (100) derecedir. Yüz derece rahmeti ilahîsinden bir derecesini dünyada kullan üzerine ve varlıklara lütfetmiştir. O bir derece rahmeti ilâhinin tecellîsinin şum-&#8216;ılü ila insanların bir birlerini sevmesi, kan ile kocanın mehabbetleri, ananın ycv-rulartnı sevmesi, vahşî hayvanların dahî yavrularını korumaları, büyüklerin küçüklere şefkat etmeleri ve küçüklerin, büyüklere hürmet ve saygıda bu­lunmaları ve bunların emsali iyiliklerin cereyan etmesi, hep bir rahmeti ilâhînin tecellîsidir.<br />
Yüz derece rahmeti Hâninin doksan dokuzu, ahirette tecellî edecek ve doksan dokuz rahmeti üâhînin hebsi müminlere yayılıp şümullanacaktır.<br />
İşte müminlere tahsis edilip şumullanacak olan doksan dokuz derece töhmeti ilâhînin karşılığında, kafirlere de doksan dokuz büyük yılan Zebanı, azab etmek üzere musallat kılınmaktadır.<br />
Bu görüş ve izahları, fbni melek de aynı şekilde beyan etmiştir<br />
îmcms gazaîî merhum ise. Kâfire yapılan bu kadar adet yılanın azabı, kötü ahlakın adedi o kadardır da onun içindir, demiştir. Yâni kötü ahlak-ın adedi. Doksan dokuz, olduğundan ve Kâfir o kötü ahlakın hepsini işlediğin­den, her kötülük karşılığında bir büyük yılan takdir edilib azablandınlıyor.<br />
Her ne suret ve sebebie olursa olsun, kâfir mutlaka kabrinde bu cezayı çekecek, ahîretin ilk evi ve menzili olan kabirde azablanmaya böylece baş-İayıp cehennemde ebedî olarak azabı devam edecektir. cenabı hak, küfür üzere ölmekten cümlemizi koruyup İman üzere ölmemizi nasib buyursun. Amin. <a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788446"></a>Kabir Azabı İle İlgili Üçüncü Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125788447"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>135 &#8211;</strong> (II) Câbir (R.A) den mervîdir, dedtki:<br />
«Sâd ibni muaz-ın — Muoz oğlu Sâd-in vefatından onun yanına Resulü Ekrem salfallahü aleyhi vesellemle beraber çıkmıştık. Resûlüllah {SAV} Sâd-in cenazesini kıldı, cenaze kabrine kondu ve üzeri örtüldükten sonra Resûlüilah (S.A.V) teşbih getirdi. Bizde aynı teşbihi getirdik. Sonra tekbir getirdi, bizde tekbir getirdik. Bunun üzerine denildik! : Yâ Resûlüllah! Niçin teşbih getirdin, sonra tekbîr ettin?<a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a><br />
— Resûfüllah (S.A.V) buyurduki:<br />
«Bu sâlih kulu kabir o kadar acâib sıkmıştı (onun o hâline muttali dun­ca ben teşbihe, tekbire devam ettim, sizde devam ettiniz) Nihayet Ailahü teâlâ ondan o kabir sıkmasını kaldırdı.» <a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788448"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerifte belirtildiği üzere, ölen kimse, ne kadarda salih vo iyi olsa, mutlaka kabir sıkması olacaktır. Sahabenin en salihisrinden birisi olan Hz. Sâd, kabir sıkmasını görmesi hâlinde ondan sonra gelen her sâlih ve iyi kimsede bu hali mutlaka görecektir.<br />
Evst kabir azabı, saiih kişilere olmayacak, fakat kabir sıkması olacak­tır. Kabir sıkması, kabir azabı gibi değHdir. Her biri ayrı ayrıdır. 125. Hadisi şerifin izaht ile 131. hadisi şerifin meâîini okumak lazjmdır ve birde hemen şu aşağıdaki hadisi şerifi okuyalımda, Hz. Sâd-in dâhi kabir sıkmasından kurtulmadığı hâli düşünelim.<br />
Düşüneümrie, kabrin her türlü ızdırabından korunma yollarını ve Kabir de yatanlara hayırlı dua ve istiğfarda bulunmayı ihmai etmeyelim. <a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788449"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>136 &#8211;</strong> (12) Ömerin oğlu Abdullah (R.A) den mervtdîr, dedi:<br />
Resûiüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a><br />
«(Bunun yani, Sâd&#8217;in ölümü) için arşı alâ titredi, unun için sema kapılar* (Rahmet inmek için gök kapıları) açılmıştır ve yetmiş bin melek cenazesine hazır olmuştur. Böyle iken yine sâd-j, kabri o kadar acâib bir sıkma ile §ik-dt, sonra o hal ondan kaldırıldı.» <a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788450"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>137 &#8211;</strong> (13} Ebu Bekirin kızı Esma (ft.A) den mervîdir, demiştir:<br />
Resûîüllah (SAV), hutbe okumak üzere ayağa kalkdı, bir kişinin ibtild<br />
olunacağı kabrin fitnesinden bahsetti. Resûlüllah (S.A.V) bu hali zikredince, müslümanlar acâib bir şekilde feryadı figan ettiler.» Buharı böylece rivayet etmiştir<br />
Mesâide şunu ziyâde etti. Benimle Resûlüllahın kelâmını anlamama âit Öğle bir hal ortaya çiktıki, vaktaki onların feryadı sükûnet buldu, hemen bana yakın olan adama dedim : Allah sen] bu amelinde mübarek etsin,! Re­sûlüllah (S.A.V] sözünün sonunda ne dedi?<br />
— O adam dedi: Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Bana vahyolunduki, Muhakkak siz, yakında deccalın fitnesi ile kabir­de fitnelenirsiniz.» <a href="#_ftn109" name="_ftnref109">[109]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788451"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvı Esma binti Ebi Bekir (R.A) kimdir?<br />
Hz. Esma (R.A), Hz. Ebû Bekir (R.A) in kızı, Abdullah bin Zübeyrin anne­si, Dolaysiyle Zübeyr bin Avvam (R.A) in hanımı saliha bir hanım idi. Mekke-i mükerrerne de müslüman olmuştur. Müslümanların on seKizıncısı pıaugu beyan edilmiştir. Hz. Aişe validemizin kız kardeşidir. Hz. Aişe validemizden on beş yaş büyüktür.<br />
Çok zaman kadınların mesele ve dertlerini bizzat bu hanım Peygamberi­miz efendimize getirir anlatır ve cevâbını alır kadınlara İzah ederdi.<br />
Hz. Esma (R.A), oğlu Abdullah (R.A) in haccact zalim tarafından Mekke-i mükerreme de mancınık-a asıb şehit olmasından sonra on veya yirmi (20) gün sonra yüz (100) yaşında hicretin yetmiş üç (73) tarihinde Mekke-i mü­kerreme de vefat etmiştir. P^k çok kimseler kendisinden hadîsi şerif rivayet etmiştir. Allah ondan râzî olsun.<br />
Haccacı zalim tarafından oğlu Abdullah (R.A) in, ne şekilde ve ne za­man öldürüldüğü ve annesinin neler söylediğini öğrenmek İsteyenler, (Meh­met Zehni merhumun «ElhakaiK» eseri ile «Meşâhirunn&#8217;sâ) adlı eserine mü­racaat etmeleri gerekir.<br />
Hadîsi şerifte kabir de çok acaib bir fitne ile karşılaşılacağı beyan bu-yurulmuştur. O kabir de olacak fitneyi duyan sahabe, feryadı figan ediyorlar ve resûlüllahın sözünün sonu bile gürültüden anlaşılmayor. Hz. Esma (R.A} kendisine yakın olan bir zata resûlüllahın sözlerinin sonunu soruyor. O adam da ResÛIülIahın kabir de Deccalın fitnesi ile karşılaşılacağından bahsetmiş olduğunu beyan ediyor.<br />
Bu son cümleden de anlaşıldığı üzere, Deccalın fitnesi çok kötü ve fena bir fitnedirki, kabir de dahi onun fitnesi-insanı rahatsız edeceği veya onun fitnesi gibi çok acaib fitnenin kabirde de cereyan edeceği beyan buyurul-muştur.<br />
Bir az ilerde Deccalın çeşit ve fitnelerinden bahsedilecektir. Aynı za­manda yukarda ikinci hadîsi şerifin altında kısada olsa Deccal hakkında îtikâdî yönler zikredilmiştir. Orayı da tekrar okumak faydalı olur. <a href="#_ftn110" name="_ftnref110">[110]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>138 &#8211;</strong> (14) Câbİr (R.A) den rfvâyeî olunduğuna göre, Resûlüîlah (S.A.V) dedik* :<a href="#_ftn111" name="_ftnref111">[111]</a><br />
«Öiü kabre konduğu vakit, güneş battığı zamanki şekli o ölüye temsili olarak gösterilir. Göîlerine mesheder halde oturur ve derki: Beni bırakın ben namazı kılayım.» <a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[112]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788452"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerifte Resulü ekrem efendimiz, kabrine konan bir ölüye gü­neşin battığı iarnonki fersizieşip batmaya doğru yönelen şekli gösterilece­ğini, o öiüde o zaman kendinin dünyada yaşadığı zannı İle ikindi vakti çık­madan namazını kılmak için izin istediğini beyan buyurmuştur.<br />
Bu beyan dünyada iman ve amel sahibi mümin olan kişiler hakkındadır. Zira namazını kıları kişi ancak ve ancak mümin olur. Namazını sıhhatında kı­lan mümin, ölürken öyie ölür. öidüğü gibi de kabirde ve mahşerde aynı amel ve mükâfatı ile yargılanır.<br />
Bu hadîsi şerifte şu mealdeki âyeti kerîmeye işaret vardır :<br />
«Kıyameti (ölüm ve ötesini] gördükleri gün, dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.»(Nazîat sûresi, 46-47)<br />
<strong>139 &#8211;</strong> (15) Ebi Hureyre (R.A) den mervîdir. Resölüllah (SAV) den ri-vâyeî ettiğine göre, Resulü ekrem (S.A.V) buyurduki;<br />
«Muhakkak öfü kabre konur, Hemen adam kabrinde korkusuz ve fitne-siz kabrinde oturtulur.<br />
— Ondan sonra denirkj :<br />
— Hangi dinde yaşadın?<br />
— Bunun üzerine o adam der:<br />
— İslorn dininde yaşatan.<br />
— Derhal denirki :<br />
— Bu adam kimdir?<br />
— Kabirde ki edam derki:<br />
— O adam AHahın Resulü Muhammed (A.S) dır, Allah tarafindan bize açık ve kesin hükümleri beyan etmek üzere geimiştir, bizde onun getirdiği hükümleri tasdik etmiştik.<br />
— Bundan sonra o kabirdeki adama denirki:<br />
— Aliahü teâlayı gördün mü?<br />
— Buna cevab olarak o adam derki:<br />
— Hiç bir ferti için AHahi görmek layık olmaz.<br />
— İşte o anda o adam için kabirde cehennem cihetinden bir delik açı­lır. O odam hemen orada bir birine bitişik ateş tuttuklarının oluşuna bakar.<br />
— O adama denirki -.<br />
— Bak bu ateş ki, Aliahü teâla seni buraya atılmandan korudu.<br />
— Bundan sonra o adama cennet cihetinden bir yer açılır. Oranın ye­şilliklerine ve diğer nimetlerine bakar.<br />
— İşte o anda adama denirki:<br />
— Burası senin mekan ve merdindir, senin kesin ve sabitlikle buraya inanç ve amelin devam ederdi. Ve sen bu itikad üzere öldün. İnşaattan onun üzerine tekrar diriltilirsin.<br />
— Kötü adamda kabrinde korku ve fitne tehlikesiyle oturtulur, denirki:<br />
— Sen hangi dinde yaşadın?<br />
— O adam derki: bilmiyorum!<br />
— Tekrar denirki: Bu adam kimdir?<br />
— Adam derki : İnsanlardan işitmiştim onlar bir söz söylerdi, bende onların söylediğini söylerdim.<br />
— Bunun üzerine hemen Cennet tarafından bir delik açılır. O adam Csn netin yeşilliklerine ve diğer güzel nimetlerine bakar.<br />
— Hemen o adama denirki:<br />
— Bak şu nimetlere ki, Aliahü teâla seni o nimetlere kavuşmakdan men etmiştir.<br />
— Sonra cehenneme doğru bir yol açılır. Oradaki ateşlerin bir birle­rine bitişik şiddetli yanışlarına bakar.<a href="#_ftn113" name="_ftnref113">[113]</a><br />
— O adama dsnîrki : İşte burası senin varacağın yerdir. Sen buranın varlığı ve olacağında şek üzere idin. Ve bu şek üzerede Öldün. Ve bu şek üzerine inşaallah tekrar diriltileceksin.» <a href="#_ftn114" name="_ftnref114">[114]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788453"></a>Kitap Ve Sünnete Sarılma Babı Birinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125788454"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>140 &#8211;</strong> (i) Ajşe (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Bir kimse, bizim bu işimizde (dinîmizde, şeriat ve sünnetimizde) o din­den olmayan yeni bir şey (Bid&#8217;at) ihdas ederse, işi® o kimse (onun ge­tirdiği Bid&#8217;at) merdütdür.» (Hadîsi, Buhârî, Müslim ittifakla rivayet etmiştir.) <a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[115]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788455"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
îman bahsinin son kısmi olan kitap ve sünnete sarılma bahsinde de çok mühim hadîsi şerifler ya.ılmıştır. Hadîsi şeriflerin ihtiva ettikleri hükümler, lafızları ife ilerde gelecektir. Biz hadîsi şeriflere geçmezden evvel kitap ve sünnete sarılmanın ehemmiyetini beyan eden bir kaç âyeti kerîme meali arzedelim. Ondan sonra da yukardaki hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümleri açıklamaya çalışalım.<br />
Kitap ve sünnete sarılmanın ehemmiyeti iie ilgili âyet mealleri :<br />
«Top yekûn hepiniz Allanın sağlam ibihe (Kur&#8217;anı kerîmine) sımsıkı sa­rılın. Birbirinizden ayrılıb dağılmayın.» (Ali İmran sûresi, 103)<br />
Diğer ayeti kerîme meali şöyledir:<br />
«İşte size, Allahdan bir nur (Hz. Muhammed aîeyhisselam) ve her şeyi açıklayıcı bir kitap (kur&#8217;an) geldi, (o nur ve kitapla) Allah, rızasına uyanları (o nur ve kitapla) selâmet yollarına İletir. Ve onları (Allanın) izniyle karan­lıklardan aydınlığa çıkarıp doğru yola (İslama) götürür.» (Mâide sûresi, 15-16)<br />
Diğer bir âyeti kerîmede de şöyle buyurulmuştur:<br />
«Elbette bu kur&#8217;an, insanları en doğru yola sevk eder.» (İs&#8217;rö sûresi, 19) &#8216; Yukardaki âyeti kerimeler gibi pek çok kur&#8217;an ayetleri mevcuttur. Çok uzayacağından bu kadarla iktifa ediyoruz.<br />
Bu âyeti kerime meallerini ve emsalini, müslümanlar ve top yekun in­sanlık okumalıdır. Okumalılar da ondan sonra en doğru ve en İyi yolu bu! malıdırlar, Her şeyi yaratan ve bütün yaratıkların cibillî veya tabiatlarını en iyi bilen ve bunlann irâde ve idare yönlerini de en doğru şeklide izah eden halikı zülcelâlın hükümlerine kayıtsız ve şartsız bağlanırlar. Aynı zamanda tek kurtuluşun islam ve kur&#8217;an yolunda olduğunu idrak ederler.<br />
Kitabı ilâhinin hükümlerine tabî olmak nasıi kurtuluş ve huzur yolu İse, o kitabı ilâhiyi ümmetine tebliğ eden mürşidi hakîk.mız Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve seilem efendimizin mübarek buyruklurına ve sünnetlerinin her çeşidine sarılmak da, kurtuluş ve huzurun yoludur. Ve Rasûiüliaha itaat, Allah&#8217;a itaattir.<br />
Bu hususu beyan eden bir kaç âyeti kerime mealini de arzedelim;<br />
«(Ey Habîbim!) De ki : Eğer siz Allah; seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allâhda sizler; sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira-Allah çok bağış­layıcı ve çok esirgeyicidir.» (Aİi İmran sûresi, 31)<br />
Diğer ayeti kerîme meali şöyledir:<br />
«Her kim, Peygambere itaat ederse, muhakkak Âiiâha itaat etmiş olur.» (Nisa süresi, 80}<br />
Başka bir âyetLkerîme de şöyle buyuruimuşîur:<br />
«Peygamber, size ne verdi ise, onu alın (emir ve sünnetlerini tutun.) Ve size neyi yasak etti ise, onu da almayın (yapma dediğini yapmayın),» (Haşr sûresi, 7)<br />
Bâzı kimseler bilhassa kendisini beğenen tipinden olanlar, «Aliâhü te-alanın yaratıcı olması ve bütün yaratıkların rızıktarını vermesi gibi &#8216;husus­ların hak îeala tarafjMan olmasından için, allanın dediğini tutmak lazım­dır, ama peygamber kendi beşerî görüşlerini söylemiştir, ona itaat etmek ve ona tabî olmak yersizdir., gibi..» cümleleri söyleyenler oluyor. Bu sözîsr ve bu sözler gibi kötü akîde sözler, inançlar çok ve çok sapık, zındık ve mülhidlerin sözleridir.<br />
Yukarda naklettiğimiz âyeti kerîr elerde olduğu gibi, pek çok âyeti kerîmelerde Peygambere itaat, Allâha itaat olduğu ve Peygamber söylediği her sözü mutlaka hakkın vahyi ile söylediği beyan buyuruimuştur.<br />
Nitekim bir âyeti kerîme de şöyle buyurulmuştur:<br />
«AKâha ve onun Rasûlüne itaat ediniz. Ve birbirinîzle çekişmeyin. Son­ra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider.» (Enfal sûresi, 46)<br />
Diğer âyeti keriyme meali:<br />
«Hor kim, Allâha ve Rasûlüne itaat ederse, o kimse mutlaka fevzü ne­cata (Cennete) kavuşmuştur.»<br />
Peygamber efendimizin her söylediği ilâhi vahy ile olduğunu beyan eden âyet meali şöyledir:<br />
«O (Peygamber), nevadan (kendi nefsinden) söylemiyor. Elbette o (Kur&#8217;an) sâde bir vahydir, ancak vahyolunur.» (Necm sûresi, 3-4)<br />
Yukardaki âyeti, keriymeleri okuyan her müslüman, insanlığın tek kur­tuluşu ve en doğru yolun, kur&#8217;an ve sünnete tabî olmakda olduğunu bilir ve bu iki yola en samîmi gayreti ile tâbi olur.<br />
Şimdi yukardaki bu bahsin ifk hadîsi nebevisi olan şu mealdaki : «Bir kimse, bıizim bu işimizde (dînimizde, şeriat ve sünnetimizde) o dinden olma­yan yeni bir şey (Bid&#8217;at) ihdas ederse, işte o kimse (ve o getirdiği Bid&#8217;at) merdüttur.» hadîsi şerifin kısa açıklamasını yapalım.<br />
Evvela dînin kısa tarifini öğrenelim. Ondan sonra yeni ihdas edilen Bid&#8217;atın tarif ve izahını açıklamaya çalışalım.<br />
DİN : Lügatta, itaat, âdet, yol, alâmet, şan şeref, oeza ve mükâfat mâ nalarına gelir.<br />
Şeriatta Din : Atlahü tealanın koyduğu bir kanundur ki, o kanun akı1 sahiblerini kendi irâdeleri dâhilinde arzulariyle, hayra, hakka, iyilik ve doğ rüya götürür.<br />
Târifindende anlaşıldığı üzere, din; İlâhi bir kanundur. Dîni Aliahdan başka kimse koymamıştır. Ve din hiç eksiklik kalmadan mükemmel bi&#8217; şe­kilde Allah tarafından konulmuş ve onun hükümlerini ve o kanunu ilâhinin esâsı oian kur&#8217;am kerimi, kıyamete kadar koruyup muhafaza edeeek olan­da yine Hz. Allahdır. Ve o din, inanıp kabul eden her mümini en doğru yola ve en hayırlı yöne sevk eder.<br />
Dînin kemal ve tamamlığı ile ilgili bir âyeti kerime meali şöyledir:<br />
«Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslama razî oldum.» (Mâide sûresi, 3)<br />
Dînin tarif ve açıklaması ile bu âyeti kerimede beyan edilen hükümler gayet açık iken, her asır ve devirde pek çok sapık ve zındıklar, dîne yeni ye­ni uydurmalar ihdas ederek bir çok batıl ve hurafeler sokmaya çatışmış lardır. Böyle uydurmaları dîne sokmanın fenalık ve kötülükleri hem kur&#8217;ânı kerimde ve hem hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir.<br />
Aslında dinî hiç bir şekilde tahrif edip yıkamıyaaaklardır. Fakat din sömürücüleri her zaman uydurmalarla, müslümanları şaşırtmışlardır.<br />
Dine sokulmaya çalışılan ve dinden olmayan Bid&#8217;atın tarif ve tehlike­lerini hülasa olarak arz edelim.<br />
BİD&#8217;AT : Lugâtta, yeni iş ve sonradan meydana getirilmiş, ihdas edil­miş şeydir.<br />
Şer&#8217;î İstîlahda : Peygamberimizin bulunduğu asırdan sonra, ne kavlen, ne fiilen, ne sarahaten ve ne işâreten dînî bir izni şer&#8217;i anlamı olmayan ve dinde yapılan ziyade ve noksanlığa BİD&#8217;AT denir.<br />
Şer ve bâtıl olarak ihdas edilen Bid&#8217;at ve Hurafelerin fenalıklarını ve kimler tarafından ihdas edildiklerini objektif olarak kısaca şöyle hulâsa edebiliriz :<br />
Bid&#8217;at: Zındık ve sapıkların uydurdukları batıllardır.<br />
Bid&#8217;at: Küfürden sonra en büyük günahdir.<br />
Btid&#8217;at : Allah muhafaza sahibini dinden, imandan eden eh tehlikeli bir şeydir.<br />
Bid&#8217;at : Mümini hak yoldan bâtıl yola çeviren bir felâkettir.<br />
Bid&#8217;at : Müminin, namazının, orucunun, haccının, zekatının, farzının, nafilesinin ve cihadının kabulüne mânidir.<br />
Bid&#8217;at: Tevbenin kabulüne mânidir.<br />
Bid&#8217;at : İnsanı hakîkata tâbi etmeyip, batıl veya aslı esası olmayan vehmin mahsulü olan şeylere tabî kılar.<br />
Bid&#8217;at: Firakı dâlle yoludur. Ehli sünnet yolu değildir.<br />
Bid&#8217;at : İnsanı; Zulüm, cehalet, yalan, iftira, hîle, buğuz gibi kötü has­talıklara sevk eder.<br />
Bid&#8217;at : İnsana; riya, süm&#8217;a, ucub, kibir, hased, gibi kalp hastalıklarını yaptıran en korkunç mânevi mikroplardandır.<br />
Bid&#8217;at : İnsanı; kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyası fukaha olan edil-le-i şer&#8217;iyyeye düşman kılar.<br />
Bid&#8217;at : Peygamberimizin mübarek kelâmında «Bid&#8217;atın hepsinden ka­çının. Zira Bid&#8217;atın hepsi dalâlettir. Ve dalâletin hepsi de cehennemdedir.» Buyurduğu üzere en korkunç tehlikedir.<br />
Bid&#8217;at : Kaçınılması ve şerrinden Allah&#8217;a sığınılması lazım olan en kötü ve en çirkin yoidur. Zira insanı dünya ve âhiret saadetinden mahrum eden bir âfettir.<br />
Bid&#8217;at icad edene, «Mübdî veya mübtedî» denirki, dine birtakım yalan ve uydurmaları sokmaya çalışan bâğî, Azgın ve din sömürücüsü eşkiya, din simsarj demektir. Böyle din simsarlığı yapmanın ve Allah&#8217;a ifîirâ ederek az­gınlıkta bulunmanın ne kadar şenî, ve fena olduğu aşikârdır. Bu kötülükleri çok felâket olan Bid&#8217;at, Bid&#8217;aîı seyyie ismini alan kitap ve sünnete muhalif olan Bid&#8217;attır.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur:<br />
«Ey ehli kitap! Dininiz hususunda haddi aşmayın. Aİlaha karşı hak olandan başkasını söylemeyin.» (Nisa sûresi, 17)<br />
Bid&#8217;at, bir nevî Aİlaha iftira olduğundan müfterilerin kötülüğü şöyle beyan edilmiştir.<br />
«Allâha iftira ederek yalan uyduran {Bid&#8217;atları uydurub çıkaran) veya<br />
&#8216; onun (Allâhın) âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? şüphesiz<br />
o {Aliâhü teala), zalimleri felaha kavuşturmaz.» (En&#8217;am sûresi, 21)<br />
Bid&#8217;atin kötülükleri ile ilgili hükümler ve Bid&#8217;atın Seyyie ve hasene ola­rak reşitleri hakkında geniş malûmat, «İSLAMA SOKULAN BİD&#8217;AT VE HU­RAFELER» adlı eserimizde uzun uzun İzah edilmiştir. Ayrıca «Amellere sa-kulan Bid&#8217;atlar» hakkında geniş İzahlarla çıkaracağımız üçüncü cildide çık-dığında alıp okumak şayanı tavsiyedir.<br />
Bid&#8217;at ve Hurâfeler-in, bâtıl ve kötülüklerini hemen ilerde Resulü Ekrem efendimizin mübarek sözlerinde de en bariz şekilde okuyacağız. <a href="#_ftn116" name="_ftnref116">[116]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788456"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>141 &#8211;</strong> (2) Câbir (R.A) den mervîdir dedi:<br />
ResûJüllah (S.A.V) buyurduki;<br />
«Artık bundan sonra, şüphesiz sözün hayırlısı, Allah&#8217;ın (c.c) kitabı ve doğru yolun hayırlısı, Muhammed (A.S) in yoludur.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117">[117]</a><br />
— İşferin şerlisi, yeni çıkan Bid&#8217;atlardır. Ve her bid&#8217;at dalâlettir.» <a href="#_ftn118" name="_ftnref118">[118]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788457"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifin birinci cümlesinde, «Sözüp hayırlısı, Allanın kitabı ve doğ­ru yolun hayırljsı, Muhammedin yoludur.» ifâde buyurulmuştur. Bu ifâde ile yalancıların çıkardıkları kitab,.kanun, kararnameleri, tüzük ve yönetme­likleri, kitabullahın hükümlerine ayıkri oldukça ve peygamberin yoluna tabî olmadıkça batıl ve kötü şeylerdir. Onların bu amelleri bâtıl ve fasit olması hasebiyle onları tasvib edîb onlara tabî olanlarda aynı fesadın içinde olan sapıklardır.<br />
Birde bâzı kendine alim süsü veren cahil müctehidler veya okumuş cahillerde, «efendim kitab ve sünnetten başkasına uyulmayacağt hususun­da Peygamberin tavsiyesi vardır. Binâenaleyh bu iki esasdan başkasını ta­nımayız. İmamı âzam, Mâlik, Şafiî ve Ahmet bin hanbel gibi mücîehidlerin fikir ve kanunlarına tabî olmak veya onları kabul etmek olamaz. Ve biz ken<br />
di içtihadımızla kur&#8217;an ve sünnetten hüküm çıkarırız, gibi&#8230;» fikir ve iddia da olanlara ve hatta böyle yazıb çizenlere şahid olduk ve hâlada öyleler vardır.<br />
Zavallılar, Peygamberimizin, «Benim ve hulafâi râşidînimin yoluna tabî olun» sözü ile «Geçen ümmet yetmiş iki fırkaya ayrıldı, benim ümmetimde yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi cehennemlik olacak, ancak benim ve ashabımın yoluna tabî olanlar helak olmayıp seâ-dete erişeceklerdir.» buyuruğuna dikkat etmemekte veya bilmemektedirler.<br />
Kâmil bir îmana sahib olmayan ve sâlih amelde bulunmayan bir takım zındık ve sapıklar, her asır ve devirde islamı ve islâmın hükümlerini kendi haris amel ve emellerine uydurmaya çalışmışlar. Günümüzdeki güya ted-kik ve tahkikcî, sağını solundan, iyiyi kötüden ayırd edemiyen sözde mücte-hid ve âlim taslaklarıda böyle davranış içindedirler.<br />
Günümüzdeki câhil müctehid tasfakları olan mukallidlerin durumlarını belirten cümleler uzun uzun îzah edilmiştir. Biz burada kısaca şu mısraları&#8217; okuyalım :<br />
Mukallid den dahi dördüncü kışımı, değildir muteber ismi ve resmi.<br />
Bular (bunlar) fark eylemez gassü semini (yağsız ile yağlıyı fark ede­mezler), şimalinden temyiz etmez yemini (sağından solunu ayırd edemez)<br />
Adamlar, kur&#8217;anın dediği hükümleri yaşamazlar, sünneti nebeviyyo-den hiç birisine tâbi değillerdir, o haldede kalkarlar, kitab ve sünnet mü-dâfiî kesilirler.<br />
Bu iddia ve fikirlerini beyan ederken, kitab ve sünnete tâbi olan ve bu iki hükmün yolcularının en güzel örnekliğini veren yüksek fazîiet sahtb-lerinide kötülemek denâetinîde bırakmamışlardır.<br />
Akıllı müslüman, kitaba ve sünnete ve bunların hükümlerine tâbi olan Ashab, tabiîn tebaı tabiîn, müctehid, âlim ve kâmil kişilere iktida edip tâbi olur. Kur&#8217;an ve sünnet yplunda ahirete gidenleri, mümin rahmetle yâd eder. Zındık ve sapıklara tabî olmaz, zındık ve sapıkların şerlerinden Aflaha sığı­nır. <a href="#_ftn119" name="_ftnref119">[119]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788458"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>142 &#8211;</strong> (3) İbnİ Âbbas (R,A) deh mervîdir, dedi i ftesûlüllah (S.A.V) buyurduki i<br />
«AHâha karşı insanların en buğuzlusu (en sevimsizi), üç kişidir (ve şunlardır) :<br />
<strong>a }</strong> Haremde ilhad eden kimsedir.<br />
<strong>b }</strong> İslâm yolunda câhiîiyyet devri sünneti talep eden kimsedir.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120">[120]</a></p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Haksız yere bir kişinin kanını akıtma talebinde bulunan kim­sedir.» <a href="#_ftn121" name="_ftnref121">[121]</a> .</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788459"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen hak teala indinde en buğuzlu ve sevilme­yenlerden, Harem-i şerif dahilinde azgınlık ve fenalıkda bulunmak demek, oraya gelen müslümanlara eza ve cefâda bulunmak, oraya hizmette bulu­nan haremin hizmetçilerine hakaret edib sövmek ve emsali kötülüklerde bulunmak, başka yerlerde başka şahıslara hakaret edib zulmetmekten daha kötü ve daha iğrenç buyurmaktadır.<br />
Hakikat böyle iken, uzun yollar kat edib gelen pek çok kimseler, hem oraya gelen Allâhın müsafirleri hak aşıklarına kötü hareket ve zulümde bulunuyorlar ve nemde oraya gelen haremin ve Allâhın müsafirlerine cşkla hizmet ve hürmet etmeye çalışan kimseler, hakaret eden ve hakir gören ve onlara en ağır ifâdelerle eziyet eden zavallı cahilleri gördüğümüz zaman içimiz üzülüyor idi.<br />
Be hey zavallı! Oraya niçin geldin? ayıp aramaya ve ona buna hakaret etmeyemi geldin? Niçin geldiğini ve nelerle meşkul olman gerektiğini iyi öğrenib gelsende oraya kirli gelib tertemiz anasından yeni doğan günahsız çocuk gibi dönsen veya öyfe dönmeye çalışsan ya! Orada işlenen ibâdetle­rin, hayır ve hasanatların sevabı kat kat olduğu gibi, günah ve kabahatların cezasıda, o nisbette büyük ve tehlikelidir. Mübarek yere, iyi gelip iyi giden kimseler, çok ve çok mutlu kimselerdir.<br />
Hadîsi şerifte geçen ikinci hükümde ise, İslâm yolunda gidenlerin ca-hiiiyyet devrinin adetlerini tatbik ettikleri kötü ve hissî amellerini tatbik et­menin de en âdi ve en sevimsiz amellerden olduğu byan buyurulmuştur.<br />
Câhiîiyyet devrinin kötü adetlerinden bâzıları şunlardır:</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Bir ölüm olduğunda hemen toplanırlar o ölü için bağırırlar çağırır­lar, yakalarını paçalarını yırtarlar, günlerce ölünün kapısı önünde veya evinde böyle matem feryadında bulunurlardı.</li>
</ol>
<p>İşte böyle matem yapmanın Alfanın en çok buğz ettiği ve sevmediği amellerden olduğunu rasûlü Ekrem efendimiz beyan buyuruyor.</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Câhiîiyyet devrinde kumar oynamak, navruz gününde şenliklerde bulunmak, evlatlarını öldürmek, kız çocuklarını hakir görmek ve bir kabile­den bir kişinin işlediği bir cinayetten dolayı bütün kabileyi cezalandırmaya kalkışmak gibi pek çok kötü adetleri var idi.</li>
</ol>
<p>Müslümanlar, bunların bu kötü adetlerinden kaçınmalı ki, sevimli müs-iümanlardan ve en doğru yolda olanlardan olsunlar.<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen üçüncü hüküm olan «Haksız yere bir ki­şinin kanını akıtmak arzusunda bulunan kimsenin» günahı hakkında bir nebze izahat yukarda «Büyük günahlar babı» başlığının altında beyan edil­miştir. <a href="#_ftn122" name="_ftnref122">[122]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788460"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>143 &#8211;</strong> (4)Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, demişiir;<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu.<br />
«Ümmetimin hepsi cennete girecekler, ancak ibâ eden (kaçınan) kim­se girmiyecekîir.»<br />
— Denildi: O ibâ eden (çekinip kaçınan) kimdir?<br />
— Bunun üzerine Resûlülfah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Kim bana itaat ederse, cennete girer ve bana isyan eden kimsede, benden ibâ eden (kaçınan) kimsedir.» Buhârî<br />
(Not: Hadîsi şerifte beyan edilen «ümmet» ümmeti icabet denilen kim-selerdirki, îman edib ameii sâlihde bulunan ümmetlerdir.) <a href="#_ftn123" name="_ftnref123">[123]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788461"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>144 &#8211;</strong> (5) Câbir (R.A) den rivayet olunmuştur, dedi:<br />
Resûlülfah (SAV) uyur halde iken bir gurub melek ona geldi, dedilerki : Muhakkak şu (uyuyan) sahibimiz için misal vardır. Binaenaleyh ona birm isa! arz ediniz. Meleklerin bâzısı, bu zatı muhterem uyuyor, dedi. Diğer bâzısıda ; Şüphesiz göz (Muhammed Aleyhisselâmın gözü), uyur, kalbi<br />
— Bunun üzenine melekler dediler : Bu zatın misâli, bir ev yapıp içine bir sofra hazırlayan ve (o sofraya adam davet etmek için) davetçî gönderen udam oibidirki, Ö davetçinin davetine icabet eden, eve girer ve o zadda be­raber sofradan yer. Davetçinin davetine icabet etmeyen kimsede, o eve gir­mez ve o sofraya davet eden zatla oturup yemez.<br />
— Melekler tekrar dediler : Ona bu temsilî misâli tevil edip beyan edi-nizde o misali anlasın.<br />
— Yine meleklerin bâzısı, bu zat (Muhammed Aleyhisselam) uyuyucu-dur. dedi. Diğer bazıları da, Muhakkak göz (onun gözü) uyur, kalbi uyanık­tır, dedi.<br />
— Nihayet melekler dediler : O ev, Cennettir. Dâvetci de, Muham-meddir. Binâenaleyh bir kimse, Muhammede (A.S) îtâat ederse, Elbet Al-laha itaat etmiştir. Bir kimsede, Muhammed (A.S) a isyan ederse, şüphesiz Allaha isyan etmiş olur. Muhammed (A.S.), insanlar (Müminler ve kâfirler) arasını (tasdik veya tekzip etmelerini) belirten bir farktır, (mihenk taşıdır)»<a href="#_ftn124" name="_ftnref124">[124]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788462"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Yukarda beyan edilen hükümlerde görüldüğü üzere Melekler, Peygam­ber efendimizin uyurken gözlerinin uyuyub kalbinin uyanık olduğu açıklan­maktadır. Böyle olan mübarek peygamberimiz efendimizin bir ev sahibinin sofra hazırlayıp insanları o sofraya davet ettiğinde davete, icabet edib ge­lenlerin o sofradan karınlarını doyurdukları gibi, isiâmın dâvetcisi olan ru­hun manevî kıdası olan dâvetine de icabet edenin gönlünü îman nuru ile doyuracağını ve neticede ona tabî olmanın mükafatı olan cenneti alaya da­hi! olunacağı îzah buyurmaktadır.<br />
Burada hemen şu hususu belirtelim, Melekler «islâmin dâvetcisi» cümleleri ile şu âyeti kerimenin ihtiva ettiği hükme işaret etmiş oluyorlar:<br />
«Ey Peygamber! Seni (Ümmetlerin üzerine) bir şâhid, (İman edenlere cenneti) bir müjdeleyici ve (Kâfirlere cehennemle) bîr korkuducu gönder­dik.<br />
— Hem Allâhin dinine ve ona ibâdet etmeye onun izniyle bir dâvetci ve hemde nur saçan bir kandil olarak gönderdik.» (Ahzab sûresi, 45-46)<br />
Meleklerin, «Muhammede itaat eden, Aliâha itaat etmiş olur ve Mu­hammede isyan eden kimse, Ailâha isyan etmiş olur» cümlelerinde de şu âyeti kerîmeye işaret vardır:<br />
«Kim, Peygambere itaat ederse, muhakkak Allâhci itaat etmiş olur.» (Nisa sûresi, 80)<br />
Yukardakl hakikatler gereğince, en doğru yoi islam yoiu olan Pqyğam ber yoiudur. Dünya ve ahiret seadeîi de yine islamda ve ıslama tabî oimak-dadır. Tek önder ve mürşidi hakîkimiz sevgili Peygamberimize tâbi olup her türlü küfür ve batıl yollardan Allanın bütün müminlerle bizleri ve neslimizi muhafaza buyursun ve hidâyeti rabbaniyye likâkat kazanan kafirlere, doğ­ru yol olan isiâmı nasîb buyurmasını yine yüce mevladan dileriz. <a href="#_ftn125" name="_ftnref125">[125]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788463"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>145 &#8211;</strong> (6) Enes (R.A) den Rivayet edilmiştir dedi:<br />
Peygamber (S.A.V) in ibâdetinden sual sormak için üç gurub halinde cemâat Peygamberin hanımlarına geldi. Peygamberin hanımları, Peygam­berin ibâdetinden haber verince, Kendilerince Peygamberin, ibâdetini azın-sıdılar, dedilerki : Biz neredeyiz. Peygamberle hiç bir zaman bir olamayız. Zira Allâhü teâla onun geçmiş ve geleceteki günahını bağışladı.<br />
— Bunun üzerine İçlerinden birisi dedi : Duyunuz, ben dâima gecele­yin namaz kılacağım.<br />
— Diğer birisi dedi : Ben bütün gündüz oruç tutacağım ve hiç iftar et-miyeceğîm.<br />
— Diğer biriside dedi : Ben kadınlardan ayrı duracağım hiç evlenmi-Veceğim.<br />
— İşte o anda neb/ıyyi muhterem saliailahü aleyhi veselem onların yanına çıka geldi ve hemen buyurdu :<br />
«Siz, şöyle şöyle dediniz değ i (m i? Duymuş olunuzki, vallahi ben Allah-dan sizden daha çok korkarım, ben Allahdan daha çok çekinir inikat ede­rim. Bununla beraber ben oruç tutarım ve iftarda ederim. Namaz kılarım,<a href="#_ftn126" name="_ftnref126">[126]</a> yatağa yatar uyurum ve kadınlarıda nikahlarım Binaenaleyh kim, benim sünnetimden yüz çevirirse, işte o kimse, benden (benim ümmetimden) de­ğildir.» <a href="#_ftn127" name="_ftnref127">[127]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788464"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifin baş tarafında geçen ve Hz. Aişeye gefen cemaat ara­sında konuşulan şu : «Biz neredeyiz, Peygamberle hiç bir zaman bir ola­mayız. Zira Allâhü tealâ en un geçmiş ve gelecekteki günahını bağışladı.»<br />
cümleleri hakkında bir kaç İtikat meselesi arzedefim.<br />
Hz. Aişeyi ziyarete gelib Peygamberimizin ibâdetini Öğrenen bu sahâ-bei kiramın bu cümlelerinde, Peygamber efendimizle kendilerinin iman ve amel bakımından bir oiamıyacağjnr beyan ederek kendilerine ayrı ayrı va­zife ve yasaklar yükletirken, resûlüllahın masum bir kişi olduğunu beyan ederek şu mealdâki âyeti kerimeye işaret etmişlerdir :<br />
«(Habîbjm!) Alfah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak için üzerindeki nimetini (dînin yücelmesini) tamamlayacak ve sera dosdoğ­ru bir yolda sabit kılacaktır.» (Fetih sûresi, 2)<br />
Peygamberler&#8217; hakkında bilinmesi gereken sıfatlardan birisi, «Ismet-Peyğamberin günahlardan beri ve masum olması.» keyfiyetini bilip inan­maktır. Ancak onlardan bir takım zeile ve hatalar olmuştur.<br />
İmâmı âzam hazretleri, «FIKHÜLEKBER» isimli eserinde şöyle beyan etmiştir:<br />
«Peygamberlerin hepsi, küçük ve büyük günahlardan, küfür ve kötü olan fenalıklardan münezzehdirler. Ve fakat onlardan Zelleler ve hatalar sadır olmuştur.»<br />
Adem aieyhisselâmın yasak olan ağaçöan yemesi, zelleye misal ola­bilir. Musa afeyhisselâmın fir&#8217;avnın kavminden birine öldürmek kasdı olma­dan sâdece vurmak kasdı ile dokunuverince ölmesi de hataya misaldir.<br />
Her ne şekil ve suretle olursa olsun, bütün Peygamberler ayıp olan ka­bin cinsinden büyük ve küçük günahlardan masumdurlar. Göz açıp yuma­cak kadar şirkde ise asla bulunmamışlardır. Kendilerinden sâdır olan zelie ve hatalarda, «Hasenâtülebrar, Seyyiatülmukarrabin = iyi kim­selerin İyilikleri, Mukarrabin olanların (Peygamberlerin ve ernsallorının) günahlarıdır.» kabîiindendir. Yani Peygamber ve emsallerinin günahları. Kendilerini Allâha yaklaştırmada, Allanın kabul edeceği iyi amel ve hayırda bulunanların iyilikleri gibidir.<br />
Peygamberler hakkında gerçek İtikat, kesin ve net olarak böyledir. Hakikat böyle olmakla beraber cumhuru ulemâya göre, Peygamberlerde sehven büyük günahların sadır olması caizdir. Ve yine bilerek küçük gü­nah işlemeleri de caizdir.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128">[128]</a><br />
Hz. Aişeye gelen zatların kendilerine çeşitli şeyleri yasaklamaları va kendilerine fazladan ibâdet yüklemeleri karşısında. Resulü Ekrem saîiâhü aleyhi veseliem efendimiz şöyle buyuruyor :<br />
«Siz, şöyle şöyle dediniz değilmi? Duymuş olunuzki! Vallahi ben Aliah-dan sizden daha çok korkarım.»<br />
Peygamber efendimizin buyurduğu üzere Allahdan en çok korkan ken­disidir. Zira Resulü Ekrem efendimiz cenabı hakkı en iyi bilendir. Allâhü tealayı iyi bilen daha çok korkar.<br />
Bu hususu cenâbu Allah bir âyeti keriymesinde şöyle buyurmuştur:<br />
«Altahdan kulları içinde, ancak âlimler korkar.» (Falır sûresi, 28)<br />
Aiiâhın âyetlerinde ve resulünün mübarek sözlerinde hakîkatlar bu minval üzere iken, asrı seadet de bâzı kimselerin azda oisa böyle acciblik-lerinin yanında, günümüzde de pek çok kara cahiller kendilerine evliya ve allâme süsü veriyorlar. Kur&#8217;an ve sünnete aykırı pek çok batı! ve hurafeler­le meşkui oluyorlar ve kendilerine gelip teslim olanlara. dG ilim ve ulema düşmanlığı aşılayorlar. Mikrop hayat ipine dalan zavallılar, «Biz ehü bâtınız, hocalar zahircidir, onların yanlarına uğramayın ve sözlerine kulak asmayın, gibi» sözlerle zavallı cahilleri zehirleyorlar ve buz gibi Kur&#8217;an, hadis, ilim ve ulema düşmanlığını telkin ediyorlar.<br />
Hatta onlardan bazıları şu cümleleri de söylemektedirler: «Az amel, çok ilimden hayırlıdır. İlmi bırakın, amele bakın&#8230; v.s.» Bu cümleler ve emsali fikirler isfâmın ana esaslarına ayktridir. Fakat cahil millet bu gibi bâtıl yolcularını anlamakta güçlük çekmektedirler. Bun­ların fenalıkları ve iimin fazilet ve üstünlüğü bu eserimizin ikinci ciidinin hemen baş tarafında gelecektir. Ayrıca «İSLAMDA EVLİYA MESELESİ VE HARİKALAR» İle «İSLAMA SOKULAN BİDA&#8217;T VE HURAFELER» adlı eseri­mizin ikinci cildinde hulâsa olarak yazılmıştır.<br />
Ancak böyle sapıklara şu mealdeki : «İlim, amelden hayırlıdır.» hadisi şerifi hatırlatırız. (îvlerakiifelah tahîavîsi, 6)<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen şu cümlelerde şayanı dikkattir: «Ben Allahdan daha çok çekinir ittika ederim, bynunla beraber ben oruç tutarım ve iftar da ederim. Namaz kılarım, yatağa yatarım ye kadınları da nikahlarım. Binâenaleyh kim, benim sünnetimden yüz çevirirse! işte o kimse benden (beriim ümmetimden) değildir.»<br />
Hadîsi şerifin bu cümlelerinde şu âyeti kerîmeye işaret vardır : «Ey îman edenler! Allanın size helal kıldığı nimetlerin temiz ve tîyble-<br />
Tini kendinize haram etmeyin, aşirîiik edib hattı tecâvüz etmeyin. Çünkü Allah, aşirîiik yapanları sevmez.» (Maide sûresi, 87)<br />
Bu âyeti kerîme efe ve yukardaki hadîsi şerifin son cümlelerinde belir­tildiği üzere Aliâhü îealanın buyurduğu gibi resulü Ekrem efendimiz, oruç tutuyor ve iftarda bulunuyor, namazı ise vaktinde ve gece gündüz ibâdetini îfa ettiği gibi, yatıp istirahatta da bulunuyor Ve insanın nefsinin tehlikeden korunmasını sağlayan aynı zaman neslin devam etmesi için kadınlardan ni­kahlayıp evlenirdi. Ve bu ameller kendinin sünneti olduğunu beyan buyur­muştur.<br />
Peygamber efendimiz, rivayetlere göre onbir veya on iki hanım nikahla­mıştı. Bunlardan dokuz adedi birlikte bulundukları vâkîdir. Bu hanımların isimlen ve bağlı oldukları sülâle ve kabileleri şöyle idi:<br />
Altı {8) adedi kureyş kabilesinden idiki, onlarda şunlardır : Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü habîbe, Hz. Ümmü seleme ve Hz. Şevde ro-diyaifahü anhümdür.<br />
Dört (4) adedi de arab sülelesine mensubdur. Onlarda; Hz. Zeyneb bin-ti cahş, Hz. Meymûns, Hz, Cüveyre ve miskinlerin anası sayılan Hz. Zeyneb binti Hüzeymetülhiiâlîye dir. Allah hepsinden râzi olsun:<br />
Bir adedi de.arab sülâlesinden oîmayıb Benî israil sülâlesinden Hz. Safiyye bitni Hay radıyallahü teala anhadır.<br />
Bunlardan Hz. Hatice ile ürhmül mesâkîn-Miskinlerin annesi sayılan Hz. Zeyneb, Peygamber efendimizden evvel vefat etmişlerdir. Peygamber efendimiz ahirete teşrif ttiklerinde diğer dokuz adedi hayatta idiler.<br />
Bu hanımlarından başka dört adet de döşeklik cariyesi var idi. Onlarda şunlardır : Mariyetülkıbtlyy^, Reyhâne, birisimde Zeyneb binti cahş isimli hanımı bağışlamış idi. Diğer birisi de harblerde alman esirlerden bîr cariye idi.<br />
Şimdi Peygamber efendimizin hanımının bu kadar çok oluşuna karşı bâzı sivri akıllı kimseler veya din düşmanları laf edib dil uzatırlar. Onlar ev. velâ iman etmelidirlerki, ondan sonra Peygamberin kendisindeki beşeri kuv­vetle zaruretler karşısmda bazı hanımların iffet ve namusunu korumak maksadiyle himayesine almak durumunda olduğunu aniayabilmelidirîer.<br />
Bir defa Aîlâhü teâlanın hiç bir ferd de bulunmayan maddi ve manevî kuvvet ve hasletleri ona verdiğini bilmek gerekir. Siyer ve ahlak kitablan-nın beyanlarına göre Peygamber efendimiz, bir gecede ailesinden dokuzu­nun evini ziyaret eder beşerî ve ailevî ihtiyaçları karşılar idi, aynı zaman­da dokuzu ilede ailevî münasebette bulundukları beyan edilmektedir.<br />
Aslında bir peygamberde kırk erkek kuvvetinin olduğu ve Peğâmber efendimiz de kırk Peygamber kuvvetine sahib olduğu bâzı ahlâk ve siyer kitablarında yazılmıştır. Her ne ise cenabı hak sevgili habîbine mubah<br />
ve helal kıldığı amelleri, Hz. Peygamber efendimiz işlemiştir. Beşerî kuv-vet ve âdetlerin üstündeki haller ve ameller, hiç bir zaman normal hayatla mukayse edilemez.<br />
Hal böyle iken günümüzde izdivaç hayatını kerih gören veya evlenme-yip bekar durmanın sultanlık olduğunu savunarak aile hayatını kurmayan bir takım şerliler vardır. Hatta bazı kişiler bu hayat! işlemeyen zavallıları, evliya olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Evlenmeye bir manisi yok iken nikah­lanmayan kimse, bu ümmetin en şerlisi olduğu Hz. Rasul tarafından açık­lanmıştır.<br />
Nikahlanıp evlenmek, normal kişifer için sünnettir. Nefsi azgın ve kuv­vetli kişilerin nikahlanıp evlenmeleri, vacibdtr. Evlilik hayatında kadının hakkını koruyamıyacak ve idaresinden korkan kimse ise, evlenmesi mek­ruh oînr<br />
tvıenmenin yönlerini, nikahlanmanın lüzumu ile diğer hükümleri hak­kında geniş malumat, «MÜLTEKA TERCÜMESİ» nin birinci cildi ile «İS-LAMDA TESETTÜR VE HAYAT» adlı eserimiz de yazılmıştır. Oralardan oku­mak ve bu suretle en doğrusunu öğrenmek iyi yolun ta kendisidir.<br />
Peygamber efendimizin ashabını uyarıp, kendisinin yolunu takib ede­nin ümmetinden oiup, onun yolunu bırakıp kendi görüş ve düşünceleriyle amel edenlerin de ümmetinden olmayacağını açık bir dİUe beyan buyurmuş­tur. Akıllı insan, bu sözleri kendisine rehber edinir, yalancı vei uydurmacı­ların batıl söz ve amellerine iltifat etmez. <a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[129]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788465"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>146 &#8211;</strong> (7) Aişe (R.A) den rivayet olunmuştur, dedi i<br />
Resûlüllaft (S.A.V) yep yeni bir şey İstemişti v© (iş amei} hakkında ya­pılabileceğine dâir ruhsat vermişti, Fakat bözi cenaat onu işlemekten ka­çındı. Onların bu halleri Resûlüllah (S.A.V) e erişdi.<br />
Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) hemen kir hutbe Srâd stti, sonra *&gt; buyurduki ı<a href="#_ftn130" name="_ftnref130">[130]</a><br />
«Bâzı kavmin haîıi nedfrki, benim işlemiş olduğum şeyden onlar kaçım yarlar?! Allaha yemin ederimkl, Elbet ben Allah, onlardan daha iyi bilirim* yş ben onların Allardan daha çok korkanıyım.» <a href="#_ftn131" name="_ftnref131">[131]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788466"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>147 &#8211;</strong> (8) Râfi Bin Hadîc (R.A) den mervidir, dedi :<br />
Nebiyyi muhterem sallallahü ateyhi vesellem hurmayı aşılayan bir ce­maat yanına geldi, dsdiki: «Ne yapıyorsunuz?» *<br />
Ashabı kiram dediler : Biz hurmayı aşılama ile meşkul oluyor idik.<br />
Resûlüyah (Ö.A.V) buyurdu : «Siz bu işi istemeseniz hayırlı olurdu.»<br />
Bunun üzerine ashabı kiram o işi terk ettiler; öyle oluncada hurmanın meyvası noksanlaştı.<br />
Râîî dedi : Ashabı kiram bu hâli nebiyyi muhtereme zikrettiler.<br />
Hemen Resûİüliah {S.A.V) buyurdu :<br />
«Ancak ben bir beşenim, size dininizden bir şeyi emredersem hemen onu tutunuz, alınız. Ve eğer size kendi reyimden bir şeyi emredersem, an­cak ben bir beşerim.»<a href="#_ftn132" name="_ftnref132">[132]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125788467"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Râfî bin Hadîc (R.A), Eba Abdiliah elhâriaî künyesi ile künye-lenen Medîne-i münevvereli Ensârı kiramdandır. Uhud muharebesinde ken­disine bir ok isabet etmişti. İşte o anda hemen Rasûfüllah (S.A.VJ ; Ben kı­yamet günü şahidim] buyurdu, o ok yarasının acısı, Emevîlerden Abduime-lik bin Mervan zamanında kesiimiş ve hicretin yetmiş üçüncü .senesinde Medînei münevvere de seksen aitı (86) yaşında veîot etmiştir. Kendisinden pek çok kimseler, hadîsi şerif rivayet etmiştir. Allah ondan râzî olsun.<br />
Resulü Ekrem efendimiz Medîne-i münevvereye geldiğinde bakdıki En-sardan bir kıstm insanlar, bahçelerinde hurma ağaçlarının verimlerinin iyi olması için aşılama ve emsali çiçeklerin eşleşmelerini ve meyvalann iri, bol olmasını sağlamak maksadı ile bir takım ilaçlama gibi amellerle meşgul olu yarlardı. Bunun üzerine Resulü Ekrem efendimiz, bu ameli terk etmelerini buyuruyor. Fakat o sene verimin az olduğu görülünce hemen ashabı kiram haber veriyorlar. İşte o zaman şu mübarek cümleyi buyuruyor.<br />
«Ancak ben bir beşerim. Size dîninizden bir şey emredersem, hemen onu tutunuz &#8211; alınız. Ve eğer size kendi reyimden bir şey emredersem, an­cak ben bir beşerim.»<br />
Bu cümleleri ile âdet ve tabîatlardaki yenilikler veya değişiklikler, Bid&#8217;at değildir: Resûlülah (S.A.V.) bu hadisi şerif de. Dünya işleriyle ilgili san&#8217;at, teknik, ziraî yenilikler, her memleketin âdet ve tabîotma ve hatta havasına göre çeşitli tecrübe ve tatbiklerde değişiklik utabileceğim beyan buyurmuştur. Sıcak ülkelerdeki, giyim âdetlerinin soğuk ülkelerde mümkin. olmadığı gibi.<br />
Nitekim başka rivâyetü bir hadîsi şerif de şöyte buyurulduğu mezkûr­dur :<br />
«Siz, dünya İşlerinizi daha iyi bilirsiniz. Binaenaleyh eğer ben size di­ninizden bir şeyi emredersem, hemen onu tutunuz.»<br />
Daha evvel gecen ve gelecekte beyan edilecek olan Bid&#8217;atlc ügili ha­disi şerifler, itikat ve ibâdete sokulan Bid&#8217;atları beyan etmektedir. Yoksa âdet ve tabiattaki yenilikleri yasaklamak yoktur. Eğer âdet ve örflerdeki yenilikleri de içine almış olsaydı, bu mübarek sözündeki hükümleri Resulü Ekrem efendimiz buyurmazdı.<br />
îtikat ve İbâdete sokulan veya sokulmaya çaılşılan BİD&#8217;ATLAR&#8217;ın kö­tülükleri. «İSLAMA SOKULAN BİD&#8217;AT VE HURAFELER» adlı eserimizin bir ve ikinci cildinde beyan ettikten sonra âdet ve teknik sahadaki yenilikler hakkındada bir nebze bahsettiğimizi hatırlatırız. Ancak âdet ve örfdeki ve­ya tabîat ve teknikdeki yenilikler, dînin kesinlikle haram ve yasak kıldığı hü­kümlere aykırı olursa, işte bunlarda dîne muhalefet olduğundan haramdır.<br />
Nitekim zaman ve örf icabı ve zamana göre evladlan yetiştirmek ge­rektiği iddiası ile, kız çocuklarını soyup çıplak halde veya erkeklerin kıya­fetlerine girib erkekli kadınlı karışık nazaretme, setrülavreti terk etme, hal­vet ismi verilen yabancı erkekle bir kadının tek başlarına bir odada kalma haramlığını işleme, haya ve edebden sıyrılmış bir şekilde yabancı erkeklerle karşı karşıya veya yan yana durub sözde ilim tahsilinde bulunma gibi dinin haram kıldığı âdetler ise, Kur&#8217;anın ve sünnetin şiddetle yasakladığı kötü İslâmın haram kıldığı şeyler, hiç bir zaman âdet ve Örf diyerek işfene-rnez : Haram olan bu amelleri işleyenler, eğer helâl ve iyi derlerse, dinsiz, imansız namus düşmanlarıdırlar.<br />
Şayet haramlığtnı itikad ederek işlerlerse, iffet ve namuslarını kıskanma yan deyyus huylu ahlaksızlardır. Ahlak yoksunu haya ve edebini yitirmiş, hasta ruhlu yaratanını düşünemiyen beyinsiz müminlerdendirler.<br />
cenabı hak, bütün mümin kardeşlerimizle bizleri, böyle beyinsiz, edeb ve haya yoksunu insanlardan oimamayt nasib buyursun. Amin. <a href="#_ftn133" name="_ftnref133">[133]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788468"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>148 &#8211;</strong> (9) Ebû Musa (R.A) den mervidir dedi:<br />
«Ancak benim misalim ve benimle gönderilenin misali, bir cemaata ge­lip şöyle diyen adamın misâli gibidir: «Ey kavmim! Ben düşman ordusunun gözümle gördüm, ben acık bir şekilde (sizi o düşmanın tehlikesinden) korku-ducuyum (ikaz ediciyim)! Binaenaleyh kaçının, kaçının (uyanık ve dikkatli oiun, buradan ayrılın.)<br />
— Bunun üzerine c&lt; adama cemcatden bazısı itaat eder, hemen ge­celeyin giderler, sükûnet ve usulca oradan ayrılırlar. Nihayet o cemaat düşmanın tecâvüzünden kurtulurlar.<br />
— Ve o cemaatdan bir kısmıda o adamı yalanlar ve yerlerinde sabah­larlar, düşman ordusu da sabahlar. Bunun üzerine düşman ordusu o ger­çeğe inanmayıp yalanlayan cemaatı helak ve perişan ederler.<br />
— İşte bu adamlar bana itaat edip benim getirdiğim hükümetlere tâ­bi olan kimsenin misâli ve bana isyan edip benim hak teâladan getirdiğimi yalanlayan kimsenin mâslı gibidir.» (Hadisi, Buhâri, Müslim rivayet etmiştir.) <a href="#_ftn134" name="_ftnref134">[134]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788469"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Ebû Musa (R.A) in hayatı, yukarda ki hadîsi şeriflerin izahatın­da geçmiştir.<br />
Hadîsi şerifte Resulü Ekrem efendimiz, kendisi ile getirdiği hükmü ilâhinin ümmetine duyurmasını ve netice hakkındaki ümmetinin davranış­larını temsili olarak beyan etmiş ve şöyle açıklamıştır:<br />
Bir kavmin inandığı bir kimse, o kavme geliyor diyor ki : Ben size mü­him ve hayâtı bir hususu açıklıyorum, iyi dikkat ediniz, gözümle gördüm düşman ordusu geliyor, buradan kaçarsanız ve kendinizi kurtarmak için çok acele ederseniz çok iyi edersiniz. Aman dikkat ediniz buradan ayrılı­nız!<br />
Bu tebliğ ve ikaz o kavmden bir kısmı dinleyib hemen çek&#8217;nip derlenib toplanarak oradan ayrılırlar. Bir kısmı da o îkaza kulak asmazlar, yerlerin­den ayrılmazlar ve nihayet düşman ordusu gelir onları helâkü perişc.ı ederler.<br />
Keza peygamberimiz efendimizin tebliğ ettiği hükümlere tabî olub ye­rine getiren müminler de, cehennem ateşinden kendilerini korurlar cenâbu hakkın büyük ve ebedî azabından kendilerini kurtarırlar.<br />
Şayet Resulü Ekrem efendimizin buyruklarına tabî olmayıp isyan eder­ler ve hatta yalanlarlarsa, işte onlarda düşman ordusundan kaçmayıp he­lak olanlar gibi, helâkü perişan olup cehennemi boylarlar.<br />
Binâenaleyh akıllı müsiüman bu teşbihli izaha çok dikkat eder, Ken­disine çeki düzen verir, Resulü Ekrem efendimizin buyuruklarına ciddiyetle sarılır. Ve bütün müminleri de uyarıp seadet ve felaha kavuşturmaya çalı­şır. Peygamber efendimize tâbi olmak aneak böyledir.<br />
Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur :<br />
—; «(Habîbirn!) Deki : Eğer çiz AEİâhi seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Aüah da sizleri sevsin ve günohlarmızı bağışlasın.» (Ali İmran sûresi, 31)<br />
Resûlüllaha isyan edib kötü yolu tâkib eden basiretsizler ise, dünya ve âirret felâketine uğrayacakları muhakkaktır.<br />
Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur :<br />
«Binâenaleyh Peygamberin emrine muhalefet edenler, başlarına bir be­lâ inmekten, yahut kendilerine şiddetli bir azab isabet etmekten sakınsın-Icr.» (-Nur sûresi, 63) <a href="#_ftn135" name="_ftnref135">[135]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788470"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>149 &#8211;</strong> (10) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Benim misâlim ateş (ışık) yakan bir adamın misâli gibidir,. Her ne za­man ateş çevresini aydınlatırsa, döşek ve bu ateşin (ışığın) içine düşecek hayvanlar, düşmezler. Halbuki o hayvanlar (karanlıkda) gidemezlerdi ve karanlık kaplar kendilerini ateşin tehlikesine atarlar, tşte bende sfzj ateşe düşmekdsn koruyucuyum. Halbuki siz kendinizi o ateşe atmaya çalışıyor­sunuz. «Bu hadis, Buhârinin rivayetidir. Müslimin rivâyetide böylecedir. Ancak müsüm hadisin sonunda demiştir :<br />
Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn136" name="_ftnref136">[136]</a><br />
«İşte bu, benim ve sizin misâiınızdır. Binâenaleyh ben sizi ateşden ko­ruyan bir kişiyim. Ateşden uzaklasın. Gelin Eğer bana gâffp gelirseniz (yani ateşden uzaklaşmazsanız), kendinizi ateşe atarsınız.» <a href="#_ftn137" name="_ftnref137">[137]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788471"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>150 &#8211;</strong> (II) Ebû Musa (R.A) den mervîdir. dedi:<br />
«AEIahü teâiânın itim ve hidâyetle beni göndermesinin misali, bir ara­ziye cokca yağıp isabet eden yağmurun misâli gibidir.<br />
— Binaenaleyh o arazinin bir kısmı güzeldir, suyu kabul edip emer, pek çok ekin ve ot bitirir. Ve o araziden bir kısmıda sert d ir suyu emmez* Allahü teâla o sudan insanları menfaatlandırır. O suyu içerler, sularlar ve ziraat işi yaparlar,<br />
— Yağmur suyu diğer bir kısım araziyede isabet eder, fakat o arazi kaygandır (düzgündür) su tutmaz, (suyu emmez), (Çorak topraktı arazi gi­bi), Ot bitmez.<a href="#_ftn138" name="_ftnref138">[138]</a><br />
— İşte bu arazide Allanın dininde fakıih olup Allanın beni gönderdiği şeyden faydalanarak (amel ederek) ilim öğrenen ve öğreten kimsenin mi­sâli gibidir ve (münbit olmayan arazide) Allanın dîninindeki hükümelerle fık­hı (şeriatı) bslîemeyib (veya fıkhı öğrenib amel etmeyerek) bir baş olub (gi-birlenib) yükselen ve benim gönderildiğim şeyleri ki, Allanın hidâyetini ka­bul etmeyen kimsenin misâli gibidir.» <a href="#_ftn139" name="_ftnref139">[139]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788472"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen, «Allanın, beni ilim ve hidâyetle gönder­mesinin misâli» cümlesinin hükmü iki cihetli olarak anlaşılabilir.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Birisi, mutlak hidâyete delâlettirki, bu hüküm şu mealdâki ayeti ke­rîme ile beyan buyurulmuştur:</li>
</ol>
<p>«Semûd kavmine gelince, biz onlara hidâyeti (doğru yolu) gösterdik, onlar körlüğü {eğri yolu) hidâyete (doğru yola) tercih ettiler.» (Fussilet sûresi, 17)</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Hidâyetin diğer anlamı ise, hakka vasıl edici olarak gönderildiğini beyandır ki şu âyeti kerîmede îzah edilmiştir ;</li>
</ol>
<p>« (Habibim!) muhakkak ki sen, sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremez­sin. Fakat Allah, öyle bir kudret sahibi ki, kimi dilerse, ona hidâyet verir ve o (Allah), hidâyete erecekleri daha İyi bilir.» (Kasas sûresi, 56)<br />
Yukardaki birinci ayeti kerîmede. Peygamberlerin kendileri mutfak hi­dâyet yolu üzere gönderildiğinden kendileri direkman hidâyettir. Binâen­aleyh onları kabul eden mutlak hidâyeti tercih edip inanmış olurlar. Yani onları kabul etmekle, mutlak mutasarrıf olan hâliki zülceiâlın lutfu inayeti­ne en çabuk ve en yakın yoldan nail olunmuş olunur.<br />
İkinci âyeti kerîme iiede. Peygamberler hidâyet yoluna delâlet eden, kendileri davet ettikleri kimseleri hidâyete eriştiremiyecekleri, ancak halikı zülceiâlın lutfu inayeti ile hidâyete erişebilecekleri beyan buyurulmakta dır.<br />
Hadîs şerifte «İHmle gönderilişimin misâli» cümlesi ile de, Hz. Peygam­ber efendimiz doğru yolu göstermekle beraber doğruyu bildiren ve öğre­ten bilgilerle gönderildiğini beyan buyurmuşturki, doğruyu gösteren ve öğ­reten bilgilerle amel edilirse, daha mükemmel ve makbul bilgiler, ameller ve doğru yollar ilâhî lutufla elde edilir.<br />
Nitekim bir hadîsi şerifte şöyle büyütülmüştür : «Bir kimse, bildiği ile amel ederse, Allahıi teala o kimseye bilmediği şeylerin ilmini ona varis kılar (bildirir).»<br />
Bir kimse bildiği ile amel etmez ise, o kimseye doğru yol gösterilmez, doğruyu bulamaz, dalâlet ve felâketin içine düşer.<br />
Bu hususu belirten bir gerçekte şöyle denilmiştir : «Bir kimsenin ilmi artar ve fakat hidâyeti (doğru yola gidişi) artmaz ise, o kimsenin Alfandan uzaklaşması ziyâdeieşir.» <a href="#_ftn140" name="_ftnref140">[140]</a><br />
Bu hakikatlardan da anlaşıldığı üzere, insanın en iyi kazancı, kendini doğru yola, hak ve hakikata götüren faydalı ilimdir. Bir ilim, sahibine fayda vermez ise, o kimse, o ilmin yükünü cekib âhirette vizir ve vebalını artır­maktan başka bir şeye yaramaz.<br />
İlmi ile amel etmeyenler hakkında cenâbu hak şöyle buyurmuştur : «Kendilerine tevralla emel etmeleri teklif edildikten sonra, onunla amel etmeyen kimselerin misâli, ciltler hâlinde olan kitbaları sırtında taşıyan (vefakat kitabların içindeki bilgiden haberi olmayan) eşeğin misâMne benzer.» (Cuma sûresi, 5)<br />
3ir çok bilgiyi öğrenibde amel etmeyenler, sırtlarında ciltler, halinde kitabiarı yüklenip sıkıntısını çeken ve fakat kitabların içindeki bilgilerden hiç nasîbi olmayan eşekler gibidirler.<br />
Şu halde akıllı ve faydalı bilgiye sahib olan müslüman, bu rezil merte­beye düşmemesi için, imkan dahilinde bildiği ile amel eder.<br />
Peygamber efendimiz hadîsi şerifin devamında kendisinin gelişini, gökten yağan yağmura temsil ederek yer yüzüne yağan yağmurdan fay­dalanan arozî ile hiç bir fayda ve tesiri görülmeyen toprakların durumunu beyan buyurmuştur.<br />
Münbit ve /erimli arazî, yağan yağmurdan faydalanarak çok güzel ve­rim verir. Bire on. Lire yetmiş ye hatta bire yediyüz ve daha çok güzei ve­rimler ve faydalar suğlanır.<br />
Fakat çorak ve killi olan topraklar, yağmurdan hiç bir fayda görmez, sahibine en ufak bir verimde bulunmaz.<br />
Peygamber efendimizin getirdiği güzel hükümleri de, hüsnü kabul ile kabüllenib olduğu gibi inanıb öğrendiği ile amel eden her insan da, mün-Dit dan arazî gibi, kendisine gelen v« tâlim, telkin edilen hükümleri içine alıyor ve başkalarınada fayda sağlayor.<br />
Peygamber efendimizin getirdiği hükümleri kabul etmeyip inkar eden ı/eya inanamayıp red eden zavallı kimselerden yağmurdan faydalanmayan ve başkalarına da faydcsı olmayan çorak topraklar gibidirler.<br />
Mümini muhlis, temsil ile beyan edilen bu gerçeklere dikkat eder. kendisini en iyi ve faydalı insanlardan olması için azamî gayreti sarfeder. Resulü Ekrem efendimizin getirdiği hükümlere sımsıkı sarılır. Bildiği ile amel ederek dünya ve âhiret seadtine naii olur.<br />
Hadisi şerifin başdan, sona kadar ihtiva ettiği hükümde, şu hakîkatlara işaret vardır :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Peygamber sallalluhü aleyhi vesellem, ilim ve hidâyetle gönderil­miştir,</li>
<li><strong>b)</strong> Onun getirdiği hükümleri, öğrenib kabul edenle kabul etmeyip red edenler, münbit ve verimli ioorek ile verimi ve bitgi kabiliyyeti olmayan toprağa teşbih şekli vardır.</li>
<li><strong>c)</strong> Münbit topraklar, yağmur yağdıkça verimi artırırken, çorak olup münbit olmayan topraklarda yağan yağmurdan hiç bir netice sağlayıp verim vermez.</li>
<li><strong>d)</strong> Peygamberin getirdiği hükümleri kabul eden kimseler, verimli top­aklar gibidirler, şâyeı red edib İnka* eden olursa, onlarda verimsiz çorak toprak gibidirler.</li>
<li><strong>e)</strong> Peygamber efendimizin getirdiği hükümleri kabul edıb amel eden­lerin, şeriat ve fıkıh ilmine vakıf olan âlimlerin olabileceği beyan buyurulmuş tur.</li>
<li><strong>f)</strong> Şeriat ve fıkıh ilminden mahrum olup.cehlinin kurbanı hâlinde gurur ve kibirli kimselerin ise. Peygamber efendimizin getirdiği gerçeklerden fay-dalanamıyacağı açıklanmaktadır.</li>
</ol>
<p><strong>g).</strong> Kibirli kimselerin, hak ve hakikati kabu/ etmeyib dalâlet yolunu ter­cih edecekleri de hadîsi şerifin son cümlesinde beyan buyurulmaktadır.</p>
<ol>
<li><strong>h)</strong> Hidâyete erişmek ve dalâlet yoluna sapmak ilâhi kudretin tecellisi ile kulun ihtiyacına bağlı olduğu muhakkaktır. Fakat hidâyete liyakat kaza­nan kul, cenâbu hakkın lutfu keremi ile, sapıtmaz. Bu sebebden mümin, cenâbu hakkın inayetine mazhar olmak için, elinden gelen gayreti sarfedib doğru yoldan ayrılmamalıdır.</li>
</ol>
<p>Bunun da en çıkar yolu, edille-i şer&#8217;iyye den olan kitab, sünnet, icmâı ümmet ve kıyâsı fukaha ya sarılmaktır.<br />
Kitab ve sünnetin İtikadı hükümleri, akâid ve iimi kelam kitablarında zikredilmiş, amelî ve tatbiki olan kısımları da fıkıh ilmini ihtiva eden fıkıh kitabiarında uzun uzun beyan edilmiştir. <a href="#_ftn141" name="_ftnref141">[141]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788473"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>151 &#8211;</strong> (12) Aişe (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüîlah (S.A.V) şu âyeti okudu.<br />
«O (Allah), sana Kur&#8217;anı indirmıiştir, o kitapda kinin (Kur&#8217;anın) bir kıs­mı, muhkem âyetlerdir. Bunlar Kur&#8217;anın esasıdır. Diğer bıir kısım âyetlerde vardırki (onların manası sizce anlaşılmaz) Müteşabihdirler&#8230; Resûlüîlah bu âyeti kerimenin sonu olan, «Bunları ancak akılları tam olanlar., iyice düşü­nür.» Cümlesine kadar okumuştur.<br />
— Aişe (R.A) dedi:<a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[142]</a><br />
— Resûlüîlah (S.A.V) dediki : Kur&#8217;andaki müteşâbih olan (Anlaşıiamı-yan) hükümlere tabî olan kimseleri; sen gördüğünde &#8211; Müslimin rivayetin­de : Siz gördüğünüzde; işte onlar, Allahü teâlanın hükümleri hakkında kalblerinde şüphe olup fitne ve fesatlığa sapmak isteyenler, diyerek isim­lendiği kimselerdir. Binâenalyh onlardan kaçınınız.» <a href="#_ftn143" name="_ftnref143">[143]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788474"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte belirtildiği üzere, Kur&#8217;anı Kerîmin hükmü, lafız ve mâna­ları gayet açık olarak beyan edilen tevil ve tefsire ihtiyacı olmayan «muh­kem» ismi verilen âyetler, hak teâlanın manasını açıkça beyan buyurma-dığı ve Resulü Ekrem efendimize de mânasını açıklamadığı «Müteşâbih» adı ile vasıflandırılan âyetleri ihtiva etmektedir.<br />
îmanın esasları, şirkin fenalığı, beş vakit namazın farzltğı, zekat, oruç ve haccın farzlığı açıkça ve sarahatla beyn buyurulan hükümlerdendir.<br />
Ayrıca faizin haramlığı, şarabın, zinanın, haksız yere adam öldürmenin, hırsızlığın, yalan söylemenin, gıybetin, iftiranın, kibir ve hased gibi kalb hastalıklarınında haramlığı kesin ve açık hükümlerle beyan buyurulan âyeti kerîme hükümlerindendir.<br />
Müteşâbih hükümleri ihtiva edenler ise; Sûre başlarındaki kelime ve harfler, Cenâbu hakkın eli, üstü, arşı âlâya istivası. Âdemi kendi suretinde yarattığı gibi hükümler, açıklanmamış, Aüahü teala tarafından Resulüne sarahaten beyan buyurulmamıştır.<br />
İşte biz burada muhkem ayetlerin hükümlerini izah etmeyib, Müteşâ­bih âyetler hakkında bir kaç hüküm nakledeceğiz.<br />
Cenâbu hak, zat ve sıfatında hiç bir şeye benzemez. Binaenaleyh zatı ilâhi ve sıfatı ilâhi ile ilgili teşbih hükümlerini en iyi bilib anlamak için şu âyeti kerîmenin ihtiva ettiği gerçeklere dikkat etmek gerekir :<br />
«Hiç bir şey ona (Ailâha) denk olmamıştır.» (İhias sûresi, 4)<br />
Diğer âyeti kerîme meali şöyledir :<br />
«Onun (Allanın) misli (benzeri) hiç bir şey yc&amp;tur.» (Şûra sûresi, li)<br />
Akâid kitablarında zâtı ilâhi ile ilgili hükümde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Arşın Rabbî (Allah), Arşın fevkındedır. Fakat o arşa karar edici ve muttasıl şekli vasfedilmeksizin arşın fevkındedir.»<br />
Emâlînin diğer beytinde de şöyle denilmiştir :<br />
«Rahman olan Allah, Hiç bir surette bir şeye benzemez. Binâenaley fasit îtikadlılardan kendini muhafaza et.»<br />
İmamı MaÜk (R.A), Müteşâbih hakkında şöyle demiştir :<br />
«İstiva (Arşın üstüne Allanın yükselmesi), Malumdur. Keyfiyeti, meç­huldür. İstivanın esasına îman etmek vacibdir. İstivadan sual etmek ise, Bid&#8217;attır.»<a href="#_ftn144" name="_ftnref144">[144]</a><br />
İmamı Âzam (R.A) da, İmamı Malik (R.A) in bu beyanatını, tasvib edib güzel görmüştür.<br />
Akıllı müslümanda, halikı zülcelal hakkında ve beyan ettiği muhkem ve müteşâbih ayetler hakkında ne şekilde ve nasıl inanılması gerekirse, öylece inanır.<a href="#_ftn145" name="_ftnref145">[145]</a><br />
imamı ŞâfM (R.A) da müteşâbih hakkında şöyle demiştir : «Müteşabih âyetler;! tefsir etmek, helal olmaz. Ancak ResÛlüllahdan bir senedle veya sahabeden bir zatın haberi ile veya ulemânın ittifak ettik­leri bir tevil ile tefsir edilebilir.» <a href="#_ftn146" name="_ftnref146">[146]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788475"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>152 &#8211;</strong> (13) Abdullah Bin Amr (R.A) den mervîdir, dedi .Resûlüllah (S.A.V) bir gün öğleyin (sıcakda) geldim, dedi: İki kişinin bir âyet hakkında ihtilaf ettikleri sesleri işitiliyordu.<a href="#_ftn147" name="_ftnref147">[147]</a><br />
— Hemen Resûlüllah (S.A.V) in yüzünde gazablı olduğu bilinir halde yanımıza çıka geldi. Buyurdu ki:<br />
«Ancak sizden evvel geçen kimseler, kitapda ihtilafları ile helak oldu <a href="#_ftn148" name="_ftnref148">[148]</a> .<br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788476"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte şu mealdaki âyeti kerîmelere işaret vardır:<br />
«Kâfirler, hakkı (Kur&#8217;anı), bâtıl ile yok edib gidermek için mücâdeleederlerB- (Kehf sûresi, 56)<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«İnsanlardan bir kısmı da, Allanın dîn,i hakkında bir bilgisi olmadığı halde mücâdele eder ve her inatçı şeytana uyar.» (Hac sûresi, 3)<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«Ve müşrikler şöyle demişlerdi : Bizim ilahlarımız (Putlarımız) mı daha hayırlı, yoksa omu? (Meryemin oğlu İsamı?), (Habîbim!) Müşrikler bunu sana sırf bir mücâdele olarak misal veriyorlar. Aslında onlar, çok çekiş­ken adamlardır.» (Zuhruf sûresi, 58)<br />
Peygamber efendimizin yasakladığı hakkın izhârı için olmayıp, sırf enâniyet ve bir kuru iddianın devamı olan mücâdeledir. Sahâbe-i kiram efendilerimiz, Müteşâbih ayetlerden bahsedib münakaşaya başladıklarını görünce mübarek cümleyi buyurarak her aeşid ve lüzumsuz münakaşa­dan men etmiştir.<br />
Ayeti kerîmelerde de belirtildiği üzere, münakaşa yapan kişiler hemen hemen müşrik ve kâfirler olduğu görülüyor. Hakkın izhârı için münakaşa ve mücâdele yapanlar, pek aztnhkda oluyorlar.<br />
Bu sebeble haklıda olunsa imkan dâhilinde münakaşadan kaçınmak ensâlih yoldur.<br />
Netekİm Peygamber efendimiz bir hadîsi nebevisinde şöyle buyur­muştur :<br />
«Bir kimse, haklı olduğu halde cidal ve münakaşayı terk ederse, o kimse içîn cennetin yükseğinde bir beyt (ev, köşk) bina ediiir. Ve bir kim­sede haksız olduğu halde cidal ve münakaşayı terk ederse, o kimse için cennetin aşağısında bir beyt (ev) bina edilir.» Tirmizi (Şerhi aynülilim, 455)<br />
Cidal ve münakaşanın doğru olmayan yönlerin en mühimmi, zatı ilahi ve sıfatı ilahi hakkında yapılan münakaşadır. Hükmü ilâhîler ve başka me­seleler hakkında da imkan dâhilinde dedi kodu ve çekişmelerden son de­rece kaçınmak lazımdır. Zira cidal ve münakaşa neticesinde şu gibi haller ortaya çıkabilir.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Cidai ve münakaşadan sonra insanda, öfke ve gazab hali olabilir.</li>
<li><strong>b)</strong> Münakaşa esnasında, iftira ve yalan söyleme halleri görülebilir,</li>
<li><strong>c)</strong> Münakaşa ânında, rakibine galib gelmek için çeşitli hilelere sapma hali olabilir.</li>
<li><strong>d)</strong> Cidal ve münakaşa yapan kimse, rakibine karşı kibir ve gururlu bir tavru harekette bulunma hâli de olabilir.</li>
<li><strong>e)</strong> Cidal ve münakaşa yapan kimse, nefsin ve şeytanın esîri olarak hissî hareketlere kapılabilir.</li>
<li><strong>t)</strong> Cidal ve münakaşa, insanda buğz, kin, adavet, hased, riya, ucub ve kibir gibi kalb hastalıkları oian manevî mikrobları meydana getirebilir.</li>
<li><strong>g)</strong> Hulasa bilhassa haksız ve lüzumsuz yere yapılan münakaşalar, nefsin esareti, hak ve hukukun düşmanlığını ortaya kor.</li>
</ol>
<p>Her ne pahasına olursa olsun, haram ve yasak olan cidal ve münaka­şadan kaçınmak en doğru yoldur.<br />
Ancak hakkın izharı, veya hak olan bir şeyin tesbiti ve hak yolcula­rının tasvib ve takdiri gibi hallerin yanında Allah ve hak için mücadele, haddi aşmamak kaydı ile caizdir.<br />
Bu hususu açıklayıcı hükümler, yukarlarda geçmiştir. <a href="#_ftn149" name="_ftnref149">[149]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788477"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>153-</strong> (14) Sâd Bin Ebî Vakkas (R.A) den mervîdir, demiştir : «Müslümanlar içerisinde (veya hakkında) müsiümanların en büyük cürüm (günah) işleyeni, insanlar üzerâne haram kılınmamış her hangi bir şeyden <a href="#_ftn150" name="_ftnref150">[150]</a>(Peygambere) sual soran kimsedirki, onun sorması sebebi ile o so­rulan şey haram kılınır.» <a href="#_ftn151" name="_ftnref151">[151]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788478"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Sâd bin Ebi Vakkas (R.A), Cennetle müjdelenen on sahabeden birisidir. Ebû ishak namiyle künyefenmiştir. Babasının ismi, Mâlikdir. An­nesinin ismi ise, Hamnedir Hz. Sâd, kureyş kabilesinden Benî Zühre sülâlesindendir. Annesi ta­rafından bu nesle bağlı olması nedeniyle Peygamberimizin annesi ile nesil birliği olduğundan Resulü Ekrem efendimiz, Hz. Sâd-e; «Benim dayımdır.» buyururlardı.<br />
Hz. Sâd (R.A), ilk müslümanlardandır. Müslümanların yedincisi veya beşincisi olduğu beyan edilmiştir. İslahla girdiği sırada, on yedi (17) ya­şında idi. Allah yolunda ilk kâfir kanı döken ve düşmana ok atan bu zatı muhteremdir.<br />
Peygamber efendimizle beraber bütün muharebelerde hazır bulunmuş­tur. Uhud muharebesinde Hz. Sâd, bin (1000) ok atmıştır. Ve Resulü Ekrem efendimiz kendisine; «Anam babam sana feda olsun at, ey sâd!» diyerek taltifde bulunmuştur. Peygamberimizin böyle taltifi, Handek muharebe­sinde Hz. Zübeyr bin Avvama da olmuştur.<br />
Bizim memleketimiz olan türkiyede kadınlar arasında, «Şeydi vakkası-na uğrayasıca» diyerek öfkelerini gidermek için çocuklarına veya gazab-landıkiarı kimselere söylerler. Kadınların bu sözleri, Sâd bin Ebî Vakkas (R.A) in uhud muharebesinde atmış olduğu okların vak&#8217;asını kasdederek söyleyorlar. Fakat tahrif edilmiş altından üstünden kelime ve harf koparı­larak söylenmektedir. Aslı şöyle olması gerekir : «Sâd bin Ebî Vakkasın vck&#8217;asına uğrayasıca.»<br />
Hz. Sâd (R.A), Uhud muharebesinde ok atarken takriben otuz iki yaş-tarında idi. Bu zat daha mekke-i mükerreme de ilk m&#8217;üslüman olduğu sıra­larda müşriklerden bir takım zalim kişilerin saldırısı karşısında, devenin çene kemiğini birinin başına vurub yarmıştır. işte islam yolunda yere akı­tılan ilk kan, budur.<br />
Bu zatın attığı okun ve yapmış olduğu duanın kabul olması hususun­da Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur : «Ey Aüahım! Bu zatın oku­nu rast getir ve duasını kabul et.»<br />
Resulü Ekrem efendimizin bu duasından dolayı onun bu hâlini bilen muslümanlar, Sâd (R.A) in aleyhlerinde dua yapmasından korkarlardı. Bu sebeble kendisinden çekinirler ve hayır duasını taîeb ederlerdi.<br />
Hz. Sâd (R.A), Küfenin banisi, bilâ ahire valisi oldu. Kadsiye muhare­besinin baş kumandanı ve İranı fethedenlerin birincisidir.<br />
Hz. Sâd (R.A), seksen yaşını mütecaviz olduğu halde hicretin eüî beş (5fcj senesinde Medinei münevverede (Akik) nâmi ile anılan mahaldakı evinde vefat etmiştir. Vefatından sonra cenazesi, Medine-i münevvereye getirilib mescidi nebevinin içine kondu ve namazını c zcman Medine valisi olan rnervan kıldırmıştır. Ve cenazesi, cennetülbîa defn olunmuştur.<br />
Cenazenin mescide idhal edilerek kılınmasındaki hikmet, Hz. Aişenin talebi ve validelerimizin de cenazeyi kılmaları içindir. Cenazenin mescide sokulup sokulmaması ile ilgili geniş malumat, fıkıh kitablarında mezkûrdur.<br />
Hz. Sâd, Cennetle müjdelenen sahabenin en son vefat edenidir. Al-iah ondan râzî olsun ve âhirette şefâatma cümlemizi cenabı hak nasib buyursun. Amin,<br />
Hz. Sâdin rivayet ettiği hadîsi şerifte Resulü Ekrem efendimiz gayet açık ve kesin ifâdelerle beyan buyurmuştur ki, «En büyük günGh, müslü-manlann bir mes&#8217;ele hakkında beyan edilen bir hüküm yok iken onu so­rup sual ederek müstümanlara haram kılan kimselerin günahlarıdır.»<br />
Burada pek çok mes&#8217;ele ve hakîkatlar açıklanması gerekir. Fakat biz bîr kaç misal ve hüküm naklederek esasları belirtmeye çalışacağız.<br />
Evvelâ bir mes&#8217;ele kısa yoldan beyan edilmiş ise, o meseleyi enine boyuna uzatarak sual ve cevablar alınmaya çalışılması hiç iyi değil kolay ve rahatlıkla ifade edilecek iş ve amel güçleşir.<br />
Meselâ : Hz. Musa aleyhisseiam zamanında bir adam öldürülmüştü, bu adamın öldüreninin bilinmesi için İsrail oğulları Hz. Mûsaya-müracaat ettiler, Hz. Mûsada cenâbu hakdan aldığı emri ilâhi olan Öküzü (İneği) bo­ğazlamalarını buyurunca, İsrail oğulları işi sual ve cevab yoiuna döktüler, sığırın, rengini sordular. Rengi beyan edilince renk üzerinde belirli bir alâ-metden sordular. Ona da cevabı alınca mevcut sığırlardan dnha başka bir<br />
hale sahib olup olmadığı gibi suallere geçtiler ve, nihayet kesin cevabı al­dılar ama, o sığırı bulup kesinceye kadar pek çok sıkıntı çektiler.<br />
Bu hükümleri satırlar hâlinde okumak isteyenler, Bakara sûresinin 67-73 âyetleri okumalarını tavsiye ederiz.<br />
Bu hüküm ve kıssadan da anlaşıldığı üzere, kısa yoldan beyan edilen bir amel veya mes&#8217;eleyi veya yapılması istenen bir işi, enine boyuna sual ederek uzatmak pek çok güçlüklere sebeb olabilir. Bu sebeble bir mes&#8217;ele kısa yoldan açıklanmış ise, onu uzatib güçleştirmemeli. Olduğu gibi veya beyan edildiği şekli ile icra etmelidir<br />
Yine bir misal, Hz. Peygamber efendimiz : «Ey insanlar! size hac farz kılınmıştır. Binaenaley hocanızı îfa ediniz.» hükmünü buyurunca ashabdan bazıları, «her senemi yâ Resûlulla!» diyerek sual edenler oldu. Bu sual üç sefer tekrarlandı. Nihayet üçüncü seferde Resulü Ekrem efendimiz «Ha­yır» buyurdular. Eğer bu suallere karşı Rasûlü Ekrem efendimiz «Evet» buyuraydı, İşte güçlük ve ızdirab o zaman ortaya çıkardı.<br />
Yukardaki hükmü ilâhinin kesin şeklini îzah ettikden sonra Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu : «Eğer ben hayır, demeyipde evet diyey-dim, hükmü ilâhi öylece kesinleşirdı. Böyle oluncada hac farîzass her sene vacib olurdu.»<br />
Bu hükmü ilâhinin kesin be/anını yapdıkdan sonra Resulü Ekrem efen dimize şu mealdeki âyeti kerîme geimiştir:<br />
«Ey Müminler! Öyle şeylerden Peygambere sormayın ki, size (o sor­duklarınız} açıklanırsa, fenanıza gidecektir. Halbuki kur&#8217;an indirilirken sual ederseniz, onlar size açıklanır. Allah şimdiye kadar sorduklarınızı bağış­ladı. Allah çok bağışlayıcıda, azabında aceleci değildir.» (Maide sûresi, 101)<br />
Asrı seadette uzun sual ve cevab hâli görülenlerden bir zat da Abdul­lah bin Amr bin el as (R.A) dır. Uzun sual ve Resûlüİlahın cevabından bir kısmını kısaca şöyle nakledelim :<br />
«Haber alındığına göre sen Kuranı gecenin tamamında hatmediyor­sun?<br />
— Abdullah bin Amr hemen dedirnki. Evet ey Allanın Rasûlü! Muhak­kak ki ben o kur&#8217;anı bir gecede hatmetmekle ancak hayır umuyorum.<br />
— İşte bu andan hemen Resûlüllah (S.A.V) ona şöyle buyurdu : «Kur&#8217;anı her ayda bir defa hatmedib oku.»<br />
«Abdullah (R.A}, Ey Allâhın Nebisi! ben bundan fazlasını yapmaya kadir olurum dedi.<br />
— Resûlüllah (S.A.V} buyurduki,<br />
«Öyle ise, yedıi günde oku. Bunun üzerine ziyâde etme.»<br />
— Abdullah bin Amr (R.A) dedi : Ben şiddetlendirdikçe, Resûlüliahda şiddetlendirdi ve bana dediki, «Sen bilmezsin, belki ömrün uzun olur.»<br />
— Hz. Abdullah (R.A) dediki; Nihayet yaşlandım, peygamber sallallâ-hü aleyhi vesellemin dediği gibi ihtiyarladım ve dedimki : Keşke Resûiülla-hın bana beyan etmiş olduğu ruhsatı (kolaylığı) kabul edib sussaydım.»<a href="#_ftn152" name="_ftnref152">[152]</a><br />
Bu gerçeklere dikkat edilmeli ki, lüzumsuz suallerden ve hatta bir işin kolay, yolu tarif edilmişken zorlaştırmak için uzun uzun sual sormaya kal­kışmamalıdır.<br />
Ve bir büyükten iş yapdıracak veya sual soracak kişi, işini en kısa yoldan sorub, verilen cevabı yerine getirmelidir. Lüzumsuz sorular ve fazla sözler aksi tesir eder, İyi ve kolay yoldan olacak şey, birde bakarsın güçle­şir. Belkide olmaz.<br />
Hatta bâzı sualler, yersiz ve lüzumsuz olur, karşıdaki kişiyi infiale sevk ederek iyilik yerine kötülük elde edilir. Yersiz ve hazmı güç olan sorulardan son derece kaçınmak en doğru yoldur.<br />
Gecen ümmetlerden pek çok kimseler, hazmedemiyecekieri sualleri sordular ve nihayet suallerinin karşılığını görünce inkâra kalkışdılar ve helak olmalarına sebeb oldu.<br />
Meselâ : Salih aleyhisselamın kavmi kayadan devenin çıkmasını ta-İeb edib sormuşlardı, Musa aleyhisselamın kavmi Allâhı açıktan gösterme­sini istemişlerdi ve îsâ aleyhisselamdan eennet sofrass istemişlerdi, bu is­tekler imkan dâhilinde gösterilince inanmıyan zavallı kafirler helak edilmiş­lerdi. Bu hükümler kur&#8217;anı kerimde uzun uzun bir kac sûrede beyan edil­miştir.<br />
Eşyada asıl olan taharettir, hükmü gereğince elimize geçen bir mal­dan veya evine vardığımız müslümanın kazancından veya getirdiği suyun temiz ve pisliğinden sormak şer&#8217;an doğru değildir. Müslümanın evine girin­ce ancak kıble sorulur ve namaza durulur. Evin eşyasının temiz veya mur­dar yönlerini sormak doğru değildir. Zira müslüman her şeyi ile temiz in­sandır. Açıklayıcı İzahat, «Mütleka tercümesi» adlı eserimizin birinci cil­dinin taharet bahsinde zikredilmiştir,<br />
Burada bir hususu belirtmek isteriz. Bu hadisi şerifin açıklamasından belki bâzı kişiler bilmedikleri şeyleri ehline sormanın iyi ve caiz olmayaca­ğını zannedr. Hayır ilim bizim yitiğimizdir. Nereden bulursak oradan sorub sual edip öğreneceğiz. Bizim açıklamaya çalışdığımız hükümler yukarda zikrettiğimiz gibi, kendisini ıslah ve İkaz maksadını taşımayan inad, iddia, bilgiçlik, başkasına karşı kibir izharı, diğerini hakir görme ve birde lüzum­suz sorularda bulunrnakdır.<br />
Aksi takdirde hakikati öğrenmek için ehline sormak vazifelerimizin en mühimmidir, cenabı hak kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurmuştur :<br />
«Eğer bir şeyi bilmiyorsanız, ehli zikre (şeriat âlimlerine} sorunuz,» (Nahİ sûresi, 43) <a href="#_ftn153" name="_ftnref153">[153]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788479"></a>Tercümesi.</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>154 &#8211;</strong> (15) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi : Resülüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn154" name="_ftnref154">[154]</a><br />
«Ahir zamanda yalancı deccallar olacaktır. Onlar sizin ve babalarını-zın işitmediği hadislerden (sözlerden) size gelirler (söylerler). Siz, kendini­zi onlardan ve onlan kendinizden uzaklaştırınız. Uzaklaştırınızki, sizi kötü yo&#8217;a sapıtmasınlctr v&amp; sizi fitnenin içine dü&#8217;şüremesinler.» <a href="#_ftn155" name="_ftnref155">[155]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788480"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen «yalancı Deccallar» demek, Hakkı, batıl ile örtüp karıştran, kendilerini din âlimleri ve.meşâyihler den olduklarını söy­leyen yalancı Deccallar çıkacaktır. Öyle ki. Din ve şeriat Miminden hiç bir şey bilmedikleri halde din ve îman meselelerinden dem vururlar, Kur&#8217;an ve sünnette olmayan bir tnkım hükümleri yalan ve iftira yolu ile Kur&#8217;an ve sünnet de olduğunu söylerler. Aslında Kur&#8217;anı Kerimin okumasını dahî bil­mezler veya Kur&#8217;an ve sünnetin nasıl bir kaynak olduğunudan haberleri yoktur, ve fakat dünyalıktan yüksek bir mevkie çıkmışlardır, bu sebble kendilerini her sahada yetgili görür ve derlerki : «Benim görüşüme göre veya benoe veya benim mantığımaa şöyle böyle olmalıdır.» gibi cümlelerle fikir beyan ederler. Hatta bu görüşlerin yalan ve iftira yolu ile dinde yeri olduğunu da savunurlar.<br />
Yalan ve uydurmalarla kendi fikir ve görüşlerini savunan yalancı deç-çatlar, her asır ve devirde buhnmuştur. Günümüz de de pek çoktur. Hatta ataların «Yarım hoca din yıkar, yarım tafoib can yakar» dedikleri gibi, İslâmı bilmeyen pek çok kara cahil ve fakat âlim diye ulemâ postuna oturtulmuş yalancı deccallar eksik değildir Yaranacağım, mevkîmi muhafaza edeceğim, danada yükseleceğim, diye nefislerinin arzu ve isteklerine uyan ve ahlaksızların keyif ve arzularına göre hüküm çıkaran ve o zalimlerden takdir alan âlim taslaklı cahîl başlar ortada kol gezmektedir.<br />
Böyleleri gördükçe. Mübarek Peygamberimiz efendimizin asırlarca evvel buyurduğu bu mübarek hükümlerinin bir mûcizei Rasul olarak gayet açık ve seçik bir şekilde anlamış oluyoruz. Bu sapık ve zındıkları gördükçe hemen bilinmelidirki, o adamlar, o zamanın ve o milletlerin yalancı Deccat-larıdırlar.<br />
Yalancı Deccallar, daha çok ilmi kelam meselelerinde islam aleminin başına dert açmışlardır. Cenâbu hakkın zâtı ilâhi ve sıfatı ilâhîleri hak kında yalan isnatlar ve doğru olmayan teşbihlerde bulunmuşlardır. Bu se-bebden pek çok büyükler ve mürşidi hakîkiler, ilmi kelam meselelerinde münâkaşa ve münazaradan nehyetmişlerdir.<br />
Meselâ İMAMI MALİK (R.A), şöyle demiştir :<br />
«Aman BİD&#8217;AD dan kaçınınız! Denildiki : BİD&#8217;AD nedir? İmamı Malik hazretleri dediki : Bİd&#8217;at sahiblerinin, Allâhü tealanın isimleri, sıfatları, kelâmı ilâhisi, iimi ilâhisi ve kudretinden bahsedib konusrnniandgr ki, Sa­habe ve tabiin onlardan sükût edib konuşmamışlardır. Eğer onlardan bah­sedib konuşmak olmuş olsaydı, Şer&#8217;i hükümlerden bahsedib konuşdukları gibi onlaidanda bahsederlerdi.»<a href="#_ftn156" name="_ftnref156">[156]</a><br />
Tatarhâniyede Nevazilden naklen beyan edildiğine göre, Ebû Nasr (R.A) dedik,} : Bana ulaşan bilgiye göre, Ebû Hanifenin oğlu Hammad (R.A) İlmi kelam meşelerinde könuşub münazara yapıyordu. Ebû Hanîfe (R.A) bundan nehyetti. Bunun üzerine oğlu Hammad (R.A) dediki : Elbet ben seni ilmi kelam meselelerinde konuşur gördüm. Nasıl oluyorda sen beni bundan nehyediyorsun?<br />
İmamı Azam Ebû hanîfe dediki :<br />
«Ey oğlum! Biz her birimiz ilmi kelam meselelerinden bahsederiz. Fa­kat bizler birbirimizi sanki başımızda saadet kuşu gibi kabul ederizki, o. kimsenin başımızdan düşmesinden korkarız (yani küfre kaymasından kor­karız.) Sizier ıise, bugün konuşup münazara yapıyorsunuz ve her biriniz karşısındaki arkadaşının ayağının kaymasını ister, arkadaşınızın küfrünü arzu eder söylersiniz. Bir kimse, arkadaşının küfrünü arzu ederse, arkada­şı kafir olmazdan evvel o kimse, kafir olur,» (Tarikatı Muhammediye, 29)<br />
İşte yukarda naklettiğimiz İmamı Malik ve İmamı Azam hazretlerinin sözleri ve tavsiyeleri gereğince, ilmi kelam.ve îtikat meselelerinde çok dik­katli olmak lazımdır. Öyle olur olmaz meseleden veya münakaşadan dola­yı hemen mümin kardeşlerini tekfir edenler kendilerini küfre itmiş ve atmış olurlar. Bilhassa zatı ilâhi ve sıfatı ilahileri hakkında münazara ve müna­kaşadan son derece kaçınmak en doğru yoldur. Zira insan oğlunun aklı nın eremediği ve eremiyeceği meselelerde, İman ettim, deyib sükût etmek kurtuluşun en çıkar yoludur.<br />
Halböyle iken, günümüzde âlim geçinen pek cok cahiller ve yalancı­lar, Dini mübini islâmi kendi emel ve gayelerine âlet ederek dünyalıklarına kavuşmak veya dünyalıklarını korumak maksadı ite imanlı ve islâmın hü­kümlerinden pek çoklarını yaşayan müslümanlara küfür kelimesini isnad etmektedirler. Başkalarını küfre itmek, isteyenlerin kendilerinin kafir olduk larını yukarda öğrenmiştik, evet başkalarına kafir diyenler kendileri kafir olacaklarından veya olduklarından haberleri olmalıdır.<br />
Kendilerinden bşkalannın îmanları muteber değil, ancak onların amel­leri makbul ve en iyi görüş sanki onlarda imiş ve onların hiç hatası günahı olmazmışcasina harakeî eden ve böyle görüş sahibi olan bir takım zavai-lilar, asırlardan beri devam ede gelmiş, bugünde aynı fitnelerin içinde yü­zen, ucub, kibir ve Riya sahibleri maalesef evliya kılığına bürünmüş ve hat­ta en doğru yolda olduklarını savunmaktadırlar.<br />
Behey zavallılar! Büyük müctehidi mutlak İmamı Azam hazretleri, za­manının padişahının vereceği ve icra edeceği hükmüne belki müdahale ederde hakkı ile hüküm veremem diye kâdîliği kabul etmiyor. Zindana atılı­yor. Kırbaçlanıyor ve o kırbac&#8217;ın tesiri ile vefat edib rahmeti rahmana ka­vuşuyor. Bu büyük imam fetva üzere yaşamaya çalışan bir mütîekî idi. Bu büyük zat böyle yaparken, Zamanın padişahı bir suç işlerse, mahkeme huzuruna da çıkardı ve cezası olursa, cezalanırdı.<br />
İmamı Azamin talebesi imamı Muhammed-in talebesi ve itikadda ehli sünnet görüşünün imamı olan imamı Ebî Mansûri Mâtüridî (R.A) in şu sözüne dikkat edilmelidir:<br />
«Bir kimss, zamanımızın sultanına (padişah ve devlet reisine) âdil der­se kâfir olur.» <a href="#_ftn157" name="_ftnref157">[157]</a><br />
Hayatın islam esaslarına göre tanzim edildiği bir zamanda büyük irnam, makam ve mansıbdan kaçınıp çekinirken, bütün pirensipler ve icra­atlar islam esasları dahilinde olmayıp beşerî esaslara göre icra edilen bir mekân ve zamanda büyük imamın tam tersine makam ve mansıb hırsına düşkün kimseler, kalkıyorlar kendilerini ve gittikleri yolu «islâm yoludur.» diyorlar. Binaenaleyh onlara tabî olunmaz veya onların hataları söylenirse, söyleyen adamlar ya münafıklar, ya ahlaksız veya kafir damgası ile mü­hürleniyorlar, Aslında başklarma kafir diyen, makama, mansıba ve dünya menfeatına&#8221; düşkün hırslı adamlar kâfir olurlar.<br />
İslama ve insanlığa hizmete koyulanlar, her şeye tahammül ederler ve her ferdin îkaz ve uyarmalarına dikkat ederler. Onların söz ve ikazlarına teşekkür ederek eksiklerini tamamlamaya çalışırlar. İslâm ahlakını esasları, bu ve pirensibieri böyledir. Binâenaleyh islam esaslarına uymayan ve fakat müslüman geçinen ve hatta islam dâvasında olduklarını söyleyenlerde<br />
olsa, islam esâsına uymayan iddia ve görüşler Yalancı Deccallann görüş-io&#8217; &#8216;-&#8216;den ileriye gidemez.<br />
İmamı Süfyönı Sevrı (R.A) da şöyie demiştir :<br />
«Nerede olursan ol, Kakdan bâtılı oyırd edib batılı terk et. sünnete tâ­bi c-1 ve Bid&#8217;at! terk et.»<a href="#_ftn158" name="_ftnref158">[158]</a><br />
İmâmı Şafiî (R.A) demiştir:<br />
«(Bir ademin Allaha şirkden başka, AIEâhın nehyeıîiklerinden mübtelâ olduğu her hangi bir günah ile mübtefâ olması, ilmi kelam münakaşasına mübtefâ olmasından hayırlıdır.»<br />
(Mirkat, 190)<br />
Yani ilmi Kelam meseleleri ile münakaşa edib dedi koduda bulunmak, şirkden başka diğer günahların en büyüğü ve en kötüsüdür. İlmi kelam münakaşasında bulunmakddn diğer günahlar daha hafif veya vebalı ona nisbetle azdır. Fakat Allâha şirkden sonra en büyük ve en kötü günah, il­mi kelam meselelerinde münakaşa ve münazarada bulunmaktır. Çünkü sahabe ve tâbînin kaçındığı ve büyük müetehitlerin dikkatle üzerinde du-rub ikazda bulunduğu çok mühim ve aynı zamanda Bid&#8217;at olan bir ameldir. Küfürden sonra en büyük günah, Bid&#8217;at olması hasebiylede ilmi kelam meselelerinden bahsedib münakaşa da bulunmak en büyük günahtır. İma-mi Şafiî hazretleri de bu cihetten yukardaki kıymetli sözünü buyurmuşlar­dır. Bu sebebden. ilmi ke*arn meselelerini öğrenmek farzı kifâye olarak ■beyan edilmiştir.<br />
Resûiü Ekrem efendimizin mübarek sözünde buyurmuş olduğu pek çok «Yalünçı Deccallar» türeyecoği hususu, her asır ve zamanda ve hatta her kavim ve milletlerde böyle sapık ve zındık adamların türeyip müslü-manları şaşırtacağına işarettir. Her kavmin bir fir&#8217;avnı ve her miHetin bir Ebû cehili şeklinde çeşitli zaman ve mekanlarda böyle zalim ve yalancıla­rın çıkacağını beyan etmekle, muhtelif zaman ve mekânlarda görülen zalîmana hareketler ve yalancı fetvacılar bu kabil Yalancı Deccal­lar olmuş oluyorlar. Yoksa Mehclî Ali Resulün karşılaşacağı ve Hz. İsâ aleyhisseîâmın öldüreceği Deccâii kebir, değildir. O Deccal en son gele­cek ve kıyametin son zamanında görülecek ve alnında kafir yazılı olan mel&#8217;un dur.<br />
Deccal hakkında yukarda ikinci hadîsi şerifin izah bölümünde bir neb­ze bahsettiğimizi hatırlatırız. Daha geniş malûmat, akâid kitablarında ve ayırca kıyamet alâmetlerinden bahseden muhtelif eserlerde mzkürdür.<br />
Yukarda izahını yapdığımız hadîsi şrifin şu, «Siz, kendiniz! onlardan ve onları kendinizden uzaklaştırınız. Uzaklaşana ki, sizi kötü yola sapıt­masınlar ve sizi fitnenin içine düşülmesinler.» cümlelerinde de çok dikkat edilecek hususlar vardır. Zira Yalancılardan kaçınmak kurtuluş yoludur.<br />
İnsan, kendini ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilerle beraber ettikçe onların hu­yuna sahib olur, onların işledikleri yalan sözlere kanar ve hatta öyle ya­lancıların müdafii kesilir. Nihayet hak müdafii yerine batıl ve haramların müdafii olur.<br />
Hadîsi şerifte, «Sizi, kötü yola saptırmasınlar» cümlesinde şu meal-daki ayeti kerîmeye işaret vardır :<br />
«Ey îman edenler! Nefislerinizi düzeltmek üzerinize borcdur. Siz dü-zelib doğru yolda bulduktan sonra, yolunu şaşıranlar size zarar vermez.» (Maide sûresi, 105)<br />
Diğer âyeti kerîme mealide şöyledir:<br />
«Bir de öyle bir musibetten (&#8220;fenalık ve belâdan) korkun ki; o, yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (o bela ve felâket umûmî olur.) BiMnki AMâhın azabı çok şiddetlidir.» (Enfai sûresi, 5}<br />
Bu her iki âyeti kerîmede de belirtildiği üzere, kötülükten ve kötüler­den kaçınmak her müslümanın dünya ve ahiret seadetini sağlar. Kaçınma-yıp fenalıklara ve fena adamlara iltifad edib yaklaşmak ise, dalâlet ve felâketin ta kendisidir. <a href="#_ftn159" name="_ftnref159">[159]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788481"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>155 &#8211;</strong> (16) Yine ondan (Ebî Hureyre R.A. den) mervîdir, dediki : Ehli kitab (yahûdiler, Hıristiyanlar), Tevratı ıbrânîce okuyorlar ve müslümanla-ra araboa olarak tefsir ediyorlar idi.<br />
— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn160" name="_ftnref160">[160]</a><br />
«Ehli kitabı tasdik ve tekzip etmeyiniz, ve (deyinizkî, AHaha ve bize in­dirdiklerine îman ettik.}» <a href="#_ftn161" name="_ftnref161">[161]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788482"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerifte dikkat edilmesi gereken bâzı hususlara işaret edil­miştir. Peygamber efendimizden evvel geçen peygamberlerin hak ve ken­dilerine gelen ilâhi hükümlere inanmanın da farz olması hasebiyle ehli ki-iabdan olan yahûdî ve hırıstıyanların verdikleri haberler onların getirdik­leri gerçekler olabileceği cihetle inkar edilmemesi gerektiği veya onlara isnat edilerek yalan söyleyebilecekleri cihetiede tasdik edilmesi hâlinde yalan ve uydurmaların tasdik edilebileceği cihettende tasdik ediimeyib su-sulması gerektiği beyan buyurulmaktadır.<br />
İlâhî kitabların top yekûn hepsine inanmak ve peygamberler arasında tefrik etmeden inanmak, islamın ana esaslarından biridir. Bu sebeble Hz. peygamber efendimiz Yahûdî ve Hıristiyanların getirdikleri veya okudukları hükümlere hemen inanmayıp ve tekzibde de bulunmadan : «Allâha ve bize indirdiklerine îman ettik.» diyerek neticeye bağlamayı tavsiye buyurmuş­lardır.<br />
Peygamber efendimiz, bu mübarek sözlerinde şu mealdâki âyeti keri­meye işaret buyurmuşlardır:<br />
«(Ey müminler! Yahûdî ve Hıristiyanların sizi kendi dinlerine davetle­rine karşı) şöyle deyiniz : Biz Allâha ve bize indirilen Kur&#8217;ana, İbrahim-e Ismâil-e, İshak-a, Yâkub ve torunlarına indirilenlere, Musa ve İsâya veri­lenlere (kitablara) ve bütün Peygamberlere Rabları tarafından verilen ki-tablara îman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırd etmeyiz. Biz, ancak Allâha boyun eğen müslümanlarız.» (Bakara sûresi, 136)<br />
Hadîsi şerifteki şu, «Sizi, fitnenin içine düşürmesinler.» cümlesinde şu mealdâki ayeti kerîmelere işaret vardır:<br />
«Fitne, adam öldürmekten daha eşetdir.» (Bakara sûresi, 191)<br />
Diğer ayeti kerîme meali şöyledir:<br />
«(Cehennemdeki melekler onlara şöyle derler 🙂 Daha evvel (dünya da) acele etmiş olduğunuz bu fitnenizi (azabınızı) tadın.» (Zâriyat sûresi, 14)<br />
Birinci ayeti kerîmede dünyada, İnsanlar arasında fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötü olduğunu beyan buyurmaktadır. Şu halde dünyada en eşed fitnecilerden olan yalancı Deccallardan kaçınmak ve her türlü fit­ne ve fitnecilerden uzak durmak en doğru ve en iyi yoldur.<br />
İkinci aytj kerimede de, dünyada fitneciliğin cezası, ahirette şiddetli azaba müstehak olmaya sebebdir. Öyle ise akıllı müslüman hem dünyada huzurlu olmak ve hem ahirette cehennem azabından kurtulmak için, fitne ve fitnecilerin her çeşidinden kaçınarak mutlu insanlardan olmaya çalışır.<br />
cenabı hak, bütün müslüman kardeşlerle bizleri, Yalancı Deccallar­dan ve yalancı Deccallara tabî olmakdan muhafaz buyursun. Amin. <a href="#_ftn162" name="_ftnref162">[162]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788483"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>156 &#8211;</strong> (17) Ondan (Ebî Hureyre R.A. denjmervidir, dedi<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn163" name="_ftnref163">[163]</a><br />
«Her işittiğini (araştırıp incelemeden} nakletmek, kişiye yalan (ve gü­nah) yönünden kâfidir.» <a href="#_ftn164" name="_ftnref164">[164]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788484"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerifte de cok nazik ve dikkat edilmesi gereken bir hususa işaret edilmiştir. İnsan, her işittiğinin arkasına düşmemeli ve her işittiği ile hüküm verecek olursa, yanıiGbileceğinden, en büyük ve en çirkin ameller­den birisini İşlemiş olur. Bu sebebie ondan bundan işitilen sözlerle hüküm vermeye kalkışılmamalı ve o duyulan sözlerin doğru veya eğrilik hususları araştırılfb incelenmeye tabî tutulmalıdır.<br />
Bilhass günümüzde pek çok insanlar, şahsî veya fırkavî çıkarları için her çeşit yalan ve iftira yollarına baş vuranlar görülmektedir. Bunun için en doğru adam zannedilen kişilerdende işitilse, hemen işitilenle hüküm vermemeli ve işitilen kelimeleri başkalarına nakltme vebâlınada d-üşülme-melidîr. Belki yalan olabilir, o söyleyen kimse de başkasından duymuştur. Dolaysiyle aslı olmayan bir şeye doğru diyerek inanıp başkalarına da ak-îarımar suretiyle bir yalancı ve yalan aktarıcı müfteriler sırasına girilmiş<br />
Asrı seadette Hz. Peygamber efendimize dahi zanla ve duymalarla hüküm veren bir takım kimseler, şüpheye düşürerek büyük günah işiemiş ierdir. O yalan sözleri aktaran vehim ve zancıtarm fasit haberlerine inanan kimseler, hem asrı seadet de ve hem ondan sonraki zamanlarda dâima pe-şiman olmuşlardır. Biz de hem günaha ve hem peşimanlığa uğramamak için., her söze, her söylenene ve her söyleyenin sözüne kanıverib duyduk lanmızi incelemeden hüküm verir veya başkalarına aktarırsak, hiç günahı mız olmasa, bu söz aktarma günahımız bize yeter ve artar.<br />
Yukarda açıklamaya çalışdığımız hadîsi nebevide şu meaidaki âyeti kerimeye işaret vardır.<br />
«Ey müminler! Eğer sîze bîr fâstk, bir haber getirirse, onu araştırınız (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkik ediniz). Belki bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yapdtğimza peşiman olursunuz.» (Hucurat sûresi, 6)<br />
Evet şuurlu ve temiz müslüman, işittiği bir haberin arkasına düşüp başkasına nakletmez. Doğru veya yanlış olabileceği hususunu inceler, araştırır ondan sonra hükmünü ve başkasına nakletmeyi yapar. Çünkü inceleyib araştırmadan duyulan her sözü nakietmek yalan ve günah bakı­mından yeter ve artar.<br />
Bu sebebie duyulan her sözü başkalarına aktarmamak ve aynı zaman­da incelemeden inanıvermek iyi değildir. Günahsız ve lekesiz olan amel<br />
defterini kirletmekle lekelemek istemeyen müslüman, bu hususa çok ve çok dikkat eder ki-, hem dünyasını ve hem ahîretini kazanmış mutlu insanlar­dan olur. <a href="#_ftn165" name="_ftnref165">[165]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788485"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>157 &#8211;</strong> (18)) İbni Mes&#8217;ud (R.A) den mervîdir, dedi; , — Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Benden evvel ümmetine Allâhın gönderdiği her Peygamber için, mut­laka o ümmetlerinden kendisinin hâvarıiyieri ve ashabı var îdiki, o havâriy-ler ve ashabı o Peygamberin sünnetini tutarlar ve emrine iktidâ ederlerdi.<br />
— O kimselerden sonra bir takım kişiler halef olarak gelirler, işleme­diklerini söylerler ve emrolunmadıklarını işlerler.<br />
— Binaenaleyh bir kimse, oniarta eJiyîe cihad ederse, işte o kimse mümindir<br />
— Ve bîr kimse, onlarla diliyle cihad ederse, işte o kimsede, mümin­dir.<br />
— Yine bir kimse, onlarla kalbi ile cihad ederse, işte o kimse, mü­mindir.<a href="#_ftn166" name="_ftnref166">[166]</a><br />
— Bundan (kalb ile clhaddan) başka hardal dânesi kadar dahi îman-aan bir mertebe yoktur.» <a href="#_ftn167" name="_ftnref167">[167]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788486"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifin baş tarafında her Peygamberin kendisine sadakatla ina­nan havarileri ve ashabı olduğunu ve o havarilerin peygamberin en samî­mi tâbîleri şeklinde bulunduklarını açık bir ifâde ile beyan buyurmaktadır.<br />
Bu ifâdelerle Hz. Rasûl (S.A.V) efendimiz şu meaidaki ayeti kerimeye işaret buyurmuştur:<br />
«Ey îman edenler! Aliâhın (Dîninin) yardımcıları olunuz. Meryem in oğ­lu İsâ, HavârHeri : Allâha (yönelerek) benim yardımcılarım kimdir, dediği gibi. Havârtterde (îsâya bağlı olanlarda) şöyle cevab verdiler : Aliâhın yar­dımcıları biziz,..» (Saf sûresi, 14)<br />
Bu âyeti kertmedeki belirtilen sadık Havariler gibi ihlastı müslüman sahâbîler Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin sadık yardım­cıları, dîni mübîni islâmın en ciddî müdafii ve en güzel yardımcısı idiler. Al-lâhü tealanın rızasını tahsil etmek ve Peygamber efendimizin koruyucu sadık sevgillileri olduklarını fiilleri ile ibraz etmek için, evini, bağını bahçe­sini, anasını babasını, karısını, çoluğunu çocuğunu ve sairesini bırakıb Hz. Rasûlü Ekrem efendimizin aşkına din için fî sebîillah Mekke-i müker-remeden Medînei münevvereye hicret ettiler. Medîneli müslümaniarda Al-lâhın sevgilisi efendimize en son ikram ve ihtiramı göstererek hem kendi­sine ve hem yanında gelen muhacir müslüman kardeşlerimize her şeyle­rini bağışlarcasina ikramı izzette bulundular. Bu sebeble Mekkei müker-remeden hicret eden yiğitlere «MUHACİR» ve Medînei münevverede İslama yardıma koşanlara da «ENSAR» denilmiştir.<br />
Hadîsi şerifin devam eden hükümlerinde ise, o mübarek sahabeden sonra gelecek kimseler hakkında Rasûlü Ekrem şöyle buyurmuştur : «İş­lemediklerini söylerler ve errıro!unmadıklarını işlerler.»<br />
Hadîsi şerifin bu cümlesinde de şu mealdaki âyeti kerîmeye işaret vardır :<br />
«O işledikleri fenalıklara sevinen ve yapmadıkları şeyde (bir şeyi iş­lemedikleri halde işlemiş gibi) övülmeyi seven kimseleri de sakın azabdan kurtulmuş bir yerde sanma, onlar için çok acıklı bir azab vardır.»<br />
(Ali İmran sûresi, 188)<br />
Diğer ayeti kerime meali şöyledir:<br />
«Ey îman edenier! niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz. Yapmaya­cağınız şeyi söylemeniz, Aliâhın katında buğz bakımından çok büyüktür.» (Mümtehine sûresi, 2-3)<br />
Bu ayeti kerîmeierdeki hükümler, günümüzde daha ayan beyan an­laşılmaktadır. Adam yapmayacağı, tersini yapacağı şeyleri vâd ediyor, yap-mayor ve yapmadığı ve fakat kendisinin yapdığını söyleyenlerin sözleri ile övünüp iftihar ediyor. İşte bu adam, Allahın buğz ettiği ve en şiddetli azab ile azablandıracâğı adamdır.<br />
Sülâlesiyle, dedesi, babası ve hocası ile övünüp de onların işledikleri güzel amelleri işlemiyen ve fakat haram ve günah olan pek çok kötülükleri işleyen bir takım sefih, zındık ve sapıklar, yukardaki âyeti kenmelerdekı ve peygamber efendimizin hadîsi şerîfindeki «işlemediklerini söylerler ve emrolunmadıklannı işlerler» cümlesinin hükmünü yaşayan zavallılardır.<br />
İşte böyle fasık ve ahlaksızlarla; evvela elimizle, sonra dilimizle ve en son olarak da kalbimizle cihad etmemiz Rasûlü Ekrem efendimizin tavsi­yeleridir. Emri bilmâruf nehyi anilmünker vazifesi olan bu üç yol ile cihad etmeyi terk edip fasık ve zâlimlerin kötülüklerini ört bas etmek veya ehern-miyetsizmiş gibi ilgilenmeyip ikazda ve buğuzda bulunmamak, en çirkin hal ve en zâif îmanın neticesidir.<br />
Hal böyle iken zâlim ve ahlaksızlarla dost olup işbirliğine iştirak ede­rek kötülüklerini hoş karşıfarcasına hareket eden ve hatta zâlim, hâin, bâği ve kâfir iddialı kimseleri iyi göstermeye çalışan bir takım beyinsiz­ler, kendilerini evliya ve mücâhid olarak göstermeye çalışıyorlar.<br />
Aslında zalimleri ve hâinleri savunan veya onlarla çekinmeden iş­birliğinde bulunan ve kötülükleri ile mücadelede bulunmayan kimseler, Evliya değil, eşkıyadırlar. Mücâhid değil, münafıktırlar. <a href="#_ftn168" name="_ftnref168">[168]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788487"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>158 &#8211;</strong> (19) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi :<br />
— ResûlüHah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Bir kimse, hidâyete davet ederse, o davet eden kimse için, dâvetine ittibâ eden kimselerin ecirleri kadar ecir vardırkj, o tâbi olanların günahla­rından hiç bir şey noksanlaşmaz.» <a href="#_ftn169" name="_ftnref169">[169]</a><br />
(Not : Bu hadîsi şerifin hükümlerini İzah eden beyanlar, yukarda bi­rinci hadîsi şerifin îzah kısmında geçmiştir.) <a href="#_ftn170" name="_ftnref170">[170]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788488"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>159 &#8211;</strong> (20) Ondan (Ebî Hureyre R.A. den), mervîdir, dedi<br />
— ResûlüHah (S.A.V) buyurdu : <a href="#_ftn171" name="_ftnref171">[171]</a><br />
«İslam, garip olarak başladı ve yine başiadsğı gibi garipliğe avdet edecektir. Binâenaleyh garip müsiümanlara müjdeler olsun.» <a href="#_ftn172" name="_ftnref172">[172]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788489"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Yani islam, ilk günlerinde inananların azjığı ve islam düşmanlarının zulümleri ile gariblik ve ızdırablı bir şekilde başlamıştır. Mesela, pek çok sahabe işgenceye uğramış, Hz. Resulü Ekrem ve sahabeleri çeşitli ve iğ­renç saldırılarla karşılaşmışlardır. İnanan müslümanlardan Hz. Bilal (R.A) boynuna ip bağlanıp sokaklarda sürüdülmüş ve sıcak taşlar arasına bastı­rılarak eziyetler edilmiştir. Yine de Bilâli habeşi (R.A), Allah bir Allah bir, diyerek îmanında sebat etmiştir.<br />
Bâzı sahabeler islamını saklamışlardır. Bâzslarıda evlerinde gizli gizli kur&#8217;an okumak, ibâdet yapmak zorunda kalmışlardır. Çarşıda pazarda rahat gezemezlerdi. Hatta alış verişe dahi çıkamayıp günlerce yiyecek sı­kıntısı çektikleri zamanlarda olmuştur, müsiümanlara mal satmamak, on­larla alış verişde bulunmamak, pazarları onlara yasak etmek ve müsiü-manlardan kız alıp vermemek gibi BOYKOT muamelesini de uygulamışlar­dı.<br />
işte görüldüğü üzere, BOYKOT müşriklerin müsiümanlara bir zuium ve işgence olarak icra ettikleri en zalimane bir harekettir. Hal böyle iken müslümanların birbirlerine karşı boykutta bulunmaları cidden esef verici şeydir.<br />
İslamın başlangıcında böyle çileli hallerin görüldüğü gibi, son za­manlarında da aynı hal görülecektir. Hz. Rasûlü Ekrem efendimiz bu hâ­lin aynı şekilde cereyan edeceğini açık bir ifâde ile beyan buyurmaktadır.<br />
Fakat islam, garib olarak başladı ve zamanla gelişti dünyaya yayıldı. Salihleri en ciddi ve en güzel şekilde islamı yaşadılar ve el&#8217;an islam şâşâsı-nı ve kuvvetini muhafaza etmektedir. Her ne kadar sâlikieri azalmış ve ciddiyetini eksiltmiş isede, yine islam gâlibdir ve yine islam galib gelecek­tir.<br />
İslam, başladığı gibi tekrar yine garibliğe dönecektir. Hadîsi şerifin bu cümlelerini de şöyle anlamak gerekir:</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> İslam, ilk günlerindeki garibliğine yine avdet edecek, sâiikieri aza­lacak ve aynı zamanda müsiümanlar çeşitli şeküde işgence ve eziyetlere mâruz kalacaklardır.</li>
<li><strong>b)</strong> İslam, daha evvel nasıl ki garib olarak başladı ve nihayet geliş­ti, yayıldı ve etrafa dağıldı. İşte son zamanda da yine aynı hal olacaktır ve islam ilk günlerindeki gariblikten sonraki gelişmesi son 2aman görülecektir. Yer yüzünde İslama girmeyen kimse kalmayacak ve İslamın girmediği ev bulunmayacaktır. Her eve ve her insana islam mutlaka gire­cektir. İslamı, ya izzet ve şeref olarak kabul edecekler veya islamın izze­tinden korkarak zelil ve hakir olarak boyun eğib İslama gireceklerdir. İslamı kabul etmeden başka çare kalmayacaktır. Zira müsiüman olmayıp kafir olanlar, öldürülecekler.</li>
</ol>
<p>İşte bu sebeble İslam, mutlaka galib ve âlidir. Onu kıyamete kadar, koruyacak ve muhafaza edecek, halikı zülceialdır. Islâmın her eve ve ki­şiye erişeceğini beyan eden hükümlerin ana esasları, yukardaki hadîsi şeriflerde geçmiştir. Ayrıca «İSLAMA SOKULAN BÎD&#8217;AT VE HURAFELER» adlı eserimizin ikinci cildinde uzunca îzah ettiğimizi hatırlatırız. <a href="#_ftn173" name="_ftnref173">[173]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788490"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>160 &#8211;</strong> (21) Ondan (Ebî Hureyre R.A. den) mervîdir, dedi:<br />
— ResûiüÜah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Eibet iman yılanın deliğine akdığı gibi, m edin ey e dönüp akacaktır.» (Hadisi, Buhâri, Müslim ittifakla rivayet etmiştir.)<br />
— Ebî Hureyrenin hadîsini, Menâ?;ik kitabında «size terk ettiğim şeyi öylece bırakınız.» «Şeklinde zikredeceğiz, muâvîye ve câbir (R.A) in : » Ümmetimden zâii olmaz. «Ve diğeri : «Ümmetimden bîr taife zail olmaz.» Hadisîmide, (Bu ümmetin sevabı babı) başlığında inşaallah zikredeceğiz. <a href="#_ftn174" name="_ftnref174">[174]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788491"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi nebevide de gelecekle ilgili kıyamet alâmetlerinden bir hük­mün beyânı arzediimektedir. Aynı zamanda îman ve îlsâmtn Medînei münev-vereye avdet edişi, yılanın deliğine dönüb akışına teşbih edilmektedir. Yı­lan çıkmış olduğu deliğine gerisin geri avdet ederken kuyruğunun üzerine tekrar aynı yoldan dönüb aktığı gibi, îman ve islamda Medînei münevvereden etrafa dağılmıştır. Tekrar etrafa yayılıp gittiği yollardan avdet edecek­tir. Her tarafa islamt yıkıcı fitne girecektir. Ancak Medînei münevvereye girmeyecektir. İslam en güzel şekilde varlığını ve kuvvetini orada göstere­cektir.<br />
Bu mübarek sözün mana ve muhteviyatı, günümüzde dahi görülmek­tedir. İslamın pek çok hükümleri başka ülkelerde gereği şekilde icra edil­mez haldedir. Fakat orada halis ve muhlis müs.lümanlık ve müslümanlar görülmektedir. Hatta islâm in hükümlerinden Haccın ifasına giden her müs-lüman oraya mutlaka uğramaktadır ve oradaki hâlis ve muhlis hayata hay­ran olub gelmektedir.<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen «Medine» tabiri, Islâmın gelişme merkezini beyan etmek içindir. Esas ve gerçek anlamı hakkında başka hadîsi şerif­lerle açıklanmaktadır ki, Haremeyn denilen iki şehre şamildir. O iki şehirden birisi, İslamın doğuş ve başlangıç merkezi olan Mekkei mükerreme, diğeri de Hicret edilen Medînei münevveredir.<br />
Nitekim bu gerçek bir hadîsi nebevide şöyle beyan edilmiştir :<br />
«Muhakkak ki islam, garib olarak başladı ve başladığı gibi (garibliğe veya garib olarak) avdet eder. Ve islam, Yılanın efeliğine sığındığı (akdığı) gibi, iki mescid (Mescidi haram ve Mescidi nebi) arasına sığınır (akar).»<a href="#_ftn175" name="_ftnref175">[175]</a><br />
Hadisi nebevide beyan edildiği üzere islam garibleştiği zaman, Mes­cidi haramın bulunduğu şehir olan Mekkei mükerreme ile Rasûlüllahm Ravzasının bulunduğu şehir olan Medînei münevvereye sığınıp akacaktır.<br />
Bu hadîsi şeriflerin hükümleri bugün bir mûcizei Rasûl olarak görül­mektedir. Ve aynı zamanda yarın gelecekte de müşahede edilecektir.<br />
Evet asırlarca evvel söylenmiş olan bu mübarek sözün hakikat ve esâ­sını pek çok müslümanlann görüb bildiği gibi, bizde bizzat gidib gördük ki, Mekkei mükerreme ve Medinei münevvere de ve o iki şehrin civarında islam en güzel şekilde saflığını ve varlığını göstermektedir. Hemen hemen insan­lar ve bütün varlıklar huzur içinde diğer ülkelerdeki hırsızlık, hainlik, katil­lik, canilik, zânîlik ve emsali kötülükler orada pek azdır. Aynı zamanda böy­le suçları işleyenler hemen cezalandırılmaktadır. Irz, namus ve mal emni­yeti, diğer şehir ve ülkelere nazaran çok ve çok emniyettedir. Hatta islamın safiyetine bağlı saf ve temiz müslümanlarda oralarda görülmektedir.<br />
Yirminci (20.) asırda pek çok ülkelerde teknik ve san&#8217;at zirveye ulaş­mıştır. Maddi bakımdan fevkalâde gelişmeye rağmen, insanlık huzur ve sükûn içinde değildir. Kitallar zinalar, içkiler, cinayetler ve pek çok kötü­lükler kol gezmektedir. Bu cinayetleri işleyen eanîler hapishaneleri doldur­muşlardır. Hatta sokakları doldurmuşlardır. Fakat o mübarek ülkede hapis­haneler boş, sokaklarda huzur ve emniyet gayet hoştur. Pek çok mallar<br />
meydanlarda durmaktadır. Başka ülkelerdeki kadın fitnesi hâlini almış olan, cıblaklar, sokaklar da hiç görülmez. Kur&#8217;an tâlimi ile meşkul olan islam yavruları, insanlara hayret vermektedir.<br />
Keza islamın sığınak merkezi olan Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere ve civarından başka ülkelerde, mürtedier, katiller, cânîler, hır­sızlar, bağîler, eşkıyalar, zânîier ve emsali kötülükleri işleyenler, islamın de­diği ceza ile cezalandırılmadıkları gibi, bunların afvı hususu yabancı kul ta­rafından yapılamıyacağı halde bağışlayıp afv edenler oluyor. Fakat o müba­rek beldelerde kulun afv etme hakkı olmayan, mürtedlik, hırsızlık, bağîlik ve zânilik gibi fenalıkların cezası hemen infaz ediliyor.<br />
O mukaddes ülkeden başka yerlerde ise, böylelerini afv eden papaz kafalı beyinsizler görülüyor ve olmaktadır.<br />
Katilin afvi hususu, maktulün (öldürülenin) yakınlarının bağışlamaları hâlinde olması caizdir. Bu hükmün geniş İzahı, &#8216;Mülteko tercümesi» adlı eserimizin dördüncü cildinin son kısımlarında mezkûrdur.<br />
Hiç hakları ve hadleri olmadıkları halde, islâma aykırı olan böyle afv ve bağışlamaları, «Afv bir atûfettir» diyen kara câhil ve makam, mansıb hırsına sahib olan zavallıları da malesef gördük ve münakaşasını yapdığımız kişi&#8217;er de olmuştur.<br />
İsiâmı bilmeyen câhi! başlar, ağızlarına «İslâm-; kelimesini almışlar, her düşünce ve sözleri sanki islammış gibi hareket ediyorlar. Halbuki islam baş­ka, ahlak başka ve islamın ana esasları başka şeydir, onların fikirleri, savun­maları ve hükümleri yine başkadır. İslam cihanın malıdır.<br />
Böyle olmakla beraber, son zamanlarda islamır* ismi, Kur&#8217;anın resmi kalacağını ve fitnelerin de bilgin geçinen kimselerin yakasından çıkıp ete­ğine çıkılanacağı muhtelif hadisi nebevilerde beyan edilmişti. Bu hükmü açıklayan hadîsi nebeviler, ilerdeki ciltlerde gelecektir.<br />
Hal ve hareketleri, söz ve amelleri islâma uymayan ve fakat ahlakdan ve takvadan bahseden pek çok cahiller, kendilerine «müttekî ve mutasav­vıf» süsü vererek câhil milleti aldatıyorlar. Halleri fetvaya dahi uygun olma­yan bu zındıklar, kendilerine takva ehli dedirtiyorlar.<br />
Böylelerine büyük âlimler şöyle demişler:<br />
Fukahâya göre kudda-ı tarîk.<br />
Oldu soofiyye gurûhu tahkik.<a href="#_ftn176" name="_ftnref176">[176]</a><br />
NOT : Kuddar-ı tarîk; yol kesici eşkıya, demektir.<br />
Yine âlimler şöyle demişlerdir:<br />
«Tasavvuf, daha evvel hal idi (Yaşanma idi). Sonra kal (sözden ibaret) oldu. Sonra hâl ve kâl hâli giddi. Şimdi hayal (tasavvufun hayali) kaldı.»<a href="#_ftn177" name="_ftnref177">[177]</a><br />
Bu cümleleri nakletmekle, islâmı bilmeyen ve amel etmeyen bir takım karo câhillerin aldaticı ve islâmı tersine anlatıcı durumlarını bildirmek ge­rektiğine işaret ediyoruz. Dolaysiyle islâmı ve müslümanları esas garibteş-tîren ve dejenere hâline getiren böyle sapıklar olduğunu bilmek lâzımdır.<br />
Huiasaî kelam dünyanın son zamanlarında her tarafı kaplayan pek cok fitneler, o mübarek şehirlere giremiyecektir. İslam, kıyamete.kadar ve kâbei muazzama yer yüzünden kaldırılıncaya ve kalblerden îmanın silinip yok edilme zamanına kadar, islam o iki beldede safiyetini muhafaza edecek, müslümanlar da huzur içinde Rablerine kulluklarını ifâ edeceklerdir.<br />
Yukarda 160 nolu hadîsi şerifteki «MEDİNE» kelimesini, bâzı ulema-«şehir» manasını ifade etmektedir, diyerek, «İslam Medine ismini alan, yani şehir manasını ihtiva eden her şehre islâm akacaktır» şeklinde îzah etmişlerdir. Bu manayıda bir nebze görmek ortadadır. Zira bütün halkı şehre akın etmek için çabalamaktadır. İslâmınh ükümlerini iyi bilen ve iyi okuyanların hemen hemen hepsi şehir merkezlerinde toplanmakta­dırlar.<br />
Bu görüş de kıyamet alâmetlerini beyan eden muhtelif hadîsi şeriflerde zikredilmiştir. Yâni kıyamet alâmetlerinden biriside, islam garibleştiği za­man, müslümanların ekserisi.şehir merkezlerine akın edecekler, demektir.<br />
Bugün köyden gelib ilim tahsil eden ve islâma hizmet aşkı ile gayret edenlerin ekserisi şehir merkezlerindedirler. İyi bilen, iyi okuyan, iyi san&#8217;at-kar ve iyi iş adamlarının pek çokları şehir merkezlerine toplanmaktadırlar. Bu da gösteriyorki, köylerde karar edenlerin pek çokları son zamanlarda şe­hir merkezlerine akın edeceklerdir.<br />
Bu görüşün yaşantıssda cok açık bir şekilde görülmektedir. Bir çok kimseler, köyündeki evini, bağını, bahçesini, tarlasını, takkasını bırakıyor şehre geliyor. Sorulduğunda köyünde huzurun kalmadığından bahsedenler çoğunluğu teşkil ediyor. Demek oluyorki, İslam garibleştiği zaman, huzur ve sükûn merkezi, şehirler oluyor. Kendine göre bir huzur sağlayacak işe veya başka şeylere sahib olma imkanı şehirlerde daha elverişli olmaktadır.<br />
Büyüklerinde şöyle bir sözleri vardır: «El&#8217;ulemaü minelkura, lâ filkura : alimler köyden yetişir, fakat köyde kalmazlar.»<br />
Hayatta bulunan ve daha evvel geçmiş olan âlimlere nazar edilirse, ilim sahihlerinin ekserisi köyden .a köy çocuklarından yetiştikleri görülür. Bilhassa, din iimine çalışan ve ve yetişen büyük bilginlerin hemen hemen ekserisi köyierden gelmişler ve yetişgin alimler olarak şehir merkezlerinde karar etmişlerdir. Din ve îman hizmetinde buiunan Diyanet reisi, müfti, vaiz, imam, hatib, müezzin, Kur&#8217;ani Kerim hocası ve mesâlî din hizmetinde bulu­nanların ekserisi köyden gelmiş ve Köy halkının çocuklarıdırlar.<br />
Yukardaki hadisi şerif de bu hususlara da işaret vardır. Hayatın bu noktada görülmesi de, bir nevî roûcizei Rasûlün tezahürü olmuş oluyor. cenabı hak nerede olursak olalım. İslama bağlılığımızı hem kendimizden ve nemde neslimizden eksik etmesin. Vs Her müslümanı ilsâmını korumak için iyi yollan, yerleri ve iyi arkadaşları arayıp oralarda ve öyle makbul ki­şilerle islâmını huzurluca yaşayan mutlu insanlardan olmayı nasîb buyur­sun. Amin. <a href="#_ftn178" name="_ftnref178">[178]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788492"></a>Kitap Ve Sünnete Sarılma İle İlgili İkinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125788493"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>181 &#8211;</strong> (22) RabÎGîül Cüreşi (R.A) don mervîdir, dediki : Resûlüllah (S.A.V.) e gelindi, ona denildi.<br />
«Senin gözün uyur, kulağın işîfir ve kalbinde o halde iken anlayor.»<br />
— Resûlüilah (S.A.V.) buyurdu :<br />
«Elbet benim gözüm uyur. Kulaklarım İşidir ve kalbimde idrak edip on­lar.»<br />
— Resûlüllah (SAV) dedi:<br />
«Bana denildik!: (bu adam), ©v bina eden bir efendîdirki, o evde sofra-¥&#8217; hazss-lar ve etrafa (sofraya adam çağırmak için) dâvetci gönderir.<br />
— binâenaleyh bir kimse, dâveteiye icabet ederse, eve girer, hazırla­nan sofradan yer ve o sofranın sahibi efendi adam memnun ve râzî olur.<br />
Ve eğer bir kimsede dâvetciye icabet etmezse, eve giremez sofradan yemez ve o sofrayı hazırlayan efendide o kişiye gâzablanır.»<br />
ResûlüNah (S.A.V) buyurduk!:<br />
«İşte Allah (C.C.) efendidir, Muhammed (A.S.), dâvetcidir, ev, istamdır ve sofra cennettir.» <a href="#_ftn179" name="_ftnref179">[179]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788494"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Rabîatülcüreşî, (R.A), yemenlidir. Peygamberimizin sahabesinden olduğu ve kendisinden hadîsi şerif rivayet edib naklettiği beyan edilmekte­dir. Ayrıca sahabeden olmayıp tabiîn&#8217;den olduğunu da zikredenler olmuştur.&#8221;<br />
Rabîa (R.A) in memleketi olanCÜREŞÎ : Yemenin yakınında bir nahiye­nin ismidir.<br />
Hadisi şerifin baş tarafında Resulü Ekrem efendimizin kendisine gelen kimsenin ona gözlerinin uyuduğu halde kulaklarının İşittiğini ve kalbinin de anlar olduğunu beyan etmesi, şâyani dikkattir. Zira her ferd de görülme­yen ve görülmesi nâdir olan bir hâli haber veriyor. O haberi verenin kim olduğu beyan edilmemekte ama, o gelib söyleyen kimsenin melek olduğu anlaşılmakta ve böyle beyan edildiği yazılmaktadır.<br />
Meleğin dediğinde hemen Resulü Ekrem efendimizin, «Elbet benim gözüm uyur, kulaklarım iştir ve kalbimde İdrak edib anlar» diyerek cevabda bulunmasında şu âyeti kerîmeye işaret vardır :<br />
&#8216;.(İbrahime (Aleyhisselâm-a) Rabbisi; Benim emrime teslim ol, buyurdu­ğu zaman, o da şöyle demişti : Kendimi âlemlerin Rabbisine teslim ettim.» (Bakara sûresi, 131)<br />
Resulü Ekrem efendiiüiz, hadîsi şerifin devamında hâltkı zülceiâlı, bir efendiye kendisini dâvetciye ve davet edilen evi de islama ve hazırlanan sofrayı da cennete teşbih etmektedir. Bu teşbihleri islam dâvasını en güzel şekilde îzah eden peygamber efendimiz, kendisini tâkîb eden ümmetlerinin de aynı şekilde davete İcabet etmelerini ve davetin kudsî bir görev olduğu­nu bilerek zevkle devam edilmesini beyan buyurmuş oluyor.<br />
İbni Melek dediki : «Bu beyandan anlaşılmıştaki, islam cennetten da­ha geniştir.»<a href="#_ftn180" name="_ftnref180">[180]</a><br />
Aiîyyülkâri (R.A) da diyorki, Bende derim : Burada şu hadîsi şerife işa­ret vardır : «Beni arzsm ve semeni yükienememiştir. Fakat mümin kulumun kalbi beni yüklenmiştir.» <a href="#_ftn181" name="_ftnref181">[181]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788495"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>162-</strong> (23) Ebî Râfî {R.A} den mervtdir, dedi:<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :<a href="#_ftn182" name="_ftnref182">[182]</a><br />
«Sizin her hangi bir&#8217;nizi koltuğuna dayanmış mütekebbir ve mösteğnî vaziyette bulmayayım, ona benim emrimden bir emir veya nehyetmiş oldu ğumdan bir şey gelirde oda derse; Ben b,ir şey bilmiyorum. Biz ancak Allâ-hın kitabında bulduğumuz şeye tebî ouluruz.» <a href="#_ftn183" name="_ftnref183">[183]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788496"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ebi Râfî (R.A), Peygamber efendimizin âzad etmiş olduğu köleie-rindendir. İsmi Eşlemdir. Fakat künyesi galebe ettiğinden onu söylemek ve yazmak daha meşhur olmuştur. Kıbdî sülâlesine mensubdur. Râvî daha ev­vel Hz. Abbasın kölesi idi, Resûlüllah (S.A.V) efendimize hibe etmişti. Bu köle Hz. Abbas-ın îman ettiğini Hz. Peygamber efendimize müjdelemişti de Resûlüllah efendimiz de onu kölelikten âzad etmişti. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiîn hadisi şerif rivayet etmiştir. Vefatı, Hz. Osman (R.A) in şehid edilmesinden az bir zaman evvel olmuştur. Allah ondan râzî olsun.<br />
Hadîsi şerifte beyan edildiği üzere, günümüzde olduğu gibi bâzı kim­seler kendisini allâme yerine koyarak Kur&#8217;anda beyan edilmeyen bâzı me­seleleri Peygamber efendimiz beyan etse dahî, «Biz Kur&#8217;anda bulduğumuza tabî oluruz» diyerek peygamber efendimizin sünnetine tabî olmayı red edenler olabileceğine işaret ediyor. Gecen asırlarda böyle zındıklar olduğu gibi, günümüzde de vardır. Zira Allâhm buyruğuna itaat etmeyi vazife sa­yıp Peygambere İtaat etmeyi zait sayanlar görülmektedir.<br />
Halbuki Peygamber efendimiz, söylediği her hükmü ve yapdıkları amel­leri mutlaka ilâhî vahye müstenid olarak beyan edib işlemektedir.<br />
Hakikatin böyle olduğu şu meaidaki âyeti kerîmede beyan edilmiştir: «O (Peygamber) hevödan (kendi nefsinden) söylemiyor.» (Necm sûresi, 3)<br />
Peygamber efendimizin getirib beyan ettiği hükümlere tabî olmak Kur&#8217;-ana uymak olduğu diğer bir âyeti kerimede şöyle beyan edilmiştir,<br />
«Peygamber, size ne verdi (getirdi) ise, onu alın (tutun). Ve size neyi ycsak etti ise onuda almayın (kaçının, uzak durun).» (Haşr sûresi, 7)<br />
İşte bu ayeti kerîmelere ve yukardaki hadîsi nebeviyeye göre, peygam­ber efendimizin buyurduğu ve işlediği her hüküm, ilâhi hükümlere bağlı olması, hasebiyle sarılınması lazım ve vacib olan hükümlerdir. Hadîsi şerif-de beyan edildiği gibi, bâzt kibirli ve gururlu kimseler, «oda bizim gibi bir insandır, ona tabî olmak olamaz., v.s.» sözlerle mütekebbirâne konuşub is­yan edebilirler. Akıllı müslüman, böyle sapık ve zındıklara kulak vermez ve böyle mel&#8217;unlardan uzak durub tehlikelerinden kaçınmayı tercih eder. Zira ataların bir sözü vardır : «Mis yanına varırsan, mis kokar. Pis yanına varır­san, pis kokar.»<br />
Hayatta pek çok kimseler böyle kibirli ve gururlu kimselerin ağzına ba­kıp sapılmışlardır. Kendisini peygamberden üstün gören zındıklara kanmış-lardır. Hatta günümüzde dahi kendilerini Peygamberden ve onların toplu­luklarından mutlu olduklarını söyleyen zalim ve hainlerin küfür kokan la­kırdılarını kulaklarımızla duyduk.<br />
Karşısındaki kalabalık cemaatı görünce, «Nuh Aleyhisselam 950 sene davet de bulundu. Karşısında 70 &#8211; 80 kişiyi geçmemiştir. Benim karşımda yüz lerce kişi vardır.» diyerek peygamberi küçümseyen ve kendisini peygam­berden üstün ve mutlu göstermeye çalışan sözde alim aslında ilim ve îman cellâdı hâin olanların beyanlarımda işittiğimizde hayretle içine dafmışızdır.<br />
Kibir ve gurur; iblisin, firavn ve Ebu cehillerin sıfatıdır. Allah muhafa­za Adem oğlu bu hastalığa mübtela oldumu, artık çok kötü ve çok iğrenç hata, küfür ve felâketlere sapıtıyor. Dünyada rezil ve perişanlığa uğradığı gibi, ahtrette de şiddetli ve ebedî azaba müstehaklik mukadder olur. <a href="#_ftn184" name="_ftnref184">[184]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788497"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>163 &#8211;</strong> (24) Mikdâm bin mâdî kerb (R.A) den mervidir dedi: .Resûlüllah (S.A.V) buyurduki:<br />
«Duymuş olunuzki, şüphesiz ben Kur&#8217;Gnı ve onun gibisini beraber ge­tirdim, dikkat ediniz tok karınlı bir adam sedirine (koltuk veya döşeğine) ku­rulup oturur ve derki : Yalnız bu Kur&#8217;ana sarılmanız lâzımdır, binâenaleyh bu Kur&#8217;anda helâldan bir şey bulursanız, onu helal İtikat ediniz ve helal hük­münü veriniz, işleyiniz. Ve eğer o Kur&#8217;anda haramdan (yasak ve haram olan­dan) bir şey bulursanız, hemen o haramı; haram itikat edip kaçınınız.<br />
Şüphesizki, Resûlüllahin haram kıldığı şey. Allanın haram kıldığı şey gibidir;<br />
— Dikkat edıinizki, size ehlüeşmiş olan eşek helal olmaz, yırıtıcı &#8216;hay­vanlardan her dırnaklı hayvanda helal olmaz, müslümanlarla anlaşma yapıl­mış olan kâfirin yitik (sokağa düşmüş ve gaybolmuş) malını alıp yemekde he lal olmaz. Ancak o sokağa atılmış ve yitik maldan sahibi müsteğnî olursa (ihtiyaç his etmediği ve kendisinin sokağa atıverdiği gibi ehemmiyetsiz bir mal olursa), bu takdirde helal olabilir.<a href="#_ftn185" name="_ftnref185">[185]</a><br />
— Ve bir kjmse, bir cemaat ve topluluğa inip misafir olursa, o toplu­luğun o kimseye ikram etmeleri lâzımdır. Şayet o topluluk o müsâfire ikram etmezlerse, bu takdirde o misafire onların yapdıklarının aynını yapması ge­rekir.» <a href="#_ftn186" name="_ftnref186">[186]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788498"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Rövî Mikdâm (R.A), şom ehlinden sayılan ve Ebû küreyme künyesi ile, künyelenen bir sahâbîdir. Samda çok durmasından dolayı samlılardan sa­yılmıştır. Ve kendisi doksan bir (91) yaşlarında iken Samda vefat etmiştir. Allah ondan râzî olsun. Pek çok kimse kendisinden hadîsi şerif rivayet et­miştir.<br />
Yukardaki hadîsi şerifin baş tarafında da yine Kur&#8217;anin hükmü kadar ve belki de dahada fazla serî hüküm ile geldiğini resulü Ekrem efendimiz beyan buyurmaktadır. Ve hadîsi şerifin devamında bir kac sefer dikkat çe­kerek mühim İkaz ve tenbîhatta bulunarak kitabi ilâhînin hükümleri ile bera­ber kendisinin getirmiş olduğu sünnetlere de ehmmiyetle sarıiınmasım tav­siye buyurmaktadır. Aynı zamanda Resûiüllah sallallâhü aleyhi vesellem. efendimizin haram kıldığı şeyin, Allâhü tealânın haram kıldığı gibi haram ol­duğunu beyan buyurmaktadır.<br />
Kur&#8217;an kerimde kesin ve açık bir şekilde beyan edilmeyen meseleden birisi olan eşeğin etinin haramlığı meselesini beyan ederek şöyle buyurul-muştur:<br />
«Dikkat ediniz ki, size ehlîleşmiş olan eşek helâl olmaz.»<br />
Evet bu hükmün kesin şekli Kur&#8217;anı Kerimde zikredilmemiştir. Kur&#8217;anı Kerimde bu ve emsali hayvanların bir binit hayvanı olarak zikri şöyle geç­mektedir :<br />
«Hem kendilerine binesiniz ve hemde zinet ve süs olsun diye Allâhü teâia atları, katırları ve merkebleri (eşekleri) yarattı ve şimdi s&#8217;zin bilemedi­ğiniz daha neler yaratacak.» (Nahl sûresi, 8} Kur&#8217;anı kerimde habis cinsinden olan her hayvanın haramlığı şu âyeti kerîmede beyan edilmiştir:<br />
«(Allâhü teâla) onların (insanların) üzerlerine murdar olan şeyleri de haram kılıyor.» (Araf sûresi, 157)<br />
Eşeğin ve diğer habis cinsinden ve etlerinin yenmesi haram olan hay­vanların hükümleri ile ilgili geniş malûmat, islam hukukunun esasını teşkil eden fıkıh kitablarında mezkûrdur. Bu oümieden olarak «Mülteka tercüme­si» adlı eserimizin dördüncü cildinde zikredilmiştir.<br />
Hadîsi şerifin son cümlelerindeki müsâferet meselesi ile ilgili hükümde zaruret karşısında haramların helal olması hükmüne binaendir. Yoksa ik­ramda bulunmayana karşı o şekilde muamele, normal hayatta doğru değil­dir. Kuvvet kullanarak bir şeyler almak dînimizde haramdır. Evet müsâfire ikram vacibdir. Fakat ikramı terk etmeleri hâlinde zarurî muhtaçlık ve ha­yat tehlikesini îcab ettiren bir hal olmadıkça misli ile mukabele etmek caiz olmaz. Zaruret hali her şeyi mubah ktlar, ölmeyecek kadar bir kac lokma verilmesede yenilebilir.<br />
Kur&#8217;anı Kerimde «Nefsinizi tehlikeye atmayınız» buyuruîmuştur. Ayrıca, «Muzdar kalırsanız, haramlar mubah olur.» buyuruîmuştur.<br />
Bu âyeti kerîme meallerinin her ikiside. Bakara sûresinde mezkûrdur. Yalnız zaruretler, ölüm tehlikesi ve bir farzın îfası şeklinde karşılaşıl­dığında işlenir. Yoksa günümüzdeki bâzı ahlaksızların işlediği gibi, bütün .mallan v© mülkleri ve hatta senelerce ihtiyaçları karşılanmış vaziyette iken «zaruret» diyerek haramları alıyorlar, işleyorlar ve yiyip içiyorlar. Bunların hayatı cehennemî bir hayattır. Allah muhafaza birde haramlara helâl diye­cek olurlarsa, dinsiz îmansız kâfir olurlar. <a href="#_ftn187" name="_ftnref187">[187]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788499"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
164 &#8211; (25} Irbaz Bin Sâriye (R.A) den mervicf.ir, dedİki: Resûiüllah (S.A.V) ayağa kaikdı ve dedi:<br />
«Sizin biriniz, tahtına (koltuğuna) kurularak dayanıpda Allâhü teâlanın Kur&#8217;andaki hükümlerden başka hiç haram kıldığı yokmu sanır?!<br />
— Duymuş olunuzki, şüphesiz ben Allâha yemin ederim elbet ben em­rettim, vâzû nasihatda bulundum ve ben Kur&#8217;anı kerimdeki kadar veya on­dan da çok eşyalardan nehyettim (Pek çok şeylerin haramhğını beyan et­tim).<a href="#_ftn188" name="_ftnref188">[188]</a><br />
— Şüphesiz AHahü teâla size ehli kitabın izni ile helal kılmıştır. Onların kadınlarını dövmeyide helal kılmamıştır ve onlara cizye olarak bağladığı mailen verdikleri vakit kalan mallarının meyvalarını! (ve emsalini) yeme nizde size helal olmaz.» <a href="#_ftn189" name="_ftnref189">[189]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788500"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Irböz bins âriye (R.A), ashabı suffa denilen hak aşıkları ve fukara­yı sâbirinden idi ve aşkı ilâhi neticesinde çok ağlardı. Hak teâiaya kavuşma aşkı çok olduğundan hak tealaya şu duada bulunurdu : «Ey Allâhıml yaşım büyüdü ve kemiklerim zaifledi, binaenaleyh beni kendine kavuştur.»<a href="#_ftn190" name="_ftnref190">[190]</a><br />
Râvî son zamanlarda Samda sakin olmuştur..Kendisinden sahabeden Ebi Umâme (R.A) ve pek çok tabiîn hadîsi şerif rivayet etmiştir. Rivayet et­tiği hadîsi şerif adedi, otuz bir (31) hadisdir. Yetmiş beş yaşında iken Sam­da vefat etmiştir. Allah ondan râzî olsun.<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen ilk hükümler ile ilgili kısa îzahat, yukarıki hadîsi şeriflerde zikredilmiştir. Biz burada hadîsi şerifin son cümleleri ile ilgi­li hükümleri kısa yoldan açıklamaya çalışacağız.<br />
Müslümanlarla kâfirlerin harbleri neticesinde, müslümanlar galib gelib kâfirlere tazminat ve temînat olarak senelik bağlanan cizyeyi ödedikleri tak­dirde onların canları, mal ve mülklerine tecavüz edilemiyeceği beyan edil­mektedir. Evleri, hanımları ve malları her türlü saldın ve tecâvüzdan berî olması gerektiğini kesinlikle beyan buyurmaktadır.<br />
Şu halde böyle emniyet ve emanda olmaları gereken gayri müslimleriı mallarına, ev ve meskenlerine ve aile efratlarına tecavüz edib saldırmak, müslümaniara saldırmak kadar ve hatta müslümanlara zulümden de eşettir. En âdî ve iğrenç harekettir<a href="#_ftn191" name="_ftnref191">[191]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788501"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>165 &#8211;</strong> (26J Yine öhdan {irbaz bin srâiye R.A den) mervîdir, dedi i<br />
«Resûlüllah (S.A.V) günlerden bir gün bizimle beraber namaz kıldı, son­ra yüzünü çevirib döndü ve bize gayet ciddi bir vâzu nasihatda bulundu ki, O nasihatten gözler ağladı ve kalbler korkup titredi.<br />
— İşte o anda bir adam dediki : Ya Resûlüllah! sanki! bu vâzu nasiha­tiniz vedalaşma nasihati gibidir. Binaenaleyh bize vasiyet ediniz.<br />
— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Size, Allahdan korkma ile Habeşi i zenci bir kölede olsa, emrine kulak verip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden bir kimse, benden sonra yaşarsa, pek çok ihtilafı görecektir.<a href="#_ftn192" name="_ftnref192">[192]</a><br />
— İşte c ihtilafın çoğaldığı zaman, benim sünnetime ve doğru yolda olan hulefâ-i Reşâdİmin (dört halifemin) sünnetine sanlınız. O sünnetlere öyle sanlınki, sanki onlara azı dişlerinizle sim sıkı sarılınız ve yeni ihdas edilen işlerden (dine sokulan yeni uydurma ve Bid&#8217;atlardan) kaçınınız; Zira her yeni çıkan (ve dinde yeri olmayıp dine aykırı olan), Bid&#8217;atttr ve her Bid&#8217;at dalalettir (sapıklıktır).» <a href="#_ftn193" name="_ftnref193">[193]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788502"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîs şerifte calibi dikkat olan bâzı cümleleri kısa yoldan açıklamayû çalışalım. Hadîs) şerifin bir cümlesinde, «Size, Allahdan korkmayı tavsiye ederim.» buyurulmuştur.<br />
Bu cümle ile bütün hikmet ve faziletin başı Allahdan korkmaya bağlı olmasından dolayı, Allaha şirk etmekten, isyan ve tuğyanda bulunmakdan berî olarak emri ilâhîlere sarılıb nehyi ilâhîlerden kaçınmayı kesin olarak ilk hamlede tavsiye edib emir buyurmuştur.<br />
Peygamber efendimizin bu tavsiyesi. Halikı zülcelâlın ilahî tavsiyesine muvafık olarak buyurulmuştur. Cenâbu hak bir âyeti kerîmesinde şöyle tavsiye buyurmuştur:<br />
«İzzi ceâlım hakkı için, biz, senden önce kendilerine kitab verilenlere de, size de hep «ALLAH dan korkun» diye tavsiye ettik&#8230;» (Nisa sûresi, 131)<br />
Allahdan korkan kimseler, din millet ve vatan için iyi şeyler yapar ve iyilikler düşünerek dâima hakkaniyeti izhar ederler. Allahdan korkmayanlar ise, hem kendüeî-ne zarar getirirler ve hem dine, vatan ve millete zarar lan olur. Ahirette de şiddetli azaba müstehak olurlar.<br />
Bir ayeti kerîmsae de şöyle buyurulmuştur:<br />
«Ey îman edenler! Allahdan gerçekten ve ciddî olarak korkun ve ancak müslüman olarak ölün.» (Ali İmran, 102)<br />
Bu ayeti kerîmenin ve yukardakj hadîsi şerifin manalarını anlaşılır şe­kilde açıklayan büyük İmanlı şâirimiz MEHMET AKİF merhum şöyle beyan etmiştir :<br />
Ne irfandır ahlâka yükseklik veren ne vicdandır;<br />
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.<br />
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin hafvı yezdanın (Allah korkusunun).<br />
Ne irfanın kalır tesiri kat&#8217;iyyen ne vicdanın.<br />
C -jem&#8217;iyyet ki vicdanında hâkim havfı yezdandır (Allah korkusudur.)<br />
Bütün dünyaya sahibtir, bütün akvama (kavimlere) sultandır.<br />
Fakat efradı Allah korkusundan bî haber mîllet,<br />
Çeker, milletlerin menfuru kıbdiler kadar zillet.<br />
Meâiî (yüksek) meyli hiç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar;<br />
Ne hakimlik tanır artık, ne mahkum olmakdan korkar.<br />
(SAFAHAT, 307 — 308)<br />
Ey mümin kardeş! AKİF merhumun feryad ederek ilâhî aşkla söylediği bu kıymetli sözlerini dikkatla tekrar tekrar oku, okuda günümüzdeki mel­anetlere iyi teşhis koy ve kendini Aflahdan korkan, hak hukuk tanıyan, bü­yüğüne hürmet, küçüğüne şefkat ederek yatan ve millete hayır getiren veya getirecek kişilerden olmaya çalış. Aynı zamanda cenabı hakka hayırlı dua et ve ellerini açda nesiininde böyle Allahdan korkan yüksek ahlaka sahib olan kişiler hâlinde devamını dile.<br />
Yukardaki satırları okuyan her müslüman, iyi düşünmeli ve hayattaki eşkiyayı ve birbirlerine zulmetmeyi ve hatta fitnenin esas tahrikçisi hâlinde görülen ve dâima hayasız ve edebsizlere yardım eden hatta afv edib sırtla­rını okşayan zalimleri iyi anlamak gerekir. Her çeşit zümrevî ve fırkavî hastalıklardan uzak olan hakikî müminler, en doğruyu ve en iyisini göre­bilirler. Fakat kendilerini ve beyinlerini bir tarafa yanı bir fırkaya veya bir şahsa şartlamış iseler, bu zavallılar kolay kolay doğruyu ve Allahdan kork­mayan hâinleri göremez, anlayamaz ve hatta savunmalarını yaparlar.<br />
Böyleler hakkında Resulü Ekrem efendimiz mübarek sözünde şöyle buyurmuştur:<br />
«Senin bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır eder.»<a href="#_ftn194" name="_ftnref194">[194]</a><br />
Nitekim atalar sözlerinde, «Kork Aflahdan korkmayandan» demiş­lerdir.<br />
Hadisi şerifte ikinei tavsiye ise şöyledir:<br />
«Size habeşli zenci bir köle de olsa, âmirinize kulak verib itaat etmenizi îavsiye ederim.»<br />
Gayet inee ve açık ifâde İle beyan edilen bu hükme de, çok dikkat etmek ve gereğini icra etmek çok mühim ve elzem bir mes&#8217;eledir. Zira «müs-<br />
lümanım» diyen ve fakat âmirlerine itaat etmeyen pek çok kimseler geç-mişde görülmüştür ve hâlada görülmektedirler.<br />
Kendilerinin etrafı olursa veya maddi bakımdan bir az varlık sahibi iseler, bakarsınız başlarına gelen as[en köylü veya fakir kimselerden ise, o âmiri küçümseyip beğenmeyen ve hatta takma atlar falan uydura­rak hakaret etmeye kalkışanlar, zamanı sabıklarda olduğu gibi, günümüz­de de aynı haller görülmektedir.<br />
Böyle zavallı kimselerin Allanın kulu Peygamberin ümmeti olmaları gülünçtür. Zira gerçekten Allanın kulu ve peygamberin ümmeti olmuş ol­salardı, Habeşli zenci bir köle de olsa meşru ve doğru olan her emrine itaat edildiği gibi, saygı ile hürmetine devam ederlerdi.<br />
Hicretin sekizinci senesinde kuzâa taifesinden Bella ve azre kabileleri Medînei münevvere hayvanlarını toplayıp götürmek için Vâdiyil kura denilen mahalle toplandıkları işitiliyor, bunun üzerine Amr bin As (R.A), baş buğ tâyin ediliyor ve otuz kişi ile onları tedib edib dağıtmak üzere gönderiliyor. Fakat oraya yaklaşınca düşmanın adedi çok olduğunu öğrenen başbuğ Amr bin As (R.A) hemen Resûlüllaha elçi gönderiyor ve takviye isteyor.<br />
Bunun üzerine Resulü Ekrem efendimiz ikiyüz kişiyi Ebû ubeyde Bin cerrah (R.A) kumandasında takviye olarak gönderiyor ve «ihtilaf edib fitne çıkarmayınız. İttifak üzere olunuz» buyuruyor.<br />
Bu ikiyüz (200) kişilik takviye ordusunun içinde Ashabın en efdalı Ebû Bekir ve Ömer (R.A) de varlardı. Ebû Ubeyde (R.A) Amr bin As (R.A) in yanına varınca askerlere İmam olmak istedi. Amr bin As (R.A) ise, «Sen bana imdad geldin. Asıl askerlerin emîri benim» dedi. Ebû Ubeyde mülayim bir zat idi ve «Resulü Ekrem, ihtilaf etmeyiniz, diyerek emir buyurdu, sen bana uymaz isen ben sana uyarım.» diyerek Amr bin As (R.A) in imam ol­masına muvafakat edib eemaatı müslimin ile beraber namazı kıldı. (Kısası Enbiya, 8. hicret bahsi)<br />
Görüldüğü üzere Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hem takviye için gelirler­ken Ebû Ubeyde (R.A) in riyaseti altında bulunuyorlar ve hemde bizzat or­dunun başbuğu olan Amr bin As (R.A) in riyaseti altında inkıyad ederek itaat ediyorlar. Halbuki bu iki zat, bu ümmetin en efdal kişileridir.<br />
Bu icraatı işlemekle Hz. Resûlallah sallellâhü aleyhi vesellem ümmet­lerine örnek hayatı tatbik ettirmiş oluyor ve işte sizde böyle olunuz, diyerek talim ve terbiyeyi bilfiil gösteriyor. Alıbda amel eden müsiümanlara ne mut­lu, şayet bu hüküm ve yaşantılara inandım, deyibde amel edemiyen ve her âmirine isyan etmek için çeşitli yalan ve iftiralar uyduranlara yazıklar olsun. Böyle adamlar, gerçekten Allanın kulu ve Peygamberin ümmeti olamazlar. Nefislerinin ve menfeatlarının kulu olabilirler.<br />
Ülülemre itaat etmenin bir ilâhî emir olduğu şu âyeti Kerîme ile beyan edilmiştir :<br />
«Ey müminler! Allâha itaat ediniz. Peygambere ve sizden olan ülülem­re de itaat edimiz..» (Nisa sûresi, 59)<br />
Ayeti kerîmede belirtildiği üzere «bizden, yani biz müslümanlardan» olan ülülemre itaat etmek kaydı vardır. İslamı kabul etmeyen ve islâmın hü­kümlerini tahkir eden ülüiemre itaat meselesi bu kaydın dışında kalır. Na­mazını kılan, orucunu tutan, kurbanı kesen ve cenaze namazını eda eden her kişi bizdendir, müslümondır. Böyle olan amirlerin meşru ve doğru olan emirlerine itaat etmek, hem Allanın emrine ve hemde peygamberimizin buy­ruğuna itâaat etmektir.<br />
Şayet Müslümanlardan olduğu halde kötülükleri emreden bir ümerâ olursa, böyle kötü ve haram olan emirlerine iâat etmek haram ve günah­tır. Caiz değildir. Zira böyle kişiler kendilerini hâşâ Allâhın üstünde gören mel&#8217;un kimselerdir, itaat etmek doğru olamaz. Farz olan amelleride terk et­tirmeye kalkana da itaat edilmez. Zira âmirlerin âmiri ve hakimlerin hâkimi mutlakı olan Allâha îtâaî etmek her şeyin üstünde bir farzdır.<br />
Bu gerçek bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur:<br />
«Allâha isyan oîan şeyde, hiç bir ferde itaat etmek olamaz. Ancak ita­at, mâruf (iyi ve helal) olan şeydedir.»<a href="#_ftn195" name="_ftnref195">[195]</a><br />
Bu son hadîsi şerifi dikkatla okuyahmda nefsânî arzularımıza uygun olarak emir ve tavsiyelerde bulunan zâlim emirlere itaat etmenin caiz olma­yacağını iyi bilelim.<br />
Hakikat böyle iken, günümüzde pek çok kişiler, başa geçen zâlimlerin islâmın ruhuna ayktrî çıkardıkları kanunlara, emir ve sözlerine «uiülemre itaat» diyerek bağlanıb onlarla iş yapıyorlar ve o hükümlere tabî olmayı suç saymayorlar.<br />
Ey zavallılar : Allahm kelâmı olan kitabımız Kur&#8217;anı Kerimde beyan edi­len kesin ve açık hükümlere muhalif hükümler veren veya haram olanları iş­lemek için emir verenler, ilâhî hükmü değiştirmeye haklan ve hadleri yok­tur, onlar şeytanın dostları, cehennem odunlarıdırlar. Yanlarına arkadaş çoğaldıp beraber cehenneme yoldaş arayan zâlimlerdir.<br />
Evet böyle zâlimlere ve zulüm emri verenlere itaat edilmez. Fakat isyan ederek fitne de çıkarılması doğru değildir : Ancak onların kötü olan emir­leri yerine getirilmez mümkin olur ve menfeat umulursa, ikaz edilir.<br />
Hadîsi şerifte İzahını yapdığımız cümleler içinde, «Habeşli zenci bir köle de olsa» hükmü ile başa getirilen ve getirilmesi gereken emîrin, mutlaka erkek olması beyan buyurulmuşîur. Zira emirlik hakkı ve iyi neticeli umerâlık vazifesi, erkeklere verilmekle hem dünyevî ve hem dînî ve uhrevî selâmet<br />
ve seadete nail olunur. Hem akıl bakımından ve hemde din bakımından eı keklerden noksan olan kadınlara emirlik vermek ise, o memleket ve milletin her bakımdan felâket ve belâsına sebeb olur.<br />
Nitekim Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyur­muştur :<br />
«İşlerinin başına kadın geçiren (kadını emir yapan) bir millet, asla fe­lah bulamaz.»<a href="#_ftn196" name="_ftnref196">[196]</a><br />
Diğer bir hadîsi şerifte mealen şöyle buyurulmuştur:<br />
«Ey ümmeti Muhammedi eğer sizin âmirleriniz hayırlılarınızdan, zengin­leriniz sehâvetli kimseleriniz hâlinde olurlarsa ve işlerinizi aranızda müşa­vere edenlef &#8216;îâlinde olursanız, işte bu takdirde yerin üstü (yaşamanız), siz.in için yerin altından (ölmenizden) daha hayırlıdır.<br />
— Ve eğer sizin âmirleriniz, şerlilerinizden, zenginleriniz pahillerlnîz hâlinde olanlardan olurlarsa ve işlerinizi kadınlarınıza havale ederseniz (Kadınları başınıza âmir yapar veya bütün söz ve yetgiyi kadınlarınıza ve­rirseniz), işte bu takcfıirde sizin için yerin altı üstünden (ölmeniz yaşamanız­dan) daha hayırlıdır.»<a href="#_ftn197" name="_ftnref197">[197]</a><br />
Yukardaki hadîsi şerifleri okuyan her müslüman iyi dikkat etmeli ve iyi düşünmelidir. İyi düşünüp inanmalıki, günümüzde kızlarını milletin içine çı-rıl çıplak salıp ondan sonrada medeniyet, hürriyet ve ilericilik gibi kelimeler le islâmın ana esaslarını inkar veya tahkir edercesine hareket edib bir nevî kafir olanları veya bu işin yönlerini bilemeyip câhillerin işledikleri hallere bakmalıki, ne kadar islâma aykırî ve ne kadar felâkettir. Bu hâli işleyenle­rin zararı sırf kendilerine münhasır değil, bütün millet ve memleket belâlara ve felâketlere sürüklenmiş oluyor.<br />
Hal böyle iken yabancı erkeklerin içinde oturmasına, kalkmasına, gidib gelmesine veya beraber yeyip İçmesine ve çeşitli hizmet ve vazife görmele­rine kızlarını ve hanımlarını müsâade edenlerin ne kadar kötülük ettikleri, millet ve memleketin baş belâsı oldukları ortaya çıkmış oluyor.<br />
Bu durumların dışında haram oîan halvetler işleniyor, göz zinaları, dil zinaları, el ve ayak zinaları ve hatta sokaklarda âdeta alenî zinanın her çeşit başlangıcını çekinmeden yapmalarına gözlerini yuman veya görmez­likten ve bilmezlikten gelen baba ve analar, diğer hadîsi şeriflerde beyan edildiği üzere «DEYYUS ve DEYYÜSE» kimselerdir. Aynı zamanda ataların bir sözü vardır: «Dişisini kıskanmıyan, domuzdur.» Bu sözü anlayıb öğren­mek isteyen hayvanat bahçelerine giderlerse, erkek domuzların dişilerini kıskanmadığını görürler.<br />
Bu meselelerin daha geniş îzahı, «İSLAMDA TESETTÜR VE HAYA» ad­lı eserimizde geçtiğini müsiüman kardeşlerimize ehemmiyetine binaen bildi-riniz. Oradan mutlaka okumalarını tavsiye ederiz. <a href="#_ftn198" name="_ftnref198">[198]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788503"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>166 </strong>-[27) Abdullah bin Mes&#8217;ud (R.A) den mervîdir, dedi :<br />
Resûlüllah (S.A.V) bize bir çizgi çizdi, sonra dediki :<br />
«İşte bu dosdoğru çizgi, Allanın yoludur.»<br />
Sonra Resûlüllah (S.A.V) o doğru çizginin sağına ve soluna çizgiler çiz­di ve dediki :<br />
«İşte bu çizgiler, yollardır. Bu yolların her birinin üzerinde bir şeytan vardırki, o bâtıl yofa (insanları) davet eder.»<a href="#_ftn199" name="_ftnref199">[199]</a><br />
Resûlüllah (S.A.V) Şu meal d a ki âyeti kerîmeyi okudu :<br />
«Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur: Dâima ona uyun. Baş­ka (bâtıl) yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki, sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar..» (En&#8217;am sûresi, 153) <a href="#_ftn200" name="_ftnref200">[200]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788504"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte belirtildiği üzere, Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz evvelâ bir tek yol çiziyor ve diyor ki : «İşte bu dosdoğru çizgi, Al-lâhın yoludur.»<br />
Resûlüllah bu ifâdesi ile şu hususlara işaret buyuruyor :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Doğru yolu Allâhü teala beyan etmiştir. Ve her yönüyle apaçık be­lirtilmiştir.</li>
<li><strong>b)</strong> Bu doğru yol, aynı zamanda hakkın tek olduğunu beyandır. Allâhü tealânın beyan ettiği hak birdir. Binâenaleyh bir meselde ihtilaf edilirse,, mutlaka biri haklı diğeri haksızdır. Her ikisi haklı olamaz. Çünkü hak birdir.</li>
</ol>
<p>Şu halde ihtilaf sahihlerinin her birine haklılık verilecek olursa, hak ile bâtıl karıştırıldığından fesat bir hüküm verilmiş olur. Bu mes&#8217;elenin daha geniş İzahı usul ilimleri İle akâid kitablarında zikredilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Peygamber efendimizin yukardaki ifâdesi ile şu gerçekler de anla­şılmaktadır :</li>
</ol>
<p>Çeşitli alim ve müctehidlerin beyanları, eğer kitâbullâha ve sünneti nebeviyyeye uygun oiursa, onlarda dosdoğru yoldur. Binaenaleyh o yola tabî olanlarda Allanın hak olan yoluna tabî olmuş olurlar.<br />
Hadîsi şerifin devam eden hükümlerinde beyan edilen sağlı sollu çizilen yollar İse, bâtıl yollardırki, o yolların üzerinde şeytanlar bulunmaktadır. Binâ­enaleyh o batı! yollara tabî olanları cehenneme götürmek üzere yerleşmiş­lerdir. Akıllı müslüman dosdoğru yol olan tek ve hak yola tabî olur. Şeytan­ların üzerlerine durubda sâliklerini cehenneme götürecekleri bâtıl yollara gir mez.<br />
Bâtıl yollara duran şeytanların gaye ve emellerini cenâbu hak muhtelif âyetlerinde belirtmiştir. Cümleden bir kaç tanesi şöyledir :<br />
«Ey müminler! Hepiniz iç ve dışınızla sabit bir şekilde islâma ç&#8217;riniz. Şey tanın adımlarına (izlerine, tuzaklarına ve yollarına) uymayınız. Çünkü o (Şeytan), sizin apaçık bir düşmanınızdır.» (Bakara sûresi, 208)<br />
Diğer ayeti kerime meali :<br />
« (Habîbiml) Sana indir Men Kur&#8217;ana ve senden evvel indirilen kitabîara îman ettik, diyerek samimiyetsiz iddiada bulunanlara bakmazmısın?! (On­lar) o azgın şeytana muhakeme olmak isteyorlar. Halbuki onu (Şeytanı), tanımamakla emrolunmuşlardı, Şeytan ise, onları çok uzak bir sapıklığa dü­şürmek ister.» (Nisa sûresi, 60)<br />
Bu âyeti kerîme bir münafık ile bir yahûdî arasında geçen bir dâvayı, hakeme havale etmek istediklerinde, münafık-ın Hz. Peygamberi bırakıb Yahûdîlerin reîsi olan Kâb bin eşrefe gitmek istemesi üzerine nail olmuştu. Bu hâdisenin şekil ve îzahı bu âyeti kerîmenin tefsirlerinde mezkûrdur.<br />
Diğer bir âyeti kerîme meali şöyledir:<br />
«Muhakkak Şeytan, size ezetî bir düşmandır. Binaenaleyh sizde onu düşman tanıyınız. Çünkü o, etrafına toplanan avenesini ancak cehennem­lik olsunlar diye çağırır.» (Fatır sûresi, 6) <a href="#_ftn201" name="_ftnref201">[201]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788505"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>167 &#8211;</strong> (28) Abdullah bin Amr (R.A) den mervidir, dedi:<br />
Resûtüllah (S.A.V.) buyurdu :<br />
«Sizin birimiz (Hakîkî ve kamîl) mümin olamaz, tâki benim getirdiğime (kitap ve sünnete) hevâsı (arzu ve ameli) tâbi ola.»<br />
{Hadisi, İmamı Beğavî «Şerhissünne» adlı eserinde rivayet etmiştir. İmamı Nevevi «Hadisi Erbein»lnde, bu hadis sahihdir, demiştir. Bizde «Kita-bul hucce» de Sahih isnadla rivayet ettik.) <a href="#_ftn202" name="_ftnref202">[202]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788506"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Yâni her hangi bir müslümanın kâmil ve olgun îmâna sâhib.olması, Re-sûlülah (S.A.V) efendimizin getirmiş olduğu hükümlerine ve sünneti nebe-viyyelerine, içten ve gönülden bağlı olarak tabî oimasına bağlıdır. Hakîki ve gerçek mümin, meylü mehabbetini en güzel bir şekilde Rasûlülâha bağlar ve her hâlü kârında ona uymayı şiar edinir.<br />
İtikat ve îmanda, ibâdet ve ahlakda, ticâret ve alış verişde, nikahlanma ve boşanmada, insan ve hayvan haklarında, mahlûkata şefkat ve merha­mette, bâtıl ve küfürle mücâdelede, haramlardan kaçınıb helaliarı işlemekde ve bunların gibi islâmın hükümlerini icra ve tenfiz etmede, adım adım ve nokta nokta Resûlüllâha tâbi olur, her türlü muhalefetten kaçınır.<br />
Peygambere tâbi olanla olmayanların kısımlarını şöyle sıralayabiliriz :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Bir kimsenin din ve îmana sevgi ve mehabbeti, şer&#8217;i şerifin esâsına bağlı olarak tezahür ediyor ise, İşte o şer&#8217;in emirlerine son derece bağlılığı­nı gösteren kimse, vahdaniyeti ilâhiyyeye gerçekten inanmış mümini kamil­dir ve Peygambere en kemailı bir şekilde tâbi olan kişidir.</li>
<li><strong>b)</strong> Bir kimsede hevâyı hevesine tabî olarak şer&#8217;in emirlerine muha­lefet eder ve hevâyı hevesinin arzu ve isteklerine tabî olursa, işte bu kim­sede nefsânî arzularını ifah edinen kimse olması hasebi ile dünya ve ahi-rette zarar ve ziyana uğrayan kâfirdir.</li>
</ol>
<p>Bu İzahımız, islamın her hükmünü tahkir edib veya inkar edercesine davranıb kendi arzu ve emellerine tâbi olan münkirleri zikretmiş oluyo­ruz.<br />
Böylelerini Cenâbu hak Kur&#8217;anı keriminde şöy beyan buyuruyor: «—(Ey habîbim!) şimdi o kimseyi gördün ya: (Hak ve hakikati bırakıb keyfine taparcasına) nefsânî arzusunu kendine ilah edinmiştir.» (Casiye sûresi, 23)</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Bir kimse de şeriatın îman ve îtikad esaslarına inananarak tabî olur ve fakat furûu amel denilen abdest, namaz, zekat, oruç, hac, nikah ve helal olan muameleter gibi şer&#8217;î amelleri işlemezse, işte bu kimse fâsıktır.</li>
<li><strong>d)</strong> Ve bir kimse de, îman ve îtikad esaslarına içten inanmayıp sâdece dış görünüşden islâmın amelî hükümlerini işlerse, işte o kimse münafık ame. linl işlemekle münafıktır.</li>
</ol>
<p>Yukardaki taksimatı öğrendikten sonra, hak ve hakîkatı arayan ve Hz. Peygambere adım adım, nokta nokta tabî olmak gayesine tâbi olan kışı, kendisini araştırmalıdır. Aceba bu sınıfların hangisindendir. Kendi itikat ve amellerini kontrol eden her müslüman yolunun doğru veya eğri olduğunu mutlaka görecektir. Yeterki dikkatla ve halisane bir şekilde araştırılsın.<br />
Şayet bir kişi, islâmın esaslarına hakkı ile vakıf değilse, bu takdirde is-lamı iyibilen ve bildiklerine ihlasla îmân edib amel eden âlim ve kâmil kişi­lere müracaat ederek îtikat ve ameelerinin eksik yönlerini öğrenib düzelt­meleri zarurî bir vecibedir. <a href="#_ftn203" name="_ftnref203">[203]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788507"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>168 &#8211;</strong> (29) Bilâl bin elhars elmüzenî (R.A) den mervidir, dedi : Resûlüilah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Bir kimse, benden sonra benim öldürülmüş sünnetimden bîr sünetimi ihya ederse, muhakkakki o sünneti ihva eden kimse için, o sünnette amel edenlerin ecirlerinden hiç bir şey noksanlaşmaksızın o sünneti işleyenlerin ecri kadar ecrü mükcfat vardır.<br />
— Bir kimsede Allah (C.C) ve Resulünün râzt olmadığı kötü Bid&#8217;atı ih­das ederse, o Bid&#8217;atla amel edenlerin vizir ve günâhları noksanlaşmadan onların günâh ve vebali kadar günâh, o Bid&#8217;atı ihdas edenede vardır.»<a href="#_ftn204" name="_ftnref204">[204]</a><br />
<strong>169 &#8211;</strong> (30) Yukardaki hadîsi şerifi, ibni mâce, kesir bin Abdillah bin Amrden, oda babasından, oda dedesinden rivayet etmiştir. <a href="#_ftn205" name="_ftnref205">[205]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788508"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Bilâl bin elhars veya elhâris elmüzenî (R.A}, Medînei münevvere-li sahâbîlerdendir. Hicretin beşinci senesinde müslüman olmuştur. Medînei münevverenin biraz uzağında olan «İstîrâ» denilen mahelde sakin olurdu. Fakat zaman zaman medînei münevvereye gelirdi.<br />
Hz. Bilâl bin elhars (R.A), Hz. Muaviye (R.A) in zamanında hicretin alt­mış (60) ında vefat etmiştir. Kendisi vefatı ânında, seksen yaşında idi. Ken-<br />
dişinden oğlu Abdurrahman ile Alkarna bin elvakkas (R.A) hadis rivayet et­mişlerdir. Allah ondan râzî olsun.<br />
Hadîsi şerifte geçen hükümler, calibi dikkat meseleleri ihtiva etmekte­dir. Zira Resûlüllâhın ölmüş sünnetini ihya etmek, çok güç bir meseledir. Bu güç olan meseleyi yaşamak ve yaşatmak efbette fevkalâde bir ameldir.<br />
Günümüzde Resûlüllâhın ölmüş sünnetleri pek çoktur. Hatta farzlar dahî işlenmeyen bir memlekette elbet ölmüş sünnet çok olur. Öyle ise farz­ları işlerken terk edilen sünnetleri ihya edenler, alış verişde işlenmeyen sünnetleri ihya edenler, nikah ve mchir meselelerinde ölrnüş sünnetleri ih­ya edenler, geyinme, yeme ve içme ânında öimüş sünnetleri ihya edenler, konuşma ve davranışlarda ölmüş sünnetleri ihya edenler, Cami eemaat meselelerinde ölmüş sünnetleri ihya edenler, komşu haklarına riayet hu­susunda ölmüş olan sünnetleri ihya edenler. Karı koca ve ana baba hak-iarında ölmüş sünnetleri ihya edenler, evlad terbiyesi hususunda ölmüş sünnetleri ihya edenler, Setrül&#8217;avrete riayet etmiyerek öldürülmüş sünnet­leri ihya edenler, Hak ve hukuk meselelerind adaletle hüküm verme husu­sunda öldürülmüş sünnetleri ihya edenler ve bunlara benzer hayatta yapı­lan ve yapılması îcab eden ve fakat yapılmayıp terk edilen sünnetleri ihya edenler, en büyük, tükenmeyen ve daimî bir ecir yolunu ihdas ve ihya eden kimselerdirler..<br />
Yukardaki saymış olduğumuz hayatî meselelerden bir kaç meseleden misal vererek açıklamaya çalışalım..<br />
Kur&#8217;ânı kerimde ve Peygamberimizin sünnetinde her bakımdan duru mu müsâid olan bir erkek için birden fazla hanım alma hakkı vardır. En az bir ve en çok dört hanım almak mubah ve sünnet iken, bu sünneti işleyen­ler pek azınlıktadır ve hatta bu sünneti işleyenlere, «Metres taşıyor, gay­ri meşru hayat yaşıyor» diyenleri mealesef duyduk ve vardırlar.<br />
İşte her türlü tehlike ve tahkirlere rağmen bu sünneti adalet üzere iş­leyen müslümanlar, ölmüş sünneti ihya ettiklerinden en güzel ve en karlı bir sünnet işlemişlerdir.<br />
Keza sakal sünnetini, veraset haklarını islamî hüküm üzere icra eden­ler de aynı ecre nail olan kimselerdir.<br />
Ölmüş sünnetleri ihya edib yaşamalarına sebeb olan müslümanlar, kendilerinin işledikleri amellerin ecrine nail oldukları gibi, ondan sonra onların işleyip ve ihya ettikleri sünnetleri işleyenlerin eçirlerindende aynısını onlarda alacaktır. Yani sünneti ihya eden müslümanlar, kendileri ölseler da­hî ihya ettikleri sünnetleri işleyenler devam ettikçe, o adamların amel defter­leri kapanmaz, dâima yazılır.<br />
Öldükten sonra amel defteri kapanmayan müminlerden bâzılarını Re­sulü Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz şu mübarek sözlerinde açıklamışlardır :<br />
«İnsan (Mümin) öldüğü zaman, ameli kesilir (amel defteri kapanır). An­cak üç kişinin ki kapanmaz. (Onlarda şunlardır:)</p>
<ol>
<li><strong>g)</strong> Devam edib çalışan sadakadır (yani; Cami, çeşme, seccade sermek, ağaç dikmek, hastane ve yo! yapmak, yapdırmak gibi yaşayan sadakalar­dır.)</li>
<li><strong>b)</strong> Kendisinden faydalanılan Mimdir (yani, ilim sahibi oiur ve o ilmin-dende başkalarını okutmak, eser yazmak, nasîhatta bulunmak ve bilme­yenlerin yollarını öğretip doğrultmak gibi faydalar temin edilen ilim sahibi­nin de amel defteri ^kapanmaz}.</li>
<li><strong>c)</strong> Kendisine hayırlı dua eden evladı bırakan iyi evlad sahibidir. (Yâni, bir müslüman ölünce arkasında hayrüihalef olarak kendisini rahmetle ana­cak ve başkalarına zulümde bulunmayacak iyi ve sâlih bir evlad bırakan kimsenin de amel defteri kapanmaz}. <a href="#_ftn206" name="_ftnref206">[206]</a></li>
</ol>
<p>Bu hadîsi nebevinin hükümlerini okuyan her müslüman, iyi bellemeli ve kendisine bakmalıdır. Acaba ölmezlik ve amel defterini devamlı hayırla dolduran bu üç amel ve halden hangisi kendisinde vardır. Şayet her üçüne de malik îse, çok ve çok mutlu insandır. Zira her ne kadar kendisi bedenen dünyadan ayrılmış olsa da manen ve rûhan yaşayor gibi dünya ile irtibatı devam etmektedir.<br />
Şayet bu üç amelden hiç birisine sâhib olamamış kimseler hâlinde ise, o adamcağızda üzülmelidir. İyi insanlara gıbda etmelidirki, o iyilik sahibini sevmekle bari bir fazilet ve ecre nail olabilsin. Ameller niyetlere göre ol­ması hasebiyle iyi niyetler çok güzel iyilikler ve iyi neticeler meydana ge­tirir.<br />
Cenâbu hak, bizleri ve müslüman kardeşlerimizi bu kıymetli amel ve faziletlerden nasibini alanlardan eylesin. Amin.<br />
İyi niyyet, iyi kazanç ve iyi niyetle işlenen hayırlı amellerin mükâfatı ife ilgili geniş İzahat, yukarda birinci hadîsi şerifin İzahatında geçmiştir.<br />
İşte bu mutlu insanlar, her ne kadar bedenen dünyadan göç edib ahi-rete gitselerde ölmemiş&#8217;yaşayan insanlar menz&#8217;ilindedirler. Mutlu insanlar, böyle öldükleri halde ölmemiş insanlar sınıfından amel defterleri iyiliklerle dolan ve çalışan adamlardır.<br />
Bu iyilikleri ihya edenlerin zıddına bâzı kimselerde şer ve haramları ih­das ederler, kumar bilmeyenlere kumar öğretenler, çalgı öğretenler, hırsız­lık ve uğursuzluk öğretenler, çalgılı şarkılar ihdas edenler, dans ve balu ya­panlar ve öğretenler, içki içib başkalarına da içtirib alıştıranlar, namazı terk ettirenler, bir yerde kumar hâne açıb orada kumar oynatanlar, keza fuhuş hâne açıb1 fuhuş yapdıranlar, alış verişlerde ihtikarda bulunanlar, yalan söy­leyerek alış verişde bulunanlar, karaborsa mal satanlar, faizciliği mubah-mış gibi işleyib başkalarına da teşvik edenler, yeni yetişen genç dimağlara kötülükleri telkin ederek; Allah; Peygamber, din îman, vatan, millet, düş­manlığı yapanlar, ana baba ve büyük tanımayan aynı zamanda her türlü haksızlıkları mubahmış gibi telkin edib işletenler ve daha saymakla bitme­yecek kadar pek çok kötülükleri işleyenler, işleten ve teşvik edenler de o işledikleri kötülüklerin vizrini çekecekleri gibi, o işledikleri veya tâlim edib işlettikleri kimselerin ilâ nihâye günâhları devam ettikçe o ilk ihdas edib çı­karan veya yapanların vizirleri de devam eder, onların vizri kadar vizir ve cezaya çarbacaktirlar.<br />
İşte böyle kötülükte örnek olan kimselerde, çok kötü ve çok zararda olan bir ahmak ve mücrimdirler. Bu adamlar âhirette başkalarının işlediği günahların yüzünden şiddetli ve kat kat azaba müstehak olacaktırlar. Böyle felâket olan kötülüklerden Allâha sığınmak en çıkar yoldur. Cenâbu hak bü­tün ümmeti muhammedle bizleri ve neslimizi bu gibi iflas ettirici ve çok çok kötü amellerden muhafaza buyursun. Amin.<br />
Yukardaki hadîsi şerifte beyan edilen ve ikinci hükmü hâmil olan bü­yük veba! ve vizir sahibleride böylece anlaşılmış oluyor. Bu kısa izahattan sonra tekrar yukardaki hadîsi şerifi okuyalım ve üzerinde iyi düşünelim. İyi düşünelimde kendimizi tehlike ve veballardan korumuş olanlardan olalım. <a href="#_ftn207" name="_ftnref207">[207]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788509"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>170 &#8211;</strong> (31) Amr bin Avf (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Muhakkak din, hicaza sığınır, yılanın deliğine akıp sığındığı gibi ve elbette din, hicazda muhafaza edilip korunacaktır, dağın tepesindeki sığınıp korunma merkezinde geçinin sığındığı gibi.<a href="#_ftn208" name="_ftnref208">[208]</a><br />
— Şüphesiz din, garib olarak başladı ve gelecekde başladığı gibi ga­ripliğe avdet eder. Binâenaleyh gariplere müjdeler olsun ve o garipler, ben­den sonra benim sünnetimden ifsad edilenleri ıslah eden kimselerdir.» <a href="#_ftn209" name="_ftnref209">[209]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788510"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Amr bin Avf (R.A), hicretin beşinci senesinde müslüman olan ve medînei münevvere yakınında «Müzenî» isimli bir mahalde karar ederdi, ken dişinin medînei münevverede de bir evi var idi, zaman zaman burada da sa­kin durdu. İlk iştirak ettiği muharebe, Handek muharebesidir.<br />
Kendisinin îman etmesi üzerine hal ve hareketini ve kendisi gibilerin durumlarını yüce Allah överek hakklarında şu âyeti kerîme nazil olmuştur :<br />
«Peygambere indirilen (Kur&#8217;an-ı kerîmi) dinledikleri vakit, hakkı tanıdık­larından dolayı gözlerinin yaşla dolub taşdığını görürsün onların. (Onlar şöyle) derler : Ey Rabbimiz! îman ettik, artık bizi (hakka) şahid olanlarla beraber yaz.» (Mâide sûresi, 83)<br />
Bu âyeti kerîmede beyan edilen Allah aşkı ve Allah korkusundan doiayı gözleri yaşla dolub ağlayan ve halleri Hâliki zülcelâl tarafından övülen zat­lardan biriside, yukardaki zâtı muhterem olduğu beyan edilmiştir.<br />
Tebük seferinde Allah aşkı ve ümmet derdi ile ağlayanlardan birisidir.<br />
Medînei münevverede sakin olurken Hz. Muaviyenin hilâfeti zamanın­da vefat etmiştir. Allah ondan râzi olsun.<br />
Hadîsi şerifîn baş tarafında beyan edilen cümlelerde, ahir zamanda fit­ne ve fesatların zuhur edib etrafa dağıldığında din, evvelce olduğu gibi tekrar Hicaz bölgesine sığınacağı ve bu sığınıb akma bir nevî deliğine akan yılana teşbih edilmiştir.<br />
Yukarda 160 nolu hadîsi şerifte bu mânayı ifade eden cümlede «îman» tâbiri ile zikredilmişti. Din ile îman kelimesinin mânası aynı hükmü ifade et­mektedir. Onun için burada açıklamak îcab eden hususlar bir nebze orada zikredilmiştir. Muhterem okuyucularımıza 160 nolu hadîsi şerifi ve &#8220;aah bö­lümünü okumalarını tavsiye ederiz. <a href="#_ftn210" name="_ftnref210">[210]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788511"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>171 &#8211; </strong>(32) Abdullah bin Amr (R A) den mervidir, dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«And olsunki, benî İsrail üzerine gelen şey gibi tıpa tıp, adım adım be­lim ümmetim üzerinede gelecektir. Eğer onlardan bir kimse, annesine aleni olarak gelmişse (açıkça tecâvüz edip zina etmişse), elbette o işlenenin ay­nısını benim ümmetimdende işleyen olacaktır.<br />
— Şüphesiz beni israil yetmiş iki millete ayrılmıştır. Benim ümmetimde yetmiş üç millete ayrılacaktır. O yetmiş üç milletten bir tanesi hariç diğer-erinin hepsi {yetmiş ikisi) cehennemdedirler.<br />
— Ashabı kiram decMler : O cennete girecek bîr millet kimdir ya Resû-üllah!<a href="#_ftn211" name="_ftnref211">[211]</a><br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu : «Benim ve ashabımın yolu üzere olandır.» <a href="#_ftn212" name="_ftnref212">[212]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788512"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte geçmişve gelecekle ilgili pek mühim ve acâîb hükümler Deyan buyurulmştur. Benî İsrail ismini alan Yahûdî ve Hıristiyan milletinin işlediklerini bu ümmetinde, aynısını tıpatıp, adım adım tâkib edib işleyeceğini hatta onlardan annesine alenî tecâvüz edib zinada bulunan olmuş ise, ümmettende işleyenlerin olacağı beyan buyurulmuştur.<br />
Resûlüllah (S.A.V) efendimizin bu mübarek sözleri istikbaldaki hallerin zuhuru ile ilgili olması ve o hallerinde aynısının görülmesi bir mûcizei Re­suldür. Zira bugün sokaklarda geçmiş milletlerdeki vahşeti işleyenlerin zina ve fuhuşun çeşitleri işlenir durumdadır. El zinası, di! zinası, ayak zi­nası, göz zinası ve nihayet cinsi münasebet zinasını dahî çekinmeden ya­sanlar görülür hale gelmiştir.<br />
Annesini, kardeşini, halasını, teyzesini, gelinini ve hatta kızını dahî dans ve balo salonlarında kucağına alıb hayasızca dans edenler, alenî zi­nayı yapanların ta kendisidirler. Kendi karısını çeşitli toplantılara götürüp rast geleninin kucağına verircesine el sıktıranlar, öpüştürenler, dans ve ba­lo yapmalarına rıza gösterenler, karşı karşıya oturtup sulu sulu şakalarda bulunduranlar ve daha akla hayale gelmedik deyyüslükleri işleyenler, Asır­larca evvel Hz. Peygamber efendimizin beyan buyurdukları hayasızlık ve namusunu yıkma hastalıklarının tezahürüdür.<br />
Yâni, bu halleri görmekle Peygamber efendimizin mucizeleri görülmüş oluyor ve dolaysiyle sözündeki sadakat ve doğruluğunu asırlarca sonra yi­ne isbat etmiş oluyor.<br />
Resûlüllah sallallâhü aleyhi veseîlem efendimizin bu açıklamalarındaki hikmet şudur: Benî İsrail ismini alan o yahûdîler ve Hıristiyanlar, analarına tecavüz ederek o kötülüğü işleyib helak olmuşlarsa, bu ümmet de de aynısı nı işleyenler helakü perişan olurlar. İlâhî adet böyle cereyan etmiştir. Aynı şe kilde devam edecektir. Bu helak oluş, şiddetli rüzgarın acâib şekilde altı üste karıştırmasına teşbih edilmiştir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Öybe helak ecfıici bir rüzgâr ki, uğradığı bir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyor.» (Zâriyat sûresi, 42)<br />
Bu hadîsi şerifteki «Ümmet» kelimesinin anlamı, «Ümmeti davet» ola­rak vasıflandırılan, inanan kimselerdir. Zira Peygamber efendimiz bu ümme­tin vasfını beyan ederken, kendine izafe ederek beyan etmiştir. Binaenaleyh kendine izafe ve nisbet etmekle de hak ve hakîkata inanmış kimseler ol­muş oluyor. Bâzı âlimler, «Ümmeti davet» e şamil olduğunu zikretmişler­dir.<br />
Hadîsi şerifte ikinci bir hOKüm ise, şu cümlelerle İzah buyurulmuştur: «Şüphesiz ki, Benî İsrail (Hıristiyan ve diğer ehli kitablar), yetmiş iki millete ayrılmıştır. Benim ümmetimde yetmiş üç millete ayrılacaktır.»<br />
Bu cümlelerdeki, «Benî İsrail» cümlesinin Ehli kitablardan hınstıyan-lar olduklarını bilmek gerekir. Zira Peygamber efendimiz diğer bâzı hadîsi şeriflerinde, Yahudilerin, yetmiş bir fırkaya, Hıristiyanların, yetmiş iki fırka­ya ve kendi ümmetininde yetmiş üç fırkaya ayrılacağını beyan buyurmuşlar­dır.<br />
Cümleden bir hadîsi nebevîsinde şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz ki, Mûsâ (A.S) m kavmi (Yahûdîler), kendisinden sonra yet­miş bir fırkaya ayrılmışlardı. Yetmiş fırkası helak olmuştu, bir fırkası halas buiub kurtulmuştu.<br />
— Isa (A.S) in kcvmi de kendisinden sonra yetmiş iki fırkaya ayrılmış­lardı. Bu fırkalardan yetmiş biri helak olmuştu ve bir fırkası da helak olma-yıb kurtulmuştu.<br />
— Muhakkak ki, benim ümmetimde yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İşte o yetmiş üç fırkadan yetmiş ikisi helak olacaktır, bir tek fırkası helak oimayıb kurtulacaktır.<br />
— Ashabı kıiram tarafından sorularak denildi ki, Ya Resûlellâh! O kur­tulan fırka kimdir?<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«O helakdan kurtulanlar, Sünnete ve cemaata sarılan kimselerdir.»<a href="#_ftn213" name="_ftnref213">[213]</a><br />
Hadîsi şerifte geçtiği üzere, bu ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Ve de, şimdiye kadar yetmiş üç fırkası da ortaya çıkmıştır. Yetmiş ikisi da­lâlet ve sapıklıkda olacaklar, bir fırkası ki, necat fırkası helak olmayacaklar­dır.<br />
Dalâlet yoluna sapmış olan yetmiş iki fırka, ilmi kelam ve akâid kitab-larında uzun uzun yazılmıştır. Biz de burada ana kollan ile o kollara bağlı olan şubelerin isimlerini ve sapıtmalarına sebeb olan kötü akidelerinden birer örnekle iktifa edeceğiz.<br />
Şârih Aliyyülkârî merhum şu cümleleri naklederek hulâsalaşmıştır :<br />
«Sen bi! ki, Bid&#8217;atcıların (sapık fırkaların) aslı, Mevâkıf da nakledildiği gibi sekiz kısma ayrılır (ve şunlardır) :<br />
<strong>1)</strong> MUTEZİLE dir. Bunlar, kullar kendi amellerinin yaratıcısıdır, der­ler. Cenâbu hakkın görülme imkânını inkar ederler ve sevab ile cezanın ve­rilmesi gerekenlere sevab ve cezayı vermesi Allâha vâcibdir, derler, {işte bu görüşler, ehl isünnet görüşüne zıddır.) Bu MUTEZİLELER, yirmi (20) fır­kaya ayrılmışlardır.<br />
<strong>2)</strong> ŞÎALARDIR. Bu Şîalar da, Hz. Ali kerremeilâhünün mehabbet ve sevgisinde çok aşirî giden kimselerdir. Bunlarda yirmi iki (22) şubeye ayrıl­mışlardır.<br />
<strong>3)</strong> HAVARİC&#8217;lerdir. Bunlarda, Hz. Aliyi ve büyük günah işleyenleri tekfir eden sapıklardır (ve aynı zamanda Hz. Aliyi Küfe de mescidde zehirli kılıçla şehid eden hâinlerde bunlardır). Bunlar, yirmi (20) şubeye ayrılmış­lardır.<br />
<strong>4)</strong> MÜRCİE&#8217;lerdir. Onlarda, Mümine îmanlı iken mâsiyet zarar ver­mez, kafire ibâdet ve tâatın menfeatı olmadığı gibi, diyerek ehli sünnete aykı rî görüşleri iddia etmişlerdir. Bunlar, beş (5) şubeye ayrılmışlardır.<br />
<strong>5)</strong> Neccâriyyelerdir. Bunlar da, Kulların fiillerinin yaratılışında ehli sünnete muvafakat ederken, ilâhî sıfatları inkar edib nefyetmede ve kelâmı<br />
ilâhînin hadis olduğu İddiasında Mutezilelere muvafakat eden sapıklardır. Ve bunlar, üç {3) şubeye ayrılmışlardır.<br />
<strong>6)</strong> CEBRİYE&#8217;lerdir. Bunlarda, kulların ihtiyarı olan irâdeî cüziyyele-rini inkar ederek ehli sünnet îtikadına muhalefet etmişlerdir. Ve bunlar, bir tek şubedirler.<br />
<strong>7)</strong> MÜŞEBBİHE&#8217;dirler. Bunlarda, hak tealayı mahlûkata ve cisimlere benzeten sapıklardır. Bunlarda, bir fırkadır.<br />
<strong>8&#8242;)</strong> HULÛLİYE&#8217;dirler (Bunlarda, mes&#8217;eleleri halletmek ve emsali hü­kümleri öğrenmek için kitab ve sünnete müracaat etmeyib direk Allâha hu­lul edib işlerini hallettiklerini ve buna benzer pek çok sakat ve kötü olan iddialarda bulunan kimselerdir.) Ve bunlar, bir şubedirler.<br />
Buraya kadar saymış olduğumuz firakı dâlienin adedi, yetmiş iki olmuş­tur. İşte bu yetmiş iki fırkanın hebsi cehennemliktirler.»<a href="#_ftn214" name="_ftnref214">[214]</a><br />
Yukardaki firakı dâllelerden bâzılarının fasid akîde ve görüşlerini bir nebze îzah ederek günümüzde bu sapıkları kimlerin kimleri taklid ettikleri­ni, «İSLAMA SOKULAN BİD&#8217;AT VE HURAFELER» adlı eserimizde yazdığı­mızı hatırlatırız.<br />
Hadîsi şerifin son kısmında necat fırkasını da Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz şöyle beyan buyurmuşlar :<br />
«Benim ve ashabımın yolu üzere olandır.»<br />
Evet bir ferd veya bir zümre, doğru yolda olduklarını iddia ederlerse o kimselerin îtikad, amel ve ahvâllarına bakılır. Kitab ve sünnete uyar ve aynı zamanda ashabı kiramın takîb ettikleri yol ki «icmâı ümmet» denilen hükme uyarsa, doğrudur.<br />
Şayet bu ana esaslara uymaz ve aynı zamanda yasak ve haram olan hükümleri ihtive eder eskilde olursa, işte bu sapıklıktır ve işleyenler de zın­dık, sapık ve Bid&#8217;atci kimselerdendirler.<br />
Her zaman olduğu gibi günümüzde de pek çok fırkalar ve fikir ihtilaf­ları görülmektedir. İhtilaf ve münakaşalar, islam esaslarını izhar için veya her hangi bir islâmi hükmün icra ve tenfizi jçin olursa, yerinde ve güzel bir citiaddır. Fakat öyle olmazda çeşitli nedenlerle dünya menfeptını elde et­mek, makam, mansib ve bir mala vâsıl olmak gayesine matuf olarak ihti­laf edilirse ki, günümüzdeki ihtilaf ve münakaşaların pek çoğu bu gayeler doğrultusunda dır.<br />
İslamda, ihtilâf caizdir ve fakat iftirak, caiz değildir, haramdır. Böyle olmasına rağmen günümüzde ihtilaf ile iftirakı bilmeyen pek çok kimseler, iftirâkı (fırkacılığı) bir meslek ve san&#8217;at hâlinde İşlemektedirler.<br />
İftilöf; Hakkın ibrazı ve izharı için veya kadre uğrayan bir hakkın dikil­mesi, bir farzın îfası veya bir hayrın icrası gibi pek çpk yönleri olan dînî hükümlerin tesbit ve tâyîni için yapılan ictihad ve gayretin tâ kendisidir.<br />
Resûlüllah (S.A.V) efendimiz, «Ümmetimin ihtilafı, geniş rahmettir.» buyurarak bu hususun cevaz ve iyiliğini beyan etmişlerdir. Ve aynı zaman­da ictihad neticesinde ihtilâf edilen bir mesele de, hakkı bulub isabet edene iki ecir ve isabet edemeyib hata edene de bir ecir olduğu muhtelif hadisi şeriflerde ve usul kitablarında yazılmıştır.<br />
Fakat islâmın yasak ve haram ettiği iftirak (fırkacılık) ise, birbirlerini tekfir eden ve en ağır kötülemelerle savunma yapan ve her vasîlelerle ken­dilerini en iyi ve en doğru yolda olduklarını savunarak kendilerine iltihak etmeyenleri veya kendilerinin hata ve eksiklerini söyleyenleri, hemen ka­ralayıp küfre itenlerin, hal ve hareketleri ki, yukarda sekiz sınıfda hulasa edilen ve «firakı dâlle» denilen zındıkların yollarını tökib edenlerin meslek ve meşrebleri olması hasebiyle haram ve günahtır.<br />
Fırkacılığın islamda haramlığı pek çok şer&#8217;î delillerde açıklanmıştır. Cümleden bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuşîur:<br />
«Hepiniz, tcpdan sımsıkı AlEâhın ipine (Kur&#8217;ânı Kerîme, islâm dinine) senlin. Parçalanıp ayrılarak fırkacılık yapmayın.» (Ali İmran sûresi, 103)<br />
Diğer ayeti kerîme meali de şöyledir :<br />
«Dinlerini parça parça edenler (dinde fırkalara ayrılanlar), ayrı ayrı fırkalar olanlar (yok mu?) sen hiç bir vech i!e onlardan değilsin.» (Enam sûresi, 159)<br />
Bu son ayeti kerîme de «Siye an» kelimesi buyurulmakla, bu şu de­mek oluyor: bir reis ve lidere tabî olup ve ona yardımcı insanlardan mürek-keb cemaat, demektir. İşte bu şîacılık &#8211; fırkacılık; Allah ve peygamber yolu değildir. Haram ve sapıkların yoludur.<br />
Hal böyle iken ey zavallı müslümanlar! Şu günümüzdeki çıkarcı ma­kam ve mansib hırsına bürünmüş gözleri dönmüş muhteris, kin ve buğz saçan ve kardeşi kardeşe hasım yapan ve yapdıran kimselerin hal ve ha­reketleri, acaba bu fırkacılık değildir de nedir? Elbette katıksız ve açıkça fırkacılıktır. Haramdır. Binaenaleyh bu haram ameli, sanat ve meslek edin­mekte haramdır. Haram olan bu hâli «haram» diyerek işleyenler, fasık mü­minlerdirler ve fakat haram olan bu fırkacılığı «helâl» diyen ve hiç günah kabul etmeyenler, Allah muhafaza din ve İmandan olurlar, dinsiz ve îman-sız kâfirdirler.<br />
Öyle ise, müslüman kardeşlerimiz, çok uyanık olmalıdırlar ve çok dik­kat etmelidirler. Zira islâmın yasak ve haram kıldığı şeyleri bilmeyerek helâl ve iyi gibi işliyorlar, sâdeee işlemekte de kalmayıp haramları, en iyi ve en güzel meslek, iş ve meziyet gibi göstermeye ve savunmaya kalkabi­liyorlar.<br />
Cnabu hak bütün müslüman kardeşlerimizle bizleri ve neslimizi, eehâ-lete kurban olubda haramları, helâl ve küfürleri îmandan sayacak ve savu­nacak derecede abdallaşan ve sapıtanlardan olmamayı nasîb buyursun. Amin.<br />
Ehli sünnetin îman esaslarını, yukarda ikinci hadîsi şerifin îzah bölü­mün de kısmende olsa yazıldığını ve tefrikanın tehlike ve dayanağını açık­layıcı hükümelerini de, «İslamda Evliya meselesi ve Hârikalar» adh eseri­mizin «Giriş» kısmında yazdığımızı hatırlatırız.<br />
İhtilaf ve iftirak meselelerini kısa yoldan açıkladıkdan sonra, şimdi günümüzde birde «Teltik veya Telfiki mezâhib» meselesinin tartışması yapıl­mamaktadır. Aslında bu mesele uzun zamandan beri münakaşa edile gel­miştir.<br />
Elimizde bulunan islam hukukunun ehli sünnet hükümlerini beyan eden ana kaynaklardan naklederek bir kaç satırla anlatmaya çalışacağız.<br />
<strong>TELFİK :</strong> Luğatta, bir yere cem edip toplamak ve birj birine zammedip bitiştirmek manasınadır.<br />
İstilahda Telfik : Bir mes&#8217;ele ve hadisede mezhepleri içtima edip bir merkezde toplama usûludurki, bu şekildeki hareket, ashabın ve müetehid-lerin rahmet olan ihtilafını red etmek olduğundan bâtıldır.<br />
Dürrün muhtar şerhi Reddül muhtarda şöyle denilmiştir:<br />
«Muhakkakki, bir hüküm telfiki, (ulemâ ve fukahönın) icma-ı ile bâtıl­dır.» <a href="#_ftn215" name="_ftnref215">[215]</a><br />
Yani bir hükmü, müctehidlerin görüşlerini birleştirerek işlemek, bütün ulemanın icma-ı ile batıldır.<br />
Telfik-in batıllığına misal olarakda İbni Abictfn şu misali zikretmiştir:<br />
«Abdestli bir kimsenin bedeninden kan aksa ve kadına dokunsa, sonra­da namaz kılsa, işte bu namazın sıhhati meselesi, Şafi-Î ve Hanefî mezhe­bine binâen telfiklidir. Telfik ise, bâtıldır. Binaenaleyh namazda sahih ve caiz değildir.»<a href="#_ftn216" name="_ftnref216">[216]</a><br />
Yani telfik yaparak mezheblerin görüşlerini bir noktada cem etmek isteyen bir kimse, Abdest alsa ve Abdesti aldıktan sonra bedeninden her hangi bir sebeble kan çıksa ve kadına elini dokunmuş olsa, İmamı-Şâfi-Î hazretlerine göre, bu adamın abdesti, kon çıkınca bozulmaz, fakat kadına dokunmakla abdesti bozulur.<br />
İmamı Azama göre ise, abdestli kimsenin bedeninden çıkan kan abdes­ti bozar, kadına dokunmakla abdesti bozulmaz.<br />
İşte mezheblerin bir noktada cem edilmesi iddiasında bulunan müfsid-lerin yapacakları ve iddia ettikleri böyle fasidlikleri müslümanların başına<br />
getirmek istemektedirler, bunlar, müslümanları şaşırtıp hak yoldan batıl yo­la sapıtmak suretiyle şeytanın yolunu takip eden sapıklardır.<br />
Binaenaleyh telfiki mezâhib iddiasında bulunanlara tabî olanlar, «Üm­metimin ihtilâfı rahmettir.» Buyuran Peygamber efendimizin mübarek sözü­nü bırakıp veya kötüleyip şeytanın telkin ve iğfalina uyan kimselerdir.<br />
Teltik yolunu bırakıpda ayrı ayrı meselelerle veya iki meseleden birinde bir imamı ve diğer birindede diğer bir imamı {Müctehidi) taklid etmek caiz­dir.<br />
İbni Abidinin torunu Allâme Alâeddin merhum Hediyetül alâiyyesinde şu hükümleri zikretmiştir:<br />
«İnsan için, amel ettiği mezhebinin muhalifi olan başka bir mezhep ima­mının görüşünü takiid ederek amel etmesi, o mezhebin şartlarına haiz ol­mak kaydı ile caizdir, velevki meselenin vukuundan sonra olsun (yine caiz­dir),<br />
— Ve bu amelin cevaz şekli, bir birine zıd iki hâdisenin işlenmesinde-dirki, birisi diğeri ile hiç alâka ve münasebeti olmaması lazımdır.<br />
— Fakat bir hadisede cem etmeye kalkışmak caiz değildir. Zira telfik-tir. Bir hükümde ki, bir birine zıd olan hükümleri cem edip toplamak şek­lindeki telfik, batıldır.» <a href="#_ftn217" name="_ftnref217">[217]</a><br />
Yukardaki hükmün baş tarafında beyan edildiği üzere, bir insan bir mezhebi taklid ederken o mezhebin muhalifini beyan eden diğer mezheb sahibinin görüşünü tek başına taklid edip onunla amel etmekde caizdir. Tâ-bîîki hadiseler ayrı ayrı olmak ve iki mezhebin görüşünü cem etmek gâye-side olmamak şartı ile caiz ve sahihtir, velevki bu îaklid, amelden sonra ol­sun, yine caizdir.<br />
Bu hususu açıklayan bir hâdise şöyle cereyan etmiştir : «İmamı Ebî Yusufdan rivayet olunduğuna göre, İmamı Ebû Yusuf bir gün cuma namazını bir hamamda gusul edip kılmişdı. Sonra kendisine o ha­mamın kuyusunda (havzında) ölü farenin olduğu haber verildi.<br />
— Bunun üzerine İmamı Ebû Yusuf dediki:<br />
«Bizde Medine Ehlinden olan kardeşlerimizin (İmamı Mâlikin) kavli &#8220;İle amel etmiş oluruz, (onlara göre) Su, iki kuleye {yüz elli rıtıl alan büyüklük-de iki testinin dolusuna» ulaştığı zaman necaset yüklenmez (necislik kabul etmez).»<br />
— işte bu, meselenin vukuundan sonra yapılan bir takliddir.»<br />
(Hediyetülalâiyye, 305) (Keza bak, İbni Abidin, C. 1, 70) Şu halde bir insan, belli bir mezheble amel ederken bir meselede veya muzdar kalınan bir kaç meselede telfik yapmadan sâdece muhalif mezhep sahibinin görüşü ile amel edebilir. Bu meselenin en bariz açıklayıcı misâli yukardaki İmamı Ebû Yusufuun amel şeklidir. Kendisi mezhebde Müctehid olarak İmamı Azam hazretlerinin kanunlarını tatbik ederken, bir ameli işledikten sonra kendisine o amelîn durumu hakkında tehlikeden bahsedilin­ce, hemen İmamı Mâlikin görüş ve içtihadı ile amel ediyor.<br />
Evet zaruretler karşısında kalan kimselerde, ister mesele işlenmeden evvel olsun, ister meselenin vukuundan sonra olsun, .taküd ettikleri bir mez hep İmamının muhalifini beyan eden diğer bir müctehidi taklid edip bir me­selede veya muzdar kılınırsa hayatta muhtelif zamanlarda bir kaç meselede Müctehidi taklid etmek caizdir.<br />
Daha geniş malumat, fıkıh kitaplarında mezkûrdur.<br />
Telfiki mezâhibin bâtfllığı yanında, İntikali mezhebin &#8211; Mezhep değiş­tirmenin dünyevî bir garaz olmadan sırf dîni bir kanaat ve anlayışdan dola­yı caiz ve mubah olduğunuda bilmek ve bildirmek lâzımdır.<br />
Nitekim Hediyetülalâiyye de şöyle denilmiştir :<br />
«Câhil ve avamdan olan bir kimse, kendi, mezhebinden diğer bir baş­ka mezhebe intikal edip geçmek istediğinde, eğer bir dünyevî maksad için olursd, mekruhdur. Zira böyle adamın belli başlı bir mezheb ve yolu yok­tur. Bu takdirde yeni bir mezhebe intikal edip başlamasıda iyi bir şey olmaz.<br />
— Şayet mezhebinden diğer bir mezhebe intikal eden kimse, kendi mezhebi ile iştigal eden bir âlim bulamaz ve mes&#8217;elesini öğrenemez ve fa­kat diğer mezhebde kolaylık ve öğreten kimseyi bulursa, İşte bu dîni garaz­dan dolayı mezhep değiştirip diğer mezhebe intikal etmesi, vacib olur. Çe­kinip geri durmasıda haram olur. Zira bir mezhebe cahil bir şekilde bağlanıp hiç bir şeyi belleyemeyip durmakdan, diğer mezheplerden bir mezhebin şe­riat ilmini öğreten bir kişinin bunlunması halinde ona intikal etmek daha hayırlı ve yidir. Çünkü şer&#8217;i hükümleri bilmemek büyük bir vebal ve günah­tır. Aynı zamanda ibâdetin sahih ve makbul olmasıda çok az olur.<br />
—Ve eğer mezhep değiştirip bir mezhepden diğer bir mezhebe İntikal eden kimse, ne dini bir garaz ve nede bir dünyevî garaz olmayıp ancak mezhep değiştirme kasdınt kullanarak intikâl ederse, bu takdirde beis yok­tur. (Fakat lâbese bihi — beis yoktum, terk etmek evlâdır.)»<a href="#_ftn218" name="_ftnref218">[218]</a><br />
Mezhebinde fakih olanlarında dinde bir kolaylık ve şâire gayesi ile mez­hebinden intikal etmesi, vacib veya caizdir. Dünyevi maksadla olursa, kera­hettir, böyle olunca, ise, Şer&#8217;î hükümlerle oynamak ve alaya almak olacağın-dan haramdır.<br />
Mezheb sâhiblerinin taktid ettikleri mezhebleri ile diğer mezhebler hak­kında amelî ietihad hükümlerinde savab ve doğru olan şöyle denmelidir.<br />
«Mezhebimiz savabdır, fakat hata olmak ihtimali vardır ve bizim mu* hatiflerimizin mezhebi hatadır, fakat savab olmak ihtimali vardır.»<a href="#_ftn219" name="_ftnref219">[219]</a><br />
İetihad ve müetehidler hakkında geniş malûmat, bu eserin İkinci cil­dinde gelecektir. <a href="#_ftn220" name="_ftnref220">[220]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788513"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>172 &#8211;</strong> {33} Ahmet bin Hanbel ve Ebû Davûdun Muâviye (R.A) den rivayetinde şöyledir:<br />
«Yetmiş ikisi Cehennemdedir. Bir tâneside Cennettedir. O Cennette olan bir millet de cemaattır.<br />
— Şüphesiz benim ümmetim içinde öyleler çıkarki, onlara hevâfarı (Nefsâni arzuları olan Bid&#8217;atlar) her taraflarına sirayet edib yerleşir. Sanki Kuduz Köpeğin sahibini ısırınca damar ve mafsallardan hiç bir yer kalma­dan her tarafına sirayet edip girdiği gibi»<a href="#_ftn221" name="_ftnref221">[221]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788514"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerifin baş tarafında yetmiş üç fırkadan yetmiş ikisinin cehen. nemlik olup, bir tanesi cennetlik olacağını beyan ederken, o cennetlik olan fırkanın «cemaat» olduğunu beyan buyurmuştur. Yani cennetlik olan fırka, ilim ve islam esaslarını teşkil eden ve Peygamber efendimizin izine tabî olan fıkıh (Din ve şeriat) ilmine bağlı olan cemaat topluluğudur.<br />
Bu cemaatı temsil edenler, bu vasıflara schib olan kimselerdir, velevki bu esaslara bağlı ehli sünnet yoluna tabî olan dağ başında tek bir kişi ol­sun, yine o tek kişi ehli sünneti temsil eden kimsedir.<br />
Bu hususu Büyüklerden Süfyânı sevrî (R.A) şu cümleleri ile beyan et­miştir :<br />
«Eğer din ve şeriat ilmine vakıf olan bir fakıh, tek başına dağın tepe­sinde olsa, İşte o k,imse cemaattır.»<a href="#_ftn222" name="_ftnref222">[222]</a><br />
Yani dağın başındaki tek başına duran gerçek ve hakîki alim (İlmi ile amel eden kemal sahibi âlim), ehli sünnet makamına kâim oiması hasebiy­le ehli sünnet velcemaat topluluğunun temsilcisi ve gerçek cemaat toplulu­ğu o kimsedir.<br />
Şu haide hak ve hakîkata; îman, ilim ve amelleri uymayan ve fakat dil­lerinde öyle olduklarını söyfeyen bir yığın insan topluluğu, cemaat topluluğu<br />
değildirler. Onlar olsa olsa sapık yolda olan firakı dâlleden olurlar. Zira ehli sünnet velcemaata bağlı ve o cemaatı temsil edebilmek için, îtikadları, amel ve ahlakları ve her hareketleri Peygamberimize ve onun yolunu tâkîb eden ashabının yoluna tabî olması şarttır. İlim ve irfandan yoksun aynı zamanda esâsa dayanmayan bir çok laf ebeleri ve batıl yığınakları, hiç bir zaman eh­li sünnet temsilcisi olamazlar.<br />
Hatta bâzı kurubların kuruluşları ve tâkib ettikleri yol ve metodları, ta­mamen ilâhî hükümler dışında ve beşerî pirensiblere göre oluyor, bununla beraber kendilerini ehli sünnet velcemaat yolunda olduklarını savunmakta­dırlar. Bunların iddia ve düşüncelerinin hakîkatla hiç alakası olmadığını iyi anlaya bilmek için hemen yukarda 171 nolu hadîsi şerifin izahını okumak kifayet eder. Orayı mutlaka tekrar tekrar okuyalım.<br />
Hadîsi şerifin ikinoi paragrafında ise peygamber efendimiz, nefsanî ar­zularına tabî olan Bid&#8217;ad sâhiblerinin tehlike ve fenalıklarını îzah ederken, kuduz bir köpeğin ısırmasına teşbih buyurmuşlardır. Kuduz köpek kimi ısırır-sa, ısırdığı saatte hemen o adamı helak edici bir zehir kaplar, eğer hemen kuduz aşısını yapıp önlenmezse, o adamda kudurur derhal helak olup gider.<br />
Kendi arzu ve isteklerine şeriatı uydurmaya çalışan Bid&#8217;adcılarda bir adama musallat olurlarsa, o adamın din ve îmanını zehirleyib harab ederler. Doğru yoldan kaydırırlarsa, o adamacağız kolay kolay onların zehirinden kur tulamaz. Çünkü nefsin ve şeytanın isteği olan. böyle kötülüklerdir. O da ha­sıl olunca kurtulmak çok güçdür.<br />
Peygamberimiz diğer bir hadîsi şeriflerinde Bid&#8217;atcıları şöyle vasıflan-dırmışlardır:<a href="#_ftn223" name="_ftnref223">[223]</a><br />
«Bid&#8217;at ve uydurmacı kimseler, cehennem köpekleridirler.» <a href="#_ftn224" name="_ftnref224">[224]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788515"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>173 &#8211;</strong> (34) İbni Ömer (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüllch (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn225" name="_ftnref225">[225]</a><br />
«Şüphesiz Allahü teâla benim ümmetimi -veya Resûlüllah dedi: Ümmeti muhammedi- dalâlet (sapıklık) üzerine içtimâ etmez. Allanın yardım ve kud­reti, cemaat üzerinedir, Bıîr kimse cemaatdan ayrılırsa, kendisini cehenneme atar.» <a href="#_ftn226" name="_ftnref226">[226]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125788516"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümlerde, edillei şer&#8217;iyyeden icmâı üm­met üzerine delil vardır. İcmâı ümmetin hakîkat üzerine ittifak etmesi ise, ashabın ittifakı veya ashabın yolunu tâkîb eden ehli sünnet İtikadına sahib olan ümmeti icabet kimseler, dalalet ve sapıklık üzerine ittifak etmezler.<br />
Aslında «ÜMMET» kelimesinin mâna ve mahiyetini gerçekten ihtiva eden ümmeti muhammed, hiç bir zaman dalâlet ve küfür üzerine ittifak et­mezler. İslam esaslarına âlim ve vâkıf olan ve şer&#8217;î hükümler ile amel eden hak aşıkları olan bir topluluk hiç bir zaman bâtıl üzere ittifak etmemişlerdir, ve kıyamete kadarda ittifak etmeyeceklerini mübarek Peygamber sallallâhü-aleyhi vesellem efendimiz yukardaki sözlerinde buyurmuşlardır.<br />
İslam esaslarına âlim ve vâkıf olan ümmetin dalâlet ve küfür üzerine ittifak etmeyeceklerini beyan edib îzah etmekle, bir takım cahil kimselerin veya ilim zırhına bürünmüş ve fakat islâmın esaslarından hiç haberi olma­yan sâdece bir az bir şeyler okuyub konuşuvermekle kendilerinde ulemâ süsü görenlerin veya başkalarının böyle câhilleri başlarına gelmekle âlim diye kıymet vermeleri ile kendilerine ulema süsü verenler, hiç bir zaman ümmetin ittifak ve icmâi kabul edilemez.<br />
Hele islamın haram kıldığı fırkacılık pirensiblerine bağlı olarak kurulan güruhların ve toplulukların ittifakları hiç bir zaman icmâı ümmet olamaz. Zira onların kuruluş pirensibleri, bir topluluk hasıl olurda yetkili icraata sa­hib olurlarsa, islâmın esasları ile değil beşerî kanunlarla veya kendilerinin çıkaracakları beşerî pirensib ve kanunlarla hüküm vermekteler veya vere­ceklerdir. O toplulukların kuruluş ve neticede icrâât esasları bu şekilde cereyan etmektedir.<br />
Hal böyle iken haramlarla ve hatta belkide küfürlerle&#8217; iştigâl eden ve hiç bir zaman islam esaslarını delil olarak ele alıpda o esaslara göre icrâât yapma yetkisine ve hatta o ana esasları savunmak dahî suç kabul edilen bir topluluğun ittifak ve içtimâ etmeleri hiç bir zaman ehli sünnet velcema-at topluluğu olmaz ve hiç bir zaman bu topluluğa icmâı ümmet denilemez. Denilse denilse, böyle topluluklara «icmâı dalâlet ve icmâı cinayet» denile­bilir.<br />
Hak ve hakîkat üzerine ittifak eden topluluk üzerine Allâhü teâlanın yar dimi olacağını beyan sadedinde Resûlüllah (S.A.V) şöyle buyurmuştur :<br />
«Allâhın yardım ve kudreti, cemâat üzerinedir.»<br />
Evet hak teâîanın yardımı islamın esaslarına inanan müminlere ve on­larla beraber hak yolcularına dır.<br />
Allâhü teâlada bir âyeti kerîmesinde şöyle buyurmuştur : «Muhakkak ki biz azîmüşşan, Peygamberlerimize ve îman eden mü­minlere hem dünya hayatında ve hem Meleklerin şâhid olacakları günde (kıyamet de) yardım edeceğiz.» (Mümin sûresi, 51)<br />
Ataların da bir sözü vardır, «Doğrunun yardımcısı, Allahdır.» Hadîsi şerifte, «Bir kimse, cemaattan ayrılırsa, kendisini cehenneme atar.» cümlesi üzerinde de bir nebze durmak gerekir.<br />
Allâhın yardım ve nusreti hak ve hakîkatta içtimâ eden cemaat üzerin­de olması hasebiyle, böyle bir cemaattan ayrılanların varacağı cehennem ateşidir. Zira ilâhî nusredden mahrum olanların akibetleri hep öyle olmuştur ve öyle olması da mukadderdir.<br />
Halikı zülcelâl bir âyetinde şöyle buyurmuştur:<br />
«Şüphesiz ki Allah, bir topluluğa verdiği nimeti, onlar, kendilerindeki (birlik ve yardımlaşma gibi) iyi holi fenalığa çev.irmedikçe bozmaz. Bir toplu­luğa da Ailah bir kötülük diledimi, artık onun geri çevrilmesine hiç bir çâre yoktur. O topluluk için (kendilerine yardım edecek) Allahdan başka fyir yar­dımcı da yoktur.» (Ra&#8217;d sûresi, II)<br />
Diğer âyeti kerîme meali şöyledir:<br />
.«(Ey müminler!), gevşemeyin (dağılıp parçalanmayın), mahzun olma­yın, siz eğer (gerçekten) mümin iseniz (düşmanlarınıza galib ve onlardan) çok üstünsünüzdür.» (Ali İmran, 139)<br />
Evet hak ve hakîkatta ittifak edib birleşen cemaata hak teâlanın yar­dımı mutlaka ulaşır ve ilâhî vadi de öyledir.<br />
Nitekim bir ayeti kerîmede şöyle buyurmuştur;<br />
«Ey müminler! eğer siz Allâha (Allâhın dînine) yardım ederseniz, o da size yardım eder ve (hazarda, seferde) sizin ayaklarınızı kaydırmaz.» (Muhammed sûresi, 7)<br />
Yukardaki âyeti kerîmelerde belirtildiği üzere, hak yolda birleşilir ve yardımlaşılırsa, Allâhın yardımı da o cemaat üzerinde tecelil eder. Dolaysiyle en iyi yol elde edilmiş olur. Şayet cemaat topluluk hâlinden aynlırsa veya bir kimse hak yolda toplanan cemaattan ayrılırsa, işte bu kafilelerin akıbeti hem dünyada ve hem âhirette. perişanlıktır. Dünyada çeşitli belâ ve musibetlere mübtelâ olurlar, âhirette de cehennem azabına müstehak olurlar.<br />
Resulü Ekrem efendimiz de bu hususa işaret ederek cemaattan ayrılan kimsenin, kendisini cehenneme attığını ifâde buyurmuştur.<br />
Din yolunda içtimâ etmiş cemattan ayrılanların bir gün mutlaka helak olup azab olunacaklarını beyan eden ilâhî âyet meali şöyledir :<br />
«Kendilerine (hak dînin) ilmi geldikten sonra, ayrılığa düşmeleri ise, sırf aralarında hased ve azgınlıklarından dolayıdır. Eğer Rabbinden tâyin edilmiş bir vakte (kıyamete veya ömürlerinin sonuna) kadar azabın gecik­mesine dâir bir söz (vadi ilâhî) geçmiş olmasaydı, aralarında (kâfir olanla­rın veya tefrikaya dalanların) helak işleri mutfak surette bitîniverir di.»<br />
(Şûra sûresi, 14)<br />
Ataların da bir sözü vardır: «Sürüden ayrılanı, ktırd yer.» Yine atalar bir sözlerinde de birlikten ayrılmamayı tavsiye ederek de­mişler :<br />
«Bir elin nesi ver, iki elin sesıi var. Birlikten kuvvet doğar.» Saymış olduğumuz bu gerçekleri okuyan her müslüman kendisini kont­rol etmelidir. Acaba benim gittiğim yol ve birleştiğim kişiler, islam cemaati midir, yoksa fırka cemaatı midir. İslam esaslarına mihenkleyib ondan sonra kararını vermelidir. Şayet islam esaslarını bilemiyor veya mihenkleyecek kudrete sahib değil ise, hemen islam esaslarına vâkıf aynı zamanda günün fırkalarına ve fırkacılarına kendisini kapdırmamış kemal -sahibi bir âlime muracat etmesi lazımdır. Zira her kişi ve her âlim hak ve hakikati gösterme ye muktedir olamaz. Bilhassa günün salgın hastalığı hâline gelmiş olan fır­kacılığa saplanmış olan bilginler, çok ve çok yanılabilirler. Bu sebebdende doğruyu göstermeyebiiirier. Binâenaleyh her şeyin ehli arandığı gibi, bu mes&#8217;eleninde ehli aranmalıdır. <a href="#_ftn227" name="_ftnref227">[227]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788517"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>174 &#8211;</strong> (35) Yine ondan (İbni Ömer R.A. den) mervîdir, dedi: Resûlüliah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn228" name="_ftnref228">[228]</a><br />
«Doğruluk üzerine toplanmış büyük cemaata tâbi olunuz. Zira cemaat-don ayrılan kimse, kendisini Cehenneme atan kimsedir.» <a href="#_ftn229" name="_ftnref229">[229]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788518"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerifin ihtiva ettiği hüküm hakkında hemen yukardaki hadisi şerifin îzah bölümünde bir nebze beyanda bulunduğumuzu hatırlatırız. Biz burada hadîsi şerifin hükmünde işaret edilen bir kaç âyeti kerîme mealini nakledeceğiz.<br />
İslam cemâati hâlinde toplanmayı halikı zülcelal şöyle emir buyurmuş­tur:<br />
«Dini, elbirliği İle tatbik ediniz ve ayrılığa düşmeyiniz.!» (Şûra sûresi, 13)<br />
Yukardaki hadîsi şerifte beyanediien, «Sevâdülâzam : Doğruluk üzeri ne toplanmış büyük cemaat» hükmünü ashabı kiram hakkı ile yaşamışlardır. Zira akâid kitablarmda beyan edildiği üzere, ashabı kiram efendilerimiz, fitneden evvel ve fitneden sonra da adaletli idiler. Adaletli kimseler ise. el-Def doğruluk üzerine içtimâ ederler. Her ne kadar bâzı kişilerinde büyük günahlar&#8217; görülse de, yine ashabı kiram adi! idiler ve doğruluk üzere İçtimâ etmişlerdir.<br />
Hulâsai kelam doğruluk üzerine içtimâ eden büyük cemâat, ashabın yo­lunu tâkib eden ve ilmi şeriatı hakkı iie bilip tatbik eden âlim ve kâmil kişi­lerin meydana getirdiği büyük cemaattır. Böyle büyük cemaata uymak ve o oemattan ayrılmamak, şayanı tavsiye olan cemaatın<br />
Kendilerinden başkalarına müslüman gözüyle bakmayan, kendilerinin ibâdetleri makbul, başkalarının ibâdetleri sanki makbul değilmiş gibi görüş sâhiblerinin ittifak ve içtimaları hiç birsûrette ve hiç bir zaman büyük ce­maat olamaz. Velevkİ etrafları çok olsun ve hatta içlerinde görünüşde is­lam kıyafetine bürünenler olsun, yinede hak yolda toplanmış cemaat değil­dirler.<br />
Hak yolda içtimâ eden cemaatm akidelerinden bâzılarını, Cibril hadîsi diye vasıflandırılan ikinci hadîsi şerifin îzah bölümünde zikrettiğimizi hatır­latırız.<br />
Şu halde en iyi ve en doğru yolu ve cemaatı tâkib edib birleşebilmek için, islam esaslarına îtikadları, amelleri ve sözleri uyduğu takdirde o kim­seler büyük cemaat olmaları hasebiyle uyulmasında sakınca olmayan iyi &#8220;e büyük cemaattırlar. <a href="#_ftn230" name="_ftnref230">[230]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788519"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>175 &#8211;</strong> (36} Enes (R.A) dert mervîdir, dedi: Resûlüliah (S.A.V) bana buyurdu :<br />
«Ey Oğulcuğum! Eğer sen hiç bir kimseye kalbinde buğu* ve öfken ol&#8217; madan sabahlama ve akşamlamaya kadir olursan İşle.» — Bundan sonra ResûKillah (S.A.V) buyurduk!:<a href="#_ftn231" name="_ftnref231">[231]</a><br />
«Ey oğlum! İşte bu benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi sever-se, beni sevmiştir. Beni seven kimsede, benimle beraber Cennettedir.» <a href="#_ftn232" name="_ftnref232">[232]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788520"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Resulü Ekrem efendimizle bizzat yaşayıp ve kendisinin on sene hizme-&#8216; tinde bulunan ve manen oğlu olan Hz. Enes (R.A) ö tavsiye buyurdukları sünnet de, şu âyeti kerîme de beyan edilen hükümlere işaret vardır :<br />
«Onlardan (Muhacirlerle ensardan) sonra gelenler, şöyle derler : Ey Rabbimiz! bizi ve bizden evvel îmanla âhirete göçmüş olan kardeşlerimizi bağışla ve (Dünyada) îman etmiş (Hayatta) olanlar için kalblerimiz de bir kin bırakma..» (Haşr sûresi, 10)<br />
İnsanların iç ve ruh hastalıklarından en ızdırablısı, kalblerde kin ve buğz beslemek ve taşımaktır. İnsanı evinde, işinde, yatağında ve her yerde kendisini rahatsız eden ve huzurunu kaçıran en büyük ve tehlikeli hastalık­lardan birisi olan buğz, insanın din ve îmanını yıkıp yok edecek derecede tehlikeli zaman ve saatiarı olabilir.<br />
İşte bu gibi tehlike ve felâketlerden dolayı Resulü Ekrem efendimiz. Hz. Enese, yapabilirsen akşama kadar ve sabaha kadar hiç bir ferde buğ-zun olmadığı halde hayatına devam et, şeklinde nasîhatta bulunmuş olması hemmiyetine binaen buyurulmuştur.<br />
«Geçen ümmetlerden size sirayet edib geçen hasütlük ve buğz var­dır. O (buğz ve hased), kazıyıcıdır. Duymuş olunuzki, ben kılı kazır demiyo­rum. Ve fakat a (hastalık) dîni kazır.» (Tirmizi)<br />
İşte müminin îmanını yıkan veya yıkabilecek olan buğz ve hased, kalb hastalıklarının en eşeddi ve en kötüsüdür. Bu hastalıklar, gözle görülmez, kalbden dışa yaşama zamanında sızıntı ortaya çıkar. İblisin huzuru ilâhiden kovuluşu, Fir&#8217;avnin Musa (A.S.) a hasımlığı, Adem aleyhisselâmm oğullan arasında cereyan eden fena halin oluşu ve Ebû Cehilin hasımlıkda zirveye ulaşması ve günümüzde cereyan eden ve bir türlü önlenemiyen ve gideril­mesi sağlanamıyan fırka ve hısımların hasımlıklarının devamı, hep hased ve ğzun neticesidir. Yoksa böyle bir hastalığa mübtelâ olunmasa, her ferd ve cemaat biliyor ve iddia ediyorlarki, «birleşelim, birleşilsin, sevişelim v.s.», fakat bir türîü söz yerine gelmiyor.<br />
İmamı gazali merhum bir sözünde şöyle buyurmuşlar : «Bütün kin ve düşmanlıkların giderilmesi umulur. Ancak hasüdlükden lolayı olan düşmanlık&#8217;ın tedavisi umulamaz.»<br />
Hısımların, hasımlıklarının önlenememesi, aynı cins ve meslekden olan-arm hasımlıklarının bir türlü giderilememesi, komşuların aralarındaki husû-<br />
metin yok edilememesi, Birbirlerine karşı hased besleyenlerin sevişememe-leri ve bunlara benzer pek çok yönler ve sebeblerle buğz ve kinin giderile-memesinin bir tek sebebi vardır. İşte oda yukarda İmamı gazali merhumun buyurdu gibi, «hased : çekememe» hastalığının bulunmasmdandır.<br />
Hadîsi şerifin son cümlesinde de, kim, benim sünnetimi severse, beni sevmiş olur, buyurmakla kendisine ittibâ eden kişinin mutlu ve mübarek kişi olduğunu beyan buyurmuştur. <a href="#_ftn233" name="_ftnref233">[233]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788521"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>176 &#8211;</strong> (37) Ebi Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi: Resülüllah (S.A.VJ buyurdu :<a href="#_ftn234" name="_ftnref234">[234]</a><br />
«Bir kimse, ümmetimin fesad olduğu zaman, benim sünnetime sarıhrsa, işte o kimse için, yüz şehıid ecri vardır.» <a href="#_ftn235" name="_ftnref235">[235]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788522"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu mübarek hadîsi nebevide de sünnetin öldürülüb Btd&#8217;atın-diriltildiği ve fesatlıkların kol gezdiği bir zamanda. Peygamber efendimizin sünnetlerini harfi harfine yapmaya çalışır ve hatta kınanıp ayıplansa dahî sünneti rahat­lıkla ve gönül hoşluğu ile işleyen kimsenin çok büyük ecre nail olacağı be­yan buyurulmuştur.<br />
Harb meydanlarında din için, vatan ve millet için savaşırken Allah yo­lunda şehit olan&#8217;şehidlerden yüz adedinin ecrini, evinde, dükkanında, tarla­sında ve her nere de olursa, sünnetleri işleyip ihya eden kimse alacaktır. Zira cehaletin kol gezdiği ve haramların çekinmeden işlendiği, farzların ise ayıplandığı veya yapdırmanın yasaklandığı yerlerde hiç aldırmadan dîni mü-bînin hükümlerini işler ve yapmak için en ciddi gayreti sarfederse, işte bu kişi, nefsine hâkimiyyetinî sağlamış büyük cihâdın yiğit kahramanıdır.<br />
Elbette böyle adam, Cebhedeki savaşda şehid olan şehidin yüz adedi­nin ecrini alır. Şu halde bir dâire amiri, maiyyetindeküere; «namazı kılma­yın, vazife mukoddesdir. Sizin günahınızı ben yüklenirim. Siz şu işi görürse­niz, bu namazdan efdaldır, gibi..» ifâdelerle Aiiâhın emri olan beş vakit na­mazı kıldırmayacak olursa, işte burada en iyi ve ciddi hareket, «senin kendi günahın sana yeter artar, hiç bir kimse diğerinin günahını çekmeye mecbur değildir ve aynı zamanda her koyun kendi bacağından asılır. Evet sen ken-<br />
di günahınla beraber bize engel olma ve kötülüğe teşvik etme cezasını da ayrıca çekeceksin. Ülüİemre itaat, doğru ve iyi olan emirlerdedir. Haram ve günah olan emirlerde itaat edilmez. Çünkü sende Allâhın yarattığı bir var­lıksın. Allâhın emirleri senin emrin üzerine takdim.edilir. Zira Allâhü teala âmirlerin âmiri ve hâkimlerin hakimi mutlakıdır.<br />
Öyle oluncada senin emrin onun emrine muhalefet ederse, senin emrin terk edilir. Hakimlerin hâkimi ve âmirlerin âmiri olan Allâhın emrine itaat edilir. Sen bugün var yarın yoksun. Fânisin ve fakat Allâhü teâla dâim ve-bakidir.» gibi cümlelerle cevab vermek gerekir.<br />
İşte bizim bu kısa misalleme ve açıklama yapmaya çalıştığımız hayat meselelerinden bir tanesidir. Müslüman kardeşlerimiz bu gibi misâlları ço­ğaltıp aynı şekilde ınîamaya ve anlatmaya çalışırlar. Sonra da çalışdıklan-nın ecrini kat kat a:,rlcr.<br />
Bu cümleleri CKudukdan sonra yukardaki hadîsi şerifi tekrar bir daha okumalarını her okuyucu kardeşimize tavsiye ederiz.<br />
Fesatlık yaparak her hangi bir âmirin memuruna, ağanın işçisine, baba­nın oğluna, komutanın askerine ve emsali idarecilerin maiyyetlerindeki kim­selere; «Cuma namazını kılma, ne günahı varsa ben çekeyim, demeleleri, ke­za beş vakit namaz, zekat, oruç, hac ve diğer iyi amelleride yapma onla­rın vebâllarını ben yüklenirim, sen şu vazifeleri yap onların hesabını ve so­rulduğunda cevabını ben veririm, gibi..» cümleleri müslüman söylemez, böy­le sözleri va deli olanlar söyler veya gayri müslimier söyler.<br />
Hatta bâzı beyinsiz fasıklar, «gel canım bir âlem yapalım, içelim, ka­dın oynatalım, zina yapalım, kumar oynayalım, çaialım çağıralım, dövelim öldürelim ve saire&#8230;» haramları teklif ve tahrik eder, arkasındanda, «canım bunlardan çekinme onların günahını bana yüklet ben çekerim. Korkma ben onların hepsine cevab vermeyi üzerime alıyorum, böyle şeylerle zevklenme­yen kimseyide adamdanmı sayıyorsun, gel sen yaşamaya bak&#8230; gibi.» ha­ramları işletmeye teşvik eden veya işletmeye çalışan ve işleden kimselerin söyledikleri lakırdılar ve bu sözlere benzeyen sözleri ancak Allâha ve âhrret gününe inanmamış kâfir ve zâlimler söyleyebilirler.<br />
Nitekim bir âyeti kerîmede halikı zülcelal şöyle buyurmuştur : ,<br />
«Kâfirler, îman eden müminlere şöyte dediler (keza hâla da derler} : Bizim yolumuza (Putlarımıza, isyan ve kötülüklerimize) uyun da sizin günah­larınızı biz yüklenelim. Halbuki oniar (kâfirier), bunların (müminlerin) günah larından hiç bir şey yüklenici değillerdir. Şüphesiz ki onlar (kâfirler), sözle­rinde yalancı kimselerdir,<br />
— Muhakkak ki onlar (kâfirler), kendi günahlarını ve o günahlarla bera­ber daha bir cok (sapdırdıkları kimselerin) günahlarını onların günahları ek-<br />
silmeden aynısını yüklenecekler ve muhakkak ki, (Allâha) iftara ettikleri şeylerden kıyamet günü sorumlu tutulacaklardır.» (Ankebût sûresi, 12-13)<br />
İşte bu gerçekleri okuyan her akıllı müslüman, Kendilerini en ağır yük ve çirk altında bulunduran ve kendi günahını çekmekden aciz kalan veya aciz kalacak olan bir kâfire veya kâfirleri takiid eden bir zalim, hâin ve fâsık kim­senin sözüne aldanmaz ve o kötü sözü söyleyen zavallıya, «sen kendin! kurtarmakdan aciz bir fasık ve zalimsin. Eğer iyi bir adam olsaydın bu yap-dıklanndan çekinir uzak olur hem dünyada paranı ve malını böyie haram olan şeylere sarf etmez, çoluğuna ve çocuğuna sarf eder onları güldürür ve yaratan halika karşı vazifeni yapar isyan etmezdin. Sen cehennem odunusun kendine oraya beraber gitmek için yoldaş arayan bir beyinsiz gi­bi&#8230;» cümlelerle cevablandırır ve onu ıslah etmek için gayret sarfeder.<br />
cenabı hak, ümmetin böyle fesat olduğu zaman da ve bilhassa günü­müzdeki fasitlerin içinde, kendisini koruyan kimselerden olmamızı hem bize ve hem neslimize nasib etsin. Amin. <a href="#_ftn236" name="_ftnref236">[236]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788523"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>177-</strong> (38) Câbir (R.A) den mervîdir, Resûiülfah Sailallâhü Aleyhi ve-sellemden rivayet edildiğine göre, Ömer (R.A) ResûlüHah (S.A.V) e geldi de-diki : Biz, yahûdîlerden bizi teaccübe düşüren sözler işitiyoruz, bu sözlerin bâzılarını yazmamızı uygun görürmüsün?<br />
— Bunun üzerine ResûlüHah (S.A.V) buyurdu : Yahudi ve Hıristiyanların hayretleri gibi<br />
Siz (dininizde) hayretmi edicilersiniz?! Elbet ben size açık bir şekilde nur gibi bembeyaz hükümlerle geldim<a href="#_ftn237" name="_ftnref237">[237]</a>. Eğer Mûsâ (AS) diri olmuş olsaydı, onunda benden başkasına tabî olması olmaz, ancak bana tabî olurdu.» <a href="#_ftn238" name="_ftnref238">[238]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788524"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifin baş tarafında geçtiği üzere, Hz. Ömer (R.A), bâzı Yahu­dilerin «Benî israil hikâyeleri» diye vasıflandırılan hikâyelerini duyunca doğ.<br />
ru veya eğriliği hususunda şüpheye dalıyor ve böyle şüphe ve teaccubun-dan dolayı da Resülüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimizden soruyor. Fakat Resulü Ekrem efendimiz çok kesin ve açık bir ifâde ile yasaklayıp ayıplayarak buyuruyor: «Yahudi ve Hıristiyanların hayretleri! (tefrikaya ve ba tılİara dalmaları) gibi siz de (dîniniz de) hayretmi edicilersiniz.»<br />
Resulü Ekrem efendimizin bu cümlelerinde kitablarını bıraktpda Ruhban ve^apazlarının fikirlerine uyan yahûdî ve Hırıstıyanlara uyulmaması ve on­ların hareketlerinden son dereoe kaçınılmasını tavsiye buyurmaktadır.<br />
Bu mübarek cümlelerde şu mealdâki âyeti kerîmelere işaret vardır :<br />
«Onlar (Yahûdî ve Hıristiyanlar), âlimlerini ve Rahiblerini Ailahdan baş­ka Rablar edindiler..» (Tevbe sûresi, 31)<br />
Diğer âyeti kerimede de şöyle buyurulmuştur.<br />
«(Eymüminler!) Kendilerine apaçık deliller ve âyetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşen Yahûdî ve Hıristiyanlar gibi olmayınız. İşte onlar için çok büyük bir azab vardır.» (Ali İmrân sûresi, 105}<br />
İşte bu âyeti kerîmelerde de belirtildiği üzere Yahûdî ve Hıristiyanların sapıtmalarına başlıca sebebler, kendi nefislerine ve şeytanın arzusuna uy­gun olarak bir takım uydurma ve yalan hikâyeler ve hükümler çıkararak hak ve hakikati beyan eden kitablarını ve peygamberlerinin buyruklarını bırak­maları i!e ayrı ayrı fırkalara bölünmüşlerdir ve her fırkada kendilerinin doğru yolda olduklarını savunurlardı. Aynı zamanda o fırkacıların fırkalarında de­vam etmelerine de onlarca âlim tanınan kişilerde bu işlerin yöneticileri olu­yorlardı.<br />
Şu halde daha evvel geçen hadîsi şeriflerde açıklamış olduğumuz fırâ-kı dâlleden olan yetmiş iki (72) fırkanın da yine bir yöneticileri ve savunu­cuları vardır. Bunların bu şekilde oluşları geçmişdeki hak yolu bırakıp ba­tıl yollan ihdas eden Yahudi ve Hırıstıyanları taklid etmekden başka bir şey değildir. Bu sebeble de Rasûlüllah sailailâhü aleyhi ve sellem efendimiz, Hz. Ömeri uyarıb dikkat çekiyor ve onların yoluna düşebileceği hususu be­lirtiyor.<br />
Gerçekler böyle beyan edilmesine rağmen, günümüzde şiddetle ve çok hızlı bir şekilde fırkacılığa dalanlar vardır ve sanki helal ve iyi bir iş yapılı­yormuş gibi, savunuluyor. Ağızlarda «islam» kelimesi vardır. Hareket, icraat ve bir çok sözler hiç de islâmî değil, tamamen fırkacıların tâkîb edib işledik­leri yollardır, Aynı zamanda tuttukları bu fırkacılığı tasvib etmeyen veya :enkid edib îkazda bulunmak isteyenleri, en ağır kelimelerle itham edip suçlayanlar. Daha ileri gidip küfürle mukabelede bulunanlarda oluyor.<br />
Zavallılar, din ve îmanın esâsını bilemeyince önlerine düşen muhteris nsanların kurbanları oluyorlar ve böylece dinlerini tahrif tebdil ve tağyir ederek batılları savunan Yahûdî ve Hıristiyanlar! taklid ettiklerinin farkında değildir.<br />
Günümüz de dahi. Dinlerinin haram kıldığ; bir çok hükümleri yeni yeni fetvalarla değiştiren papazlar görülmüştür. Meselâ, Homoseksüel denilene, «LİVATA» yi ingiltere de bâzı papazlar fetva vererek helal diyebilmiştir. Bun­lar kâfirlerin tuttukları yoldur. Müslüman böyle haram ve hatta küfür yolla­ra sapmaması lazımdır. Aksi takdirde Allah muhafaza kâfir olur.<br />
Resülüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz mübarek sözünün de­vamında şu :<br />
«Eğer Musa (A.S.), diri clmuş olsaydı, onunda benden başkasına tâbi olması olmaz, ancak bana tabî olurdu.» cümlesinde de şu âyeti kerimelere işaret vardır:<br />
«Muhammed (Aleyhisselâm, Zeyd gibi) erkeklerinizden hiç birimin ba­bası değildir, fakat o (Muhammed aleyhisselam), Allanın Resulü ve Peyğam herlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.» (Ahzab sûresi, 40)<br />
Evet âyeti kerîmede de belirtildiği üzere Resulü Ekrem efendimiz. Pey­gamberlerin en son gelenidir. Ve bir daha peygamber gelmeyecektir. On­dan sonra gelenler kim olursa olsun, ona ve onun şeriatına tâbi olacaktır. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi, Musa aleyhisselamda gelse, oda Peygamber efendimize tabî olacaktır. Nitekim Son zamanda Hz. İsa aley­hisselam yer yüzüne indiğinde oda Peygamber efendimizin getirmiş olduğu şeriat hükümleri ile hükmedecektir. Daha yukardaki hadîsi şeriflerin îzah kısmında naklettiğimiz gibi, Ancak cizyeyi kaldıracaktır. İslamdan başka hiç bir şeyi kabul etmeyecektir.<br />
Peygamberler ahidlerine vefalı kimselerdir. Daha evvel verilen sözleri harfiyyen yerine getirirler. Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur :<br />
«Allah, vaktiyle Peygamberlerin mîsâkını (bağlılık sözünü) şöyle almış­tı : Celâlim hakkı için, size kitab ve hikmetten verdim. Sonra sıîze, beraberi-nizdekini tasdik eden bir Peygamber geldiğinde mutlaka ona îman edecek­siniz ve muhakkak ona yardımda bulunacaksınız. Bunu ikrar ettinizmi ve bu ağır ahdimi üzerinize alıp kabul ettiniz mi?, buyurdu. Onlar da (Peygam­berler de) : ikrar ettik, dediler. Allah da şöyle buyurdu : Öyle ise, birbiri­nize karşı şahid olunuz ve bende sizinle beraber şâhidlerdenim.» (Ali İmran sûresi, G!J<br />
Yukardaki hadîsi şerifi açıklamaya çalıştığımız üzere, şu anda en doğ­ru ve en iyi gidilip tâbi olunacak tek yol Kur&#8217;an ve sünnet yoludur. İcma&#8217;, ümmetle kıyası fukaha da, esas İtibariyle kitab ve sünneti açıklayıcı bireı delil ve yollardır. Binaenaleyh bütün yollar ve ameller, islâma dayanmalıdır ki, mükemmel olan doğruluğa kavuşmuş olsun.<br />
Tâkib edilen yollar islamdan ve Peygamber yolundan başka yol olursa, o yol çıkmaz sokak menzilindedir. Sonu perişanlıktır, arzu edilen hedefe va­rılamaz ve hatta eğri olması hasebiyle pek çok tehlikeli uçurumlara da gö­türebilir.<br />
Bu sebeble dinden ve din yolundan ayrılan bütün milletler ve devletler, payidar olmamıştır. Dinsiz millet yaşayamamıştır. Cok geçmeden yıkılmış­lardır. Hatta islam esaslarına bağlı olduklarını beyan eden ve fakat tatbik ve İcraatları İslama ters düşen pek çok sahte görünüşlü millet ve devletlerde, yıkılıp perişan olmuşlardır.<br />
Bütün beşeriyyetin kurtuluşu. Tek yol islam&#8217;a ve tek lider Hz. Peygam­ber efendimize tabî olmaktadır. Huzur, sükûn, ağız tadı ve her çeşit hayati kalkınmaların refahı, beşeriyyetin tek önder ve lideri olan Hz. Peygamberin izindedir. <a href="#_ftn239" name="_ftnref239">[239]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788525"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>178 &#8211;</strong> (39) Ebî Saîd Elhudri (R.A} den mervîdir, dedi: Resûlüfiah (SAV) buyurdu :<br />
«Bir kimse, tîybı yer, sünnetle amel eder ve insanlar onun mihnet ve meşakkatinden emin olursa, Cennete girer.»<br />
— Bunun üzerine bir adam dedi : Ya Resûlüllah! Şüphesiz bu şekil (tîyb yeme, sünnetle amel etme ve insanların o kimsenin fitnesinden eminli-ği) bugün insanlar içinde pek çoktur?<a href="#_ftn240" name="_ftnref240">[240]</a><br />
— Resûlüllah (SAV) buyurdu :<br />
«Benden sonra gelen senelerde olur.» <a href="#_ftn241" name="_ftnref241">[241]</a></p>
<h3><a name="_Toc125788526"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte beyan edilen tîyb lokma yemek, sünnetle amel etmek ve insanların fitne ve belaya uğratılmaması hükümlerini kısa tarif ederek açık­lamaya çalışalım.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Tiyb, halaldan daha üstün nimettir ki, kazanç esnasında mâsiyet ve günahla ilgili hiç bir kabahat işlenmeden ve ibâdetler de en güzel kemali</li>
</ol>
<p>bulundurarak îfa eden kişinin kazandığı şeydir. İşte bundan yemek çok güzel ve iyi bir nimettir.<br />
Semtine haram ve şüpheli olma kokusu dahi uğramayan ve verâ sahi­binin kazandığı böyle nimetler, hemen hemen çok güç ve yok denecek kadar zordur. Zira günümüzde Tîyb değil helal kazanmak dahi meseledir. Adam namaz kılmaz, yahud kendisi kılar oğlu kızı veya ailesi namaz kılmaz. Yalan söyleyen, hiyle yapan, faiz ile muamelede yüzen, cemaatla namaza bi hak­kın riayet etmeyen ve daha saymakla bitmeyecek derece de harama yak&#8217; laşan işlerle meşkul olan bir cemaat ve cemiyetin kazancı, elbette tîyb ola­maz. Çünkü helal olmayan bir nimet asla tîyb olamaz.<br />
Hadîsi şerifte Tîyb yemeyi, ameli sâlihden evvel zikretmekte ki hikmet ise, Tîyb lokmayı yemeden ameli sâlih olamıyacağı içindir ve bu hükmün böyle olduğunu beyan eden şu âyeti kerîmeye işaret vardır :<br />
«Ey Resuller! Tiyb şeylerden yiyiniz ve sâiih amel işleyiniz.» (Müminun sûresi, 51)</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Ameli sâlih, yani işlenen her amel ve söylenen her söz, şer&#8217;i şerifin hükümlerine muvafık olan şeydir. Ameli sâlihin görülebilmesi, temiz ve he­lal lokmayı yemeye ve yapılacak amelden evvel bedenî, ruhîye cismî kabil­den olan her türlü temizliğe riayet edilmesi ve yapılan amelin şartlürına hakkı ile bağlı kalınması da şarttır.</li>
<li><strong>c)</strong> Keza bir kimsedende insanlar salim ve emin olarak yaşamalı, o kim­senin hiç bir kimseye zulmü, iftirası, eziyet ve fitnesi dokunmaması lazım­dır.</li>
</ol>
<p>İşte bu üç hal bir kimsede bulunursa, varacağı yer doğrudan doğruya cennettir. Şayet Tîyb yemez, ameli salihde bulunmaz ve insanlarda o kim­senin zulüm ve fitnesinden kurtulmazsa, işte bu adamcağız cennetten uzak, cehenneme müstehak olur.<br />
Hadîsi şerifin son kısmında yukardaki üç hâlin bulunmadığını beyan eden ashabı kirâme Hz. Resul şöyle buyuruyor: «Benden sonra gelen sene­lerde olur.»<br />
Resulü Ekrem efendimizin bu mübarek sözü de çok evvel görülmüş ve günümüzde artık son hızına ulaşmıştır. Zira pek çok kimseler, yedikle­rine heialdan haramdan hiç dikkat etmemekteler, kazançlarını daha cok ha­ramdan kazanmaktalar, namaz ve abdeste riayet etmeden kazananlar ise, pek çoktur. İşte böyle kazançlar, değil Tiyb, helâl bile olmaz.<br />
Keza ameli sâlih ve insanlara eziyet ve zararları tokunmadan hayat geçirenler de azınlığı teşkil etmektedir. İşte bu hallerin böyle olacağını söy­leyen peygamber efendimizin mucizesini görüyoruz. <a href="#_ftn242" name="_ftnref242">[242]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125788527"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>179 &#8211;</strong> (40) EbîHureyre (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Ey ashabım! Muhakkakı* siz, şerefli ve dinin ari2 olduğu bir zaman­dasınız. Sizden bir kimse, emroiunduğu şeyin onda bîrini terk ederse, helak olur.<a href="#_ftn243" name="_ftnref243">[243]</a><br />
— Sizden sonra bîr zaman geiirki, o zamandaki insanlardan (müminler­den) bir kimse, emrolunduğunun onda birini işlerse, necat bulur.» <a href="#_ftn244" name="_ftnref244">[244]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788528"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifte belirtildiği üzere, islâmın şaşaa ve debdebe ile yaşandığı ashab devrinde ilâhî emirlerden- onda birini bir sahâbî terk edcek olursa veya ilâhî nehiylerden onda birini işleyecek olursa, o kimsenin helak olaca­ğını Allanın resulü buyuruyor.<br />
«Üzüm üzüme baka baka kararır» kabîlinden bütün ferd islârru tatbikle meşkul iken onların içinden bir kişinin çıkıpda tersini işlemesi, elbette çok ve çok ayıb ve günah olur. Günah oluncada cehennemi boylamak mukad­der olur.<br />
Keza islamıi&#8221;; sahabe devrinden sonraki zamanlarda ki, bizim zaman­larımızda, bir müslüman ilâhî emirlerden on emirden bir emri Üâhiyİ işlerse ve on nehyi ilâhîden bir nehyi ilâhîden kaçınırsa, işte o kimsedt. felah ve necatdadtr. Allâhm resûîü bu mübarek cümlelerinde müjdeleyici bir hüküm beyan buyurmuştur. Zira insan hayatını kontrol eder bakarsa, bu hâli bul­mak güç olmaz inşallah, Şayet bir kişi bu ruhsat ve müjdeden de ileri gi­derek bütün emri ilâhîleri yapmaya çalışır ve yasaklcrdan kaçınırsa, işte o kimse nurun alâ r\ür kabîlinden çok ve çok mutlu kimsedir. Allahdan umud kesilmez. Böyle kolay ve hoş müjdeler müminler için büyük bir nimettir.<br />
Ey mümin kardeşim! Kendini ve yakınlarını bu hükümlere göre iyi kont­rol et, şayet islâmın on emrinden bir eminni ve on nehyinden bir nohyini nazara alıpdo emirleri yapıyor vq nehiylerdende kaçınıyorsa, bu hale çok çok şükür et, Şükür ette 2za şükredince çok nîmete kavuş.<br />
cenabı hak bir ayeti kerîme de şöyle buyurmuştur : «Andolsun, eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun, gerçekten azabım çok şiddetlidir.» (İbrahim sûresi, 7)<br />
Ayeti kerîmede de belirtildiği gibi, aza şükredersek çoğuna kavuşuruz. Şayet aza şükretmez, kendimizdeki az çok bir islam yaşantısına ve Allah korkusuna şükretmez isek, yerli perişan oluruz. Hem kendimiz yoldan çı­karız ve hemde evladlarımız yoldan çıkar ve nankörlük efcniş olduğumuz­dan o devlet elimizden gider. Ayrıca ahirette şiddetli azaba müstehak olu­ruz.<br />
Bu kısa açıklamadan sonra yukardaki hadîsi şerifin cümlelerini tekrar tekrar okuyalım ve üzerinde ciddi bir şekilde düşünelim. Düşünelim ki, ya­nıldığımız tarafları anlamaya çalışalım. cenabı hak dâima doğruyu ve hak­kı görenlerden kılsın. Amîn. <a href="#_ftn245" name="_ftnref245">[245]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788529"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>180-</strong> (41) Ebı Umâme (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurduki : .<br />
«Bir kavm (bir oemaat) hidâyete eriştikden sonra sapıtmaz ancak cedel (kavga &#8211; çekişme) yaparlarsa, sapıtıp dalâlet* giderler.»<br />
— Sonra Resûlüllah sallallahü aleyhi vesellem şu meâldaki âyeti oku du:<a href="#_ftn246" name="_ftnref246">[246]</a><br />
«(Hobibim!) bunu sana sâdece bir mücâdele olarak misal veriyorlar. Aslında onlar çok çekişken bir kavm {millet) dir.» (Zuhruf sûresi, 58) <a href="#_ftn247" name="_ftnref247">[247]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788530"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ümâme (R.A), hakkında gerekii malumat, yukarda geçmiştir.<br />
Hadîsi şerifte bir millet ve cemaatın helak olmasına sebeb olan cidal ye kavganın fenalığı heyan buyurulmuştur ve aynı zcmanda ilâhî hükmün kesin beyânını da okuyan Resulü Ekrem efendimiz, cidal \e kavgadan kaçınmayı tavsiye buyurmuştur.<br />
Cidal yapan kavmin helak olduğunu veya helak olacağını beyan eden âyeti kerîmenin geliş sebebi şöyledir:<br />
Resûlüllah salallâhü aleyhi vesellem efendimiz. Melekleri ilah tanıyıp tapınan müşrikelere tapdıklan putları ve kendileri cehennemde olduklarını beyan buyurunca, müşrikler, kendilerinden evvei geçen Hıristiyanların Isr ,A.S) ı ilah tanımalarını deli! getirerek /öyle demiş olduklarını cenâbu hak naklediyor: «Bizim ilahlarımız (Melekler) mi daha hayırlı, yoksa o (Mer-yemin oğlu İsâ) mı?» (Zuhruf sûresi, 58)<br />
İlâhî hükümler karşısına dikilip putlarını savunan müşrikler, görüldüğü üzere hasımca davranarak hakkın karşısında dikilip cidal ediyorlar. Binaen­aleyh her hangi bir kimse veya cemaat da Kur&#8217;anı kerimde açık ve kesin olcrk beyan edilen hükümler veya bir tek hüküm karşısında, «Ben bunu kabul etmem. Çünkü benim mantığıma uygun değildir. Eğer faizle iş yap-masak batarız. Memleket faizle kalkmıyor, bu zamanda örtünmek ve öcü gibi elbiselere bürünmek olamaz. Çünkü hürriyysti kısmak ve yok etmek vardır. Namaz sipordan ibarettir ben o siporu zaman zaman yaparım. Binaenaleyh&#8221; namaza lüzum yoktur, Zina anlaşma, ile olduğundan neden haram olsun ve şarabın üzümünü, pekmezini yeyipde ondan hasıl olan şarabın hararnlığı mantık dışı bir şeydir gibi» kesin âyetler karşısında fel şefe yapıp cidal yapanlar, müşrikleri taklid eden dinsiz, İmansız kâfiri bil-lah olan kimselerdir.<br />
Evet Kur&#8217;anda &#8216;.iaramlığı kesin ve kat&#8217;î olan hükümlere ve yapılması mutlak farz olarak beyan edilen emirlere karşı dikelip kendi nefsinin ve şeytanın iğvasi ile bir takım felsefe ve akıllılık taslayanlar, müşriklerin yol­larını tökib eden cehennem odunu ve iblisin insan neslinden, insanlar ve bil-Massa müminier için en zararlı mahluklardır. Böyle adamlarla münakaşa ve münazara yapmak, hiç doğru değildir. İnsanı günaha sokmaktan başka bir şeye yarumaz ve belkide Ooğru yofdcn eğri ve küfür yoluna sapıtmak için en tehlikeli hal olabilir. Bu sebebrten bu adamlardan kaçınmak, en salim ve en doğru yoldur.<br />
Günümüzde de pek çok sivri akıliı ve isfam düşmanlığı her cihetten açık olan zâlim ve hâinler, ortaca kol gezmektedir. Öylelerle karşılaşınca Kur&#8217;ana inanıb inanmadıkları sorulmalı ve Peygamber efendimize bağlı olup olmadıkları da sorulduktan sonra, kitab ve sünnete bağlı ve imanlı oldukla­rını söyledikleri takdirde, böylelere cevabı bilenler, en iyi ve güzel şekilde ikna edib yolunu düzeltmelidirler. Eğer zavallı halde konuşan kimseleri ikna edecek biigiye sahib olamıyanlar karşılaşırlarda, onların susmaları ve o adamları hemen İyi bilen ehil ve ilmi ile âmil olan bir âlime götürüb aydın­latmak en iyi yoldur.<br />
Esasen hak ve hakîkata inanan müslüman, her hangi bir islâmî hüküm, de şüpheye düşer veya iyi anlayamaz ise, hemen ehli olan bir âlime müra­caat etmesi lâzımdır. Anlayamadığı hükümler karşısında indî fikirlerde iti­raz etmesi veya tevile yeltenerek nefsânî arzularına göre îzaha kalkışması büyük hata vç vebal olur. <a href="#_ftn248" name="_ftnref248">[248]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788531"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>181 &#8211;</strong> (42) Enes bin Mâlik (R.A) den mervîdir, elbet Rasûlüliah sal-<br />
lallâhü aleyhi vesellem diyorduk,! :<br />
«(Dininizde) nefsiniz üzerine (bir amel ve işi ağır teklif edip yükleyerek) şiddetlendirmeyiniz. Bu takdirde Allahda şiddetlendirir. Çünkü gecmişde bir kavm (cemaat ve millet) kendilerine şiddetlendirdiler, Allah (C.C) da on­lara şiddetlendirdi. İşte Hıristiyanların kiliseden, yan udilerinde hauradan başka yerlerde ibâdet yapılamaması, o şiddetin bakiyestdir. (Nete ki m ce­nabı hak âyetinde şöyle buyurmuştur:)<a href="#_ftn249" name="_ftnref249">[249]</a><br />
«Birde Rehbâniyyetki, bunu onlar (Hıristiyanlar) îcad ettJler, biz onu, üzerlerine farz kitmamıştık.») (Hadid sûresi, 27) <a href="#_ftn250" name="_ftnref250">[250]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788532"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifin İlk cümlelerinde dinimizin esasları olan ibâdetlerimizde, nefsimizin tehâmmül ve îfası çok güç olan veya bir zaman yapılıp diğer za­manlarda yapılamıyacak veya nefsin isyan ve inkarı ile yapılmayacak hale gelebilecek olan mecburî ve farz olmayan nafile ibâdetler yüklenmekten kaçınmamızı tavsiye buyuruyor.<br />
Meselâ : Meşakkatli ve güç olan amellerden «savmı dehr &#8211; senenin bütün gününü oruç tutmakla» ve gecenin tamamını ihya etmekle yüküm­lenip kendisine hayatı boyunca vazife edinmek, insanın hakkı ile devamlı olarak yapması çok zor ve güç olan bir ameldir.<br />
Müminin tahammül edip îfa edebileceği beş vakit namazın emir bu-yuruluşu ve senenin bir ayında Ramazan orucunu tutmakla mükellef olun-<br />
makda hikmet gayet açıkdir. Hatta ayakda namaz kılamıyacak kimselerin cîurdukları ve hatta yattıkları halde namazlarını kılabilecekleri, aynı zaman­da sefere çıkan kimselerden namazlarını kısaltma hususiyeti ile oruçlarını yeyip evlerine veya ikâmet ettikleri mekânlarına gefince kaza edebilecek-Irİni ve hatta hasta olan kimselerinde namaz ve oruç meselelerindeki ko­laylıklarda açık bir şekilde beyan edilmiştir. Keza unutup orucunu yiyen kimsenin ihtiyar olması halinde karnını doyuruncaya -kadar ikaz etmeyip durmayı tavsiye eden şeriat, olduğu gibi kolaylıklar beyan eder.<br />
Cenâbu hak bu hükümlerin kolaylığını şu âyeti kerimede beyan buyur­muştur :<br />
«Yer ytüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfirlerin size bir fenalık yap­masından korkarsanız (farz namazlarının) dört rekûtlı namazdan kısaltma­nızda üzerinize bir günah yoktur.» (Nisa sûresi, 101.) Oruçla ilgili hükümde şu âyeti kerimede buyurulmuştur: «Kim hasta olur veya seferde bulunursa, oruç tutmadığı günler sayı­sınca sıhhat ve ikâmet halinde iken orucunu kaza etsin. Allah (Bu hükmün böyle yapılmasını beyan buyurmakla) size kcîaylık diler, Size güçlük dile­mez.» (Bakara sûresi, 185)<br />
ResûlüIIah Sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz, «Nefsiniz üzerine (Farz olmayan ve tahammülü güç olan bir amel ve işi) yükleyerek şiddetlen­dirmeyiniz.» Cümleleri ile yukardaki âyeti kerimelerdeki hükümlere ve bu âyetlere mümasil hakikatlara işaret buyurmaktadır.<br />
Esasen amellerin en afdal ve hayırlısı, devamlı olanıdır. Bir amelki, iş­lenmesi devamlı yapılamaz veya yapılması bir çok sıkıntı ve hatta sonun­da şikâyet veya terk etmek zarureti olur ve o amelide devamlı yapmak üze­re başlanırsa, işte bu amel, makbul bir amel olamaz. Çünkü ileriki gün ve zamanlarda terk etmek hâli olabilecektir.<br />
Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Ey Müminler! Allâha itaat ediniz ve Resule de itaat ediniz ve (Küfür, nifak ve amellerde riya gibi şeylerle) Amellerinizi iptal etmeyiniz.» (Muhammed Sûresi, 33)<br />
Evet amelin en iyisi, dünyadan veda edinceye kadar devamlı işleneni­dir. Onun için müminin farz olan ibâdetlerin dışında tahammül edip devam edebileceği ameller, fıkıh kitaplarımız da beyan buyurulmuştur.<br />
Hal böyle iken bir kimse, senede bir defa dahj Kur&#8217;anı kerimi hatmet­mez ise, işte bu adamcağız gönlü kararmış, basireti kapanmış ve ruhu ma­nen ölmüş demektir. En Efdal zikir ve en güzel kelâm, Allah kelâmını oku-makdır. Bu değer ve faziletten uzak olan adam, AMahdan uzak olan adam­dır.<br />
Yine br kimsede gençliğine, dinçliğine güvenerek Kur&#8217;am Kerimi haf­tada veya üç gün de ve hatta bir günde hatim etmek azmi ve kararı ile amele başlarsa, ilerde çeşidli nedenlerle bu ameli terk etmek veya bu amel­den şikâyet etmek durumuna düşebileceğinden böyle sıkıntılı yükden kaçı­narak hayat boyunca tahammül edebilecek normal şekil ile amel etmek ve öylece devam etmek en iyisi ve en doğrusudur.<br />
Keza bâzı kimselerin kadınlardan uzak olup evlenmemeyi, devamlı et yememeyi, devamlı konuşmamayı ve emsali amelleri nezredip yemin ederek yapmak azminde bulunmalanda ilâhi emirlere ve mubah olup sün­net olan amellere karşı işlenen ve insanların nefislerine şiddet yükleyerek zorla kendilerini sıkıntı ve felâketin altına atan zavallılardır.<br />
Dinimiz kolaylık ve huzur dinidir. Hiç bir nefse tahammül edemiyeceği şeyi yüklemez. Fakire zekât ve hac farz değifdir. Suyu bulamıyan veya kuijanmıya kudreti olmayan kimseye teyemmümle temizlenerek abdest ve gusul yapabileceği beyan buyurulmuştur. Ayaklara giyilen mestler, özürlü kimselerin kendilerine verilen ruhsatlar ve daha pek çok hükümlerin en gü­zel ve kolay şekilleri hem Kur&#8217;anı kerimde hem hadisi şeriflerde ve hem is­lam hukukunun hükümlerini en geniş şeküde îzah eden «Fıkıh» kitapların­da zikredilmiştir.<br />
&#8221; Hiç bir nefse ve şahsa tahammül edemiyeceğini halikı zülcelal yükle­mediğini ve yüklemiyeceğini şu âyetinde beyan buyurmuştur.<br />
«Allah, bir nefse (bir şahsa), ancak gücü yettiği kadar teklif eder.»(Bakara sûresi, 286)<br />
Diğer âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Allah, (din ve şeriat hükümlerinde) sizden ağır teklifleri hafifletmek is­ter ve insan (her yönden) zaif yaratılmıştır.» (Nisa sûresi, 28)<br />
Diğer âyeti kerime meali:<br />
«Allah, (dininde) size hiç bir güçlük dilemez.» {Mâide sûresi, 6}<br />
Başka âyeti kerimedede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Allah yolunda (Emri ilâhiyi tebliğ ve îfa hususunda ve nehyi ilahiyden kaçınmak ve men etmek uğrunda) gerektiği şekilde hakkı ile cihad ediniz. Allah dinini galip ve üstün kılmak için (Ey ümmeti Muhammed) sizi seçti ve dinîn hükümlerinde üzerinize bir güçlük yüklemedi.» (Hac sûresi, 78)<br />
Evet geçen ümmetteki güçlüklerden bir çok sıkıntılı ve ağır hükümler, bu ümmete yükletilmemiştir.<br />
Meselâ : Musa Aleyhisselamın kavmindeki; tevbenin kabulü İçin gü­nah işleyenin kendi nefsini öldürmesi, bilerek ve hata yoluyla adam öldür­menin kısasla öldürülüp kan bedeli olan diyetin haram kılınması, hata iş­leyen azaların kesilmesi, elbise ve emsalinin necis olan yerinin makasla ke­silmesi, bir yere necis düşerse oranın kazılıp oyulması, cumartesi günleri amelin terk edilmesi, kesilen hayvanların damarlarında kalan kanın ha-ramlığı, ganimetlerin yakılması, namazın elli vakit farz olunması, havra ve kiliselerden başka yerlerde ibâdetin caiz olmaması, malın dörtde birinin ze-kâtınnın verilmesi ve bunlara benzer pek çok şiddet ve güç olan amelleri Cenâbu hak bu ümmeti Muhammedden kaldırmış, en kolay ve rahat olan hükümleri buyurmuştur. <a href="#_ftn251" name="_ftnref251">[251]</a><br />
Bu hükümler Kur&#8217;anı kerimin muhtelif sûre ve âyetlerinde uzun uzun beyan edilmiştir. Ayrıca kütübü fıkhiyyede bilhassa «Mülteka Tercümesi» adlı eserimizin ciltlerinde zikredilmiştir.<br />
En son din olan bizim dinimizin hemen bütün hükümleri kolaylık ve hafiflik esaslarına dayanır. İslam Hukukunun hükümlerini hâvî olan fıkıh ki­taplarında en uzun ve ayrıntılı şekilde delil ve kaynaklarla izah edilmiştir. BJz burada bazılarını maddeler ve kelimeler hâlinde sıralayarak bir hatırlat­ma yapalım.<br />
«Eşbch vennezâir» adlı eserde kısa yoldan şöyle zikredilmiştir :<br />
<strong>1 )</strong> Üç. gün ve üç gece (18 saatlik) mesafeye sefere çıkan kişiden, orucu tutmayıp sonra kaza etmesi, namazı kısaltması, mestler üzerine üç gün üç geçe meshetmesi, kurbanın sükûtu, cuma ve bayram namazlarının terki. Nafile namazların hayvan üzerinde kılınması, teyemmümün cevazı, bir kaç ailesi olan kişinin hanımları arasında Kur&#8217;a çekerek birisi ile sefere gitmesinin mubahlığı, namazı kısaltma gibi ve bunlara mümasil seferdeki kolaylıklar vardır.<br />
<strong>2 )</strong> Hasta olan kişidende orucu yeme mubahlığı, nefsine bir teh likeden korkulduğunda suyu kullanmayıp teyemmümün mubahlığı, suyu kullanmakla hastalığı veya yarası artacak olursa, yine teyemmümün mu­bahlığı hasta kişi ayakda dikelmeye kudreti olmazsa, farz namazları otur­duğu veya yattığı yerden kılacağı, oturduğu yerden rükû ve secde ile kıl­maya takati olmaz ise, kafası ile İma ederek namazını kılacağı, cemaata çıkma niyyetinde olan hasta kişinin cemaata çıkamadığı zaman aynı ce­maat fazilr.-Mne&#8221; nail olacağı, şeyhi fânî olan ihtiyar için ramazan orucunu yiyebilect-g* vo bu şeyhi fânî maddi imkâna sâhib olursa, tutamadığı rama­zan oruçtan için fidye verebileceği, Hacca başkasının bedeli olarak diğer birisinin gitmesinin cevaz ve mubahlığı, şeytan taşlamadada aslın atma imkanı olmayıp taş atmakdan aciz olunca başka birisinin bede! olarak ata­bileceği, necis olan şeylerle ve şarapla iki kavilden birine göre tedavilen-menin câizliği, boğaza dikiz ve ve ham bir şeyin tıkanması halinde şarapla eritip yutmanın çaizliği, doktorların tedavi için avret yerlere bakmalarının cevazlığı ve hatta kırık, çıkık ve ebelik gibi meselelerde bütün imkanların kullanma cevazı gibi haller dinin kolaylık olarak beyan ettiği meselelerdir<br />
<strong>3 )</strong> İkrah yoluyla işlenen hükümlerde geçersizdir. Bir kimse ölüm ve emsali tehditlerle karşılaşır ve o anda küfür yapması ile oebrolunur, o adam­da mecburiyet karşısında gönülden istemediği halde dili ile küfür ederse, bu kimse mümindir. Fakat nikah ve talak mevzuunda ikrah karşısında söy­leyen kimselerin sözleri, İmamı Azama göre geçerlidir. İmamı Şâfi-Î geçer­siz ve mazurdur, diyor.<br />
<strong>4 )</strong> Unutarak işlenen günahlarda mafuvdur, cezası yoktur. cenabı hak bu şekilde günah İşleyenlere büyük vebal yüklememektedir. İşte buda en bariz kolaylık hükümlerindendir. Nitekim unutanların ilki, Adem (A.S) dir.<br />
<strong>5)</strong> Cehaletten dolayıda bâzı hükümlerin afvini halikı zülcelal beyan etmiştir. Mazur olamıyacağıda açıklanmıştır.<br />
<strong>6)</strong> Çeşidli zorluklar ve «Umûmî belvâ» denilen umûmi bela ve ız-dırapîar karşısında da bir çok hükümlerde klaylık beyan edilmiştir.<br />
Meselâ; Fazla kabul edilmeyip muaf kabul edilen az bir necasetle na­maz kılmak gibi ki, necaseti hafifeden elbisenin dörtde birinin azı necis olursa ve necaseti galîzeden dirhem miktarından az olan necisler, namaza manî değildir. Özür sahibi bir kişi elbisesini her çıkarışında her ne kadar yıkasada çıkarmadığı zaman elbise ve bedenine isabet eden necisin &#8216;bir manî teşkil etmediği, pirelerin, sivri sinek, kara sinek ve emsali hayvan­ların kanlarının her ne kadar çokda olsa, necis olmadığı, idrar sıçrantısıki, iğne yurdu ve başı gibi gayet küçük damlacıkların sıçramaları bir mâni teşkil etmez (ancak idrar sıçrantısından kaçınmak iyi ve elzemdir), yollarda birik­miş suların her hangi bir sebeble sıçraması umûmi bir belâ olmas hasebiyle bir mani teşkil etmemektedir. Aneak o suyun içine neeisin aktığını bizzat gören olursa, bu takdirde neçis olabilir. Böyle bir durum olmadığı takdirde zanla hüküm verilemez. Binâenaleyh insan üzerine yoldaki su birikintileri sıçrarsa, neeis olmaz.<br />
Uyuyan kişinin talak vermesi, müftabih olan geçersizdir. Çünkü uyuyan kimse, kendinden haberi olmayan bir mazurdur. Keza sar&#8217;a hastalığına mübtelâ olan bir kimsede, Sar&#8217;alı iken hanımını boşasa, talak vâki olmaz<a href="#_ftn252" name="_ftnref252">[252]</a>.<br />
Serçe ve emsalinin ve güvercinin tersi tâhirdir. Zira kaçınmak gücdür. Bu sebeble halikı zülcelal onların terslerini necis olarak beyan buyurma-mıştır:<br />
Arı, kurbağa, böcek ve keler gibi akıcı kanı olmayan hayvanların kân­ları necis değildir. Buda dinde kolaylıkdan içindir.<br />
İnsanın arkasından ve önünden çıkan yel (Rüzgâr) necis değildir. Hatta geyilmiş ıslak gömlek ve donada dokunsa, fetva olan onuda necis yapmaz. Buda dîni bir kolaylık neticesidir.<br />
İnsan ve hayvan tersleri, yanmakla kül haline geldiğinde o kül necis değil, dinde kolaylıkdan için tâhirdir. Zira o kül necis olmuş olsa, şehir ve<br />
köylerde yapılan ekmeklerin bir çokları necis olması gerekir. Binâenaleyh o kül tahirdir, içine düşen ekmekde tâhirdir.<br />
Ahır, tuvalet ve emsali yerlerin tavanındaki rutubetten hasıl olan dam­lalarda tâhirdir. Binaenaleyh bu damlalar insan üzerine damlarsa, necis yapmaz. Ancak tavanda necis olan bir şey olurda ondan damla düşerse, bu takdirde necis olabilir. Fakat mâni olan necaset miktarı mevzuunuda unut­mamak gerekir.<br />
İmamı âzam ibâdetlerin tamamında en kolay yolu tarif ve izah etmiş­tir. Meselâ abdestli bir kişi, kadına veya zekerine dokunmakla abdestine bir şey lazım gelmez, demiştir.<br />
Kur&#8217;an tâlimi için küçük çocuklara abdestsiz Kur&#8217;anı kerime mest edip eline alması dini bir kolaylık olarak caizdir.<br />
Namazda farz olan kıraat için, okumaya en kolay olanı okumanın ceva-zıda dîni bir kolaylıktır.<br />
Zira belli bir âyet veya sûreyi okumak lazım olsaydı, güçlük olabilir.<br />
İmama uyan cemaatdan kıraatin men edilmesi, imama şefkat ve bağ-lılıkdan ve birde imamın kıraatini karıştırarak yanıltmak ve yanılma güçlüğü nü gidermek içindir.<br />
Zekatın masrıfı olan sekiz sınıfdan her birine mutlaka verilmesi lüzu­munu beyan etmeyip, o sekiz sınıfdan bâzılarına ve hatta birisine dahi ze­kâtın verile bileceğini beyan etmek, bir dîni kolaylıktır.<br />
Hac için ruknun ikiye inhisar ederek, arafatda vakfa ile tavafı ziyaret olduğunu beyan etmek, dîni kolaylığın neticesidir ve aynı zamanda tavafın yedi şavtının vacib olmayıp ekserisinin (dört şavtımn) vacib olmasıda, yine kolaylıkdandır. Ömre haccınında hayatda bir defa yapmanın vacib olmayıp sünnet oluşuda, müminlere kolaylıkdandır. Ömre senenin bayram günlerinin dışında caiz olan sünnetlerden oluşuda bir kolaylıktır.<br />
Yaz gününün sıcak günlerinde öğle namazını biraz tehir ederek serîn za manda (günün eğilmesinde) kılmak müstehabdır. Buda bir kolaylık netice­sidir.<br />
Mâruf olan özürki, yağmur ve emsali durumlarda cemaata ve cumaya gitmeyip terk etmenin cevazı, dîni bir kolaylık neticesidir. Keza İmamı Azama göre, iki gözü kör olan kişiden, kendisini götürecek destekciside olsa, cuma namazı ve hac farizası sakıttır, farz değildir.<br />
Aybaşı gören haizli kadına, haizli iken geçirdiği namazların kazasının gerekmeyip orucun kazasının gerektiğide, bir dini kolaylıktır. Zira her ay tekerrür eden özürün zuhuru, kadının hiç bir Sun&#8217;u olmadan görülmekte ve geçen namazların adedide çoktur. Oruç ise, senede bir defa veya iki de­fa rast gelebilir. Bu sebeble orucun kazası kolay olduğundan lazım ve farz­dır. Fakat namazın kazası, farz değildir.<br />
Gemide farz namazını kılan kimse, ayakda kılmaya kudreti var iken oturduğu yerden kılmasının cevazı, ayakda baş dönmesi olup bir güc duru­mun ortaya cıkabileceğindendir. Buda dini bir kolaylıktır.<br />
Orucun : Senede bir defa farz olup, Haccın : Hayatta bir defa farz oluşu ve zekâtın : Malın kırkda birinin verilmesinin farzlığı, dînî bir kolay­lıktır. Hatta mal helak olup yok olunca zekat sakıt oluyor, buda ayrı bir ko­laylıktır.<br />
Muzdar kalınıp ölüm tehlikesi gibi hallerle karşılaşan kişiye, murdar hayvanın ve başka kimsenin malından ölmeyecek kadar zaruret miktarı yemesinin cevazıda, dini bir kolaylıktır. Ancak yabancı bir kimsenin malı­nın bedeli sonra ödenmesi gerekir.<br />
Yetimlerin velîsi ve vasisi olan koruyucularına, o yetimleri ve mallarını korudukları nisbette emsali misilli bir mikdar onların mallarından ücret al­malarının cevazıda dîni kolaylığın neticesidir. (Bak, Nisa Sûresi, Ayet, 6)<br />
Alış verişde şart muhayyerliği ve görme muhayyerliğinin meşruluğu, sonunda nedameti gidermek içindir. İşte bu cevaz ve meşruluk keyfiyeti, dînî bir kolaylıktır.<br />
Keza gabni fahişle yapılan alış verişde gerisin geri reddetme muhay-yerliğinide, müteâhhirin uleması eevaz görüp fetva vermiştir. Buda dînî kolaylıktandır.<br />
Alınan bir malda her hangi bir ayıp çıkarsa, o mahn gerisin geri red­dedilme meşrûiyyetide, bir dînî kolaylıkdır.<br />
Alış verişde, ikâle, havale, Rehn, Tazminat, ibra, karzı hasen, ortaklı­ğın cevazı, sulh, Bazı kişilere ticarî yasaktık denilen hicr, vekâlet, îcarlar, zirâi ortaklık cevazı, şirketi mudârebe, Ariyet, emânet, vakfın cevazı, vasiy-yet ve mîras hükümlerinin meşruluğu gibi&#8217; şer&#8217;i hükümlerin en rahat ve açık bir şekilde beyanları, dînî kolaylıkların neticesidir.<br />
Asrı seâdetin Medine devrine kadar «Zıhar» in talak olarak icra edil­mesi geçen şeriatların bir hükmü iken, Resulü Ekrem efendimize sürei müca dilenn birinci sahifesindeki âyetler gelerek «Zıharın» talak olmayıp keffâ-ret yolu ile tekrar aile hayatının devamı beyan buyurulmuştur. İşte buda dînî bir kolaylıkdır.<br />
Zıhar : Kocanın, karısının bütün vücudunu veya bütün vücudundan sayılan azalarından boynunu, sırtını ve ferci gibi bir azasını kendisine ni­kahlaması haram olan yakınlarından (anası, kız kardeşi, halası ve teyzesi gibilerden) birisinin veya bir kaçının bedenine veya azasına teşbih etme­sidir.<br />
Zıhar hakkında daha geniş malumat, fıkıh kitaplarının nikah ve talak bahislerinin devamında özel babında zikredilmiştir. Keza «Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin ikinci ciidinin«Zıhar Babı» bölümünde uzun bir şekilde açıklanmıştır.<br />
Keffâreti zıhar, keffâreti savm, keffareti yemin, keffâreti kati ve keffâ­reti iftar gibi, keffâretlerin meşruluğuda dîni bir kolaylık neticesidir.<br />
Bir erkeğin dört kadını nikahlayıp alabileceği hususunun mubah ve meşruluğu hem erkek ve hem kadınlar için çeşidli kolaylık sebeblerinden-dir. Dört kadından fazlasının caiz oimayışındaki hikmeti ise, erkek için hakkı ile adalet yapamayıp pek çok meşakkatların olabileceğinden olduğu beyan edilmiştir.<br />
Talâkın meşruluğu ve üç adet oluşu, ayrıoa talâkın ric&#8217;î olarak verilip üç iddeti beklemeden kalan talakların hakkı olarak aile hayatına devam etme imkanının meşruluğuda dînî kolaylıkdandır.<br />
Bütün bu kısa ifadelerden anlaşıldığı üzere, dînimiz kolaylık dinîdir. Kur&#8217;anı kerim ve Peygamber efendimizin sünnetleri en güzel ve en kolay hükümleri beyan buyurmuştur. Biz burada bazı Şer&#8217;i hükümlerin k\$a yoldan açık&#8217;lama ve hatırlatmasını yapmış olduk.<br />
Peygamber efendimizin mübarek cümlesi ile neticeyi bağlayalım :<br />
«Muhakkak ki, bu din, olduğu gibi kolaylıkdır.»<a href="#_ftn253" name="_ftnref253">[253]</a><br />
Yukarda bir nebze açıklamaya çalışdığımız 181 riolu hadîsi şerifin de­vam eden diğer cümleleri üzerinde de bir nebze duralım.<br />
Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz devamla şöyle : «Bu takdirde (nefsinize güçlükleri yüklediğiniz takdirde) AHahda şiddetlendirir. Çünkü geçmişde birkavm (bir cemaat ve millet) kendilerine şiddetlendirdi­ler, Allah da onlara şiddetlendirdi.»<br />
Bu cümlelerin açıklamaları ile ilgili bir nebze İzahat, yukardaki hadîsi şeriflerde geçmiştir. Ancak Musa aleyhisselâmın kavminin öküz kıssasını sûrei Bakara dan tekrar okumayı ve Peygamber efendimizin ashabı ara­sında cereyan eden hâdiseleri biraz yukarda nakletmiştik, onuda okumayı tavsiye ederiz.<br />
Resulü Ekrem efendimiz başka sözlerinde bu cümleleri tefsir ve îzah ederk şöyle buyurmuştur:<br />
«Şüphesiz ki işte bu Din, (aynı ile) kolaylıkdır. Hiç bir kimse yokturki dînin İfası babında (eksiksiz amel edeyim diyerek) kendini (çeşitli küçükle­re) zorlasında dıin ona galib gelmesin (mutlaka din o adama galib gelir). Şu halde ortalama ve adaletli olarak amel ediniz. (Allâha ve doğruya) yaklaşı­nız, birbirinizi müjdeleyiniz (kolaylıklarla teşbir ediniz). Yola çıkarken (veya yolda) Sabah -akşam ve birazda gece yürüyüşünden yardım alınız (Yardım­lasınız, yolda istirahatle gidiniz ve kendinizi yormayınız).»<a href="#_ftn254" name="_ftnref254">[254]</a><br />
Bu hadîsi şerifte de belirtildiği üzere, mümin ilâhî emirleri îfa edib ne-hiylerinden kaçınarak en güzel ve en kolay şekilde amel edebilmek için, ilâhî ruhsat ve kolaylıklarla amel etmesi gerekir. Aynı zamanda altından kai-<br />
kamıyacağı veya sonra güçlüğünden dolayı terk edeceği amelleri yüklen­memesi lazımdır. Zira amellerin en sevimli olanı, devamlı olanıdır.<br />
Hz. Aişe (R.A) in rivayeti ile sabit olan bir hadîsi şerifte Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:<a href="#_ftn255" name="_ftnref255">[255]</a><br />
«Amellerin Ailâha en sevimlisi, azda olsa devamlı olanıdır.» <a href="#_ftn256" name="_ftnref256">[256]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788533"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>182 &#8211;</strong> (43) Ebî Hureyre (R.A) den mervîdir, dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Kur&#8217;an beş vecih üzere indi (o beş vecihde şunlardır :), Halal, Haram, Muhkem, Mütesâbih ve misallar (kıssalar) dır,<br />
— Binâenaleyh helaüarı helâl îtikad edip amel ediniz. Haramları ha­ram itikad edip kaçınınız. Muhkem ile amel ediniz ve misallardan (kıssalar­dan) ibret alınız.» Bu hadis, mesâbihin lafzîdır.<br />
Beyhaki, «Şuabil imanın» da şu lafızla rivayet etmiştir :<br />
«Helâli, işleyiniz, haramdan kaçınınız ve muhkeme tabî olunuz.» <a href="#_ftn257" name="_ftnref257">[257]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788534"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>1 )</strong> Hadîsi şerifte zikredilen beş hükümden birisi olan «Helâl» keli­mesinin bir nebze üzerinde duralım.<br />
Helal : Allâhü tealânın yenmesini, içilmesini, yapılmasını ve söylenme­sini mubah ve temiz olarak beyan etmiş olduğu hükümlerdir. İşlemek iyi ve doğru olan amellerdirki sonu cennet ve nimetle rtfükafatlandırılır.<br />
Hadîsi şerifte ki, «HELAL» kelimesinin söylenmesinde şu âyeti kerî­melerin hükümlerine işaret vardır:<br />
«Ey müminler! size verdiğimiz rızıkların temiz ve helâlından yeyiniz ve eğer ona (Allâha) tapıyorsanız, Aüâha şükrediniz.» (Bakara sûresi, 172)<br />
Diğer âyeti kerîme meali şöyledir;<br />
«Ey müminler! kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız mah­sullerin en temiz ve helâlından Allah yolunda harcayınız (zekat ve sadaka veriniz.)» (Bakara sûresi, 267)<br />
Diğer bir ayeti kerîme de şöyle buyurulmuştur:<br />
« (Ey habîbim!) Onlar kendilerine hanki şeylerin helal kılındığını sana soruyorlar, deki : Bütün Tîyb ve pak olan nimetler, size helaf kılınmıştır. Bir de alıştırarak ve A Nah in size öğrettiği av terbiyelerinden öğreterek yetişdir-tiiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yeyiniz ve o hayvanın üzerine Allanın adını anınız (Bismillah, deyiniz). Allahdan korkun, Çünkü Allah&#8217;ın hesaba çekişi gayet çabuktur.<br />
— Bugün temiz ve pak olan nimetler, size helal kılındı. Ve kendilerine kitab verilenlerin (Hıristiyan ve yahûdîlerin) yiyeceği, size helal olduğu gibi, sizin yiyeceğinizde onlara helaldir. Ve namuslu, zina yapmamış ve gizli dost­lar edinmemiş olduğunuz halde, müminlerden hür ve iffetli kadınlarla kendi­lerine sizden evvel kitab verilenlerden (Hıristiyan ve yahûdîlerden) yine hür ve iffetli kadınlar da, siz onların mehirlerini verib nikahlayınca, onlar size helaldir&#8230;» (Mâide sûresi, 4-5)<br />
Bu ayeti kerimelerde helal nîmetin tarifi ile hükümleri mahdudda olsa, bir nebze beyan edilmiştir. cenabı hakkın helal kıldığı nîmetler saymakla bit mez. Biz ancak bir kaç misal ile iktifa ediyoruz.<br />
İlâhî nîmetin sayılma ile bitirilemiyeceğî şu âyeti kerîmede belirtilmiş­tir.<br />
«Eğer Allanın nimetini teker teker saymaya kalkışsanız, hulâsa olarak bile sayıp bitiremezsiniz. Şüphesiz ki Allah, gafurdur, Rahimdir.» (Nahİ sûresi, 18)<br />
İnsan oğlu, zaman zaman kendisinde varlıklar görür ve kabına sığa-maz. Halbuki kendisi ve bütün varlığı, olduğu gibi ilâhî nimettir ve Allanın malik ve sâhib olduğu kudret ve nimetlere zerre kadar sahib değildir ve aynı zamanda başkalarını değil sâdece kendi üzerinde yaratılan ve verilen ni­metlerin sayımından acizdir, yinede bir şeyleri olduğunu sanır. Akıllı insan, vücudundaki âza ve kılların adedini ve faydalarını gereği gibi bilemediğini düşünür.<br />
Helal ve mubah olan hükümlerin bir kısmını beyan eden ilâhî âyetlerden bâzılarını zikretmiş olduk, zikrettiklerimizden bilhassa ehli kitab olan yahû-dî ve Hıristiyanların yemeklerinin ve yenecek eşyalarının müslümanlara he­lâl olduğunu gayet.açık bir ifade ile beyan buyurması, çok dikkat edilmesi gereken bir husustur. Zira günümüzde bâzı kimseler, kâfir memleketlerinde çalışan ve onların kazanç ve mallarından getirenlerin veya orada çalışanla­rın kazançları yenmeyeceği keyfiyetini savunmaktadırlar.<br />
Yukardaki Mâide sûresinin Beşinci (5.) âyeti kerîmesinde helal ve mu-bahliğı kesin bir ifâde İle beyan edilirken, elbet bu adamların iddia ve savun­maları çok ve çok yersizdir. Hatta kafirlerden gelen elbise ve yiyecekler hakkında necis olduğunu savunanlarda yanılmaktadırlar. Eşyada asıl olan tâhirliktir. Ancak necis olduğu kesin olarak bilinirse, bu takdirde necis ola­bilir. Yoksa zanla hüküm verilemez.<br />
Bu hususta daha geniş açıklama ve misallar bu eserin ikinci cildinde gelecektir. Ancak şu kadarını belirtelimki, Peygamber efendimize Yahudi ve Hırıstjyanlardan ve Hatta îran mecûsîlerinden yağ, peynir, geyecek mest ve şâire gelmiştir, onları yemiş, içmiş ve kullanmıştır. Hiç de bunlar kâfir­lerden gelmiştir, diyerek yemekten ve kullanmaktan çekinmemiştir.<a href="#_ftn258" name="_ftnref258">[258]</a><br />
<strong>İlgili Fetva</strong><br />
Müslüman olan marangoz Zeydin, bir kilisede ücretle marangozluk yap­ması caiz olurmu?<br />
ELCEVAP&#8230;OIur.<br />
Bu surette zeyde, kiliseden amelinin karşılığında aldığı ücret helal olur­mu?<br />
ELCEVAP&#8230; Olur. (İbni Nüceym, 331 &#8211; Mülteka Tercümesi, C. 4. 141) âyeti kerîme ve fetvalarda hükümler gayet açık iken, kendi aralarında kendilerini allâme veya müttekî göstererek isiâmın hela! dediğine, haram, demek elbette küstahlık ve en ağırından Allanın helal kıldığına rıza göster-meyib isyan etmek olur ki, Allah muhafaza sonu tehlikeli bir iddiadır. Cahil olunur hüküm bilinmediğinden iddia edilirse, bir dereceye kadar mazur ola­bilirler. Her ne ise, İsiâmın helal ve mubah dediğine hiç bir fert haram diye­mez ve dememesi lâzımdır. İsiâmın mubah ve helal dediğine, «Haram» diyen­ler kâfir olurlar. İki üç aileyi şer&#8217;î nikâhla alanlara gayrı meşru yaşayor, di­yenler bu kabiledendirler.<br />
<strong>2 )</strong> Hadîsi şerifte ikinci hüküm olarak geçen meselede «HARAM» dır. Bu haramın ne demek olduğu ve hükmü ile ilgili hükümlerini de kısa yol­dan açıklamaya çalışalım.<br />
HARAM : Aîlâhü tealanın kesin olarak yasaklayıp men ettikleri ve işlen­mesi hâlinde cezaî müeyyidelerle cezalandırılması veya âhireîte şiddetli aza­ba müstehak kılacağı beyan buyurulan ve memnu olan hükümlerdir.<br />
Haramın da pek çok çeşitleri ve kötü olanları vardır. Biz onian ve cezaî müeyyidelerini teker teker bahsedecek değiliz. Ancak haramla ilgili bâzı hüküm ihtiva eden âyet ve hadîsi şerifleri naklederek neticelemeye çalışa­cağız.<br />
Kur&#8217;anı kerimde haramhkları kesin olarak beyan edilenlerden bâzıları şunlardır:<br />
«Allah size, (eti yenen hayvanlardan) boğazlanmadan murdar ötmüş olan hayvanı, akan kanı, Domuz etini ve Allahdan başkası için (Putlar, şahıs­lar ve emsali adına) kesilenleri kesin olarak haram kıldı.»(Bakara sûresi, 173)<br />
Diğer âyeti kerîme meaii şöyledir:<br />
« (Ey müminler!) Size, şunlar haram kılındı : (Eti yenen hayvanlardan boğazlanmadan) murdar ölen hayvan, akmış kan. Domuz eti, Allahdan baş­kası adına (Putlar, ölüler, diriler ve emsali fânîler adına) boğazlanan hay­van, bir de henüz canı üzerinde iken yetişip kesmediğiniz boğulmuş, vurul­muş, yuvarlanmış başka bir hayvan tarafından süsülerek öldürülmüş, cana­var tarafından parçalanmış hayvanlar, dikili taşlar üzerinde (Chiliyyet dev­rinde olduğu gibi taşlara ve putlara ve heykellere) kesilenler, fal okları ile kısmet aramanızdır. İşte bunlar haramları irtikap ederek yoldan çıkıştır.» (Mâide sûresi, 3)<br />
Bu saydıklarımızdan başka pek çok haramlar vardır. Şarap içmek, ku­mar oynamak, zina etmek, yalan sölemek, iftira etmek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek, rüşvet yemek, rüşvet alıp vermek, anaya babaya isyan etmek, dans yapmak, baloya gitmek ve karısını yabancı erkekden kıskan­mamak, kin, buğuz ve hasedlik gibi kalb hastalıklarına mübtela olub yaşa­mak, kibir, ucub, riya ve emsali büyük günahları işlemek, faiz yemek, domuz eti yemek, komşuya ve insanlara zulumda bulunmak, beş vakit namazı vak tinde kılmamak, zekatı vermemek ve hac gibi dîni farizaları yapma kudretine mâlik iken işlememek de büyük günah olması hasebiyle kimisini işlemek ve kimisini de işlememekle haram irtikab edilmiş oluyor.<br />
işte bu saydıklarımızı ve bunlardan başka haramları işleyen kimseler, haram ve günah olduğunu bilib bu inançla işlerlerse, âsî, günahkar ve zâlim müminlerdendirler. Fakat bu haram ve kesin günahtan işleyenler, helal der­ler veya haram ve günah olarak kabul etmezlerse, Kur&#8217;anı kerimde haram ve kötülükleri kesin olarak beyan edilen hükümlere helal veya günah değil­dir diyerek hüküm vermekle kur&#8217;anı inkar ve Alâha küfüretmiş olduklarından kâfir olurlar. Kafirlerin ise, varacakları yer, cehennemdir.<br />
Yukardaki saymış olduğumuz bâzı haramlara ilâve ederek ehemmiye­tine binâen şu hükümleri de zikredelim :<br />
«Kumar oynayarak elde edilen ve satılan yumurtanın yenmesi ve alın­ması caiz değildir. Tenbel kimselerin bekledikleri piyango ve emsali şeyler­de aynı şekildedirki, yenmesi ve oradan ahnan şeylerin caiz ve helal olma­dığıdır. Velevki gayri müslimden alınsın, bizim memleketimiz olan islam diya­rında sigortadan alınan (Yanî hayat sigortası ve vasıtaların bir kıymeti biçi­lip sigortalamak olan kasko sigortası gibi sigortalardan alınan) para ve malda aynıdırki, o para ve malın yenmesi ve alınması caiz ve helâl değildir.<br />
Fakat Dâri harb dediğimiz küffar diyarında sigortadan almak ve yemek ca­izdir.<br />
— Müslüman bir kimse, dâri harbe bir emni eman i!e girse, onların rıza ve muvafakatlan dâhilinde onlardan sigorta parasını hanki sebeb ve cihetle olursa olsun almasında bir beis yoktur. Zira bir kaddarhk şekli olma­dığı takdirde onlardan almak mubahtır. Öyle olunca da alıb yemek temiz ve helal olur. Ve dâri harbdeki kimselerin, esir ve emanlı kimselerden olmala­rında fark yoktur, hepsi müsâvîdir. Hatta dâri harbde bir dirhemi iki dirhe­me (yani, bir lirayı iki liraya) satmak dahi caizdir veya murdar ölmüş hayva­nı dirhemlere (paralara) karşılık olarak onlara stmak veya onlardan kumar yolu ile mal almak, işte bu ve emsali amellerin hepsi onların diyarında (on­ların memleketlerinde) müslümanîar için helal ve tîybdir. (Çünkü düşmanı çeşitli yollardan zaifletmek vardır)»<a href="#_ftn259" name="_ftnref259">[259]</a><br />
Bu son satırlar içerisinde geçen «dâri harb ve dâri islam» hakkında ge­niş malûmat «MÜLTEKA TERCÜMESİ» adlı eserimizin üçüncü cildinin «FA­İZ BÂB1» başlığının son kısmında zikredilmiştir. Orayı mutlaka okumak ge­rekir.<br />
Dürrü muhtarda dâri islamla İlgili şu cümleyi de burada ilâve edelim : «Deri harb, ehli islam olan müslümanların o memlekette cuma ve bay­ram namazı kılmak gibi hükümlerin icra edilmesi ile dâri islam olur.»<br />
<a href="#_ftn260" name="_ftnref260">[260]</a>İslam hukukunun esaslarını ihtiva ve izah eden dna kaynaklarımızdan Dürrü muhtar yukardaki hükümleri beyan ederken, bir memlekette cuma ve bayram namazından başka daha pek çok islâmî hükümler yaşanır ve tâlim edilirse, elbette orası daha âlâ «dâri islam» olur. Cuma ve Bayram namazı kılınan ve aynı zamanda beş vakit namaz ve teravih namazı edâ edilen, Hac farizası rahatlıkla yapılabilen, Şer&#8217;î fetvalardan bir çokları veri­len, camilerde devamlı nasihat yapılan, Kur&#8217;an kurslarında Kur&#8217;anı kerim ve diğer dîni hükümter öğrenilib öğretilen, İmam Hatib okullarında, İslam enstitülerinde ve Mâhiyet fakültelerinde islâm: ilim tahsîli yapılan ve daha islâmın şiarından olan bir çok islam esasları öğrenilib İcra edilen bir mem­lekete ki, Türkiyeye Dâri islam demek elbet en doğru ve en isabetli bir hüküm olur.<br />
Hakikat böyle iken kendini ve neticenin nereye varacağını .bilemiyen ve hana islam esaslarını beyan eden kaynaklardan gereği şekilde jlgi ve bilgisi olmayan, bâzı zavallılar, Türkiye dâri harbdir, diyerek fesatlık yapmak-dadırlar. Bu zavallılar aynı zamanda cumayı kılarlar, faize haram derler, ku-mar oynamak haram derler, nikah ve talak mesfelerini isiam esaslarına göre icra ederler, belkide bir tarafdan halka nasîhatta da bulunurlar. İşte islam ölçüsünü ve islam hukukunun esaslarını hakkı ile bilemiyen câhil kimseler, böyle tezatlara düşüyorlar. Dâri harbde bir çok hükümler, dâri islamdaki gibi olmadığını öğrenmiştik. Şu halde bu adamların hüküm ve hareketleri çok ve çok yanlış ve tezathk içindedirler.<br />
Evet Türkiye «dârj islamdır» ve yapmış olduğumuz dînî ibâdet ve icra­atlarımız hak indinde makbuldür. Elimizdeki islam esaslarına uyduğumuz müddetçe, Allanın indinde makbul olur ve âhirette ecrü mükâfatını görü­rüz. Tek kelime ile, Türkiye bir islam diyarıdır. Binaenaleyh İslâmın hela! ve haram olarak beyan ettiği hükümler, hiç bir değişiklik olmadan riayet edilmesi şart olan ve hakka yapılan ibâdetlerin ecrü mükâfatı mutlaka verilecek ve görülecek bir memlekettir. Allâhü teala hak olan doğru yoida bütün müslümanları yürütüp kendini bilmeyen sapıklardan koruyarak ahi-rette seadet merkezi olan cennet ve nimetine nail etsin. Amin.<br />
<strong>İlgili fetva ;</strong><br />
Kâfirlerin vilâyetinde (memleketinde) olan islam beldesinde (şehrinde) vâii olmayıp vali ve hâkimlerinin hepsi kâfirlerden olunca, zikrolunan (islam) beldelerindeki müslümanlar. Cuma namazını ve Bayram namazını ikâmet edip içlerinden şeriatı mutahharenin hükümlerine âlim bir müslümanı rızâla-rıyla kadı (Diyanet reisi veya müfti) yapıp ona muraeaat etmeleri şer&#8217;an caiz olurmu?<br />
ELCEVAP&#8230; Olur.<br />
Bu surette Hutbe kimin nâmına okunur ve bir padişah nâmı anılma-yınça hutbe sahih oiurmu?<br />
ELCEVAP&#8230; Olur. <a href="#_ftn261" name="_ftnref261">[261]</a><br />
Yukardaki fıkhî hükümler ve fetvalar gereğince kâfir beldeleri içinde yaşayan ve orada bir müslüman beldesi ve cemaatı hâlinde olanların Cuma ve Bayram namazlarının caiz ve sahih olduğu beyan edilirken, islam diyarı olan Türkiye de Cuma ve Bayram namazlarının caiz ve sahih olmadığını söyleyenlerin iddiaları, indi ve fikrî bir hükümden ve aynı zamanda bâtıl ve geçersiz iddiadan başka bir şey değildir.<br />
<strong>3 )</strong> Hadîsi şerifte geçen beş hükümden birisi de Kur&#8217;anı kerimde olan bir hükümde «Muhkem» âyetler vardır.<br />
MUHKEM : Lafzın açıklığı İtibârı ile kuvvetli, nesih ihtimali olmayan, îtikad ve amel edilmesi vâcib olan hükümleri ihtiva eden âyeti kerimeler­dir. İnkâri küfrü de îcab ettirir ki, hükümde kesinlik ve kad&#8217;iyyet ifâde eder.<br />
Bu muhkem ya doğrudan doğruya bi aynihi muhkem olur ki, nesih ih­timali kad&#8217;iyyen ve ebediyyen olmayan âyet ve kesin hükümlerdir.<br />
Meselâ, Peygamber sallallâhü aleyhi veseilem efendimizin hanımlarını kendinden sonra ebediyyen başkalarının nikahlama imkanını yasaklayan kesin hükmü beyan eden âyeti kerimedir.<br />
Bu hususu beyan eden âyeti kerîme meali şöyledir :<br />
«Ve Resulünün arkasından (ahirete irtihatinden sonra) onun zevceleri ni nikahlamanız, hiç bir zaman caiz olmaz.» (Ahzab sûresi, 53)<br />
Diğer bir misalda Allâhü tealanın sıfatlarının hiç bir zaman tebdil ve tağyir edilemiyeceğinj beyan eden ilâhî hükümlerdir. Cümleden bir ayeti ke­rime meali :<br />
«Muhakkak ki Alloh, her şeyi biliyor.» (Ahzab sûresi, 54)<br />
Evet cenabı hak zât ve sıfatında ezetî ve ebedî-dir. Hiç bir zaman teb­dil tağyir ve fenaya mâruz kalmamıştır ve ebediyyen her türlü noksanlık­lardan beri ve münezzehtir.<br />
Diğer bir misalda şu mealdaki hadîsi şerifdir:<br />
«Cihad, kıyamete kadar devamı kesinleşen bir ameldir.»<a href="#_ftn262" name="_ftnref262">[262]</a><br />
Muhkem olan âyet ve hükümlerin bir kısmı da zamanı seâdetten son­ra hiç bir zaman neshedilib tebdil ve tağyir imkanı olmayanlardır. Bunlara da muhkem liğayrihi denilmiştir. Zahir, nas ve müfesser hükümleri hâmil olan bütün âyetler, muhkem demektir. Zira resulü Ekrem efendimizden sonra bu hükümlerin neshi ve tebdili mevzu bahis değildir.<br />
Muhkem olan âyetler kesinlik ve kat&#8217;iyyet ifâde eder. Onun için hükmü kad&#8217;iyyet ifâde eden âyetleri ve ihtiva ettikleri hükümleri inkar, küfürdür.<br />
Umûmî olarak muhkem hüküm ifâde eden âyeti kerîmelerden bir kaçı şöyledir:<br />
«(Habîbim!) Deki, Geliniz size Rabbinİz neleri haram etmiştir, okuya­yım : Ona hiç bir şeyi ortak koşmayınız, anaya babaya iyilik ediniz, fakirlik yüzünden çocuklarınızı öldürmeyiniz; sizinde onlarında rızıklarını biz veririz. Zina gibi kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız. Alâhin kıymet­li kıldığı nefsi (bir şahsı ve canı) haksız yere öldürmeyiniz. İşte bu yasakla­ra riayet etmeyi Allah size tavsiye ettiki, belki düşünür ve aklınızı erdirirsi­niz.» (En&#8217;am sûresi, 151)<br />
Emri ilâhî olarak sabit olan muhkem âyete misaldan bir tanesi:<br />
«Ey îman edenler! Allah ve insanlar arasında yapmış olduğunuz sözleş­me ve bağlantıları, yerine getiriniz.» (Maide sûresi, 1)<br />
Nehyi ilâhî ile ilgili bir ayeti kerime meali:<br />
«Yer yüzü (îman ve adaletle) düzeldikten-sonra, orada (fitne ve fesatlık yaparak) ifsad etmeyiniz&#8230;» (Araf sûresi, 56)<br />
Diğer bir âyet meali :<br />
«Allâha ve onun Resulüne itat ediniz ve birbirinizle niza edib çekişme­yiniz.Çünkü liçinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider.»<br />
(Enfal sûresi, 46)<br />
Muhkem hükümleri beyan eden emir, nehiy ve nasîhatla ilgili pek çok âyeti kerîme ve hadîsi şerifler vardır. Fakat biz burada sâdece bir kaçı ile iktifa ediyoruz.<br />
<strong>4 )</strong> Yukarda 182 nolu hadîsi şerifte beyan edilen beş hükümden dördüncüsü de «Müteşâbih» hükümlerle ilgili cümledir. Fakat kur&#8217;anı ke­rimde geçen Müteşabihler hakkında kısa yoldan açıklamalı îzahat yukarda geçmiştir. Müteşâbih hükümler olan, «Rabbin geldi, Allanın eli onların elle­rinin fevkında, sûrelerin evvellerindeki harf ve kelimeler hâlindeki müteşa­bihler ve daha diğer müteşabihler gibilerin» tevil ve inanç yollarını huîasa olarak öğrenmek için yukarda geçen 151. hadîsi şerifin kendisini ve îzahını okumak kifayet edebilir.<br />
<strong>5 )</strong> Hadîsi şerifte geçen beş hükümden beşincisi de, «emsailar -Kıssalar» dır. Yânj Kur&#8217;anı kerimde geçen ve sabit olan hükümlerden biri olan beşinci ve sonuncu hükümde, ibret almak ve nasîhatlanmak için kur&#8217;­anı kerimde geçen Peygamberler, kavimler, şahıslar, hayvanlar, böcekler ve sârir varlıklarla ilgili geçmiş ve el&#8217;an devam eden kıssaları okumak el­bette en iyi ve en doğru yoldur.<br />
Hayatta görürüz, bâzı câhiller \/e bâzı ilim ve islam âlimleri sınıfına dâhil olan kimseler, halk toplantılarında veya vâzu nasîhat kürsüleri ve hut­belerinde halka neler anlatalım diye sorarlar veya Kur&#8217;an kıssalarını bıra­kırlar asıllı asılsız pek-çok uydurma ve belkide dînî mahzuru ihtiva eden hâdise ve meseleleri anlatarak zamanını meşgul edib boşa geçirenler, dün olduğu gibi, bugünde oluyor.<br />
Hatta bizzat gelib soranlar olmuştur ki, vâzu nasîhatta ne gibi kıssalar tavsiye edersiniz, bizde Kur&#8217;an kıssalarından bâzılarını tarif edrek «kur&#8217;an kıssalarını tavsiye ederiz» dediğimiz olmuştur.<br />
Kur&#8217;anı Kerimde kıssa ve misallarla ilgili pek çok âyeti kerimeler var­dır. Biz böcek ve hayvanların durumlarını misallayıp bir hüküm beyan eden bir ayeti kerime mealini şöyle nakledelim :<br />
«Allahdan başka dostlar edinenlerin (putlara ve heykellere tapanların) misali, kendine bir ev yapan örümcek böceğinin misâli gibidirki, muhak­kak ki evlerin en zaifi, örümcek yuvasıdır, Eğer bilmiş olsalardı.» (Ankebût sûresi, 41)<br />
Böyle misal ve kıssaların niçin zikredildiğini halikı zülcelâl şöyle beyân ediyor:<br />
«İşte bu misaller varya, biz onları insanlar için beyan ediyoruz, Bunla­rı (Bu misalların neticesini ve faydaların!) ancak âlimler anlar.» (Ankebût sûresi, 43)<br />
Diğer âyeti kerime de şöyle buyurulmuştur:<br />
«Elbette peygamberlerin kıssalarında, akıl sahibleri için büyük bir ib­ret vardır.» (Yûsuf sûresi, 111) <a href="#_ftn263" name="_ftnref263">[263]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788535"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>183 &#8211;</strong> (44) İbni Abbas (R.A) den mervîdir, dedi :<br />
&nbsp;<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Emr, üç nevidir (ve Şunlardır) :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Doğru ve sevablığı açık olan emirki, buna tâbi ol.</li>
<li><strong>b)</strong> Dalâlet ve fenalığı açık olan emir (iş) ki, bundanda ictinab et (kaçın).</li>
<li><strong>c)</strong> Doğruluk veya eğriliği ihtilaflı olan emir (iş) ki, bunuda aziz ve celil olan Allâha havale et.» (Hadisi, Ahmet rivayet etmiştir.)</li>
</ol>
<p>(Not : Bu hadîsi şerifin hükümleri ile ilgili gerekli îzahat, yukardaki hadîsi şeriflerin İzahatlarında zikredilmiştir. Bilhassa son cümle hakkında 151. hadîsi şerif ile devamındaki hadisi şerifleri okumak lazımdır.) <a href="#_ftn264" name="_ftnref264">[264]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788536"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>184 &#8211;</strong> (45) Muaz Bin Cebel (R.A) den mervîdir, dedi<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Muhakkakki Şeytan; koyunun kurdu gibi, insanın kurdudur. O kurd, sürüden ayrılan, sürüden uzaklaşan ve sürünün kenarında (bir ucunda) ka­lan koyunu kapar.<a href="#_ftn265" name="_ftnref265">[265]</a><br />
— Aman Şubelere (fırka ve zümrelere) ayrılmaktan hazer edininiz. Ce­maata ve umûma (doğru yolda toplanmış ehlî sünnet cemaatı toplumuna) sarılınız.» <a href="#_ftn266" name="_ftnref266">[266]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788537"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifin baş tarafında Şeytan, kurda teşbih edilmektedir. Kurd koyun sürüsünü ifsad edib helak etmekde ne kadar hırslı ve ne kadar kaddar<br />
ise, Şeytanda insan oğlunu azdırıb yoldan çıkararak ifsad ve helak etmekte o derece hırslı ve o derece düşmandır, demek istiyor. Kurd, bir koyun sü­rüsüne girerse, fırsat buiursa, o evveia sürünün hepsini veya hırsı gidinceye kadar bir çoğunu parçalayacaktır. Ondan sonra yine fırsat ve imkan olur­sa, içinden birini veya karnı doyuncaya kadar bir kaçını yer, ondan sonra rahatlayabilir. O hayvanın yaratılış gayesi ve vazifesi budur.<br />
İnsan oğlunun yaratılışından beri en azılı düşmanı olan Şeytanın hırsı ve vazifesi de, kıyamete kadar Adem aleyhisselâmın neslini hak yoldan bâtıl yola çıkarmak ve dünyasını ahiretini başına zindan yapmaktır. O da Allâhü tealâdan böyle yapması İçin yetgi ve izin istedi, Halikı zülcelal da Salih ve ihlash kullarına bir şey yapamiyacağını fakat bir çoklarını da yapabile­ceğini beyan ederek ona bu yetgiyi verdi. İşte bu yetgi ve salâhiyyeti alan iblis, insan oğlunun amansız ve en azılı düşmanlığını şimdiye kadar yap­mıştır, hâlada şiddetle ve aynı hırsda düşmanlığına devam etmektedir.<br />
Rasûlü Ekrem efendimiz de bu düşmanlığı, yırtıcı mahluklardan kurda teşbih buyurmuşlardır. Bu teşbihle düşmanın ne kadar kaddar ve ne kadar hırçın ve tehlikeli olduğunu gayet acık ve kesin bir şekilde beyan etmiş olu­yor.<br />
Hadîsi şerifin baş tarafındaki cümlelerde şu âyeti kerîmelere işaret vardır:<br />
«Muhakkak ki Şeytan, (devamlı olarak) sizin düşmanınızdır, Binaen­aleyh sizde onu düşman tanıyınız, Zira o (Şeytan), etrafına toplanan avene­sini ancak cehennemlik olsunlar diye çağırır.» (Fatır sûresi, 6)<br />
Diğer âyeti kerîme meali:<br />
«Şüphesiz ki Şeytan, insan için açık bir düşmandır.» (İsra sûresi, 53)<br />
Diğer bir ayeti kerime de şöyle beyan edilmiştir:<br />
«Bîr kimse, Şeytanı kendine arkaciaş olarak tutarsa, işte o arkadaş, ne fena arkadaşdır.» (Nisa sûresi, 38)<br />
Resulü Ekrem efendimizin Şeytanı, koyun sürüsünü harab eden yırtıcı kurda teşbih etmesindeki hikmet, bu âyeti kerîmeleri okuyunca daha iyi anlaşılmış oluyor. Daha ayrıca şeytanın tuzaklarını beyan eden âyeti keri­meler de vardır. Bir kısmını yukardaki hadîsi şeriflerin îzah bölümünde zik­rettiğimizi de hatırlatırız.<br />
Hadîsi şerifin şu : «O kurd, sürüden ayrılan, sürüden uzaklaşan ve sü­rünün kenarında (bir ucunda), kalan koyunu kapar.» cümlesindede cok dik­kat edilmesi gereken îkazlar vardır.<br />
İslam cemaatını teşkil eden ve ehli sünnet yolunda toplanan kimsele­rin, bir birlerinden ayrılmamalarını tavsiye ederek, cemaattan ayrılanların helak olacaklarına işaret vardır.<br />
Cemaattan ayrılanlar, sürüden ayrılan koyunlara teşbih ediliyor. Bina­enaleyh sürüden ayrılan koyunları, nasılki kurd kapar ve helak olursa, cema­attan ayrılan kimselerinde helak olacağını beyan buyurarak, aman. cemaata iyi sarılın, ayrılmayın, demek isteyor.<br />
Atalarında bir sözü vardır : «Sürüden ayrılan koyunu, kurd yer.»<br />
Ataların bu kıymetli sözü de mübarek peygamber efendimizin cümlele­rinden alınarak kısaltılmış şekli ile söylenmiş oluyor. Her ne ise, fırka ve parçalara ayrılmak en tehlikeli ve şeytanın insanların yolunu keseceği en korkunç yollarından birisidir. Çok ve çok dikkat edib şeytanın duzağına düş­memek için her türlü fırkacılık ve fırkacılardan kaçınmak lazımdır.<br />
Bu hususun böyle tehlikeli olduğunu beyan sadedinde Resulü Ekrem Hadîsi şerifin devamında şöyle buyurmuştur ;<br />
«Aman Şubelere (Fırka ve zümrelere) ayrılmaktan kaçınınız. Cemaata ve Umûma (doğru yolda toplanmış ehli sünnet cemaatına) sarılınız.»<br />
Fırka ve zümrelere ayrılanlar, Şeytannın açmış olduğu yolu takib eden ve islam düşmanlarına hizmet eden kimselerdir. İslam düşmanlarının bir sözü vardır: «Böl, parçala, yut» binaenaleyh akıllı müslüman, bölünüp par­çalanmaz ve aynı zamanda bölünüb parçalanmamak için en iyi ve yapıcı yoHara baş vurur. Her türlü anlayışı ve her ceşid anlaşma yolunu dener. Bakdıki birleştirme imkânı yoktur. Bu takdirde bu işin tehlikesini beyan ederek bölücü ve fırkacılardan uzak durur ve aynı zamanda müslümanların ve islam cemaatının başına dert açacak olanların ic yüzlerini ve bölünme­nin tarih boyunca zararlarını ve aynı zamanda dindeki beyan edilen nur gibi parlak hükümleri de açıklayarak müsiümanları îkaz etmek vazifesini yerine getirmesi lâzımdır.<br />
Burada cok mühim bir hususu belirtmek isteriz, ortaya çıkan yeni yeni fırka ve zümreler kendilerini ehli sünnet cemaatı olarak îlan edib savunmaya kalkışıyorlar. Bu adamlar, fırkanın ve fırkacılığın islamda haram ve günah olduğunu bilmeleri lazımdır. Fakat hal böyle iken, geçmişte olduğu gibi günümüzde de aynı iddiayı yapanlara rastlayoruz. Hic de doğru değildir. Her zümre bâtıl yoldada olsalar, kendilerini savunurlar.<br />
Nitekim bir âyeti kerîme de şöyle buyurulmuştur:<br />
«Onlardan {müşrik ve müfsidlerden) bir kısmı, dinlerini (dinlerinin hü­kümlerini bırakıb ihtilafa düştüler de) parçalara ayırdılar ve kendileri de fır­ka fırka olmuşlardır. Her hizib (fırka ve zümre de) kendilerindeki olanla bö­bürlenirler.» (Rum sûresi, 32) <a href="#_ftn267" name="_ftnref267">[267]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788538"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>185 &#8211;</strong> (46) Ebî Zer (R.A) den mervidir, dedi:<a href="#_ftn268" name="_ftnref268">[268]</a><br />
«Bir kimse (islam) cemaatından bir karış ayhlırsa, şüphesizki, o kimse­nin boynundan islam bağı soyulmuştur.» <a href="#_ftn269" name="_ftnref269">[269]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788539"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadîsi şerifte de «İslam Cemaatı»nı teşkil eden topiulukdan ayrıl­mamaya azamî gayret sarfedib birlik hâlinde yaşamanın ehemmiyetini beyan buyuruyor. Aksi takdirde islam cematından az bîr zamanda olsa, hatta şâ-rih demiştirki, «Velevki bir saat olsun» ayrılmak müminin îmanının tehlike­ye uğrayacağını acık bir ifâde ile belirtmiştir.<br />
İslam Cematının birleştiği ve ehli sünnet velcemaat denilen birlik yolu­nun esaslarının ana hatlarından mühimlerini sıralayalımda her ferd ve top­luluk kendi görüş ve amellerini bu esaslara göre mihenklesinler.<br />
İslam cemaatının inanç ve îtikad esaslarından bâzıları şunlardır :<br />
Evvelâ inanan mümin, îmanında şek ve şüphe etmeyecektir.<br />
Âllâhü teâlanın zati ilâhî ve sıfatı ilâhîsi ile ezelî ve ebedî olduğuna inan­maktır.<br />
Ashap ve Tabiînin ittifak ederek icma ettikleri müslüman cemaatı toplu luğunun birliğine muhalefet etmemek lazımdır.<br />
İyi ve kötü her müminin arkasında namazı kılmak ve iyi ve kötü ölen her müslümanın cenazesine hazır olup kılmaktır.<br />
Günah ve haramlara hela! demedikçe, günahı ile beraber kıbleye dö­nen her ehli kıbleyi tekfir etmemek (kafir dememk) lâzımdır.<br />
Hayır ve şer her şeyin Ailahdan olduğuna ve ondan geldiğine inanmak lazımdır,<br />
Bi gayri hakkın hic bir müslümana kılıcı veya bıçağı çekmemek lazım­dır.<br />
Seferde ve hazarda mestler üzerine meshetmeyi hak görüb işlemek­tir.<br />
Cuma ve Bayram namazını kılan bir emîrin arkasında namaz kılmayı hak görüb kılmaktır.<br />
Mümine îman, bir Allah vergisi ve kulun kazancı olduğunu bilmektir.<br />
Kulların İşlerini, Alâhü tealanin yarattığına inanib öyle itikad etmek­tir.<br />
Kabir azabının hak olduğuna inanmaktır.<br />
Allahü teâlanın kelam sıfatının mahluk olmayıp gayrî mahluk olduğuna inanmaktır.<br />
Kabirde Münker ve Nekir meleklerin gelib sual soracağına inanmaktır.<br />
Dirilerin, ölülere yapdıkları dualar ve verdikleri sadakaların faydası ola­cağına inanmaktır.<br />
Peygamber efendimizin şefaatinin hak olduğuna ve ahirette muhakkak olacağına inanmaktır.<br />
Peygamber efendimizin Mîracının hak ve sabit olduğuna inanmaktır. Kfyamette insanların amellerini belirten amel defterlerinin okunacağı-na inanmaktır.<br />
Kıyamette; Hisabın, Mîzanın ve Sıratın hak ve var olduğuna inanmaktır.<br />
Cennet ve Cehennemin sonradan yaratılmış, el&#8217;an var olup fenaya uğ­ramayacağına inanmaktır.<br />
Peygamber efendimizden sonra bu ümmetin en afdalı, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve aşerei Mübeşşere (Allah hebsinden râzî olsun) olduklarına inanmaktır.<br />
Peygamber efendimizin Ashabının kendisinden sonra gelen bütün in­sanlardan afdal olduğunu ve ashabın hebsinin âdil olduklarını kabul edib inanmaktır.<br />
Ahirette cenabı hakkın baş gözle müminler tarafından görüleceğine inanmaktır.<br />
Büyük ve küçük günahı işlemekle, bir kimsenin kâfir olmayacağına ancak helal derse kâfir olacağına inanmaktır. Daha başka îman ve islam esaslarının top yekûn hepsine inanmaktırki, uzun İzahı akâid ve kelâm ki-tablarında yazılmıştır. <a href="#_ftn270" name="_ftnref270">[270]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788540"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>186 &#8211;</strong> (47) Mâlik Bin Enes (R.A) den mürsel olarak rivayet edilmiştir, dedi:<br />
Resûlülloh (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn271" name="_ftnref271">[271]</a><br />
«Size iki emr (iki şey ve iki büyük hüküm) bırakdım. Bu iki şeye ciddi­yetle sarıisanız, asla ve kat&#8217;â sapıtmazsınız (O iki şey) : Aliâhın kitabı (Kur&#8217; anı Kerim) ve Resulünün sünnetidir.» <a href="#_ftn272" name="_ftnref272">[272]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788541"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifi rivayet eden Tabiînden olan Mezheb sahibi İmamı Mâlik olması hasebiyle rivayetinde de belirtildiği gibi, mürsel ismini alan hadîsi şeriflerdendir.<br />
<strong>MÜRSEL :</strong> Bir hadîsi şerif, direk Tabiînden rivayet edilerek Peygamber efendimizden rivayet edilib sahabe ismi zikredilmeyen hadîsi şerifdir. Meş­hur olan tarif ve ehli hadîsin meşhur görüşü budur. Fakat fıkıh ehline göre, tâbiîndende bir derece aşağı olan tebeı tabiînden rivayet edilene de Mürsel hadis denir. Hadis kitablarında, Mürsel hadis olarak zikredilenler, hadis ehlinin görüşü olan Tabiînin rivayet ettiği hadîsi şerifdir.<br />
İmamı Mâlik (R.A) hakkında gerekli kısa malumat, eserin baş tarafında geçmiştir.<br />
Hadîsi şerirde belirtildiği üzere. Peygamber sallailâhü aleyhi veseliem efendimiz, kendisi her ne kadar fena olub âhirete irtihal etmişsede, kendisin­den sonra gelen ümmetinin doğruyu bulması ve her türlü tehlikelerden korunabilmesi için, çok mühim ve en büyük iki şey bıraktığını, şayet bu iki şeye dikkatla ve ciddiyetle sanlınırsa, mutlaka kurtuluşa ve neaâta erişile­ceğini beyan buyurmuştur. Ve o iki şeyin ismini açıklayarak Allâhü teâlanin tebdil tağyirden beri ve en mükemmel şekilde hakîkatları beyan eden Ceb­rail aleyhisselam tarafından Peygamber efendimize tam yirmi, üç senede getirdiği kelâmı ilâhi kur&#8217;anı kerim ile Peygamber efendmizin mübarek sözü, fîli ve takriri olan sünnetidir.<br />
Dünya hayatının en son Rehberi, önder ve Mürşidi ve bütün beşerin tek lider ve halaskarı Peygamber sallailâhü aleyhi veseliem efendimizin, beşeriyyetin tek kurtuluşunun yolunu açık bir ifâde ile belirtmiştirki, İslam-dır. Yâni kitab ve sünnetin mecmuunu kendisinde toplayan tek isimle beyan edilen islâm, şeriat ye din, beşeriyyetin tek kurutuluş yoludur. Binaenaleyh Kitab ve sünneti ve kitab, sünnetin içtima ettiği islâmı bırakıbda baş.ka yol­lardan ve prinsepilerden kurtuluş ve huzur arayanlar, islamın ilk devrinden beri devam ederek geldiği ve görüldüğü gibi, bugünde aynı şekilde görül­mektedir ki, dalâlette ve bataklık cindedirler ve kitab ve sünneti bırakıbda bir takım kâfir ve mülhidlerin pirensiplerini kendilerine rehber edinenler veya kitab ve sünnetten ilham ve kaynak olarak istifâde etmeden aynı zamanda kitab ve sünnete muhalif olan bir takım indî ve şahsî görüşlerini esas olarak veya beşerî fikir ve kanunlara dayanarak bir takım prensip ve ka­nunlar yaparak hareket edenler, kurtuluşa ve huzura kavuşamtyacaktardır.<br />
Bir mesele, ve işde ihtilâf ediür ve doğru yol aranırsa, hemen kitab ve sünnete muracat edib oradan halletmek veya kitab ve sünnetten hakikati aydınlatacak tam bir istikâmetli bilgiye sahib olan âlim ve kâmil kişiye mu­racat ederek doğruyu bulmak, en isabetli ve en doğru yoldur.<br />
Kısa açıklama ve tatbik yönünü belirttiğimiz mübarek hadîsi şerifte şu ayeti kerîmelere İşaret vardır:,<br />
«Şayet bir şey hakkında münazaa ve münakaşa ederseniz, hemen onu Allâha (Kitaba) ve Resulüne (Sünnete) havale ediniz, eğer Allâha ve âhiret gününe inanıyorsanız.. İşte bu müracaat, hem hayırlı ve hemde netice bakı­mından daha güzeldir.» (Nisa, 59)<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«Şüphesizki bu Kur&#8217;cn, insanları en doğru yola sevk eder, götürür..» (İsra sûresi, 9)<br />
Diğer bir ayeti kerimede şöyle buyurulmuştur.<br />
«Elbette peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına (dünya­da) bir belâ inmesinden veya (âhirette) kendilerine elem verici bir azab isa­bet etmesinden sakınsınlar.» (Nur sûresi, 63) <a href="#_ftn273" name="_ftnref273">[273]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788542"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>187 &#8211;</strong> (48) Guzeyf Bin Elhâris essümâlî (R.A) den mervidir, dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn274" name="_ftnref274">[274]</a><br />
«Bir kavm, bir (kötü) Bid&#8217;at ihdas ederse, ancak o (kötü) Bid&#8217;atın mis­li bir sünnet kaldırılır : Binaenaleyh bir sünnete sarılıp amel etmek, bir Bid&#8217;­at ihdas etmekten hayırlıdır.» <a href="#_ftn275" name="_ftnref275">[275]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788543"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Guzeyf bin Elhâris Essümâlî (R.A), sahabe ve tabiinden olduğun­da ihtilaf edilmiştir. Fakat sahabeden olduğu hususu tesbit edilib kararlaş­tırılmıştır. Askalânî merhum takribinde ashabdan olduğu tesbit edildiğini be-<br />
yan etmiştir. Aliyyülkâri de aynı hükmü zikretmektedir. Eba esmâi Şâmî kün­yesi ile künyelenmiştir. Peygamber efendimize yetişmiştir. Fakat sohbetine oturııb oturmadığı ihtilaflıdır. Kendisi diyorki, «Rasulüllah sallallâhü aleyhi vesellemin zamanında doğmuş, ve yetişmiştim de ona biat etmiştim ve oda benimle musafaha etmişti.»<a href="#_ftn276" name="_ftnref276">[276]</a><br />
Kendisinden Hz. Ömer, Hz. Ebâ Zer ve Hz. Aişe hadîsi şerif işitmiş ve dinlemişlerdir. Ayrıca Mekhul ve Selim bin Amir (R.A) da hadis rivayet etmiş­lerdir.<br />
Vefatı, Hicretin atmış (60) küsur tarihinde vuku bulmuştur.<a href="#_ftn277" name="_ftnref277">[277]</a><br />
Hadîsi şerifte belirtilen, «BİD&#8217;AT» kelimesinin anlam ve açıklaması yukarda geçmiştir. Biz burada sâdece bir Bid&#8217;at işlenince, bir sünnetin terk edileceği hususunu belirten bir kaç misal vermeye çalışacağız.<br />
Bid&#8217;at olarak inanılan ve amel edenlerden bâtıl şeyler bek çoktur. Tabi-iki o Bid&#8217;atları işleyenler, Bid&#8217;at değil iyi bir amel veya iyi bir şey zannederek inanıb işlemekteler. Halbuki Bid&#8217;at, Küfürden sonra en büyük günahlardan birisidr.<br />
Bid&#8217;at, itikad da olduğu takdirde bâzıları küfür olur. Müeessimelerin, Al-lâhü tealayı diğer cisimlere teşbih etmeleri ve Cesed ve cisimle beraber ahirette haşrulunmayı inkar edenlerin îtikadlan bu cinsdendir. Bu îtikad gibi bâtıl îtikadlar her ne kadar islamdan evvel var isede. Resulü Ekrem efendi­mizden sonra da müslümanlar arasında bu kötü akideler gibi pek çok bâtıl ve Uydurma akideler görülmüştür. Aynı Bâttl ve Bid&#8217;at akideleri savunanlar zmaan zaman yine görülüyor.<br />
Ameldeki Bid&#8217;atlara da şöyle bir kaç misali vererek İktifa edelim :<br />
<strong>a-</strong> Bayram günleri bayram namazından sonra hutbeleri dinlemek sünnet iken. Bayram namazını kılan cemaattan bir kısmı hatta bâzı mem­leketlerde pek çoğu Bayram namazını kılınca hemen kalkıp camiden veya namaz kıldığı yerden çıkıp gidiyorlar. Bu adamlar sünneti terk ederek Bid&#8217;atı işleyorlar ki, bu Bid&#8217;atı işlemekle bayram günü sürür ve sevişme esaslarını yok ettiği gibi, daha bir çok dînî hükümleri işlemekten mahrum oluyorlar. Hatibin hutbesinde camiden çıkınca yapılacak dînî vazifelerin bir kısmını öğrenmekten, mahalle ve köy halkının bir birini tanıyıp hal hatır sormalar, selamlaşmak ve el sıkma sünnetinden.mahrumiyetler, camide toplu halde dua etmekten ve daha pek çok iyi ve sünnet amellerden mahrumiyet gibi hallerin bulunması görülür.<br />
Bayram namazından sonra kalkıp hutbeyi dinlemeden çıkanlar, hem cemaatı üzerler ve hemde hutbeyi okuyan hatib efendiyi rencide ederler. Hutbeyi dinleyecek cemaat ise, kalkanların hareket ve davranışlarından do­layı, huzurlu hutbe dinleyemezler.<br />
İşte bu sebebden Bayram namazını kılınca hutbeyi dinlemek, en güzel ve İyi amellerden birisidir. Bu sünneti mutlaka işlemeliyiz. İşlemeliyiz ki. pek çok iyiliklere ve hayırlara nail olmalıyız.<br />
<strong>b-</strong> Cuma günleri tek başına oruç tutmak ve cuma gecesi bâzı cami ve mescidlerde toplanıp toplu halde cuma gecesine mahsus olmak üzere cehri bir şekilde zikirler ve toplu namaz kılmalar da Bid&#8217;at ve yasak olan ameNerdendir. Zira cuma günü ve gecesi için ayırım yaparak gündüz oruç tutmak ve geceleyin diğer gecelerde yapılan ibâdetlerden değişik ve tah­sisli bir şekilde meşru olmayan ve izni şer&#8217;î bulunmayan ibâdetlerle meşkul olmak yasaklanmıştır.<br />
Müslim, Ebi Hureyre (R.A) dan rivayet ettiği bir hadîsi şerifte Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:<br />
«Cuma gecesini, diğer geceler arasından ayırarak kâim olmak suretiy­le (Fazladan İbâdet yapmak suretiyle) tahsis etmeyiniz ve Cuma günü de diğer günlerden değişik olarak oruç tutmak suretiyle tahsis etmeyiniz. An­cak sizin birinizin mûtad üzere tuttuğu gün o güne tesadüf ederse, bu tak­dirde caizdir.» <a href="#_ftn278" name="_ftnref278">[278]</a><br />
Evet cuma gününün faziletini elde etmek için, salâvatı şerîfeler, zikri ilâhîler, Kur&#8217;andan bâzı sûreler okumalar, dua, gusül, misvak kullanmak, koku sürünmek, dırnak kesmek ve etek temizliğinde bulunmak ve güzel elbiselerle camiye erken saatte gitmek gibi iyi ameller, bizzat Resulü Ekrem efendimiz tarafından tavsiye buyurulmuştur. Fakat cuma günü gündüz tah­sis etmek suretiyle tek başına cuma günü oruç tutmak, haftanın diğer gün­lerini ihmal edib hiç bir kıymeti yokmuş gibi bir hâlin olabileceğinden o gü­ne mahsus olmak üzere oruç tutmak yasaklanmıştır. Oruç tutmak yasakla­nınca cuma günleri oruç tutan kimse, Bid&#8217;at işlemiş olur. Bid&#8217;atı işleyince sünnetin hükmünü de terk etmiştir.<br />
Cuma günü ve gecesi ile ilgili pek çok faziletler beyan edilmekle be­raber, diğer gün ve gecelerinde kıymetini takdir etmek lâzımdır. İşte bu haf­tanın diğer günlerine de değer vermek için, o güne ve o gece mahsus de­ğişik ibâdet şekli yasaklanmıştır.<br />
Türkiyede bir çok yerde cuma gecesine mahsus olmak üzere tevbe ve nikah tazeleme yapılır. Haftanın diğer günlerinde ve diğer vakitlerinde yap­mayıp sâdece cuma gecesine mahsus olmak üzere yapıldığından, o gece ce-mat camide çoğalır. Sebebi de İmam nikah tazeledecek ve günahımıza tevbe ettirecektir. Cumaya mahsus bir ibâdetin icrasını yasaklayan mübarek peygamber efendimizin buyuruğu, seneler sonrası ne şekilde tehlikelere sebeb olduğunu göstermiş oluyor.<br />
Tevbe ve istiğfar ve her hangi bir nikah tehlikesi karşısında nikah ta­zelemek şer&#8217;an var ve lazımdır. Fakat böyle bir geceye veya bir vakte tâyin<br />
etmek doğru değildir. Tevbe ve istiğfar her saat yapılabilecek ve yapılması icab eden bir vazifedir.. Nikah tazelemek ise, ne zaman îcab ederse, vakit geçirmeden zamanında yapılması lazımdır.<br />
Aslında beş vakit farz namazın akebinde istiğfarda bulunmak (istiğfar etmek) sünnettir.<br />
Tecdidi îman ve nikah hükümlerinin geniş şekilde izahı, fıkıh ve.ahlak kitablarında zikredilmiştir. Bir nebze malumatta, «İslama sokulan Bid&#8217;at ve Hurafeler» adlı esermizin ikinci çilelinde mezkûrdur.<br />
<strong>c &#8211;</strong> Bid&#8217;at amellerden birisi de, Muharrem ayının onuncu günü (Aşura günü) tek başına oruç tutmaktır.<br />
Yahudiler daha evvel muharremin onuncu günü çeşitli sebebierden dolayı oruç tutarlardı. Bu Medîneye hicret eden Rasûlüllah saüallâhü aleyhi veseflem bu hâli görünce veya hayberin fethinde yahûdîierin bu hâlini gör­düğünde şöyle buyuruyor: .<br />
«Aşura günü (Muharremin onuncu günü), oruç tutunuz, fakat bir gün evveli veya bir gün sonras.ı ile beraber tutarak yahudilere muhalefet ediniz.»<a href="#_ftn279" name="_ftnref279">[279]</a><br />
Şu halde sünnete uygun olan. Muharrem ayının onuncu günü oruç tutmak isteyen kimse, ya dokuzuncu gün ile onuncuyu beraber tutacak veya onuncu gün ile onbirinci günü beraber tutacaktır.<br />
Binaenaleyh tek başına muharremin onuncu gününü tutmak sünnete muhalif ve izni şer&#8217;İ bulunmayan bir Bid&#8217;attır.<br />
Bid&#8217;atın îtikad ve amelle ilgili olanlarının bir kısmını «İstâma Sokulan Bid&#8217;at ve Hurafeler» adlı eserimizde beyan ettiğimizi hatırlatırız. Birde aynı eserin üçüncü cildinde sâdece amellerle ilgili Bid&#8217;attları, yakın zamanda müslüman kardeşlerimize sunacağımızı bildiririz. <a href="#_ftn280" name="_ftnref280">[280]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788544"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>188 &#8211;</strong> (49) Hassan (R.A) den mervidir, dedi:<a href="#_ftn281" name="_ftnref281">[281]</a><br />
«Bir kavm dinlerinde (kötü olan) Bir Bid&#8217;atı ihdas ettiklerinde, Allâhü teâla o Bid&#8217;at kadar sünnetten saymayı takdir eder. Ondan sonrada o soyu­lan sünnet (iyilik ve iyi amel) kıyamete kadar o Bid&#8217;atı ihdas eden kavme bir daha avdet etmez.» <a href="#_ftn282" name="_ftnref282">[282]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788545"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hassan bin sabit (R.A), Medînedeki hazrec kabilesine mensub En-sâri kiramdan ve peygamber efendimize inananların evvelinde olanlardan dır. Fakat biraz korkaklığı olması hasebiyle muharebelere iştirak etmediği zikredilmektedir. Bununla beraber gayet güzel şiir söylediğinden Rasûlü Ekrem efendimizin medhiyesini en güzel ifâdelerle yapar ve islam düşman­ları müşrikleri de fevkal&#8217;âda hicv edici cümlelerle zemmederdi.<br />
Kendisinin künyesi, Ebülveliddir. Ebû Abdirrahman da denirdi. Peygam­ber efendimizi müdâfaa ve müşrikleri kötüleyci ifâdeleri ile onları perişan ettiğinden kesici kjlıc babası manasını ifâde eden «Ebülhassam» künyesi ilede söylenirdi.<br />
İslâmı kabul ettiği zaman, kendisi altmış (60) yaşında idi. Müslüman oldukdan sonra da bir altmış sene daha yaşayarak yüz yirmi yaşına kadar yaşamıştır.<br />
Şâırunnebİ &#8211; Peygamberin şâiri olmasıhasebiyle, Peygamber sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz Mescidi şerifte Hassan (R.A) için bir hitabe yeri ayırmıştı. Peygamber efendimiz hakkında güzel hitabette bulundukları za­man, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem onun hakkında şöyle buyurur­lardı :<br />
«Rasûiüliâhi müdafa ettikçe hak celle ve alâ Hassanı teyid eder.»<a href="#_ftn283" name="_ftnref283">[283]</a><br />
Hz. Hassan {R.A}, yüz yirmi yaşında hicretin elli dört (54) tarihinde Medînei münevvere de vefat etmiştir. Kendisi gibi. Pederi, büyük pederi ve daha büyük pederi yüz yirmi (120) şer yaşlarında vefat etmişlerdir.<br />
Kendisinden Hz. Aişe, Hz. Ömer ve Ebî Hureyre hadîsi şerit rivayet etmişlerdir, Allah hepsinden razî olsun. Amin.<br />
Hz. Hassanın beyan ettiği mübarek cümlede çok mühim bir husus belirtilmektedir. Bir cemaat ve bir millet de, Bid&#8217;at-ı seyyie denilen kötü bir Bid&#8217;at işlenirse, orada mutlaka, bir sünnetin yok olacağı beyan buyurulmaktadır. Bu mübarek sözün ihtiva ettiği hükmün manası da günü­müzde pek ayan ve beyan şekilde görülmektedir.<br />
Meselâ, Cuma günleri hatib efendi hutbeye çıkınca namaz, niyaz, ke­lam, selam ve emsali her türlü okuma ve diğer ibâdetler yasak iken, hatib hutbeye çıkınca içerde okunan ezana ya evvelinden itibaren İcabet edenler görülür veya ezanın bitiminde mutlaka müezzinle beraber, «LAİLÂHE İLLAL­LAH» diyeceklerdir. Ne kadar da îkaz edilse, farz ve sünnetin yerini bir Bid&#8217;at işgal edince, onu bıraktırmak çok güç olduğundan bırakmazlar.<br />
Keza farza başlamazdan evvei bâzı memleketlerde müezzinler ihlas okurlar. Bu yapılan amei Bid&#8217;attır. Bıraktırmak meseledir. Bu meselenin iç<br />
yüzünü bilenler dahi çeşitli nedenlerle ihtilafa düşerler, nihayet, «ihlâslılar ve ihlassızlar» diyerek dedi kodu yaparlar. İşte buda gösteriyorki, ihdas edilen bir Bid&#8217;at, yok edilmekte çok güçlük çekilmektedir ve aynı zamanda o Bid&#8217;atın yıkdığı sünneti ki. Peygamber efendimizin işlediği şekli tekrar yap­mak ve yapdirmak meseledir,<br />
Mezarlıkda kabirler üzerine yapılan taşlar, kubbeler ve daha başka haram olan israf ve Bid&#8217;atları yok etmek veya önleyib sünneti icra ettirmek-de, bir başka felâkettir. Hadîsi şerifte belirtildiği üzere, öldürülen sünnet, nerede ise, bir daha ihya edilemiyor.<br />
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi veseliem efendimizin işlediği şeklini bırakıb kendilerinin ihdas ve îcad ettikleri Bid&#8217;adlardan birisi de, beş vakit namaz­dan sonra cami içinde sıralanıp birbirleri ile musâfahalaşmakttr. Gerçi bâ­zı bilginler, Bid&#8217;atı hasene kabul ederek cevaz vermişlerdir. Fakat gerçek ve hakikat olan. Mekruh ve Bid&#8217;attır.<br />
İmamı Nevevîden naklen İbni Abidin şu cümleleri nakletmiştir: «Sen bilki, Her karşılaşmada musâfaha yapmak müstehabdır. Fakat insanların âdet edindiği sabah ve ikindi namazından sonra yapılan musafa-halaşma&#8217;nın şer&#8217;i şerifte aslı yoktur. Lakin musafahalaşmakda yinede beis yoktur. Zira musafahanın aslı sünnettir&#8230;<br />
— Şeyh Ebilhasen El Bekri (R.A) İse dediki : İmamı nevevînin ikindi ile sabah namazını kayıtlaması, onun zamanında o iki vakitte âdet olduğun­dandır. Aksi takdirde bütün vakitlerde yapdıkları da tâkib eden hallerdendir. Şirinbilâlîde, «Musâfaha» risalesinde aynen zikretmiştir. Ve Şemsilhanûtî (R.A) dan şunları da nakletmiştir : Nassın umûmunun hükmü, musafahanın aslının meşrûiyyetinden dolayı cevazına fetva vermiştir. Muvafık olanda budur. Metinlerin mutlak musafahanın meşrûiyyetini zikretmesinden dolayı şârihde böylece zikretmiştir.<br />
— Fakat namazdan sonra musâfahaya husûsî olarak devam edilirse, bilhassa buralarda bu musafahanın sünnet olduğu cahillerce bir hükme varılabilir, denilir. Böyle olunca da diğer vakitlerde (karşılaşınca) yapılması gereken sünnete ziyade olarak bir sünnetin ver olduğu anlaşılabilir. Halbu­ki buralarda (namazlardan sonra) musafahalaşmak siefden hiç bir kimse ele işlemediği kelamlarından açıkça anlaşılmaktadır.<br />
— «Muîtekad» isimli eserden naklen «Tebyinulmeharim» de şöyle nakl-oiunmuştur:<br />
«Her hâlü karda namazın edasından sonra musafahalaşmak, kerâhat-tır. Zira sahâbei kiramdan (Allah onlardan razî olsun) hiç birisi namazın edasından sonra musâfalaşmamışlardır. Ve namazdan sonra musafaha­laşmak, Râfızîlerin sünnetlerindendir&#8230;<br />
— Sonra Şafiilerden İbni hacerden beyan edildiğine göre; Namazın edasından sonra musafahalaşmak, şer&#8217;i şerifte aslı olmayan bir mekruh ve Bid&#8217;attır. O Bid&#8217;atı işleyen, evvelâ uyarılır, ikinci sefer tâzir edilir. Sonra İbni Hacer (R.A) dediki : Mâlikîlerden İbnülhac MEDHAL adlı eserinde dedi :<br />
«Namazın edasından sonra musafahalaşmak, Bid&#8217;atlardandır. Şer&#8217;i şe­rifde musafahalaşmanın yeri, ancak ve ancak müstüman diğer bir müslü-mn kardeşi İle karşılaştığı zamandır. Namazların arkasında değildir. Bina­enaleyh Şer&#8217;î şerif musafahayı nereye ve nerede koymuş ise, koyduğu yerde işlemek gerekir. Yerinden başka yerde yapılırsa, o musâfaha yasaklanır. Ve namazlardan sonra musafahayı işleyenler, sünnete muhalif olarak işledik lerinden men edilir&#8230;»<a href="#_ftn284" name="_ftnref284">[284]</a><br />
Yukarda en açık bir şekilde naklettiğimiz gerçekler karşısında, müslü-man kardeşlerimize dikkatli ve uyanık olmalarını tavsiye ederiz. En doğru olanı, namazlardan sonra musafahalaşmayı terk etmektir. Başka zaman ve mekanlarda müslüman müslümanla karşılaşınca velevki âdet vechi üzere olmadan cami içinde tesadüf edilse dahi, birbirleri ile musafahalaşmaları sünnet veya müstehabdır. Çok ve çok sevabdır.<br />
Bu Mes&#8217;elenin namazdan sonra ki yönü, «İslama sokulan Bîd&#8217;at ve Hu­rafeler» adlı eserimizde bir nebze bahsedilmiştir. Diğer vakitlerde yapılması meşru olan musâfaha hakkında da, «Mülteka Tercümesi» isimli eserimizin n\&lt;rdüncü cildinde zikri geçmiştir.<br />
İşte bir kaç misal ile açıklamaya çalıştığımız Bid&#8217;atı, işleyib-sünneti öl­dürmenin açdığı yaralar ve o ihdas edilen Bid&#8217;atın giderilmesi ile tekrar sünnetin ihyası ne hal ve durum alıyor. Allâhü teala Peygamber efendimize muhalefetten bütün müslümanlarla bizleri korusun. Amin.<br />
Sünneti yıkmak, bir yetişgin ağacı kökünden söküp atmağa teşbih edilmiştir. Gelişmiş ve kökleşmiş bir ağaç bütün kök ve budaklarından kopduğu için, tekrar başka bir yerede dikilse, tutması ve dirilip hayata de­vam etmesi çok ve çok güçdür.<br />
Yıkılmış bir sünnetin tekrar diriltip yerine oturtarak İhya edilmeside o kadar güçdür. .<br />
Birde Bidîatla mücadelede, fitne ve cidal yoluna girmeden yok etme yolunu tâkib etmek, en doğru ve isabetli harekettir. Zira âyeti kerîme ve ha­dîsi şeriflerde beyan edildiği üzere, fitne çıkarmak veya uyuyan fitneyi uyan­dırmak, adam öldürmekten daha eşed ve daha büyük günahdtr.<br />
Şu halde mes&#8217;eleyi iyi bilen, nasihat ve ikaz yolunu iyi yapabilecek ve sözü dinlenecek bir yetgiii, emri bilmâruf ve nehyi anilmünkerle mücâdele yolunu tatbik etmelidir. <a href="#_ftn285" name="_ftnref285">[285]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788546"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>189 &#8211;</strong> (50) İbrahim Bin meysere (R.A) den mervîdir, dedi: Resûlüllah (S.A.V.) buyurdu :<a href="#_ftn286" name="_ftnref286">[286]</a><br />
«Bir kimse, Bid&#8217;at sahibine tazim (ve yardım) ederse, işte o kimse mut­lak surette dînin yıkılmasına yardım etmiş olur.» <a href="#_ftn287" name="_ftnref287">[287]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788547"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî İbrahim bin Meysere (R.A), Taiflidİr. Mekkei Mükerremeye gelib sakin olduğu da olmuştur. Tâbiîndendir. Tabiînin hadis hafızlarındandtr ve hafızların beşinci derecede olduğu beyan edilmektedir. Vefatı, hicretin otuz ikinci (32.) senesinde vuku bulmuştur.<a href="#_ftn288" name="_ftnref288">[288]</a><br />
Hadîsi şerifte beyan edilen hükmün ehemmiyetini günümüzde daha fazia anlamış oluyoruz. Zira pek çok Bid&#8217;atcı ve sapık zındıklara iltifat edi­lir veya onlarla oturulur ve belkide yapdıkları uydurma batıllara nazar-et­meden çeşitli nedenlerle yardım edildiğinde, kendisine tabiî olan aveneleri­nin yanında şirinleyor ve kendisinin din tahribatı dahada kuvvet bulmuş oluyor.<br />
Dîni tahrib etmekte en azılı ve en tehlikelilerden birisi olan Bid&#8217;atcilara yardım etmek veya onlara iltifat edib mücâdeleyi terk etmek, Rasûlü Ekrem efendimizin buyurduğu üzere dînimizin yıkılmasını veya en ağır din tahriba­tını meydana getirir.<br />
Bid&#8217;atcı ile mücâdele terk edilince, o sapık kendisinin kötülüklerini göremiyen cahillere kendisini haklı ve doğru yolda olduğunu göstererek ve hatta kendisine iltifat eden kimse, biraz dînî yetgiye sahib olursa, bu tak­dirde de o bilgin adamın kendisine bağlı olduğunu savunarak dahada zara­rının artmasına sebeb olur. Bu hallerin böyle olduğu şekillere ve hâdiselere pek çok yerde ve çeşitli zamanlarda bizzat şahid olduğumuz vâkîdir.<br />
Bu kabil tehlikeler, müsfümamn batıl ve belkide küfür olan bir çok kötü akîde ve amelleri doğru ve hak zannederek inanıb amel edecekler­dir. İşte böyle tehlikelerden korunmak için, Bid&#8217;atcı kimselere yardım etmemek, onlarla oturmamak ve karşılaşıldığı zaman, kendilerine iltifat etme­yip îtikad ve amellerinin kötülüğünü îkaz ederek mücadele etme yolunu yap maya çalışmak, en güzel ve isabetli harekettir.<br />
Hasanı Basri rahimehullah şöy demiştir:<br />
«Bid&#8217;at sahibi ile oturma, zira o kimse senin kalbini hastalaştırır.»<br />
(Elbidau.47] İmamı Evzâî (R.A) de şöyle demiştir:<br />
«Bıid&#8217;at sahibi ile münakaşada kendinizi emin görmeyiniz. Zira onun fitnesi, sizin kalbinize şüphe kanalı ile intikal edebilir.»<br />
{Elbidau vennehyü anha, 53) İbrahim Teymî Hz. ri de şöyle demiştir:<br />
«Bid&#8217;atcılaria konuşmayınız. Zira kalbinizıin irtidad etmesinden (Dinden çıkmasından) korkarım.» (îtisam, C. 1, 84)<br />
Yahya bin ebî Kesîr fR.A) de demiştir ki : «Yolda bir Bid&#8217;at sahibi ile karşılaşdığında, hemen başka bir yolu tut.»<br />
(îtisam, C. 1,84)<br />
Fudayl biri lyaz (R.A) da şöyle demiştir : «Bir kiimse, Bid&#8217;at sahibi ile oturursa, ona ilmi hikmetten verilmez.»<br />
(îtisam, C. 1,90) Ebû kılâbe (R.A) de demiştir: «Bir adam, bir Bid&#8217;at uydurursa, kılıçla boynunu vurmak helal olur.»<br />
(îtisam, C. 1,83) İmamî Gazâlî merhumda şöyle demiştir:<a href="#_ftn289" name="_ftnref289">[289]</a><br />
«Şüphesiz böyle (zındık, sapık ve Bid&#8217;atcı sahte) adamlgrı öldürmek, yüz kâfiri öldürmekten daha evla ve sevabdır.» <a href="#_ftn290" name="_ftnref290">[290]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788548"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>190 &#8211;</strong> (51) İbni Abbas (R.A) den mervidir, dedi:<br />
«Bir kimse, Âlânın kitabını (Kur&#8217;anı Kerimi) tâlim eder, sonra o Kur&#8217;ani kerimde (emri ilâhi ve nehyi ilâhîden) olan hükümlere tâbi olursa/Allahü<br />
teâla, o kimseyi dünyada dalâletten hidâyete sevk eder ve kıyamette o kim­seyi kötü hesabdan korur.»<br />
Diğer bir rivayette İbni Abbas (R.A) şöyle dedi :<br />
«Bir kimse Allahü teâlamn kitabına (Kuranı Kerime) iktidâ ederse, dün­yada sapıtmaz ve âhirette zahmet çekmez, azab olunmaz. Sonra şu meal-laki âyeti kerimeyi okudu :<a href="#_ftn291" name="_ftnref291">[291]</a><br />
«Kim benim hidâyetime uyarsa, işte o sapıklığa düşmez ve âhtrette zahmet çekmez.» &#8221; <a href="#_ftn292" name="_ftnref292">[292]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
İbni Abbas (R.A) in beyan ettiği mübarek cümlelerde de dünya ve ahi- seâdetinin Kur&#8217;ana tâbi olup Kur&#8217;anı kerimin.hükümierine gerçek şekil-. Je İtirazsız inanıb dediği hükümlerle amel etmektir.<br />
Evet Kur&#8217;ana tabî olup dediği ile amel etmek, insanı dünyada pek çok syan ve kötülükden muhafaza eder ve âhirette de çetin ve korkunç hisab-lan ve cehennem azabından korur.<br />
Meselâ ; Kur&#8217;anı kerim, namaz kılmayı, zekat vermeyi, hacca gitmeyi, maya babaya itaat etmeyi, akrabalara sılaya gitmeyi, selamlaşmayı, ihlas a amel etmeyi, setrulavrete riayet etmeyi, komşu hakkına ve yetimlerin korunmasına dikkat etmeyi ve daha pek çok emirlerin yanında, Şarab iç­meyi, kumar oynamayı, yalan söylemeyi, hırsızlık yapmayı, haksız yere jdam öldürmeyi, iftira etmeyi, zina yapmayı, gıybet etmeyi, zulumda bulun­mayı, kin ve buğuz etmeyi, hased ve fesatlıkda bulunmayı, kibir ve ucubda )ulunmayı ve daha pek çok haramları yasaklapıış «yapmayınız, yaklaşma­dınız, uzak durunuz» demiştir.<br />
Yukarda saydıklarımızın her birine hakkı ile riayet edenler, hem dünya- huzur ve sadetini görür ve hemde âhiretteki elim hesab ve azabdan kur-:ulur.<br />
Meselâ; namazını dosdoğru kılan bir kişi, her türlü kötülükten kendini îorur ve imkan dâhilinde bütün iyiliklere yanaşır ve kendisinden ne bir nsan ve nede bir hayvan zarar görmez. Tabiîki, bu namazı dosdoğru kılan plmselerde görülür. Yoksa şartlarına riayet edilmeyen, gösteriş ve başka­sının baskısı, korkusu ile kılınan namazlarda böyle şeyler görülmez. Keza fidet ve görgü İcabı namazı kılıb hakkın rızasına uygun olub olmadığı hu­suslar düşünülmez ise, bu namazdanda hiç bir fâide görülmez. Beikide Al­lah muhafaza yerli azıb sapıtmasına ve çeşitli hile ve dalavereye tevessül itmeye sebeb olabilir. Çünki bir ibâdet ve iş, şartına riayet edilerek yapıl-nazsa, o işin sonu felâket ve en azından o işin zararını görmektir.<br />
Zaman ve şartına riayet edilmeden evlenenler, tarlaya tohum atanlar, her hanki bir işe keza şartına riayet etmeden başlayanlar, hiç bir zaman randıman alamazlar ve hatta yerine göre çok yaralar açan ve altından kal-kılması güç olan mesele ve zararlarla karşilaşanlar çok görülmüştür ve aynı şekiller görülebilir.<br />
Keza şarab içen bir kimse de, namazdan niyazdan uzaklaşır. Sevgili dostları ile düşman olur. Tenbellik ve atâlet ve daha zina, yalan, iftira, adam öldürmek gibi pek çok kötülükleri işlemeye ve işletmeye sebeb olur. Evin­de huzur ve rahatlık diye bir şey kalmaz. Komşuları bîzar eder, sarhoşkafa ile gelib ailesine talak verir, böylece karısını boşar. Aile ve çocuklarına bak­maz, onların ihtiyaçlarını hiç düşünmez.<br />
İçki içen kimseden, melekler uzaklaşır, şeytan musallat olur. insanla­rın maskarası olur. Allanın sevgisinden mahrum olduğu gibi insanların için­de itibar ve sevgisinide yok eder.<br />
Hulasa beş vakit namazını kılmayan veya hakkı ile namaz kılmayıp aldatmaca namaz kılanlarla, içkiye mübtelâ olan kimseler, cemiyet, cema­at, aile ve millet için çok zararlı ve kötü adamlardır. Buradaki kötülüklerinin cezası, ile ahirettede çok şiddetli hisab ve azaba müstehaklık vardır.<br />
Öyle ise, tek kurtuluş kur&#8217;anda ve .kur&#8217;ana tabî olmaktadır.<br />
İşte Kur&#8217;ana tâbi olan ve olmayanlara âit vermiş olduğumuz bir İki misal ile, İbni Abbas (R.A) m ne demek istediğini açıklamış oluyoruz.<br />
Kur,arıı kerîme ittiba edib buyurduklarını harfiyyen yerine&#8221;^getirenlerle, muhalefet edenlerin fenalık ve felâketlerini bir kaç âyeti kerîme ve hadîsi şe_ firleride zikrederek bu beyan ettiğimiz kıymetli sözün ve bizim açıklama­mızın ana kaynaklarını öğrenmiş ve öğretmiş olalım.<br />
Kur&#8217;anı kerimin bir âyetinde şöyle buyurulmuştur:<br />
«Bu, O kitabdırki kendisinde (Allah katından gönderildiğinde) hiç şüp­he yoktur. (O kitab) Takva sohibleri için doğru yotun tâ kendisidir.» (Bakara sûresi, 2)<br />
Ayeti kerîmede beyan edildiği üzere hakka inanıp hak teâladan ger­çekten korkan kimseler, Kur&#8217;anın hidâyet ve rahmetinden müstefid olur­lar. Kur&#8217;ana hakkı ile inanıp hak teâladan gerçekten korkmayanların ise hidâyeti Kur&#8217;anın riasîbi hemen hemen yoktur. Takva sahibi olarak Ailâhın yasaklarından kaçınıp emir buyurdukları hükümleri işleyerek Kur&#8217;anın hi­dâyetinden istifâdeye çalışmak, akıllı müslümanlar&#8217;ın amelleridir.<br />
Diğer âyeti kerîme meali şöyledir:<br />
«Ey insanlar! İşte size, Rabinizden bir nasihat, kalblerdeki şüphelere bir şifa ve müminler için bir hidâyet ve rahmet olan Kur&#8217;an geldi.» (Yûnus sûresi, 57)<br />
Diğer bir âyeti kerîme meali:<br />
«Hepiniz Allanın ipine (din ve şirîatına, Kjur&#8217;anı kerîme) sımsıkı sarılın, birbirinizden ayrılıb dağılmayın.» (Ali İmran sûresi, 103}<br />
Kur&#8217;anı kerîme sanlıb hidayet ve seâdete nail olmanın yolunu tarif ve îzah eden âyeti kerîmeler daha pek çoktur. Ancak biz bir kaç âyeti kerîme­nin mealini nakletmekle iktifa edeceğiz. Ayrıca bâzı âyeti kerimelerin meal­lerini de yukardaki hadîsi şeriflerin îzah kısmında naklettiğimizi de hatırla­tırız.<br />
190 nolu İbnİ Abbas (R.A) in kıymetli sözünü açıklayan ve dayanağı şeklini alan bir kaç hadîsi şerifi de nakledelim.<br />
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimizin beyan buyurduğu bir hadîsi şerifinde Kur&#8217;anın yegâne hidâyet ve doğruluk kaynağı olduğu şöyle zikredilmiştir:<br />
«Muhakkak ki Kur&#8217;an, şefaat edicidir ve şefaati kabul olunmuştur (ka­bul olunacaktır) ve Kur&#8217;an (inananmayan veya amel etmeyenler hakkında) davacıdır ve dâvasıda kabul olunmuştur (mutlaka dâvası kabul olunacak-t.r.)<br />
— Bir kimse, Kur&#8217;anı önüne alırsa (Kur&#8217;anın dediği ile amel ederse), Kur&#8217;anı kerim o kimseyi cennete götürür.<br />
— Bir kimse de, Kur&#8217;ant arkasına bırakırsa (Kur&#8217;anın dediği ile amel etmeyip tersine giderse), Kur&#8217;an o kimseyi cehenneme götürür.»<a href="#_ftn293" name="_ftnref293">[293]</a><br />
Diğer bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur:<br />
«Bir kimse, Kur&#8217;anı okur ve kalbinde hafız olarak muhafaza eder, son­rada Kur&#8217;anın helal dediği ile amel eder ve haram dediğinden kaçınırsa, Al-lâhü tala o kimseyi cennete katar ve o kimsenin ehli beytinden on kişinin hepside cehennemlik iken on adedine şefaatini kabul eder.»<br />
(Tirmizi, Ali R.A den rivayet etmiştir. Berîka, C. I, 69) me sevk edileceğini beyan buyurmuştur.<br />
Yukarda mealerini nakletmiş olduğumuz hadîsi şeriflerin birincisinde, Kur&#8217;anı kerime sarılıp mueibi ile amel eden kimseye, kur&#8217;anın âhirette şefa­atçi olacağını ve şefaatinin da mutlaka kabul olunacağını beyan buyurmuş ve aynı hadîsi şerifin devamında Kur&#8217;anı kerîmin hükümlerine riayet etme-vip tersine giden kimseyede kur&#8217;an! kerîmin dâvâcı olacağını ve dâvasının-da kabul edileceğini beyan buyurmuştur.<br />
Aynı zamanda şefaat edilenleri, kur&#8217;anı kerim ebedî seâdet yeri olan cennete katacağını ve davacı olduğunuda, ebedî azab yeri olan cehenne­me sevk edeceğini beyan buyurmuştur.<br />
İkinci hadisi şeriftede, Kur&#8217;ant Kerimi okur ve lafzını ve mânasını kal­binde muhafaza ederek mucibi ile amet edeni de, Allâhü teâla cennete ka­tacağını ve kur&#8217;anın hükmü ile amel eden hafızı kelam âlim, akrabasından<br />
cehenneme gitmeleri vâcib olanlardan on adedine şefaat edip cennete gir­melerini sağlayacağını beyan buyurmuştur.<br />
Ne mutlu o kimselere ki, kur&#8217;ana bağlı ve kur&#8217;anin hükmü ile amel edenlere ve kur&#8217;ana hafız olup kur&#8217;anın dediği ile amel eden bir hafızı ke­lâm âlimin akrabası olanlara!..<br />
Ve ne kadar yazık o kimselereki, Kur&#8217;anı kerîmi öğrenib ve evinde bu-iundurubda mucîbi ile amel etmeyip Kur&#8217;anın davacı olduğu adamlara!.<br />
cenabı hak bütün müsîümanlarla bizleri ve neslimizi, Kur&#8217;anın hüküm­lerine bağlı olarak kur&#8217;anı kerimin şefaatına nail olanlardan kılsın. Amin. <a href="#_ftn294" name="_ftnref294">[294]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788549"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>191 &#8211;</strong> (52)İbin Mes&#8217;ud (R.A) den mervîdir.<br />
, «Allâhü teata, sıratı müştekimi (doğru yolu) misal ile beyan etti {ve buyurduk! 🙂 Sıratı müştekimin iki tarafında iki duvar vardirki, o iki duvarda aa açılmış kapılar vardır. Kapılar üzerinde sarkan örtüler vardır. Sıratın (doğru yolun) başında dâvetci vardır.<br />
— O dâvetci derki ; Doğru yol üzere istikamet ediniz (Doğru yoldan gidiniz) Ve eğriliklere sapıtmayınız.<br />
— O sırâtm başında ki dâvetçinin üstünde bir dâvetci daha vardır O da, şöyle davet eder; her ne zaman bir kul o kapılardan (eğri yollardan) bir<br />
şey açmak isterse, hemen o dâvetci, yazıklar olsun aman o kapılardan en azını (kolay ve harfifini) dahi açma. Zira açarsan içerisine g,irersin.<br />
— Rasûtüllah sallâllahü aleyhi vesellem efendimiz, bu temsilî beyan­dan sonra bu cümleleri şöyle tefsir buyurdu ve haber verdi ki:<br />
— Muhakkak o sıratı müştekim, İslamdır.<br />
— Sıratı müştekimin etrafındaki duvarlar da açılmış kapılar, Allâhın haram kıldığı şeylerdir.<br />
— Şüphesiz ki sarkan örtüler, Afâhü teaianm hadleri (Çizdiği hudüdlar, cezaî müeyyideler veya açıkça beyan etmeyip şüpheli olan hükümleri) dir.<br />
— Sıratı müştekimin başındaki dâvetci, Kur&#8217;anı kerimdir.<br />
— Onun (Kur&#8217;anı kerîmin) üstündeki dâvetci, her müminin kalbindeki Allâhın vaizidir. (Melek-in ilham ve İkazıdır)»<br />
(Hadîsi, Rezîn ve Ahmed bin hanbel rivayet etmiştir.)<br />
<strong>192-</strong> (53) Yukardaki hadîsi, Beyhakî «Şuabil îmânında» Nevvas bin Sem&#8217;an (R.A) den rivayet etmiştir. Keza Tirmizi de bu zattan rivayet etmiş­tir. Ancak Tirmizî daha muhtasar olarak zikretmiştir. <a href="#_ftn295" name="_ftnref295">[295]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788550"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîs şerifte Rasûlü Ekrem efendimiz çok açık bir şekilde teşbih ve temsil ederek, Sıratı Müştekimi ve onun nasıl bir yol olduğunuda beyan bu-&#8216;yurmuştur. Sıratı müstekîmin başındaki dâvetcininde&#8217; kim olduğu beyan buyurularak en bariz şekilde aydınlatmayı yapmıştır.<br />
Sıratı Küstekîmin, islam olduğunu ve Sıratı müstekîmin etraf duvarla­rındaki kapıların, Allâhın haram kıldığı şeyler olduğunu ve duvar etrafında sarkan örtülerin de hududu ilâhîler veya şüpheli olan hükümler olduğunu beyan buyurmuştur.<br />
Sıratı müstekîmin başındaki Dâvetcinin İslamın esası ve ana kânunu olan Kur&#8217;anı kerim olduğunu, ve onun üstündeki dâvetcininde her müminin ilâhî hidâyete erişmesine liyakat kesbeden kalbi olduğunu beyan etmiştir ki, hak ve hakîkaîa susamış hakkın lutfuna mazhar olmuş kalbler, bu da­vetlere ve dâvetcilere kulak verib nasibini alırlar.<a href="#_ftn296" name="_ftnref296">[296]</a><br />
192 nolu hadis Râvîsj Nevvas bin Sim&#8217;an veya Sem&#8217;an (R.A) ashabı kiramdandır ve ashabı suffadan olduğu beyan edilmiştir. Samda sakin ol­muştur. <a href="#_ftn297" name="_ftnref297">[297]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788551"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>193-</strong> (54) İbni Mes&#8217;ud (R.A) den mervidir, dedi:<br />
«Bir kimse, sünnet işlemek isterse, ölmüş sünneti işlesin. Zira sünneti dirilten kişi, fitneden emin olmaz. İşte ölmüş sünneti gerçekten ihya eden kimseler, Muhammed Sallâllahü aleyhi veseilemin ashabıdırki, bu ümmetin en efdahdır. Kalpleri en ihlaslı, ilmin derinlerine en iyiî vakıf olan ve amelde külfeti en az olan kimselerdir.<br />
— Onları Allahü teâla mahlukatı arasında nebisi ile sohbet etmeye ve dini mübîni islâmın ikâmesine seçtiği mübarek kimselerdir.<a href="#_ftn298" name="_ftnref298">[298]</a><br />
— Binâenaleyh onların başka kimselere üstünlüğünü bildiriniz, onla­rın eserleri {tâkib ettikleri yolları) üzerine tabî olunuz ve onların ahlak ve iyi haHei-ıini kudretiniz yettiği nisbette sarılınız. Zira onlar, dosdoğru yol üzere-dirler*î) <a href="#_ftn299" name="_ftnref299">[299]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788552"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Sohâbeı kiramın fakih, Müfessir ve âlimlerinden birisi olan ve aynı za­manda Rasûlüllah sallâllahü aleyhi vesellem efendimiz zamanında fetva verme hakkına sâhib olanlardan İBNİ MES&#8217;UD (R.A) in yukardaki kıymetli sözünün birinci cümlesi olan, «Bir kimse, sünnet işlemek isterse, ölmüş sün­neti işlesin. Zira sünneti dirilten kişi, fitneden emin olmaz.» bu kelime ve tavsiyelerine aikkat etmek gerekir.<br />
Ölmüş sünneti ihya ederek amel etmek, bilhassa günümüzde çok mü­himdir, erkeklerden camiye cemaata gelmeyenlerin içinde kalkıp camiye eemaata gitmek, hdtta namazları kılmayanların içinde kalkıp namazı kıl­mak, kadınların çırıl çıplak sokağa çıkdıkîarı bir zmanda, knsını. kızını ve diğer yakınlarının hanımlarını islamın beyan ettiği tesettüre bürüyerek elbiseterini giydiren ve gayen kimseler, elbette çeşitli itham ve taaruzlara ma­ruz kalacaklardır.<br />
Beş vakit namazını kılan ve cemaata giden müslümana, «Gerici, yobaz, mürteci eski kafa, ham adam, zevk ve hayattan haberi yok zavallı, moüa, bizim softa, şeriatçı ve sair» kelimelerle sözde itham ederler. Aslında bu kelimelerin bir çoklarını duyan müslüman, iftihar etmesi lazımdır. O zavallı­lara da ıslahları için hayırlı duada bulunması en doğru yollardan biridir.<br />
Örtünmüş islam kıyafetli hanım ve kizlaradd, «dadı gibi geyinmiş, küflü kafalı kadın, öcü gibi kendini saklayan mahluk V.S» cümlelerle hakaret et­meye çalışırlar.<br />
İbni Mes&#8217;ud (R.A) in tavsiyesi de böyle terk edilmiş veya yapılması güçlük kazanmış islam esaslarını işlemek, en iyi ve en güzel amellerden olduğunu beyan buyurarak bu tahkir ve tezyiflere karşı sabırla mukabele etme yolunu da tavsiye etmiş oluyor.<br />
Günümüzde baldırı bacağı açık islam kadınına benzemeyen çıplak kıyafetli kadın ve kızların ve hatta erkek pantolonu giyerek en âdî şekillere bürünen bir cemiyetin kadın ve kızlarının içinde kadınların kendilerine has bürünme ve örtünme olan elbiselerini giyerek setrülavrete riayet eden hanım lar, elbette göze batacak, elbette o ahlaksızlar tarafından ayıblanacaklardır. Çünkü onlar gibi geyinib veya onlar, gibi örtüp saklanması farz olan vucud-iarını açmayorlar, yabancı erkeklere kendilerini peşkeş çekercesine sokağa çıkmayorlar. O müslümanlığm gerektirdiği elbiseye bürünen hanımlar, onlar gibi gayri müsiim kadınları ve onların giyimlerini taklid etmiyorlar. İslamın ve müslüman hanımların emir ve giyimlerini tatbik ediyorlar. Müslüman ha­nımlar, yabancı erkeklerden kaçınırlar, onlar gibi rast gelen erkekle arkadaş olub iffet ve namuslarını yıkmazlar.<br />
Keza sakal, bıyık, hac, kur&#8217;an tâlimi ve din tedrisatı yapılan okul, müessese ve emsali yerlere din tâlimine gidenlere karşı, kötü davranışda ve kem gözlerle bakışlar da bulunanlar karşısında, hiç çekinmeden ve yıl­madan bu kudsî vazifeleri yapmakda, İbni Mes&#8217;ud hazretlerinin tavsiye ettiği ölmüş veya ayıblanır hâle gelmiş sünnetleri ihya etmek, elbette çok fevka-lâda bir ameldir.<br />
Gerçi bu saydıklarımız ve daha saymadığımız pek çok islam esaslarını icra etmek, kolay olmayor. Çeşitli itham ve tahkirlere mâruz kalınabiliyor. Zâten İbni Mes&#8217;ud hazretlerininde dikkat ve tavsiyesi, ölü bir sünneti veya ayıplanan bir islam esâsını yaparak diriltme esnasında çeşitli fitne, ve fe­satlıkların olabileceğini de hatırlatması o mühim olan amelleri işlemezden evvei bu hallerin olabileceğini düşünerek ona göre tedbir ve dikkat etme hususunu belirtmektir.<br />
Ashabın ilk müslüman olup islam esaslarını nasıl icra ettikleri ve on­dan sonraki asırlarda gelen pek çok büyükler, islâmin ana esaslarını yaşa­mak ve yaşatmak için ve hatta islâmı yıkmaya veya tahrib etmeye yönelik ne kadar, Bid&#8217;at ve hurafeler, ortaya atılmış ise, onlarla amansız bir şe­kilde yılmadan hayat pahasına da olsa, mücâdelelerine devam etmişler­dir.<br />
Günümüzde islâmı bilmeyen bir takım cahil kimselerin, islam dellalhğına çıkarak islâmın mübelliği Peygamber efendimizin yaşantı ve buyruklarına zıd hareketler ve sözlerde bulunmaktadırlar. Haddini bilmeyen cahil zorba­larla efbet mücâdele etmek cidal olacağından sâdece islâmın esâsını beyan ederek gerçekleri aydınlatmakla itifa edeceğiz.<br />
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz, haç vazifesini îfa eder­ken ihrama girince başını açmış ve başı açık olarak gezmiş ve ibâdet yap­mıştır. Diğer zamanlarda hep başına bir şey geymiş ve başına sarığını sa­rarak hayatına devam etmiştir.<br />
Rasûlüllah (S.A.V) efendimizin hayatı bu şekilde devam ettiğinden, fu-kaha ve muhaddisler, hac mevsiminde ihramlı iken başın açık olmasından başka yerlerde, başı açık namaz kılmanın kerâhat olduğunu beyan etmişler ve sokaklarda başı açık gezenlerin naklettikleri veya şehâdet ettikleri ha­dîsi şerifin makbul olmayacağı ve hatta mahkemelerde şehâdetlerinin red edileceği beyan edilmiştir.<br />
Fıkıh kitablarının metninde şu hüküm mezkûrdur :<br />
«Başı açık namaz kılmak, mekruhdur. Ancak tezellül ve tevazu için olursa, mekruh değildir.»<a href="#_ftn300" name="_ftnref300">[300]</a><br />
Fethulkadir de şu hükümler mezkûrdur:<br />
«Haya etmeyen bâzı kimselerinde, şehadetleri makbul değildir. Tek ba­şına gömiekcek insanların yanında yürümek (dolaşmak) ve ayak uzatmak ve hafiflik (aşağılık, adîlik) sayılan, edebsizlik, mürüvvet ve hayanın azlığın­dan sayılan yerde başını açan (başı açık gezen kimseninde) şehâdeti mer-düttür.» <a href="#_ftn301" name="_ftnref301">[301]</a><br />
Usûlü Hadis şerhinde de Davudulkârısî şu satırları yazmıştır:<br />
«Ve hafiflikden, hayanın azlığından sayılan yerde başını açan kimse­nin, hadisi şerifler hakkındaki şehâdeti kabul olunmaz.»<a href="#_ftn302" name="_ftnref302">[302]</a><br />
İşte sokaklarda başı açık dolaşıbda başlarına memleketin örfü ve za­ruri halleri karşısında çeşitli fes, şabka gibi bir şeyler giyerek başlarını ör­tenlere laf atan zavallılar, çok tıata ve yanlışlık içinde olduklarını bilmeli­dirler. Eğer teşbih maksadını iddia ediyorlarsa, şimdi başı açık gezmek daha fazla teşbihi gerektirmezmi?&#8230;<br />
Aynı zamanda müminler çeşitli yasak ve nedenlerle, başlarına sarık ve takke giyemeyince başlarını örtmeleri gerektiğine göre, ne giymelidir­ler?&#8230;<br />
Zaruretler, haramları bile mubah kıldığına göre, başlarına mutlaka bir sey giymeleri lazım olduğundan, teşbih ve teşebbüh maksadı olmadan, kasket ve sâireyi giymek bir mahzur teşkil etmemesi gerekir. Teşbih mak­sadı ile geyildiği takdirde, küfür olduğu yazılmıştır.<br />
Hulâsa adlı eserin elfazı küfür bahsinde şu cümleler mezkûrdur:<br />
«Bazı müteahhirin uleması dedi ki, eğer başa geyilen şabka ve emsa­li olanı sovuğu def etmek (soğuktan korunmak) için veya gayri müsümden alınan inek ancak sahibinin şabkasını geyince südünü sağdırsa, tekfir olunmaz. Şayet şabkayı geymeden inek südünü sağdırırsa, bu takdirde kâfirin şabkasını geye.ı kâfir olur.»<a href="#_ftn303" name="_ftnref303">[303]</a><br />
Fetâvâyt Bezâziye de de şu hükümler mezkûrdur:<br />
«Mecûslnin şabkasını bir kişinin başına koyması, denildiki o kimse, kâfir olmaz. Zira o kmse dili ile cenâbu hakkı tevhid edicidir ve kalbi Üe de tasdik edicidir.<br />
— İmamı Azam (R.A) dediki; Hiç bir kimsenin îmanı çıkmaz, ancak girdiği kapıdan çıkar. îmanın girmesi ise, dil ile ikrar ve kalb ile tasdikdir. Halbuki onlarda dâim ve kâimlerdir.»<a href="#_ftn304" name="_ftnref304">[304]</a><br />
Yukardan buraya kadar nakletmiş olduğumuz esaslara göre, bir müs-lüman ortada yok edilen ve yaşanmayan sünnetlerden birisi olan başına bir şey geyip gezmeyi yapmakda elbet haklı ve cok yerinde bir amel yapmış oluyor. Bu doğru ve iyi ameli her ne kadar bâzı cahil ve tefrikacılar tasvib etmeseler ve hatta tahkir etseler de, en çıkar yol, mümkin olanı yapmak en doğru yoldur. Başlarına bir şey gelmeden gezenler, Peygambere, muhalefet ettiklerini düşünerek ölmüş veya öldürülmek istenen sünneti ihya etmenin yolunu aramalıdırlar.<br />
Şimdi sünnete muhalif olarak işlenen bir amelde, kolları acık vaziyette namaz kılmaktır. Buda yakın zamanda zuhur etmiş ve bunu bir beis yokmuş gibi işleyen ve savunanlar da maalesef görülmektedir.<br />
Bu hususu da Mehmed Zehnî merhum «NÎMETÜLİSLAM» adlı eserinde şu satırları yazmıştır:<br />
«Erkek olan kimsenin (namazda) kolunu acık bulundurması, mekruh­tur. Bu mekruhluk gerek namaza kolu açık dursun, gerekse durduktan son­ra kolunu kolayca bir amelle açsın. İbni Abidînin ifâdesine göre; Etek de, yen gibidir. Elini, eteğini cemreyib abdest almayı müteakıb imama rek&#8217;atta yetişmek üzere acele ederek öylece namaza durmuş olan kimse hakkında efda! olan, onları (yen ve etekleri) az bir amel ile indirvermektir.<a href="#_ftn305" name="_ftnref305">[305]</a><br />
Kadınların kollan açıldığı ve bir rükün edâ edecek kadar veya açık olarak durdukları takdirde, namazları fasittir.»<br />
Gerçekler orta da iken, yine bu meselede de çeşitli indî ve şahsî görüş­ler ortaya atarak allâme kesilen yeni müetehid taslakları, çıplak kol ile veya kısa kol ile erkeklerin namaz kılmalarının kerâhat olmadığını savunmakta­dırlar. Bu adamlar gibi, kendilerini beğenmiş ve kendi görüş ve düşüncelerini hak ve doğru zanneden iblis kafalı adamiar, her devirde bulunmuştur.<br />
Bütün mesele böyle sapık ve zavallıların karşısında veya yanlarında ölmüş olan her hanki bir sünneti ihya etmek, elbette kolay olmayacaktır. Ciddî mücâdele gerekir.<br />
Şayet hakîkat ortaya konub amel edilmezse, hak ve doğru olan mese­le ve sünnetler, tamamen tersine çevrilib bâtıl ve hurafeler birer birer sün­netin yerini tutar.<br />
Sünnetlerin bu yollarla yıkılacağını Abdullah bin Deylemî (R.A) şöyle beyan, etmiştir :<br />
«Bana ulaşmıştır ki, şüphesiz ki dînin gitmesi, sünneti terk etmekledir. Din, birer birer sünnetin gitmesiyle gider. İpin kuvvetininde birer birer kop-masiyle gittiği gibi.» <a href="#_ftn306" name="_ftnref306">[306]</a><br />
Yukarda saymış olduğumuz bazı terk edilen sünnetler ve hatta farzlar gibi, isfâmin nurlu yollarını görmeyen ve yaşamayanların içinde, o gerçekleri yaşamak ve hakkı ile müdâfaa etmek, elbette kolay bir şey değildir. Çeşitli imtihan ve ibtilâlarla karşılaşılacaktır. Hak yolcusu ve Bid&#8217;aîi yıkıp Sünneti dikme yolunu tutan mücâhid kişiler, her asırda ve her yerde böyle şeylerle karşılaşmışlardır. Yinede yılmadan hak bildikleri dâvaya sadâkatla devam etmişler ve hatta o yolda pek cok şehidler olmuştur.<br />
Şimdi en mühim ve ciddî mücâdeleleri yapmaya çalışanlarda, selefi sâ-lihîni göz önüne alarak büyük bir iştiyakla ve ruhunu hoşlandıran bir zevkle yapmaya çalışmalıdırlar.<br />
Hak yola inaanlann ve hak müdâfîlerinin öyle olacaklarını cenâbu hak bir âyeti kerîmesinde şöyle buyurmuştur:<br />
«İnsanlar, sandılarmı ki, «İman ettik» demeleriyie birakılıbda imtihan edilmiyecekier?<br />
— Elbette biz (azîmüşşan), onlardan evvelkileri de (pek çok musîbet-lerle) imtihan ettik Muhakkak ki Allah, (imtihan netîcesiyle) sâdık olaniarıda bilecek ve yalancı olanları da bilecek.» (Ankebût sûresi, 2-3)<br />
Hz. Lukman aleyhisselâmın oğluna vasyyet ve nasihatini da halikı zülcelal şöyle beyan buyurmuştur:<br />
«Ey oğlum! Namazı dosdoğru kıl, İyiliği emret ve fenalıkdan nehyet. Bu esnada sana isabet eden her hangi bir musîbete sabret. Çünkü bunlar (yukardaki dört vazife), kesin olarak farz olan amellerdendir.» .(Lukman sûresi, 17)<br />
Yukardaki her iki âyeti kerîmede de beyan edildiğine göre, islamı ya­şarken ve islâmtn esaslarını yaşatmak veya öğretmek için gayret ederken, mutlaka çeşitli itham, iftira ve eziyetlerle karşılaşılacaktır. Çeşitli şekilde musibetlerin olması, bir ilâhî tecelli ve imtihandır. Bu imtihanı başarı ile kazanabilmek için de sabır ve tahammül ederek yapılan hayırları yıkmamak gerekir.<br />
İbni Mes&#8217;ud (R.A) in yukardaki 193 nolu kıymetli sözünün devamını tekrar okuyarak Peygamber efendimizin ashabının fazilet ve değerlen hak­kında ibini Mes&#8217;ud Hazlerinin şehödetini her mümin bilmeli ve ashabı kirama tâbi olmanın yolunu tutmalıdırlar.<br />
Ailâhü tealanın terbiyesi ile terbiyeienen dünyanın efendisinin huzurun­da bulunup nuru nübüvvetden istifade eden feyizli ve bereketli fâzılları ve onların iyi hallerini kendimize rehber edinmek, elbette en doğru ve en güzel yoldur.<br />
Ashabın her biri yer yüzünün yıldızları gibi olduklarını mübarek pey-ğmaber efendimizin kıymetti sözlerinde açıklanmış ve bunlara tabî olmanın direk hidâyete tabı olmak olduğuda yine aynı şekilde beyan edilmiştir.<br />
İbni Mes&#8217;ud (R.AJ in rivayet ettiği bir hadîsi şerifte Rasûlü Ekrem (^ A.V) efendimiz şöyle buyurmuştur:<br />
«insanların hayırlısı, benim bulunduğum asırdaki (yüz senenin içindeki) terdir. Sonra onları tâkîb eden ikinci a sırda kilerdir. Sonra onları tâkîb eden (üçüncü) asırdakiler hayırlıdır. Bir rivayette de; ondan sonra, yalan ortaya Ctkar. Binaenaleyh üçüncü asırdan sonra gelenlerin sözlerine ve tüllerine itimad etmeyiniz.»<a href="#_ftn307" name="_ftnref307">[307]</a><br />
Diğer bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur:<br />
«Benim ashabım (beni bizzat görüb inanan ashabım) zikrolundumu, hemen (aleyhlerinde bir söz söylemekten kaçınarak) susunuz.»<a href="#_ftn308" name="_ftnref308">[308]</a><br />
yâni ashabı kiram hakkında her hanki bir sebeble aralarında geçen mese­lelerden dolayı olsun veya başka bir sebeble olsun, ayıblartndan bahsedib kötülemekten kaçınınız. Aleyhlerinde bulunmayınız.<br />
Akılı ve gerçek îmaniı müslüman, Peygamber efendimizin ashabı hak­kında ne bir kötü kelimede bulunur, ne bir onlar hakkında kötü isnad ve ke­limelere kalbinde yer verir ve ne de ashabı kiram hakkında kötü kelime ve iftirada bulunanlara iltifat eder. İltifat etmediği gibi, o zındık ve sapıklarla gerçek şekilde mücadele yaparak ashabı kiramın müdafaasını yapar.<br />
cenabı hak bütün müslümaniarla bizleri, Ashabı kirama ve diğer sele­fi sâlihine karşı saygılı olup geçmişini rahmetle anan ve mevcud müslü-manlarada gönülden sevgi besleyip iltifat ve ülfet edenlerden kılsın. Amin. <a href="#_ftn309" name="_ftnref309">[309]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788553"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>194 </strong>&#8211; (55) Câbir (R.A) den mervîdir, Ömer bin elhattap (R.A) Resûlül-lah sallcllahü aleyhi veseİleme tevratdan bir nüsha ile geltfi, dediki : Ya Resüiüllah! İşte bu Tevrattan bir nüshadır. Bunun üzerine Resûlüllah (S. A.V) sükût etti. Ömer (R.A) o sahifeyi okuyor idi, Resûlüllah saliallahü aleyhi vesellem-in yüzü değişiyordu.<br />
Bunun üzerine, Ebû Bekir (R.A) dedi : Anaları yitiresi! Resûlüllah (S. A.V) in yüzünü görmüyormusun?!<br />
— İşte hemen Ömer (R.A) Resûlüllah (S.A.V) ,:n yüzüne bakdı ve derhal dediki : Allanın ve Resulünün gazabından Allaha sığınırım. Rab yönünden Allâha razı olduk. Din yönünden İslama ve nebi yönündende Muhammed (A.S) e râzi olduk.<br />
— Hemen Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn310" name="_ftnref310">[310]</a><br />
«Nefsi Muhammediyyem yedi kudretinde olan Allâha yemin ederim-ki, eğer size Musa (A.S) zuhur edip gelse ve ona, tâbi olup bana ittibâ-ı terk etseniz, mutlak ve muhakkak siz doğru yoldan dalâlete sapmış olur­sunuz. Eğer (Musa) dünyada sağ olsa ve benim nübüvvüvetjîme erişmiş ol­saydı, elbet bana tâbi olurdu.» <a href="#_ftn311" name="_ftnref311">[311]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788554"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Yukardaki hâdiseli meselede de, dikkat edilmesi gereken pek çok mühim meseleler vardır. Şöylece sıralayıp açıklamaya çalışalım :<br />
<strong>a )</strong> Hz. Ömer, Rasûlüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimize tev­rattan bir nüsha getirib okuyor.<br />
<strong>b )</strong> Hz. Ömer&#8217;in, bu okuması, kendisinin bu hususda acaba izni Ra-sul varmıdır? diye bir istîzan da bulunmak istediği ortaya çıkıyor.<br />
<strong>c )</strong> Fakat bu gaye ilede olsa. Benî İsrail hikâyelerine bir yoi açmak olacağından ve aynı zamanda en son kitabı ilâhî nurlu, kesin, ve açık hü­kümleri hâvi kur&#8217;anı kerim var iken bir çok bâtıllarla karışmış ve-tahrif edil­miş nüshalara bakmak uygun olmadığından, Rasülüllah sallallâhü aleyhi-vesellem efendimiz hemen gazablanıyor ve gazablandığına alâmet olarak-da, efendimizin yüzünün rengi değişiyor.</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Rasûlüllâhın bu hâlini müşahede eden Hz. Ebûbekir de, derhal Hz. Ömer-e müdâhale ediyor ve arablarm örflerinde kullandıkları sitâyişli Dir kelime ife şöyle hitab ediyor:</li>
</ol>
<p>«Anaları yttiresi, Rasûlüllâhın yüzünü görmüyormusun?»</p>
<ol>
<li><strong>e)</strong> Ebû Bekirin îkazından sonra Hz. Ömer hemen Rasûlüllâhın yüzüne bakıyor ve diyorki : «Allanın ve Rasûlünün gazabından Allâha sığı­nırım. Rab yönünden Allâha râzî olduk, din yönünden .Islama ve Nebi yönün­den de Muhammed (AS) e râzi olduk.»</li>
</ol>
<p>Peygamber efendimizin huzurunda bulunan bu iki dostun durumları çok enterasandır. Birisi bir hata ve ayib bir işi yapınca, diğeri hemen kardeşini ikaz edib her ikisi de hak yolda birbirlerini uyararak hak yola sevk ediyor­lar. Uyaran zata karşı diğer dost da, en ufak bir üzülme olmadığı gibi He­men Rasûlüllahın huzurunda özür dileme de oluyorki, bu hal bizler için çok ibret amiz bir hâdisedir.<br />
Esas dostluk böyledir. Birisi bir hata ve kusur işledimi, hemen diğeri uyarır ve uyarılan hata sahibi de, teşekkür ederek veya kusurunu itiraf ederek hemen tâkib ettiği yol ve amelden vaz geçer. Zira, «insana, noksa­nını bilmek gibi kâmili irfan olamaz.»<br />
Elbet kemailı insanlardan, kâmil ve yüksek ahlak örnekliği görülür. Böyle kemallılardan nasibini de, onları kendilerine rehber edinenler alırlar,</p>
<ol>
<li><strong>f)</strong> Bu hadîsi şerifin en son cümlelerinde görüldüğü üzere, Hz. Pey­gamber efendimizin kendisinin getirdiği gerçeklere bağtanmakda ve ken­disinden başka kim olursa ve kim gelirse gelsin, her ferdin mutlaka ken­dine tabî olması ve hatta Hz. Musa da gelse, onunda kendisine tabî olması gerektiği ve gelmiş olsa mutlaka kendine îâbî olaeağını beyan buyurması, çok mühim meseleleri ihtiva etmektedir.</li>
</ol>
<p>Bu hususda evvelâ uydurma isrâiliyyata daimamayı ve israil kıssalarını okumamayı ve hatta onlara karşı bir senpati dahi göstermemeyi, hassasi­yetle beyan etmiş oluyor.<br />
Meselâ, Bakara sûresinde geçen Hârul ve Marut kıssası açık ve sarih iken, onlar hakkında içki, içip kadına tasallut olma meselesi gibi pek çok uydurma beyanlarda bulunanlar olmuştur. Hatta onlar hakkında Hz. Pey­gamber efendimizden muhtelif hvâyetü hadîsi şerif diye uydurma sözler<br />
nakledilmiştir. Halbuki Rasülüllah sallallâhü aleyhi veselfem efendimizden sahih ve sağlam rivayetü hiç bir hadîsi şerif vârid olmadığı sağlam kaynak^ larda zikredilmiştir.<br />
Kâdî lyazdan nakledildiğine göre. Tefsirlerde ve haber beyan eden kitablarda zikredilen kıssalar ve hadis dîye zikredilenlerin hepsi asılsız ve uydurma şeylerdir. Yahudilerin kitablarında onların haber ve yalanlarından ibarettir. Daha ziyâde Kâbulahbar denilen yahûdîlerin hikâye ve uydurucu-larının ifâdeleridir. <a href="#_ftn312" name="_ftnref312">[312]</a><br />
Muhammed Cemâlüddînı Kâsimî, Bakara Sûresinin 102. Ayeti kerîmesi­nin tefsîrinde uzun izahatı esnasında Hârut, Mârut hakkında şu cümlelere yer vermiştir:<br />
(.Muhakkik bilginlerin beyanlarına göre, Muhakkak ki Hârut ve Mârut Bâbil şehrinde takva ve salah sahibi olarak alenen bilinen iki adamlardı. O Bâbil; Fırat nehri üzerinde Iraka bağlı bir şehirdir. O iki kişi insanlara si­hir tâlim ederlerdi. Onlardaki güzel îtikadlan, o iki kişinin gökden inmiş meleklerden zannetmeleri ve insanlara Sihri öğretmeleri, işte o Ailahdan bir vahiydir, zannetmişlerdir.» <a href="#_ftn313" name="_ftnref313">[313]</a><br />
Bâbil şehrinin şimdiki yeri hakkında ihtilaf edilmiştir. Bâzıları, Küfenin olduğu yer olduğunu söylerler. Diğer bâzı bilginlerde, Nusayb:în şehrinin ol­duğu yerden itibaren o havale olduğunu beyan etmektedirler.<br />
Ayeti kerîmedeki, «Melekeyni» kelimesindeki iki melek-in yer yüzüne bir sebebe binâen indiklerini beyan eden âlimlerde vardır. Yâni âyetin sarih ifâdesi ile hükmetmişler ve doğrudan doğruya o zikredilenler hak ta­rafından insanlara sihri öğretmek için ve sihrin haramlığını da bildirmek için gelmişlerdir.<br />
Evet sihir yapmak, haram ve sihire helal demek küfürdür. Fakat o me­lekler, sihirin ne şekilde yapıldığını ve tefsirinin olup olmadığını ve sihir hakkındaki gerçek inancın nasıl olması gerektiğini, en güzel şekilde tâlim edib öğretmek üzere gelmişlerdi. Sihir şer ve kötü olmakla beraber, ondan korunmak için onu öğrenmek ve bilmekde mahzur olmadığıda beyan edilmiş oluyor. Zira şerri İşlemek için değil, şerrin kötülüklerini öğrenib ondan ko­runmak için şerri öğrenmek caiz, ve belki de yerine göre vacib de olur.<br />
İşte Hârut ve Mârut Melekde olsa, onların gelib insanlara sihri öğret­meleri bu sebebe binâendir. Aslında pek çok rivayet ve îzahtarda melek oldukları açıklanmıştır. Melek olduklarına göre. Melekler günah işlemekten masum ve bendirler. Öyle ise, onların yer yüzüne inişleri, yer yüzünde sihir hakkında kötü bir akîde ve inancı yıkıp silmek için, gerçeği insanlar öğret­mek için inmişlerdir.<br />
Bir şeyi bilmek ve öğretmek başka, tatbik etmek yine başkadır. Nite­kim her hangi bir mâyiin içki nevinden olduğunu bilmek de hiç bir mahzur yoktur. Hatta bir mayiin içki olduğunu bilmek, ondan sakınıb korunmak için<br />
bilmemekten daha evladır. Bıçak adamı da keser, ekmeği ve koyunuda ke­ser ve onun kesici olduğunu biimek cinayete kullanmak gibi olamaz. Onun kesici olduğunu bilmek tehlikesinden korunmak içindir.<br />
Nitekim, «Hamt ve mârut» isimli iki melekde böyle yaparlardı. İlgili âvet meali şöyledir:<br />
«Bİ2 ancak fitneyiz (imtihan için gönderilmişizdir.) sakın (sihir yapma­yı caiz deyibde) kâfir olma, demedikçe hiç bir kimseye (sihir) öğretmezler-di.» (Bakara sûresi, 102)<br />
Allâmei Teftâzânî Hz. leri de, «Şerhi akâid» adlı eserinde «HARUT ve MARUT» un iki melek olduğunu beyan sadedinde şöyle zikretmiştir :<br />
«Ama Harut ve Marut, asah olan onlar kendilerinden küfür ve büyük günah sâdır olmayan iki adet melektir. Onların azablanmaları, Peyğamber-lerdeki Zelle ve hatalarına karşılık itablandıkları gibi ontarinki de itablan-mak şeklindedir. Onlar insanlara nasihat ederlerdi ve derlerdiki; Biz ancak fitneyiz. Sakın sihir yapmayı caiz deyibde kâfir olma. Sihri öğrenib öğret­mekte küfür yoktur. Ancak sihrin helalliğim îtikad edib İşlemek küfürdür<a href="#_ftn314" name="_ftnref314">[314]</a><br />
Şu halde Harut ve Mârut, haklarında nakledilen şarap içme ve kadınla ilgili gayri ahlâkî ve büyük günâh olan fiillerden beridirler. Söylenen ve yazılanlar, isrâiliyyattan ibarettir<br />
Yine Isrâilliyattan olan en şenî ve en kötü iftiralardan birisi de, Hz. Dâvud alehisselâma nisbet edilen çirkin kıssadır. Kıssanın çirkin şekli ve ifadeleri, Sûre-i şadın 22. ve 27. ayetlerin tefsirlerinde zikredilmiştir. Maiy-yetindeki bir kişinin ailesine bir peygamber göz koyub onu harbe göndere­rek onun ölümünü sağlamak suretiyle o kimsenin hanımını aldığına dâir şenî iftira ve tezyifleri yine Yahudiler uydurmuşlardır.<br />
Bu sebeble Hz. Davudun kıssasını gerçek şekilde bilemeyenler ve bel-kide yanlış bilen kimseler olabileceğinden, onun hakkındaki kıssayı nakle­dene Hz. Ali şöyhe demiştir :<br />
«Davud aleyhisselâmın kıssasını kıssa düşgünieri bilir bilmez her yerde hikâye edrlerse, yüz altmış (160) değnek vurdururum.»<a href="#_ftn315" name="_ftnref315">[315]</a><br />
Hz. Dâvud hakkında çeşitli şekilde beyan edilen bu kıssanın her yönüyle asılsız olduğu meydandadır. Zira büyük ve küçük günah işlemekten masum olan bir Peygamber böyle isnad ve kötü fiil asla olamaz ve olmayacağı ga­yet açıktır.<br />
Fahruddîni Râzî merhum Tefsiri kebirinde, Kadı Beydâvî de tefsirinde bu meselenin iftira ve yalan olduğunu beyan etmişlerdir, Ayıb ve kötü şey­lerden bütün Peygamberler halikı zülcelâlın hıfzu emani ile masum ve mah­fuzdurlar. Öyle denî olan fiil ve sözlerde bulunmazlar.<br />
Hal böyle iken bu mübarek Peygambere isnad edilen uydurma kıssayı aslı varmış gibi hikâye ederse, Hz. Ali efendimizin buyurduğu gibi yüz altmış değnek vurulması gerekir.<br />
Akıllı müslüman, her hangi bir kıssa ve hâdiseyi işidince, şer&#8217;î yönünü, düşünerek o mesele ve hikâyeyi evvel emir islam terazisine ölçmeîidir, son­ra o mihenk&#8217;ve değerlendirmeye göre, hüküm vermelidir. Yoksa her duyu­lan veya her yazılan ve nakledilen doğru olmayabilir. Belki yalan yere söy­lenmiş ve yazılmışda olabilir. Bu sebeblerden Kur&#8217;an ve sünnetten başka diğer kaynaklarda çok hassas ve ciddî olmak lâzımdır.<br />
Açıklamaya çalışdığtmız bu iki kıssanın kısa yönlerinden ve değerlen­dirmemizden, anlaşılmıştırki. Dîni mübîni islâmt tahrif edemiyecekler ama, şaşırtmak İçin bir çok yalan ve uydurma şeyleri içine sokmaya çalışmışlar ve çalışacaklardır.<br />
Kur&#8217;an ve sünneti ve Kur&#8217;an ve sünnetin hükümlerini beyan edip açık layan ana kaynaklara, yanî fıkıh, tefsir hadis ve akâid kitabları gibi eserler­den başka pek çok yeni yeni isimler ve cisimlerle ortaya çıkan yalan ve uydurmacıların kitabları piyasaya sürülmüştür.<br />
işte iyi bir islam akaidine sâhib olan kişi, Dînin esaslarına aykırı olan her hüküm ve eserleri inceler. İsrail i vyata kaçanı ve dinin ana esaslarına aykırı olduğunu görürse, hemen red eder.<br />
Hadîsi şerifin son cümlelerinde beyan edilen hükümlerde şu hususlara da işaret vardır;<br />
Geçmiş peygamberlerin şeriat ve dinlerinin hükümleri, ya bu son ki-tabda nakledilip kıssalanmıştır. Yahut bu ümmete farz olmayıp hükümler neshedilerek zikredilmeyip kaldırılmıştır.<br />
Binâenaleyh bizden evvel geçenlerin şeriatlarından bizim şeriatımızda nakledilip kıssalanan hükümler, bizim şeriatımızdır.<br />
Şayet Kur&#8217;anı kerimde nakledilib kıssa fa nmamış ve peygamber efen­dimiz haber vermemiş ise, geçen şeriat hükümleri ya neshedilmiştir. Veya isrâiliyyat kıssalarından olması hasebiyle şer&#8217;i şerife muhalifdir. Bu sebeb-dende nazar edilip okumak ve dinlemek doğru olmaz.<br />
Usul kitablarında şu hüküm zikredilmiştir:<br />
«Bizden evvelkilerin şeriatı, Allâhü teâla kıssalar ve inkar ve neshetme olmadan peygamber efendimiz haber verirse, bizim içinde şeriattır.»<a href="#_ftn316" name="_ftnref316">[316]</a><br />
Kur&#8217;anı kerimde zikredilen geçmiş ümmetlerle ilgili hükümler ve pey­gamberlerin ibret verici kıssaları, bizim için, şeriat olan hükümler meyanın-dadır..<br />
Geçen ümmetin hükümlerinden kıssalanıp nakledilen hükümleri hâmil olan bir âyeti kerime meali şöyledir:<br />
«Biz anda (Tevrat da) onların üzerine sunuda yazdık : Cana can göze göz, buruna burun, kulağa, kulak, dişe diş (karşılıkdır). Bütün yaralar birbirine kı-sasdır. Fakat kim bunu (bu hakkını) sadaka olarak bağışlarsa, o kendisine (günahına) keffâret (onun yargılanmasına vesile) dir. Kim, Alanın indirdiği ahkam ile hükmetmez ise onlar zâlimlerin tâ kendileridir.»<br />
İşte kısasla ilgili hükmün geçen ümmetlerdeki bu hükümler, biz üm­meti muhammed de de aynen câridir. Daha geniş îzahat, fıkıh kitablannda mezkûrdur. Bizim, «Mülteka Tercümesi!» adlı eserimizin dördüncü cildinde de açıklayıcı hükümler zikredilmiştir,<br />
Şu haide kur&#8217;anı kerim, geçmiş ve gelecek bütün insanlığın hükümlerini en doğru ve en İyi şekilde cami olan yegâne hidâyet kaynağıdır. Kurtuluş, Kur&#8217;anda ve Kur&#8217;ana sarılmaktadır. Tek kelime ile, Kur&#8217;an ve sünneti cem eden İslam, hidâyet ve seadetin ta kendisidir.<br />
Bir âyeti kerîmede şöyle buyurulmuştur:<br />
«Muhakkak ki, Allah katında hak din, islamdır.»(Ali İmran sûresi, 19) <a href="#_ftn317" name="_ftnref317">[317]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788555"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>195-</strong> (56) Yine ondan (Câbir R.Aden) mervîdir dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn318" name="_ftnref318">[318]</a><br />
«Benim kelâmım, Allanın kelâmını neshetmez, Allanın .kelâmı benim kelâmımı nesheder (hükmünü kaldırır) ve Allanın kelâmının bâzısı diğer bâ­zısının hükmünü nesheder (Kaldırır).» <a href="#_ftn319" name="_ftnref319">[319]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788556"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifte beyan edilen «nesih» kelimesinin tarifini ve kısa açıkla­masını yaparak «Nâsıh ve Mensuh» ile ilgili bir kaç hüküm beyan etmeye çalışalım.<br />
<strong>NESH :</strong> Luğatta, tebdil ve tağyir manasındadır. Ayrıca nakil ve izâle manalannada gelir.<br />
<strong>Şer&#8217;i İstilanda :</strong> Her hangi bir şer&#8217;î hükmün nihayet bulduğunu beyandır.<br />
Yâni, Şer&#8217;i şerifte ayet ve hadisle beyan ediien hükümlerin, sonraki gelen ve beyan edilen âyet ve hadîsi şerifle aynı hüküm ibtal edilib kaldırıl­ması şeklidir.<br />
Neshin meşr»iyyetl, Kur&#8217;an ve sünnetle sabittir. Sünnetten olan delil yukardaki hadîsi şerifle bir az ilerde gelen hadîsi şeriflerdir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde Neshin meşrûiyyetini natık âyeti kerîme meali şöyle dir:<br />
«Biz neshettiğimiz (hükmünü diğer bir âyetle değiştirdiğimiz) veya unutturduğumuz (geri bıraktırdığımız) bir âyetin yerine ya ondan daha ha­yırlısını veya onun benzerini getiririz. Allanın her şeye kadir olduğunu bilme-dinmi? (Elbette bii^fn), (Bakara sûresi, 106)<br />
Nâsıh ve Metfsuh olan âyetleri ve bu hususda bilinmesi lâzım olan bilgi leri bilmenin gerektiğini beyan eden şu cümlelere de dikkat etmek lâzımdır.<br />
Hz. Ali, günlerden bir gün bir kadıya uğradı ve dediki : Mensuhdan nâ-sıhı bitirmişin?<br />
— O kadı dedi; Bilmiyorum.<br />
— Hz. Ali, «Kendin helak oldun ve başkalarını da helak ettin, dedi.»<a href="#_ftn320" name="_ftnref320">[320]</a><br />
Dahhakdan mervîdir, İbni Abbas (R.A) bir kadı hüküm verirken onun yanına vardı, ayağını dürttü ve dedi ki : Mensuhdan nâsıhı biliyormusun?<br />
— O kadı dedi, Mensuhdan nâsıhı kim bilir?<br />
— İbni Abbas (R.A), yine dedi, Mensuhdan nâsıhı biliyormusun?<br />
— O hâkim de, bilmiyorum, dedi.<br />
— İbni Abbas (R.A), «Sen kendin helak oldun ve başkasımda helak et­tin» dedi. <a href="#_ftn321" name="_ftnref321">[321]</a><br />
Kur&#8217;an ve sünnetle ilgili nâsıh ve mensuh hükümlerini ve onların nâsıh olanla mensuh olanlarını ayrı ayrı bilmek mutlaka lâzım ve şart iken, bu hü­kümleri bilmeyen pek çok kimseler, âyeti kertme.ve hadîsi- şerifler okuyar ve başkalarına hüküm öğretmeye kalkışıyorlar. Yukarda sahabenin ulula­rından naklettiğimiz gerçek karşısında aklı başında olan her kişi, evvela nâ­sıh ne demek ve mensuh ne demektir, bunları ve bunlardan hanki âyetin di­ğer âyeti ve hanki hadîsin diğerini neshettiğini teker teker bilmesi lazım­dır. Bu hususda bilgisi olmayan ve bu bilgileri İncelemiş kimselerin eserlerin­deki hükümleri gereği gibi bilemiyenin, hiç bir hüküm beyan etmemesi gere­kir. Bilirse, bu hükümlerin incelenmesini yaparak en kesin ve isabetli hü­kümleri cem etmiş olan fıkıh kitablarındaki hükümleri öğrenib öğretme yolu­nu tercih etmesi en isabetli ve doğru yoldur.<br />
Nâsıh ve mensûhun meşrûiyyetini ve varlığını beyan eden diğer bir âyeti kerime meali şöyledir:<br />
«Biz, bir âyetin yerine, başka bir ayeti değiştirip getirdiğimiz zaman (önceki âyetin hükmünü kaldırdığımız vakit), Allah ne indirdiğini pek âla bilmişken, kâfirler dedilerki : Sen ancak bir .iftiracısın. Hayır, onların çoğu Kur&#8217;anın hakikatim ve hüküm değiştirmenin faydasını bilmezler.» (Nahl sûresi, 101)<br />
Evet Allâhü tealâ bir âyetin hükmünü değiştirirken, mutlaka onda bir hikmet ve fayda vardır. Daha evvel gönderilen her hanki bir hükmün değiş­tirilmesi, insanların menfeat ve faydalarına yeni gelen hükümde daha fazla bir maslahat olduğu için, o hükmü değiştirmiştir.<br />
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimizin de daha evvei bu­yurmuş olduğu bir hükmü, sonra değiştirmesi, ya daha evvel zarurete binâen söylemiştir, yahut daha evvel o mes&#8217;elenin tatbiki küçdür, onun için yasak­lamıştır veya men etmede o an için bir mahzur vardır, Onun için evvelâ mü­sâade eder bilahire ondan men ederek neshetme şekii olmuştur. Yahut da o müsâade veya men ettiği mes&#8217;ele şahsa âid olarak beyan edilmiş olur, sonra da o mes&#8217;elenin umûma âit olan hükmün açıklamasını yapar. Her ne ise, Rasûlü Ekrem efendimizin de neshetmesinde bir hikmet ve maslahat mutlaka vardır.<br />
Neshin meşrûiyyeti, hem şer&#8217;an ve nemde aklen sabittir. Şer&#8217;an sabit­liğine dâir yukardaki âyeti kerîmeler ve 195 nolu hadîsi şerifle diğer ha­dîsi şerifler beyan buyurmaktadır.<br />
Adem aleyhisselâmın evladları arasında nikahlanmak caiz iken, sonra bütün Peygamberlerin şeriatında ve aklen kardeşlerin birbirlerini nikahla­maları neshedilib yasaklanmıştır.<br />
Kur&#8217;anı kerimde nesh, iki şekildedir.<br />
Birisi, Kur&#8217;anı kerimin âyetinin yazılışını bir yerden diğer bir yere nakil şeklinde olur. Bu şekildeki neshin şeklini beyan eden âyet kerîme meali şöyledir:<br />
«Şüphesizki, neler yapıyor idiyseniz bizi (onların hepsimi meleklere) yazdırı­yoruz.» (Câsiye sûresi, 29)<br />
İkinci nesih şekli işe, Bir hitabla sabit olan hükmün diğer bir hitabla kalkmasıdırki, ikinci hitab olmasa evvelki hitab ofduğu gibi sabit olurdu.<br />
<strong>NÂSIH :</strong> Hükmü kaldırana «nâsıh» denir.<br />
<strong>Mensuh :</strong> Hükmü kaldırılıp terk edilerek amel edilmeyen şeye de «Men-suh» denir.<br />
Mensuh olan âyet ve hadislerin neshedilme şekilleri de üç şekilde olur ve şöyledir:<br />
<strong>a )</strong> Bu neshedilen şekü, âyeti kerîmenin hem hattı ve hükmü kaldı­rılandır. Neshedilen âyeti keriymelerin bu şekillerin vukuu pek çok şekilde ve bir çok sahabe arasında rivayetleri görülmüştür. Cümleden bir tanesi şöyledir:<br />
«İbni Mes&#8217;ud radıyallâhü teâla anhden rivayet edilmiştir, dediki : Pey­gamber sallallâhü aleyhi vesellem bana bir âyeti ve sûreyi okurdu, bende ezberleyib mushafıma tesbit edib yazardım. Geceleyin olduğunda ezberle-<br />
diğimi okuyayım diye gayret ettiğimde gönlümde hiç bir şey bulamazdım. Sabahleyin Mushafıma nazar ettiğimde o yapraklarda onu yine bulamazdım, yaprablar beyaz vaziyette idî. Bu hâli Rasûlüllah sallâllâhü aleyhi veselleme olduğu gibi haber verdim.<br />
— Bunun üzerine RasûIüMah sailalfâhü aleyhi vesellem buyurdu ki : Ey İbni Mes&#8217;ud! O âyet dün kaldırılmıştır.»<a href="#_ftn322" name="_ftnref322">[322]</a><br />
Keza Ahzap sûresinin uzunluğu, Bakara sûresi kadar iken, sonra bir çok âyetler neshedilmiştir ve Ahzab sûresi Bakara sûresinde az kalmıştır.<br />
<strong>b )</strong> Neshedilenin ikinci şekli, Hatti-Yazılışı kaldırılıp hükmü kaldı-nlmayandır. Buda Muhtelif kişilerin&#8217;rîvâyet ettikleri şu hâdise ve mesele ile açıklanmıştır:<br />
«Ömer Radıyalâhü anh dediki; Eğer İnsanlar, Ömer kitabulâlha ziyâde etti, demeselerdi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem zamanında; ihtiyar erkek ve ihtiyar kadın zina ettikleri vakit, onları elbette Aliahdan ceza ola­rak recmediniz, hükmünü beyan eden Recim âyetini elimle yazardım.»<a href="#_ftn323" name="_ftnref323">[323]</a><br />
<strong>c )</strong> Hükmü kaldırılıb lafzı ve hattı kaldırılmayan âyeti kerîmelerdir. Kur&#8217;andaki âyeti kerîmelerin hemen hemen hepsi bu kabil mensuh âyetler­dir. Cümleden bir tanesi şu mealdaki âyeti kerîmedir :<br />
«Sizin dîniniz size, benim dînim bana.» (Kafirûn sûresi, 6)<br />
Bu âyeti kerîme müşrikleri cihad yaparak öldürme Ne ilgili şu mealdaki âyetle nesholunmuştur:<br />
« (Dokunulması) haram olan aylar çıkdığı zaman, artık o müşrikleri, onları nere de bulursanız öldürünüz.» (Tevbe sûresi, 5)<br />
Nasıh da dört kısma ayrılmıştır ve şöyledir:<br />
<strong>a )</strong> Kitab, kitabı (Yâni, âyet âyeti) nesheder.<br />
Yukarda Bakara sûresinin 106. âyeti kerimesi ile Nahl sûresinin 101. âyeti kerimesinin hükümleri bu hususu beyan etmektedir. Pek çok misal ve örnekler verilebilir. Fakat hemen yukarda kâfirûn sûresinin 6. âyetini. Tevbe süresindeki Cihad âyetinin neshedişi kifayet eder.<br />
<strong>b )</strong> Sünnet, kitabla neshedilir.<br />
Buna da pek çok misal vardır. Ancak biz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimizin Medîneye hicretlerinde oradaki Yahûdîlerin aşura gününde oruç tutmalarını görünce : «Yahudilerden daha fazla biz oruç tut­maya layıkız.» buyurarak oruç tutulmasını beyan etmişlerdi.<br />
Fakat sonra Ramazan ayında oruç tutmanın farzlığını beyan eden şu âyeti kerîme geldi ve bu hadîsin hükmünü (farziyet veya vacibliğini) neshetti:<br />
«Öyle ise, içinizden kim o aya (aramazan ayına) erişirse, onu (orucunu) tutsun.» (Bakara sûresi, 185)<br />
Keza Rasûlüllah salallâhü aleyhi vesellem efendimiz, Peygamberliğinin ilk günlerinde Kâbei muazzamaya karşı veya onun cihetine namazını kılar­dı. Sonra yönünü Beyti makdis &#8211; Kudüs tarafına yöneltdi, sonra cenabı hak Bakara süresindeki kıbleye {mescidi harama) teveccüh etmeyi beyan eden âyeti kerîmesi ile, Rasûlüllahın kendisi tarafından döndüğünü, yani kendi sünnetini âyet neshetmiş oldu.<br />
<strong>c )</strong> Sünnet, sünnet ile nesholunur.<br />
Bu hükmün misaiları da pek çoktur. Fakat biz bir kaçını nakletmekle İktifa edeceğiz.<br />
Meselâ; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi veseliem efendimiz, İslamın ilk günlerinde kabir ziyaretini yasaklamış, sonrada ziyaret edilmesini tavsiye ederek şöyle demişti :<br />
«Duymuş olunuz ki, ben daha evvel sizi kabı&#8217;r ziyaretinden nehyederdim. Dikkat ediniz ve biliniz ki, artık kabir ziyaretini yapınız.»<a href="#_ftn324" name="_ftnref324">[324]</a><br />
Diğer hadîsi şerifte şöyledir:<br />
«Dikkat edimiz, ben daha evvel size Kurban etlerini muhafaza edtb üç gün fazla durdurmanızı yasaklamıştım. Duyunuz ki, bugün, size ne kadar zaman lüzum ve ihtiyaç ederse, o kadar zaman saklayınız.» (Aynı eser, 4)</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Kitab (Kur&#8217;anı kerim), sünnetle nesholunmakdır. Fakat bu ihti­laflıdır. Bâzı ulema caizdir, dediler. Diğer bâzısı da, caiz değildir, dediler.</li>
</ol>
<p>Cevaz verenlerden birisi de, îmamı âzam Ebû Hanifedir. Ve imamı malik de cevaz vermiştir. Bunların delili şöyledir:<br />
Vasiyyetle ilgili şu mealdaki âyeti kerîme «Sizden bîrinize ölüm gelib çattığı zaman, eğer mal birakacaksa, cnaya, babaya ve yakın akrabaya meş­ru bir şekilde vasiyette bulunması, takva sâhibleri üzerine bir hak olarak farz edildi.» (Bakara sûresi, 180)<br />
Bu âyeti kerîmenin hükmü. Nisa sûresinin veraset ve intikal âyeti ile neshedilmiştir. Ancak o âyeti kerimede varislerin alacakları hükümler be­yan edilmiştir. Fakat Öiüm döşeğine yatan veya her hanki bir sebeble Va­rislerine mal vasiyyet etmenin yasaklığı kesin olarak beyan edilmemiştir. İşte bu hükmü de, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz şu sö­zü ile beyan buyurmuştur:<a href="#_ftn325" name="_ftnref325">[325]</a><br />
«Varis için, vasiyyet yoktur.»<br />
İşte bu hadîsi şerifin hükmü gereğince, biz hanefîlere göre, mümin öldükten sonra kendisinin malını vârislerinden birisine veya bir kaçına va­siyyet edib diğerlerini mahrum etmeyi yapamaz. Yasaktır, doğru değildir.<br />
Hatta Varislerinden birine malını bağışlayıb diğerlerini mahrum etmesi şek­lindeki hibesi dahi, doğru değildir. Bu hükmün cevaz şekli her ne kadar Sûrei bakaranın 180, âyetinde cevaz yönü beyan ediliyorsa da, o ayeti kerî­menin hükmü hem verasetle ilgili âyetle ve nemde vasiyyetin yakın vâris­lere yapılamıyacağını beyan eden hadîsi şerifle neshedilmiştir.<br />
Daha geniş hükümler, Fıkıh kitablarınin «Vasiyyet bahsi» adı altında beyan edilmiştir.<br />
Birde veraset hükümlerini beyan eden nisa süresindeki 11-1k&#8221;. âyeti ke-rimelerdeki veraset hükümlerinin Peygamberlere tatbik edilmeyeceği husu­sunu Peygamber efendimiz bir hadîsi şerifinde şöyle buyurmuştur :<br />
«Biz Peygamberler topluluğu, Vâris olunmayız.-»<a href="#_ftn326" name="_ftnref326">[326]</a><br />
Yani, Peygamberlerin mallarına vâris olunmaz. Onların malları varisieı arasında taksim edilmez. İşte bu hadîsi şerifte verasetle ilgili âyeti kerîme­den istisna ederek bu hükmü beyan etmiş olmakla, hadisin &#8211; sünnetin, ki­tabı.neshedeceğine delil gösterilmiştir.<br />
Sünnetin, kitabı neshetmesini caiz görmeyenler ise, îmcmı şâfii, Ahmed bin Hanbel ve İmamı Süfyani sevrîdir.<br />
Bunların deiileride Yukardaki 195. Hadîsi şerifin birinci cümlesidir<br />
«Benim kelamım, Allanın kelamını neshetmez.»<br />
Bu her iki görüşün yönlerini detayN bir şekilde îzah eden&#8217;ve Nasih ve meksuh hükümlerini yazan eserler, zikretmişlerdir. İsteyen oralara mü­racaat eder.<br />
Şimdi umûmî mahiyet taşıyan, Nâsıh ve Mensuh hükümlerini hulâsa ederek neticeleyelim.<br />
Evvelâ Nâsıh ve mensuhun birlikte bulunduğu sûrelerin adedi, otuz bir (31) dir. İsimleri şunlardır; Bakara sûresi, Ali İmran, Nisa, Mâide, Araf, Enfai, Tevbe, Nahl, Benî İsrail, Meryem, Tâhâ, Enbiya, Hacc, Mümin, Nur, Furkan, Şuarâ, Ahzab, Sebee, Hamim Müminûn, Şûra, Muhammed, Zâriyat, Tûr, Vakıa, Mücadile, Mümtehıne, Müzzemmil, Tekvir, ve Asr sûreleridir.<br />
Nâsıh ve Minsuh olmayan sûreler de Kırk üc (43) sûredir, ve şunlar­dır; Fatiha sûresi, Yûsuf, Hucurat, Rahman, Hadîd. Saff, Cumua, Tahrim, Mülk, Hakka, Nuh, Cin, Murselat, Nebee, Nâziat, İnfitar, Mudaffif, İnşikak, Burûc, Fecr Beled, Şems, Leyi, Duha, Elem neşrah, Tiyn, Alak, Kadr, Beyyine Zilzal, Adiyat, Karia, Tekâsür, Hümeze, Fil, Kureyş, Mâûn, Kevser, Nasr, Tei ; et, İhlas, Felak ve Nas sûreleridir.<br />
Nasıh bulunub, Mensuh bulunmayan sûreler de altı (6) adettir ve şun­lardır; Fetih sûresi, Haşr, Münafikûn, Teğcbün, Talak ve âlâ sûreleridir.<br />
Mensuh bulunub da Nâsıh bulunmayan sûreler de otuz dört (34) adettir, ve Şunlardır; En&#8217;am sûresi. Yûnus, Hûd, Râd, İbrahim, Hıcr, Kehf, Nemi.<br />
kosas, Ankebût, Rum, Lukman, Secde, Fâtır, Yasin, Sâffat. Sad, Zümer, Hamım secde, Zuhruf, Duhan, Casiye, Ahkaf, Kaf, Necm, Kamer, Nûn, Mearic, Kıyamet, İnsan, Abese, Târik, Ğâşiye ve Kâfirûn sûreleridir.<br />
Yukarda Nösıh ve mensûhun bulunub bulunmayanını zikrettiğimiz sû­relerin âyetlerini ve gerekli İzahatı, «Nâsın ve Mensuh» hükümleri mufassa-lan zikreden eserlerden okumak gerekir. Biz burada sâdece kısa yoldan bir nebze malumat hulâsası yapmış olduk. Daha geniş mâîûmat isteyenler, Mezkür.eserlere müracaat ederler.<br />
Kur&#8217;an ve sünnette, nâsıh ve mensûhun olmadığını söyleyenler, yahû-dîlerin iddialarını savunan mülhidlerdir &#8211; sapıklardır. <a href="#_ftn327" name="_ftnref327">[327]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788557"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>196 &#8211;</strong> (57) İbni Ömer (R.A) den mervîdir dedi:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Şüphesizki, benim sözlerimin bâzısı diğer bazısını nesheder, Kur&#8217;anın (bâzısı, diğer bâzısını) neshettiği gibi.» <a href="#_ftn328" name="_ftnref328">[328]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788558"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifteki şu birinci cümle, «Şüphesizki, benim sözlerimin bâzısı, diğer bâzısını nesheder.» olan hüküm, yukarda maddeler arasında saymış olduğumuz, «Sünnetin, sünneti neshetmesi» keyfiyetini beyan etmiş oluyor.<br />
Hadisin, hadisi ve sünnetin. Sünneti neshettiğine dâir pek çok misal wcır dır. Kisa yoldan bir kaçını zikretmekle iktifa edelim.<br />
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi veselleme çölden gelen ve sıcakdan deve İdrarından başka akıcı bir maddenin bulunmadığını beyan eden, «Irniyyîn» cemaatına, devenin idrarını içmek hususunda izni Resû! vakî olmuştur. Bu izini Rasul, Zarurete binaendi. Sonra normal hayatda başka bir zaman onu yasaklamıştır. Dolaysiyle evvelceki hadîsi şerifini sonra neshederek hükmünü değiştirmiştir. <a href="#_ftn329" name="_ftnref329">[329]</a><br />
Bu son hüküm gereğince ve kesin olan, develer-in idrarları içilemez. İçilmesi oaiz değildir. Çünkü evvelceki hükmü, sonraki hükmü ile neshedil-&#8216; mistir.<br />
Bu nâsın ve mensuh halin anlaşılması güç değildir. Zira günümüzde be­şerî kanunlardan, sonradan çıkarılan kanunlarla, evvelceki kanunlar ibtal<br />
edilmektedir. Yani sonraki hükümler, daha evvel ki hükümleri bozub iptal etmektedir.<br />
Öyle ise, Halikı zülcelal ve Onun Rasülü Muhammed aleyhisseiam da kendi hükümlerini değiştirip, daha evvelki hükümlerinin yerine başka hü­kümler, koymaya elbette daha evla ve yetkilidir. İlâhî âyet ve hadisleri, dîğer beşerler ve onların fikir ve kanunları değiştiremez. Zira kanunu yapan ve yapma yetkisine sahib olan Allah ve Resulüdür- Değiştirme yetgisjde onlarındır.<br />
Burada çok mühim bir hususu belirtmek isteriz. Nasıh ve mensuh hü­kümlerini iyi bilmek için âyet ve hadislerin ne zaman ve hanki tarihde beyan edildiğini veya geldiğini bilmek zarûratı vardır. Hal böyle olunca, bu hü­kümlerin bizzat geldiği zamanda bulunulamadığına göre, şimdi bizim zama-nımızdaki kişilere düşen, selefi sâlihînin sağlam eser ve kaynaklarına mü­racaat edib bu meselenin esasını öğrenmektir.<br />
Daha kolay ve doğru olanı, Fıkıh, tefsir, Hadis, akaid ve ahlak kitab larından sağlam eserleri okuyup amel etmektir. Zira selefin tedkik ve tahkik etme imkanları ve gayet iyi bilenleri vardır. Onların eserlerine nazar ederek doğruyu öğrenmeye çalışmak, fevkalâda doğru bir yoldur.<br />
Ayrıca nâsıh ve mensuh hakkında. Usûlü Fıkıh ve Usûlü Hadis kitab-larına da müracaat etmek çok faydalı olur<a href="#_ftn330" name="_ftnref330">[330]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788559"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>197-</strong> (58) Ebî salebe Elhuşenî (R.A) den mervîdir, dedi :<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn331" name="_ftnref331">[331]</a><br />
«Muhakkakki, Alâhü îeâla bir çok farzları emir buyurmuştur, işte o farzları zayi etmeyiniz, bir çok haramlarıda yasaklamıştır, öyle ise onları işfemekden hazer edininiz, bir çok hududlar {riayet edilmesi gereken hü­kümler) çizib beyan etmiştirki, o hududları tecâvüz edip aşmayınız. Ve Al-lâhü teâla unutma şekli olmaksızın bâzı şeyleri açıklamayıp sükût etmiştir Binâenaleyh o açıklanmayan şeylerden bahsedip sual etmeyiniz.» <a href="#_ftn332" name="_ftnref332">[332]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125788560"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Ebi Salebe Elhuşeni (R.A), Kudâa kabilesine mensubîur, İsmi, Cürsüm bin Naşirdir. Biatürrıdvando da bulunmuştur. Bu zatı Rasûlü Ekrem efendimiz, müslüman olunca kavmine gönderdi, onlarda hepsi müslüman oldular. Şama geldi ve orada Hicretin yetmiş beş (75) tarihinde vefat et­miştir. Rivayet ettiği hadîsi şerif, kırk (40) adettir. Allah ondan râzî oisun, Hadîsi şerifte, «Muhakkck ki, Aüâhü teala bir çok farzları emir buyur­muştur. İşte o farzları zâyî etmeyiniz.» buyurulan bu cümlede. Beş vakit na­maz, zekat, oruç, hac. Anaya babaya itaat ve bu amellerin şartlarına riayet ederek hakkını vermek gibi hususlara dikkat edilmesini beyan buyurmuştur.<br />
Aüâhü tealanın kesin olarak buyurduğu hükümlere itaat etmek, her mü­minin vazîfesidir. Bu hususa riayet etmez ve beikide inkara kalkışan kişiler, islamla ve İmanla ilgisi kalmaz, Allah muhafaza kâfir olurlar.<br />
Hadîsi şerifin devam eden hükümlerinden birinde de, haramlardan ka­çınmayı ve haram olanlara yanaşarak hak tealanın çizmiş olduğu hudutları aşmamayı beyan buyuruyor. Yasaklara riâyet etmekde, kolay bir iş değildir. Fakat nefsine hakim olup, haramlardan kaçınan müslümanlar, elbette yer yüzünde en çok hayrı işleyenlerdendirler. Zira bir hadîsi şerifte, «Zerre ka dar bir haramı terk etmek, insanlarla cinnîlerin ibadetinden hayırlıdır.» buyurulmuştur. <a href="#_ftn333" name="_ftnref333">[333]</a><br />
Hududu ilâhileri aşmamak hususundaki hükümde de şu âyeti kerîme­ye işaret vardır:<br />
«İşte bunlar, Allâhın sınırlarıdır. Kim Alla ha ve Peygamberine itaat eder­se, Allah onu altından ırmaklar akan cennetler esokar ki, onlar arada ebedî kalıcılardır. Bu en, büyük bir kurtuluş (ve seadet) dir.<br />
— Kim de, Allâha ve Peygamberine isyan eder ve (Allâhın) sınırlarını ciğneyib geçerse, onuda içinde dâimi kalıcı olarak ateşe atar. Onun için hor ve hakîr edici biir azab vardır.» (Nisa sûresi, 13-14)<br />
Hadîsi şerifin son cümlesinde beyan edilen mesele ise, açıklanmayan hükümler hakkında sormama hususndaki tavsiye ile ilgili geniş malumat. yukardaki hadîsi şeriflerin İzah kısmında beyan edilmiştir. Oradan okuyarak gerçek yolu işlemek gerekir.<br />
Zâtı ilâhî, sıfatı ilâhîler, hükümler, eşya ve ayanlar hakkında açıklan­mayan bâzı meseleler ve müteşâbihler hakkında şuurlu ve isabetli hareket etmek için şu cümlelere dikkat etmek gerekir;<br />
Rasûlüllah (S.A.V) bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:<br />
«Allâhü tealanın sayısız nimetlerini düşününüz. Zâtı ilâhîsinin hakîkat ve künhünü düşünmeyiniz. Zira esrarı ilâhisini keşfedip azameti ilâhisine, takdiri ilâhîsine kudretiniz asla kâfi gelmez.»<br />
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali (R.A) e isnad edilen şu mısrâlarda calibi dik­kattir :<br />
«İdrak edilebilecek bir hakikatin idrâkinden âciz olmayı bilmek, Cenâbu hakkı bîlmekde kâfidir.<br />
— Ve Allâhü teâlanm zâtı ilâhisinin sırrından bahsetmek, müşriklikdir.»<a href="#_ftn334" name="_ftnref334">[334]</a><br />
Akâid kitablarında şu ibare yazılmıştır;<br />
«Akıl, kulluk vazifelerini ifâ etmek içindir. cenabı hakkın rubûbiyyeti-nin (zatının) esrarını idrak için değildir.»<br />
İmâmı Azam Hz. leride Fıkhulekberinde şöyle demiştir:<br />
«Biz, Allâhü teâlayı kitabı ilâhisinde sıfatı ve isimlerinin cemisi ile nef­sini (zatım) vasıflandırdığı gibi, gerçek şekilde biliriz.»<br />
Evet hak ve hakîkat yolcusu müslüman, dâima haddini ve aczini bilir, kendini ve aczini bilende halikını ve halikının hükümlerini ne şekilde bilip inanmak gerekirse, öylece bilir ve inanır.<br />
Buraya kadar tercüme ve izahını yapmış olduğumuz hadîsi şeriflerde, her hanki bir hata ve eksiklik olmuşsa, evvelâ halikı zülcelâlın affına sığınır, sonra efendimiz ve tek önderimiz mübarek Peygamber sallallâhü aleyhi ve-sellemin şefaatini umarak hakka sığınırım. Ayrıca Meslekdaş ve okuyucu kardeşlerimizin hayır dualarını da beklerim. Sâyu gayret bizden tevfik ve merhamet Allahdandır. <a href="#_ftn335" name="_ftnref335">[335]</a><br />
<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/214-215.<br />
<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/215-216.<br />
<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/216.<br />
<a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/216-217.<br />
<a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buharı<br />
<a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/218.<br />
<a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/218.<br />
<a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/218-219.<br />
<a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Buhâri, Müsüm Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/219-220.<br />
<a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/220.<br />
<a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/220-221.<br />
<a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Buharı, Müslim<br />
<a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/221.<br />
<a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/221.<br />
<a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/222.<br />
<a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/223.<br />
<a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/224-225.<br />
<a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> (Hadîsi, Ahmed, Tirmizî, İbni Mâce rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/225.<br />
<a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/225-226.<br />
<a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/226.<br />
<a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/226-227.<br />
<a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> (Hadîsi, Ahmet Tîrmizi rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/227.<br />
<a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Tirmizî, Ibna mâce<br />
<a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/227-228.<br />
<a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Ahmet bin Hanbel<br />
<a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/228.<br />
<a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Tİrmfzî, İbni Mâce<br />
<a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/228.<br />
<a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/228-229.<br />
<a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/229.<br />
<a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Ahmet, Ebûdâvud<br />
<a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/229.<br />
<a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/229.<br />
<a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/230.<br />
<a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/230-232.<br />
<a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> (Hadîsi. Ahmet, Tirmİzî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/232.<br />
<a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> Mecmuatüttefasir, C. 5, 70<br />
<a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/232-233.<br />
<a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> (Hadîsi, Ebûdâvud rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/233-234.<br />
<a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> (Hadisi, Ebûdâvud rivayet etmiştir.}<br />
<a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/234-235.<br />
<a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> Hadîsi, Ahmed rivayet etmiştir.<br />
<a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/235-236.<br />
<a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/236.<br />
<a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/236-237.<br />
<a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> (Hadisi, Ahmet, Ebû Dâvud, İbni Mâce rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/237-238.<br />
<a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[55]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/238-239.<br />
<a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[56]</a> Tirmizi, Ebû Davud, İbni Mâce.<br />
<a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[57]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/239.<br />
<a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[58]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/239.<br />
<a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[59]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/240.<br />
<a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[60]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/241-242.<br />
<a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[61]</a> (Hadîsi, Ahmet bin tfanbel rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[62]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/242.<br />
<a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[63]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/243.<br />
<a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[64]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/243-244.<br />
<a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[65]</a> Ahmet bin hanbel<br />
<a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[66]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/244.<br />
<a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[67]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/245.<br />
<a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[68]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/246-247.<br />
<a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[69]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/248.<br />
<a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[70]</a> (Mirkâtülmefatîh, 162)<br />
<a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[71]</a> (Mirkat, 162)<br />
<a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[72]</a> {Mirkat, 162)<br />
<a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[73]</a> (Receb efendi, C, 2, 40)<br />
<a href="#_ftnref74" name="_ftn74">[74]</a> (Aynul ilim. C. 1, 356)<br />
<a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[75]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/248-250.<br />
<a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[76]</a> İbni mâce<br />
<a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[77]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/251.<br />
<a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[78]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/251.<br />
<a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[79]</a> Buhâri, Muslini<br />
<a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[80]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/252.<br />
<a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[81]</a> Tirmizi, Tabarâni<br />
<a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[82]</a> Tirmizî, (Küçük Fıkhul Ekber şerhi Aliyyülkârî, 183)<br />
<a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[83]</a> Merakıi felah Tahtavisi, 28£<br />
<a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[84]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/252-255.<br />
<a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[85]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/256.<br />
<a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[86]</a> (Hadîsi, Buharı, Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[87]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/257-258.<br />
<a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[88]</a> (Hadîsi, Buharı, Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[89]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/258-259.<br />
<a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[90]</a> (Hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[91]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/259-260.<br />
<a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[92]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/260.<br />
<a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[93]</a> (Hadîsi, Tirmizî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[94]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/261-262.<br />
<a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[95]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/262.<br />
<a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[96]</a> (Hadîsi, Ahmed, Ebû Davud rivayet etmiştir.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/263-264.<br />
<a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[97]</a> (Hadîsi, Tİrmizi, ibni mâce rivayet etmiştir, ve tirmizi, bu hadis, garibdir, dedi.)<br />
<a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[98]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/265.<br />
<a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[99]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/266.<br />
<a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[100]</a> (Mirkâtül Mefâtih, C. 1, 173)<br />
<a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[101]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/266.<br />
<a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[102]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/267.<br />
<a href="#_ftnref103" name="_ftn103">[103]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/267-268.<br />
<a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[104]</a> (Hadîsi, Ahmet rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[105]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/268.<br />
<a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[106]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/269.<br />
<a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[107]</a> {Hadîsi, Nesâî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[108]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/269.<br />
<a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[109]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/269-270.<br />
<a href="#_ftnref110" name="_ftn110">[110]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/270-271.<br />
<a href="#_ftnref111" name="_ftn111">[111]</a> (Hadîsi, ibni mâce rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[112]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/271.<br />
<a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[113]</a> (Bu hadisi, İbnİ mace rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[114]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/271-273.<br />
<a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[115]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/274.<br />
<a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[116]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/274-278.<br />
<a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[117]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref118" name="_ftn118">[118]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/278.<br />
<a href="#_ftnref119" name="_ftn119">[119]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/278-279.<br />
<a href="#_ftnref120" name="_ftn120">[120]</a> (Hadîsi, Buhârî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref121" name="_ftn121">[121]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/279-280.<br />
<a href="#_ftnref122" name="_ftn122">[122]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/280-281.<br />
<a href="#_ftnref123" name="_ftn123">[123]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/281.<br />
<a href="#_ftnref124" name="_ftn124">[124]</a> (Hadîsi, Buhâri rivayet etmiştir.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/282.<br />
<a href="#_ftnref125" name="_ftn125">[125]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/282-283.<br />
<a href="#_ftnref126" name="_ftn126">[126]</a> (Hadîsi, Buhârî, Müslim ittifakla rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref127" name="_ftn127">[127]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/283-284.<br />
<a href="#_ftnref128" name="_ftn128">[128]</a> (Bak Mirkat, 181}<br />
<a href="#_ftnref129" name="_ftn129">[129]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/284-287.<br />
<a href="#_ftnref130" name="_ftn130">[130]</a> [Hadîsi, Buharı, Müslim ittifakla rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref131" name="_ftn131">[131]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/287-288.<br />
<a href="#_ftnref132" name="_ftn132">[132]</a> (Hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/288.<br />
<a href="#_ftnref133" name="_ftn133">[133]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/288-290.<br />
<a href="#_ftnref134" name="_ftn134">[134]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/290.<br />
<a href="#_ftnref135" name="_ftn135">[135]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/291.<br />
<a href="#_ftnref136" name="_ftn136">[136]</a> (Hadisi, Buharı, Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref137" name="_ftn137">[137]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/292.<br />
<a href="#_ftnref138" name="_ftn138">[138]</a> (Hadisi; Buhâri, Müsüm ittifakla rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref139" name="_ftn139">[139]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/293.<br />
<a href="#_ftnref140" name="_ftn140">[140]</a> (Mirkâtülmefatıh, 186)<br />
<a href="#_ftnref141" name="_ftn141">[141]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/293-296.<br />
<a href="#_ftnref142" name="_ftn142">[142]</a> (Hadisi, Buhari ve Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref143" name="_ftn143">[143]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/296.<br />
<a href="#_ftnref144" name="_ftn144">[144]</a> (Mirkatüîmefatih, 188)<br />
<a href="#_ftnref145" name="_ftn145">[145]</a> (Mirkatülmefatıh, 189<br />
<a href="#_ftnref146" name="_ftn146">[146]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/297-298.<br />
<a href="#_ftnref147" name="_ftn147">[147]</a> (Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref148" name="_ftn148">[148]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/298.<br />
<a href="#_ftnref149" name="_ftn149">[149]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/298-299.<br />
<a href="#_ftnref150" name="_ftn150">[150]</a> (Hadisi, Buhari, Müslim ittifakla rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref151" name="_ftn151">[151]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/300.<br />
<a href="#_ftnref152" name="_ftn152">[152]</a> (Berika, C. 1,177-178)<br />
<a href="#_ftnref153" name="_ftn153">[153]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/300-303.<br />
<a href="#_ftnref154" name="_ftn154">[154]</a> (Hadisi, Müslim rivayet etmiştir)<br />
<a href="#_ftnref155" name="_ftn155">[155]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/304.<br />
<a href="#_ftnref156" name="_ftn156">[156]</a> (Mirkat, 190)<br />
<a href="#_ftnref157" name="_ftn157">[157]</a> (Küçük ebad, Fıkhülekber şerhi, 358}<br />
<a href="#_ftnref158" name="_ftn158">[158]</a> (Mirkat. 189}<br />
<a href="#_ftnref159" name="_ftn159">[159]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/304-3058.<br />
<a href="#_ftnref160" name="_ftn160">[160]</a> (Hadisi, Buhari rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref161" name="_ftn161">[161]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/308.<br />
<a href="#_ftnref162" name="_ftn162">[162]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/308-309.<br />
<a href="#_ftnref163" name="_ftn163">[163]</a> (Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.}<br />
<a href="#_ftnref164" name="_ftn164">[164]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/309-310.<br />
<a href="#_ftnref165" name="_ftn165">[165]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/310-311.<br />
<a href="#_ftnref166" name="_ftn166">[166]</a> (Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref167" name="_ftn167">[167]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/311.<br />
<a href="#_ftnref168" name="_ftn168">[168]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/311-313.<br />
<a href="#_ftnref169" name="_ftn169">[169]</a> {Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref170" name="_ftn170">[170]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/313.<br />
<a href="#_ftnref171" name="_ftn171">[171]</a> (Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref172" name="_ftn172">[172]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/313-314.<br />
<a href="#_ftnref173" name="_ftn173">[173]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/314-315.<br />
<a href="#_ftnref174" name="_ftn174">[174]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/315,<br />
<a href="#_ftnref175" name="_ftn175">[175]</a> (Müslim, İtisam, c. 1,18)<br />
<a href="#_ftnref176" name="_ftn176">[176]</a> (Şerhi Nuhbe)<br />
<a href="#_ftnref177" name="_ftn177">[177]</a> (Şerhi Nuhbe)<br />
<a href="#_ftnref178" name="_ftn178">[178]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/315-319.<br />
<a href="#_ftnref179" name="_ftn179">[179]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/319-320.<br />
<a href="#_ftnref180" name="_ftn180">[180]</a> (Mirkat, c. 1,194)<br />
<a href="#_ftnref181" name="_ftn181">[181]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/320.<br />
<a href="#_ftnref182" name="_ftn182">[182]</a> (Hadîsi, Ahmet, Ebû Dâvud, Tirmizi, İbni mâce ve Beyhakî delâ ilinnü-büvve&#8217;sinde rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref183" name="_ftn183">[183]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/321.<br />
<a href="#_ftnref184" name="_ftn184">[184]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/321-322.<br />
<a href="#_ftnref185" name="_ftn185">[185]</a> (Hadîsi, Ebû Dâvud ve aynısını dârimî ve keza «Allanın haram kıldığı Şey gibi» Cümleye kadar, ibnj mâcede rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref186" name="_ftn186">[186]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/323.<br />
<a href="#_ftnref187" name="_ftn187">[187]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/324-325.<br />
<a href="#_ftnref188" name="_ftn188">[188]</a> (Hadîsi, Ebû Dâvud rivayet etmiştir. Ve fakat hadisin isnadında; Eş&#8217;as bin Şube el Mıssîsî bazı söz söylemiştir.}<br />
<a href="#_ftnref189" name="_ftn189">[189]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/325.<br />
<a href="#_ftnref190" name="_ftn190">[190]</a> (Mirkat, c. I, 197}<br />
<a href="#_ftnref191" name="_ftn191">[191]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/326.<br />
<a href="#_ftnref192" name="_ftn192">[192]</a> (Hadîsi, Ahmed, Ebû Dâvud, Tirmizi ve ibni mâce rivayet etmişlerdir. Ancak tirmizi ve ibni mâce, namaz kelimesini zikretmemişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref193" name="_ftn193">[193]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/326-327.<br />
<a href="#_ftnref194" name="_ftn194">[194]</a> (Ahmed, Ebû Dâvud, Fethulkebîr, a 2, 69)<br />
<a href="#_ftnref195" name="_ftn195">[195]</a> (Buhârî, müsiim; Fethul kebir, c. 3,346)<br />
<a href="#_ftnref196" name="_ftn196">[196]</a> (Buharı)<br />
<a href="#_ftnref197" name="_ftn197">[197]</a> (Tirrnizî, Feyzulkadir, c. 1, 430)<br />
<a href="#_ftnref198" name="_ftn198">[198]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/327-331.<br />
<a href="#_ftnref199" name="_ftn199">[199]</a> (Hadîsi, Ahmed, Nesâî ve Dârimî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref200" name="_ftn200">[200]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/332.<br />
<a href="#_ftnref201" name="_ftn201">[201]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/332-333.<br />
<a href="#_ftnref202" name="_ftn202">[202]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/333-334.<br />
<a href="#_ftnref203" name="_ftn203">[203]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/334-335.<br />
<a href="#_ftnref204" name="_ftn204">[204]</a> (Hadîsi, Tirmizi rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref205" name="_ftn205">[205]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/335.<br />
<a href="#_ftnref206" name="_ftn206">[206]</a> (Müslim, Fethulkebîr. c. 1, 154)<br />
<a href="#_ftnref207" name="_ftn207">[207]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/335-338.<br />
<a href="#_ftnref208" name="_ftn208">[208]</a> (Hadîsi, Tirmizî rivâyt etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref209" name="_ftn209">[209]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/338-339.<br />
<a href="#_ftnref210" name="_ftn210">[210]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/339.<br />
<a href="#_ftnref211" name="_ftn211">[211]</a> (Hadîsi, tirmizî rivayet etmiştir.}<br />
<a href="#_ftnref212" name="_ftn212">[212]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/340.<br />
<a href="#_ftnref213" name="_ftn213">[213]</a> (Sevödülâzam, sahife, 2)<br />
<a href="#_ftnref214" name="_ftn214">[214]</a> (Mirkâtülmefatih, c. 1, 204)<br />
<a href="#_ftnref215" name="_ftn215">[215]</a> (Hamişi İbni Abidin, C. 1, 69)<br />
<a href="#_ftnref216" name="_ftn216">[216]</a> (İbni Abidin, C. 1,69)<br />
<a href="#_ftnref217" name="_ftn217">[217]</a> .{Hediyetülalâiyye, 305)<br />
<a href="#_ftnref218" name="_ftn218">[218]</a> (Hediyetül alâiyye, 305)<br />
<a href="#_ftnref219" name="_ftn219">[219]</a> (Hediyetülalâiyye, 304)<br />
<a href="#_ftnref220" name="_ftn220">[220]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/340-347.<br />
<a href="#_ftnref221" name="_ftn221">[221]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/348.<br />
<a href="#_ftnref222" name="_ftn222">[222]</a> (Küçük ebad Fıkhulekber şerhi, 3)<br />
<a href="#_ftnref223" name="_ftn223">[223]</a> (El&#8217;ibdâ, 313)<br />
<a href="#_ftnref224" name="_ftn224">[224]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/348-349.<br />
<a href="#_ftnref225" name="_ftn225">[225]</a> {Hadisî, Tirmizî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref226" name="_ftn226">[226]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/349.<br />
<a href="#_ftnref227" name="_ftn227">[227]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/350-352.<br />
<a href="#_ftnref228" name="_ftn228">[228]</a> (Hadisi, İbni mâce Enesin hadisinden rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref229" name="_ftn229">[229]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/352.<br />
<a href="#_ftnref230" name="_ftn230">[230]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/352-353.<br />
<a href="#_ftnref231" name="_ftn231">[231]</a> (Hadîsi, tirmizi rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref232" name="_ftn232">[232]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/353-354.<br />
<a href="#_ftnref233" name="_ftn233">[233]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/354-355.<br />
<a href="#_ftnref234" name="_ftn234">[234]</a> {Hadîsi, Beyhakî rivayet etmiştir, mirkat, 206)<br />
<a href="#_ftnref235" name="_ftn235">[235]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/355.<br />
<a href="#_ftnref236" name="_ftn236">[236]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/355-357.<br />
<a href="#_ftnref237" name="_ftn237">[237]</a> (Hadîsi, Ahmet ve Beyhakî «Şuabil îman» kitabında rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref238" name="_ftn238">[238]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/357.<br />
<a href="#_ftnref239" name="_ftn239">[239]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/357-360.<br />
<a href="#_ftnref240" name="_ftn240">[240]</a> (Hadîsi, Tİrmizî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref241" name="_ftn241">[241]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/360.<br />
<a href="#_ftnref242" name="_ftn242">[242]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/360-361.<br />
<a href="#_ftnref243" name="_ftn243">[243]</a> (Hadisî, Tirmizî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref244" name="_ftn244">[244]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/362.<br />
<a href="#_ftnref245" name="_ftn245">[245]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/362-363.<br />
<a href="#_ftnref246" name="_ftn246">[246]</a> (Hadisî, Ahmet, Tirmizi ve İbni Mâçe rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref247" name="_ftn247">[247]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/363.<br />
<a href="#_ftnref248" name="_ftn248">[248]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/363-365.<br />
<a href="#_ftnref249" name="_ftn249">[249]</a> (Hadîsi, Ebû Dâvud rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref250" name="_ftn250">[250]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/365.<br />
<a href="#_ftnref251" name="_ftn251">[251]</a> (Berîka, C. 1, 11)<br />
<a href="#_ftnref252" name="_ftn252">[252]</a> (Bak, Mültekâ tercümesi, C. 2, 23)<br />
<a href="#_ftnref253" name="_ftn253">[253]</a> (Buhâri, Müslim)<br />
<a href="#_ftnref254" name="_ftn254">[254]</a> (Buharî, Müslim)<br />
<a href="#_ftnref255" name="_ftn255">[255]</a> (Buharı, müslim &#8211; Fethülkebir, C. 1, 46)<br />
<a href="#_ftnref256" name="_ftn256">[256]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/365-373.<br />
<a href="#_ftnref257" name="_ftn257">[257]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/373.<br />
<a href="#_ftnref258" name="_ftn258">[258]</a> (Bak, Mirkâtülmefatih, c, 1, 361)<br />
<a href="#_ftnref259" name="_ftn259">[259]</a> (Hediyetülalâiyye, 227) (Keza sigorta hakkında Bak, İbni Abidin, C. 1, 345-346)<br />
<a href="#_ftnref260" name="_ftn260">[260]</a> (Hamişi İbni Âbidin, C. 3, 350)<br />
<a href="#_ftnref261" name="_ftn261">[261]</a> (Hâmşi BEHCE, 181)<br />
<a href="#_ftnref262" name="_ftn262">[262]</a> (Mecâmiulhakâik, 73)<br />
<a href="#_ftnref263" name="_ftn263">[263]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/373-380.<br />
<a href="#_ftnref264" name="_ftn264">[264]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/381.<br />
<a href="#_ftnref265" name="_ftn265">[265]</a> (Hadisi, Ahmet rivayet etmiştri.)<br />
<a href="#_ftnref266" name="_ftn266">[266]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/381.<br />
<a href="#_ftnref267" name="_ftn267">[267]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/381-383.<br />
<a href="#_ftnref268" name="_ftn268">[268]</a> (Hadisi, Ahmet ve Ebû Dâvud rivayet eîmiştr.)<br />
<a href="#_ftnref269" name="_ftn269">[269]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/384.<br />
<a href="#_ftnref270" name="_ftn270">[270]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/384-385.<br />
<a href="#_ftnref271" name="_ftn271">[271]</a> (Hadisi, İmamı Malik «Muvatta» ında rivayet etmiştir.).<br />
<a href="#_ftnref272" name="_ftn272">[272]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/385-386.<br />
<a href="#_ftnref273" name="_ftn273">[273]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/386-387.<br />
<a href="#_ftnref274" name="_ftn274">[274]</a> (Hadisi, Ahmet rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref275" name="_ftn275">[275]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/387.<br />
<a href="#_ftnref276" name="_ftn276">[276]</a> (Mirkat, 210)<br />
<a href="#_ftnref277" name="_ftn277">[277]</a> (Takrîbüttehzib, C. 2,105)<br />
<a href="#_ftnref278" name="_ftn278">[278]</a> (EL İBDA, 266}<br />
<a href="#_ftnref279" name="_ftn279">[279]</a> (El İbda, 269)<br />
<a href="#_ftnref280" name="_ftn280">[280]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/387-390.<br />
<a href="#_ftnref281" name="_ftn281">[281]</a> (Hadis, Darîmî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref282" name="_ftn282">[282]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/390.<br />
<a href="#_ftnref283" name="_ftn283">[283]</a> (Elhakâik, 221)<br />
<a href="#_ftnref284" name="_ftn284">[284]</a> (İBNİ ABİDİN, C. 5, 336)<br />
<a href="#_ftnref285" name="_ftn285">[285]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/391-393.<br />
<a href="#_ftnref286" name="_ftn286">[286]</a> (Hadîsi, Beyhakî «Şuabil İmanın» da Mürsel olarak rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref287" name="_ftn287">[287]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/394.<br />
<a href="#_ftnref288" name="_ftn288">[288]</a> (Takrîbüttehzib, C. 1, 44)<br />
<a href="#_ftnref289" name="_ftn289">[289]</a> (Küçük ebad Fıkhul Ekber şerhi, 222)<br />
<a href="#_ftnref290" name="_ftn290">[290]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/394-395.<br />
<a href="#_ftnref291" name="_ftn291">[291]</a> (Hadisi, Rezîn rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref292" name="_ftn292">[292]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/395-396.<br />
<a href="#_ftnref293" name="_ftn293">[293]</a> {İbni Hıbban, Çabirden rivayet etmiştir. Berîka, C. 1, 56)<br />
<a href="#_ftnref294" name="_ftn294">[294]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/396-399.<br />
<a href="#_ftnref295" name="_ftn295">[295]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/399-400.<br />
<a href="#_ftnref296" name="_ftn296">[296]</a> (Mirkat, C. 1, 213) (Keza bak. Takrîbüttehzib, C. 2, S, 308)<br />
<a href="#_ftnref297" name="_ftn297">[297]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/400.<br />
<a href="#_ftnref298" name="_ftn298">[298]</a> (Hadîsi, Rezîn rivayet etmiştir.<br />
<a href="#_ftnref299" name="_ftn299">[299]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/401.<br />
<a href="#_ftnref300" name="_ftn300">[300]</a> (Mülteka Tercümesi, C. 1, 142)<br />
<a href="#_ftnref301" name="_ftn301">[301]</a> (FETHULKADİR, C. 6, 486)<br />
<a href="#_ftnref302" name="_ftn302">[302]</a> {İmamı Birgivînin usûlü hadis şerhi, 27)<br />
<a href="#_ftnref303" name="_ftn303">[303]</a> (Fetâvayı Ali efendi, C. 1, 181)<br />
<a href="#_ftnref304" name="_ftn304">[304]</a> (Fetâvayı Bezâziyenin elfazı küfür bahsi, Fetâvayı Ali efendi, C. 1,181)<br />
<a href="#_ftnref305" name="_ftn305">[305]</a> (Nimetülisiam, C. I, 314 — Eski&#8217;baskı)<br />
<a href="#_ftnref306" name="_ftn306">[306]</a> (Süneni Dârimî. C. 1, 45)<br />
<a href="#_ftnref307" name="_ftn307">[307]</a> (Buharı, Müslim)<br />
<a href="#_ftnref308" name="_ftn308">[308]</a> (İbni Mâce, Beyhakî &#8211; Fethulkebîr, C. 1, 110)<br />
<a href="#_ftnref309" name="_ftn309">[309]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/401-406.<br />
<a href="#_ftnref310" name="_ftn310">[310]</a> (Hadîsi, Dârimî rivayet etmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref311" name="_ftn311">[311]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/407.<br />
<a href="#_ftnref312" name="_ftn312">[312]</a> (Bak, Zâdülmesir, C. 1, 125}<br />
<a href="#_ftnref313" name="_ftn313">[313]</a> (Bak, Tefsiri Kasımı, C. 2, 210)<br />
<a href="#_ftnref314" name="_ftn314">[314]</a> .»(Şerhi akâid, 65)<br />
<a href="#_ftnref315" name="_ftn315">[315]</a> Mevâkib tefsîri<br />
<a href="#_ftnref316" name="_ftn316">[316]</a> keza, Meoâmiufhakâik, 211<br />
<a href="#_ftnref317" name="_ftn317">[317]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/407-412.<br />
<a href="#_ftnref318" name="_ftn318">[318]</a> Hadîsi, Dâre kudnî rivayet etmiştir.<br />
<a href="#_ftnref319" name="_ftn319">[319]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/412.<br />
<a href="#_ftnref320" name="_ftn320">[320]</a> Hamişi celâleyn, C. 2,125.<br />
<a href="#_ftnref321" name="_ftn321">[321]</a> Hamişi celâleyn, C. 2, 125<br />
<a href="#_ftnref322" name="_ftn322">[322]</a> Nasıh Mensuh, Lişşeyh Hafız mansur, yazma, 3<br />
<a href="#_ftnref323" name="_ftn323">[323]</a> Keza aynı Nâsih ve Mensuh eser, 3.<br />
<a href="#_ftnref324" name="_ftn324">[324]</a> (Nasıh ve Mensuh, yazma, 4)<br />
<a href="#_ftnref325" name="_ftn325">[325]</a> (Mirkatulmefatih, C. 1, 215)<br />
<a href="#_ftnref326" name="_ftn326">[326]</a> (Mirkatulmefatih, C. 1, 215)<br />
<a href="#_ftnref327" name="_ftn327">[327]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/412-418.<br />
<a href="#_ftnref328" name="_ftn328">[328]</a> (Hadîsi, Dâre kudnî rivayet etmiştir.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/418.<br />
<a href="#_ftnref329" name="_ftn329">[329]</a> (Bak, Bedâyî, C. 1, 61 ve Tahtâvî, 84)<br />
<a href="#_ftnref330" name="_ftn330">[330]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/418-419.<br />
<a href="#_ftnref331" name="_ftn331">[331]</a> (Yukardaki üç hadîsi, Dâre kudnî rivayet ejmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref332" name="_ftn332">[332]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/419.<br />
<a href="#_ftnref333" name="_ftn333">[333]</a> (Bak. Şerhi vasıyyet, Ij İmamı azam, lilhâdimî, 162)<br />
<a href="#_ftnref334" name="_ftn334">[334]</a> (keza bak, Mirkatül mefâtih, C. 1, 217}<br />
<a href="#_ftnref335" name="_ftn335">[335]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/420-421.</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-2/" data-wpel-link="internal">Mişkatül Mesabih {Cilt-1 | Bölüm-2}</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mişkatül Mesabih {Cilt-1 &#124; Bölüm-1}</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-1-2/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-1-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Sep 2018 19:26:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mişkatül-Mesabih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2755</guid>

					<description><![CDATA[<p>İZAHLI MİŞKÂTÜL-MESABÎH TERCÜMESİ &#160; Takdim &#160; Sonsuz hamdi; Âlemlerin Rabbi, insanlığın hidâyet ve seâdetlni be­yan etmeleri için Rasullerin göndericisi; âlim ve ariflerin kalblerlni îman nuru ile açıcı, hidâyet ve dalâletin halikı hakikîsi, Hayatin, ölümün ve öl­dükten sonra tekrar dirilmenin yaratıcısı ve bütün varlıkların tek mabudu, ezeli ve ebedi sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olan halikı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-1-2/" data-wpel-link="internal">Mişkatül Mesabih {Cilt-1 | Bölüm-1}</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><a name="_Toc125720668"></a>İZAHLI MİŞKÂTÜL-MESABÎH TERCÜMESİ</h1>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720669"></a>Takdim</h3>
<p>&nbsp;<br />
Sonsuz hamdi; Âlemlerin Rabbi, insanlığın hidâyet ve seâdetlni be­yan etmeleri için Rasullerin göndericisi; âlim ve ariflerin kalblerlni îman nuru ile açıcı, hidâyet ve dalâletin halikı hakikîsi, Hayatin, ölümün ve öl­dükten sonra tekrar dirilmenin yaratıcısı ve bütün varlıkların tek mabudu, ezeli ve ebedi sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olan halikı zülcelâla olsun. Ona hamd ederiz, ondan yardım dileriz, onun afvı mağfi­retini umarız.<br />
Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden ona sığınırız. Onun hidâyette kıldığı kimseyi, hiç bir varlık dalâlete çevirib kötü yola sap-tıramaz ve onun dalâlet bataklığına attığı kimseyide, hiç bir varlık hidâyete çeviremez. Herşey o yüce halikın dilemesi ve yaratması iledir. Onun zat ve sıfatında birliğine, şerik ve naziri olmadığına ve Muhammed Aleyhisselâm onun kulu ve râsûlu olduğuna şahadet ederiz.<br />
Salâtü selâm, insanların mürşidi hakîkîsi, nübüvvet nurunun sonuncu­su, âlemin efendisi, islâm nurunun tebliğcisi, din ve îmanın kemâle erip ta­mam olduğunun açıklayıcısı, kıyamette ümmetin büyük günâh sahiplerinin şefaatçisi, iki cihanın tek fazilet timsali olan Peygamber sallallahü aley-hiveselleme ve onun ashabına, tabiin ve tebe-î tabiine ve ûiemâ-i âmilin, sûlâha-i salihine ve bütün müslüman kardeşlerimize olsun. Dua ve hayır temennilerimizi, hassaten rahmeti Nahiyenin tecellisini bütün müslüman kardeşlerimize şumûlunu dileriz.<br />
Edille-i Şeriyenin esas ve anası olan kitap, sünnet olduğu malûmdur. Icma-ı ürhmetle kıyası fukaha, bu ana delilleri açıklayıcı mahiyettedir.<br />
Elimizdeki «mîşkâtü! mesâbih» adlı eser, ohüç (13) sünenden (hadis kitaplarından) toplanmış altı bin yüz yetmişdört (6174) hadisi şerifi ihtiva etmektedir.<br />
Eserin yazarı, 737 târihinde vefat eden Hatibi teprizidir. Eser; 516 târi­hinde vefat eden İmamı Beğavinin «Kitabül mesâbih» adlı eserinden alına­rak bablar ve fasıllar tasnif edilmiştir. Peygamberimizin sünnetlerinin her çeşidini beyan eden veya işlâmın ana hükümlerinden sünnetleri ihtiva eden pek kıymetli bir değer taşımaktadır ve selefin değer verib İtimat ettikleri, nadide eserlerden birisidir.<br />
Böyle kıymeti hâiz olan mübarek bir eseri, tqrcüme ve izah ederek is-lâmın ana kaynağından birisi olan sünneti nebeviyyeye hizmet etmiş ve Müslüman kardeşlerimize dini hükümleri aydınlatmış oluyoruz Bu vesiyle ile cenâbu hakkın rahmetine kavuşup azabından emin olarak cennet ve ni­metine nail olmayı ve sevgili peygamberimizin şefaatim umarız.<br />
İslâm hukukunun ana kaynaklarından olan fıkıh kitabı, «Mültekâ» adlı eserin tercüme ve izahından sonra nuru nübüvveti hamil olan bu eserin tecrüme ve izahını lütfeden yüce mevlâya nâ mütenâhi ham eder, bu eseri, 8-10 cilt halinde çıkarabilmemiz için tefvik ve inayetini temenni ve niyaz ederiz.<br />
Sâyü gayret bizden, tevfik ve inayet yüce Allahdandır. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720670"></a>Musannif Ve Eseri</h3>
<p>&nbsp;<br />
Tercümesini yabdığımiz «Mişkât-EI Mesâbîh» adh eserin yazan; Veliy-yüddin, Ebû Abdillâh Muhammed bin Abdilİah El-Hatîbi Tehrizıdir. Hicretin sekizinci asrının ulemâ ve Muhaddisindendir.<br />
Kendisinin ha! tercümesi uzun-uzun beyan edilmediğinden bütün şu rihler bir kaç cümle ile taltif ve takdir etmişler.<br />
Meselâ : Mişkât sarihi allâme Hasan bin Muhammed Ettîbî şöyle taltif-lemistir : «Hatibi tebrizî, evliyanın bakiyesi ve sâlihlerin kutbudur.»<br />
Şârih Aliyyülkâri de. «Mirkâtül Mefâtih» adlı şerhinde şöyle demiştir :<br />
«Hatîb-i tebrizî efendimiz gayet bilgin, âlim, anlayış denizi, hakkikatla-rı izhâr edici ve dakik meseleleri izah edici müttekî ve pâk bir zattır.»<br />
Sarihlerin beyanlarında olduğu gibi, Müellifin te&#8217;lifleri ilminin gayet ge­niş ve büyük fazilet sahibi olduğuna delâlet etmektedir.<br />
Müellif Hatibi tebrizi&#8217;nin vefat târihi kesin olarak bilinmemektedir. Fa­kat «Mişkâtül mesâbîh» adlı bu tercümesini yabdığımız eserini te&#8217;lif ettiği sene olan yedi yüz otuz yedi (737) tarihinde vefat ettiği zikredilmektedir.<br />
Teliflerinden biriside : «El ikmâl Fî Esmâirricâ!» adlı matbu eseridir. Sarihlerin beyanı gibi cümleler, «keşfüzzünûn» adlı eserdede zikredilmiştir.<br />
Tebriz : Iranın âzerbeycan semtinde bir şehirdir.<br />
Mişkat :<br />
Müellif merhumuun eseri, ne şekilde ve hangi gayelerle telif ve tertib ettiğini ilerde kitabının baş tarafında okunacağından burada zikretmeyi zâid buluyoruz.<br />
Müellif merhum, ihtisar edip seçtiği eser olan İmamı Beğâvînin <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> «ki-tabül Mesâbih» adlı eserine ilâveten bin beş yüz on bir (1511) hadisi şerif ilâve etmiştir.<br />
Evet tercümesini yabtığımız müellifin bu eseri : Altı bin yüz yetmiş dört (6174) Hadisi şerifi ihtiva etmektedir. Ve her hadisi şerifin sened ve kay­naklan eserde zikredilmiştir. Ayrıca izah bölümünde bir çok âyet&#8217;i kerîme ve hadis&#8217;i şerif meallerini&#8217;de zikrettik.<br />
Eser, arabca tahkıklı metin olarak üç cilttir. Muhtelif Şerhleri vardır. Hâlâda yeni şerhler yazılmaktadır.<br />
Mevcut Şerhlerinden bir kaçı şunlardır :<br />
<strong>1 &#8211;</strong> Elkâşifü an Hakâiki Essünen : Müellifi, Allâme Hasan bin Mu­hammed   Ettîbi, vefatı : 743<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Minhâcül Mişkat : Müellifi, Abdulaziz, bin Muhammed bin Abdül-aziz. Vefatı, 895<br />
<strong>3-</strong> Mirkâtül Mefâtih Şerhi Mişkâtül Mesâbih : Müellifi, Molla Aii bin Suttan Muhammed Elkâri (mâruf olan Aliyyülkâri) dir. vefatı, 1014.<br />
Bu şerh, şerhlerin hemen-hemen en büyüğü ve en îzahlısıdır. Büyük-büyük beş cüt halindedir. Ve bu eserin tercüme ve İzahında yegâne istifâ­de ettiğimiz şerhdir.<br />
Mişkâtü! Mesâbih hakkında söylenen sözlerden bâzıları şunlardır : Şârih tîbî diyor ki; «Mişkâtül Mesâbih isminin verilmesi, İsimle mânâ arasında münâsebete riâyet olunmuştur. Zira Mişköt, Ziyanın toplandığı ve konduğu yerdir. Öyle olunca birbirine kuvvtle bağlı ve çerçeveli bir yer olur. Geniş yer elbet buna muhalifdir. Hadisi şeriflerde, ravîlerden gafil olarak rivayet edilirse, bir dayanti ve zincirlemeye çerçeve olmadığından dağılır. Fakat, râvî ile kayıtlanırsa, zabdolunur ve mekanında karar eder.»<br />
Şeyh dehlevîde şöyle demiştir: «Bildİmkİ, elbette mişkat; duvardaki pencereden başka etrafı çevrili ışık toplanan bir deliktir.<br />
İşte o deliğe çırağlar (kandil, lamba ve idareler) konur. İsmin konul­masının ciheti ise, duvardaki deliğe Çırağ (kandil, lamba ve fener) kon­duğu gibi, Mesâbih kitabınada (Mişkata) konulmuştur.»<br />
Ygnj Mişkat, Çırağ ve idarenin konduğu delik ve yer manasınadır. Sanki Mesâbîh hadisi şerifleri, birer Çırağ ve ışıktır, Mişkâtta; delik ve ye­rine konarak aydınlık hâsıl olmuştur.<br />
Mişkâtül mesâbîh kitabı hakkında şöyle denilmiştir : Elbette çıra ve lamba yerine konmuş aydınlatıcı bir ışığı vardır, işte oda mişkat (ışık konan yer} dir ve o yerde ışıklar (efektrikler, kan­diller) vardır.<br />
Ve orada (mişkat da) menfeatı umumî olan nurlar vardır.<br />
<strong>Mesâbih :</strong> Misbah kelimesinin cem&#8217;İdir. Çıralar, lambalar, ışıklar mana­sınadır.<br />
Bu sebebden insanların ve cinnilerin kltablarına tercih yönleri vardır Evet bu mişkat da dînin usûlü, fıkıh ve hidâyet yolu vardır.<br />
Ehli sadık kimselerin muhtaç olduğu yollarda bunda (mişkatda) dır.<br />
Kütübü sittedçn olan Buharı, Müslim, Tirmizi, İbni mâce, Nesa^fve Hâ­kim gibi sünenlerde bâzı hadisi şerifler mükerrer ve hatta hükmü neshoiun-muşlarda zikredilmiştir. Bu sebeble avamdan olan okuyucularda bâzı tered­düt ve yorgunluklar olabilir.<br />
Mişkat da ise, mükerrer -zikredilmediğinden okuyucunun daha fazla ilgisini çekecektir ve yeni yeni rnes&#8217;eleler öğrenme zevkine dalarak okuna­cağı muhakkaktır.<br />
Evet okunduğundada görüleceği üzere bu eserde toplanan hadisi şe­rifler çok manalı ve mühim hükümleri ihtiva etmektedir. Okuyana, dinleye­ne ve hatta evinde bulundurana Nur saçar. Sahih sened ve râvîler tarafın­dan nakledilen, bu hadîsi şerif kitabını okuyan her Mümin, bilhassa açıkla­nan kısımlarımda okudukça tatmin olub manevî zevk ve huzura kavuşacak­tır.<br />
Kitab, 13 Muhaddisin süneninden seçilmiş hadislerden toplanarak teiif edilmiş bir hadisi şerifler, kütübü sitte ve şâir sönenlerin içtimâ ettiği ve böylelikle çırağ ve ışıkların toplandığı bir yer olmuş oluyor.<br />
Hadisi şerifin îzah kısmında rivayet eden sahabe ve tabiînden olanla­rın tercüme-i hallerinden bahsetmekle okuyanın meclisine feyz, bereket ve huzur gelecektir. Zira büyükler şöyle buyurmuşlar :<br />
«Sâlihler, zikredildiğînrie o meclise rahmeti ilâhi iner.»<br />
Böyle kıymete hâiz olan bu eseri, tercüme ve İzah ederken sânına lâ­yık çalışmak emelini taşıdık. 8 veya 10 cildde tamamlanacak olan bu tercü­memizde de her hangi bir hatâ görülürse, Meslekdaş ve okuyucularımız­dan hüsnü te&#8217;vil ve İkazlarını istirham ederiz.<br />
Ve bu «mişkat El mesâbîh» adlı eserin muhteviyatı; îman, ilim ve fazî-ieti, ibâdet, alhâk edeb, muamelât, siyeri nebî ve ashabı kiram hakkında bilinib inanılması gereken îtikâdî ve ve fıkhî hükümleri camidir. En krymetli -senet ve hükümleri ihtiva ederek edille-î şer&#8217;iyyeden sünneti seniyyenin her çeşidi yazılmış ve zikredilmiştir.<br />
Ayrıca hadîsi şeriflerin açıklama ve îzah kısmında naçiz tarafından ya­zılan ilâve hadîsi şerifler ve hadîsi şerifin hükmünün hangi âyeti kerimeler­de mündemiç olduğuda zikredilmiştir.<br />
Evet on üç (13) sünenden (hadis kitaplarından) derlenen bu kıymetli hadis kitabına, daha başka sünenlerdende istifade edilerek manevî nur olan mübarek hadîsi şerifler, «Mişkat el mesâbih &#8211; nur ışıkların toplandığı yer» ismi dahada şumulfandırılmıştır.<br />
Metinde hadîsi şeriflerin bâzılarının sonunda «Müttefekun aleyh» zik­redilir. Bu kelime zikredilen hadîsi şerif hem Buharîde ve hem Müslimde mevcud olduğunu beyan ederek, Buharî ve Müslimin ittifakı vardır, demek­tir. Hadîsi şerifler, numaralıdır. Ayrıca her bab ve fasıllardaki hadislerde, mahallî numara île numaralıdır.<br />
izah bölümünde de, evvela hadîsi şerifi rivayet eden sahabenin kısa hal te/cümesi, sonra lüzumlu îzahat yapılmıştır. Hadisi Şerifin râvisi yukar­da geçmişse işaret edilmiştir, Veya zikri terk edilmiştir.<br />
<strong>Şârih Aliyyülkâri :                                                       </strong><br />
Mişkat Şerhi «Mirkâtül mefâtih» adlı eser, yegâne istifâde kaynak ve dayanağımız olması hasebiyle bu kıymetli büyük beş cilt hâlindeki ese­rin yazan, âlim, kâmil, muddekkik, hafızı kelam ve rriuhaddis olan Aliyyülkâri hakkında bir nebze bahsetmek gerekmektedir..<br />
Asrının müceddidl kabul edien, hanefiyyülmezhep Aliyyibni sultan Mu-hammed elherevî: Hiratda doğuyor, sonra ilim tahsili için Mekke-İ Mükerremeye göç ediyor. Orada üstad Ebilhasanil Bekrî, Ahmed bin Hacer elmekkî, Abdullah sindi ve kudbuddîni Mekkiden iMm tahsil ediyor. Vefatı 1014 hicridedir. Allah ondan razî olsun.<br />
Telifâtı kesîre sahibi olan bu zat, az zamanda nam ve sânı etrafa yayı­lıyor. Eserlerinden bâzıları şunlardır :<br />
<strong>1 &#8211;</strong> 500-560 sahife şeklinde büyük 5 cild hâlinde arabca   ifâdelerle yazılan «Mişkat Şerhi Mirkâtül Mefâtih»,<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Bir cild halinde «Şemaili tirmizi Şerhi»,<br />
<strong>3 &#8211;</strong> İki cild hâlinde «Şerhi Şifa-i Şerif»,<br />
<strong>4 &#8211;</strong> Usûlü hadîsden «Şerhin nuhbe»,<br />
<strong>5 &#8211;</strong> İlmi kıraatdan «Şerhi Şâtıbi»,<br />
<strong>6 &#8211;</strong> Yine ilmi kıraatdan, «Şerhi Cezerî»,<br />
<strong>7</strong> &#8211; Mevzu Hadisleri zikreden «Mevzuatı Suğra ve kubrasi»,<br />
<strong>8 &#8211;</strong> Hanefi âlimlerinin tabakalarını beyan eden   «El esmarul ceniyye fitabakatıl Hanefiyye»,<br />
<strong>9 &#8211;</strong> Nüzhetülhatırılfatır fi menakıbışşeyh Abdilkâdir,<br />
<strong>10 &#8211;</strong> Keşfül hader fi emrilhızır,<br />
<strong>11-</strong> Zavul meali fi şerhi Bed&#8217;il Emâlİ,<br />
<strong>12-</strong> Hac mes&#8217;elelerini en geniş şekilde îzah eden «Menasiki hac»,<br />
<strong>13-</strong> İmam Azamın eserine «Şerhi Fıkhulekber» Şerhi,<br />
<strong>14 &#8211;</strong> Fıkıhdan «Nikâye» isimli esere şerh «Fethu Bâbıl inâye fi şerhi ennikâye»,<br />
<strong>15 &#8211;</strong> Ahlakdan iki cild halinde «Şerhi Aynül ilim» eseri.<br />
Bu yazdıklarımızdan başka daha pek çok eseri ve risalesi vardır. <a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720671"></a>Sünnet Ve Hadisle İlgili Mühim Bilgiler</h3>
<p>&nbsp;<br />
Tercümesini yapdığırmz «MİŞKAT EL MESÂBİH» isimli kitab,, hadîsi şerif kitablarından olması hasebiyle hadîsi şerif ve sünnet hakkında kısa ve umumî malumat vermek uygun görülmüştür.<br />
<strong>Sünnet :</strong> yol ye âdet gibi lugât manâlarını ifâde eder ve çeşitli yerler­de çeşitli mânaları muhtevidir.<br />
<strong>Sünnetüllah :</strong> Allanın sünneti, Allâhın yolu, Allâhın âdet ve tabiatı de­mektir.<br />
<strong>Sünnetülevvelîn :</strong> Evvel geçen kimselerin sünneti.<br />
<strong>Sünnetülâhirîn :</strong> Sonra gelenlerin sünnet ve âdeti.<br />
<strong>Sünnetü nebeviyye :</strong> Peygamberin sünneti.<br />
<strong>Sünneti kavfiye :</strong> Peygamberin buyurduğu sünnet. Sünneti fîliye : Peygamberin işlediği sünnet.<br />
<strong>Sünneti takrîriye :</strong> Başkasının işlediği şeyi peygamberin güzel görüp ka­bul ettiği sünnet.<br />
Sünnet hükümlerini beyan eden ilâhî âyet mealleri :<br />
«İşte bundan evvel geçen münafıklar hakkındaki AlEahin (azab ve he­lak) sünneti, böyledir. Allâhın sünnetini (âdet ve kanununu) değiştirmeğe asla imkan bulamazsın.» Ahzab sûresi, 62<br />
«Halbuki, evvelki inkarcılar hakkında Allâhın sünneti geçmiştir.» Hıcr sûresi, 13<br />
Peygamber (S.A.V.) efendimizde bir hadîsi şerifde sünnet kelimesini şu ifâde ile kullanmıştır.<br />
«Bir kimse, ümmetimin fesad olduğu zaman benim sünnetime satılır­sa, işte o kimse için yüz şehit ecri vardır.» Beyhakî<br />
Şer&#8217;î hükümler, dört delile dayanmaktadır. Bu delil de : kitab, sünnet, icmâi ümmet ve kıyası fukahadır.<br />
Şer&#8217;î hükümleri isbat eden delil, hakîkatta kitab ile sünnettir. İcmâi ümmetle kıyâsı fukaha ise, bu iki deiîlin, hükümlerini açıklayıcı delildirler.<br />
&#8216;Sünnet ve hadis de, kur&#8217;anı kerimin hükümlerine dayalı veya kur&#8217;anı kerimin âyetlerini tefsir, îzah ve beyan eden hükümler mâhiyetini taşımak­tadır.<br />
Evet sünnet ve hadis; ya kur&#8217;anı kerîmi tefsir ve beyan eder veya onun üzerine bir hüküm ziyâde eder. Binâen aleyh beyan ve tefsir eaenin mertebesi, beyan olunanın mertebesinden sonradır. Zîra aslî olan nas, esastır. Tefsir ise, onun üzerine kurulmuş bir binadır.<br />
Sünnet ve hadis de olan mânaların hebsi için kur&#8217;anda bir asıl ve hü­küm mevcuttur. Bununla beraber kur&#8217;anın anlaşılmasında hadis ve sünne­te mutlaka bir ihtiyaç vardır. Hadis ve sünnet olmadıkça kur&#8217;an üzerindeki içtihadımız eksiktir ve cok kerre yanlış hükümler çıkarmamı zada sebebtir.<br />
Usulcularm: «Kur&#8217;anın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin kur&#8217;ana olan ihtiyacından daha çoktur.» Demeleri bu bakımdandır.<br />
Bundan da anlaşılıyorki, «Sünnet, kitabın (Kur&#8217;anı kerîmin) hükmü hakkında son kararı söyler ve kitabdan maksat ne olduğunu beyan eder.ıt<br />
Şu halde : «İslâmın esâsı yalnız kur&#8217;anjdır. Biz ancak ona bakarız.» gi­bi söz ve iddia da bulunarak Peygamberin hadislerine kıymet vermemek, şayet kötü bir fikre dayanmıyorsa, hadis ve sünneti ve peygamberin vazi­fesinin şümul ve mâhiyetini anlamamaktır. Zîra kur&#8217;anı tebliğ edende, tef­sir ve beyan eden de peygamberin kendisidir.<br />
Bu değer ve vasıfları taşıyan sünnet ve hadîsi şerifin ehemmiyet ve faziletini natık olan bârı ayeti keriyme ve hadîsi şerifleri naklederek bah­simize son verelim. <a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720672"></a>Sünnet Ve Hadîsin Fazileti</h3>
<p>&nbsp;<br />
Sünnet ve hadis hakkında kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur : «Ey îmân edenler! Allâha itaat edin. Peygambere ve sizden (müslü-man) olan âmirlere itaat edin. Sonra bir şey hakkında münazaa (kavga, gürültü) ettinizmi, hemen onu Aİlâha (Kur&#8217;ana) ve resulüne (sünnetine) arz ediniz, eğer Allâha ve âhiret gününe inanıyorsanız. Bu (kitab ve sün­nete) müracaat, hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha güzeldir.» Nisa sûresi, 59<br />
Bu âyeti keriymede beyan edildiği üzere, bir mes&#8217;ele hakkında müşkil-lik ve niza hasıl olduğunda hemen şer&#8217;î delil olan kitab ve sünnete müra­caat ederek halli fasletmek yolunu tutmak ve bu iki delîli bilen ehline mü­racaatla mes&#8217;eleyi en doğru şekilde aydınlatmak her müsiümanın vazifesi­dir.<br />
Sünnete sarılmanın ehemmiyet ve lüzumunu natık diğer âyeti kerîme mealleri.<br />
«Habîbim!) Rabbin hakkı için, o kimseler ki; aralarında cekişdikleri şeyler hakkında seni hakem tâyin edib sonrada verdiğin hükümden nefis­leri hiç bir darlık duymadan tam bir teslimiyette (boyun eğib) teslim ol­madıkça, îman etmiş olmazfar.» Nİsâ sûresi, 65<br />
Diğer bir âyeti kerîme mealinde şöyledir :<br />
«Peygamber size ne verdi (getirdi) ise, onu alın (ona sahib olun). Ve size neyi yasak etti ise onu da afmayın (yapma dediğini de yapmayın).» Haşr sûresi, 7<br />
Tercümesini yabdiğımız «Mişkât el mesâbîh» adlı bu kitabın (kitab ve sünnet bâbı)nda geleceği gibi, sünnet ve hadîse, şer&#8217;î delil olarak sarılma­nın lüzum ve ehemmiyeti beyan edilmiştir. Cümleden bir kaçını naklede­lim.<br />
Câbir (R.A.) den rivayet edilmiştir,<br />
Resûîüllah     (S.A.V.) buyurmuştur ki   :<br />
«Bundan sonra, elbette sözün en hayırlısı kitâbuilah ve hidâyetin en hayırlısı da Muharnmed (A.S.) &#8216;m hidâyetidir. İşlerin en şerlisi yeni çıkan­lardır. Ve her Bid&#8217;at dalâlettir.» <a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />
Abdullah ibni Amr (R.A) dan mervî dir, demiştir. ^Resûîüllah (S.AtV.) şöyle buyurmuştur :<br />
«Sizin biriniz (hakkıyle) îman etmiş olmaz. Takt arzu ve isteği benim getirdiğime (hadis ve sünnete) tabî ola.»<br />
Diğer bir hadîsi şerif de şöyle buyurulmuştur :<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />
«Bir kimse, ümmetimin fesâd o&#8217;duğu zaman, benim sünnetime sarılır-sa, o kimseye yüz şehid ecri vardır.» <a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br />
Bir hadîsi şerifte de şöyle buyurulmştur :<br />
«Size iki şey bıraktım, onlara sımsıkı yapışdıkca katiyyen yolunuzu şaşırmazsınız. : (o iki şeyde) Allanın kitabı (kur&#8217;anı kerim) ve Peygamberin sünnetidir.» <a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />
Yukardaki naklettiğimiz gerçeklerden anlaşılmıştaki, edille-i şeriyye-den kitab ve sünnete sarılmak ve mucibi ile amel etmek; fertlerin, cemiyet ve milletlerin dünya ve âhiretin kurtuluş ve seadet yolunun ta kendisidir. Geçmişteki milletlerin ve müslümanların hayatlarına bakıldığı zaman gö-rülecektirki, İmanlı, hakka bağlı, ihlâs, sadâkat, vefakarlık, hüsnüniyyet, hizmet aşkı, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, hulâsa îman ve islam ah­lakının esaslarına bağlı yaşandığı zamanlar birlik, huzur, fetihler, dünya çapında yeni hamle ve çağlar ve hatta düşmanların sevgi ve hayranlığını kazanıb islâm ve müslümanlığa akın akın iltihaklar, hep kitab ve sünnete bağlılığın neticesi, hakkın yardım ve lutfuna mazhar olunduğu târihi bir oerçektir.<br />
Nitekim islâmın geliş ve yayılışı. Bedir, Uhud, Handek, Hayber, Mek-kenin fethi, Kudüsün fethi, İspanyanın fethi, Anadolunun ve İstanbulun ve daha bir çok ülkelerin fethi, milletlerin müslüman oluşu top yekun isiâma bağlılığrn neticesidir.<br />
Hal böyle iken bugün milletlerin kurtuluşu için bu gerçek kaynak ve esasların dışında kurtuluş, huzur ve sükûn arayanlar görülmektedir. -Ha-kîkattan, tarihden ve tecrübeden yoksun kalbleri gözlen ve kulakları bâtıl veya küfürle perdelenenler dâima kurtuluşu bâtıl yollardan aramıştır, hglâ görülenler ve görüleceklerde aynı yolun yolcusudurlar; Helak ve hüsran onlarındır.<br />
Seadet ve kurtuluş ise, hakka inanan ve hakka uyanlarındır. <a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a><br />
&nbsp;<br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720673"></a>Hadîsi Şerifin Tarifi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Hadîs :</strong> Peygamber sallallaâhü aleyhi vesellem efendimizin mübarek sözlerine, fiil ve takrirlerine hadis lafzı söylenmiştir. Bunlara, Sünneti filiye, sünneti kavMye ve sünneti takririye de denir.<br />
Hadisi şerifleri nakleden bilginlere göre, «Haber» lafzı, «Hadis» lafzı nın muradifidir. Bir rivayette ise, «Haber» lafzı peygamber (S.A.V.) efendi­mizden başkasından gelen sözlere denilmiştir. Diğer bir rivayette de, «Ha­dis» lafzının kullanması ile «haber» lafzının kullanması arasında umum hu­sus mutlak vardırki şöyledir: Her «hadis» haber olur. Fakat her «Haber» hadîs olmaz.<br />
<strong>Hadîsi Kudsî :</strong> Mânası ilhamla veya uyku hâlinde veya bir melek vâsı­tası ile peygamberimize ilkâ olunup lafzı kendisi tarafından söylenerek Allâ-hü teâlaya nisbet edilen hadisler, hadîsi kudsîdir.<br />
Hadîsi şerifin tarifi ise, yukarda geçtiği gibi, söz, fiil ve takriri rasui ile sabit olan hadis ve sünnetlerdir.<br />
<strong>Kur&#8217;anı Kerim :</strong> Hem lafzı ve hem mânası Allâhü teâlâdan cebrâil aley-hisselam ile inzal olunan kelâmı ilâhîdir.<br />
Kur&#8217;anı kerim, lafzı ve manası ile mütevâtirdir. İnkarı küfürdür.<br />
Hadîsi kudsî ise, mütevâtir değil belki meşhur olanı olabilir. Hadîsi kudsîyi ve Hadîsi Rasûlü inkâr eden kâfir olmaz. Fakat hadîsin hadîsi sa­hih olduğunu bildiği halde tahkir ve tezyif eden kâfir olur.<br />
Sünnet ve hadisleri terk edip amel etmeyen kimseler, şefaati rasulden mahrum olur.<br />
<strong>Eser :</strong> Sahâbe-i kiramdan naklolunan güzel söz ve hallerine «Eser» denilmiştir. îlmi hadis, rivayet ve dirayet namlarıyıe iki kısma ayrılmakta­dır.<br />
<strong>Rivâyetülhadis :</strong> Hadîsi şerif râvîlerinin, zabd, adalet halleriyle hadîsi şeriflerin rasulüllâha ulaşma ve ulaşmadan kesilme keyfiyetleri bahsedilen ilim dalıdır. Bu ilim dalına «İlmi rivayeti Hadîs» denir ve bu ilim «İlmi Usûli Hadîs» nâmiyle anılan ilim dalında beyan edilmiştir.<br />
<strong>Dirâyetülhadîs :</strong> Arabî ve şer&#8217;î kaidelere dayalı ve Rasûlüllah (S.A.V.) efendimizin ahvâli şahsiyetlerine mutabık olduğu halde hadîsi şeriflerden anlaşılan mâna ve mefhumdan bahseden ilim dalına da «İlmi Dirâyetülha­dîs» denilmiştir.<br />
<strong>Mevzuu :</strong> mâna ve mefhumu itibariyle hadîsi şeriflerin lafızlarıdır.<br />
<strong>Gayesi :</strong> Hazreti peygamberin mübarek söz, fiil ve takriri ile sadır olan kıymetli sünnetleriyle hallenerek güze! huylarıyla zîynetfenib. haram ve kö­tü şeylerden temizlenib iki cihanda seâdete erişmektir. <a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720674"></a>Hadîsi Şeriflerin Kısımları</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Mürsel Hadis :</strong> Râvînin son râviye isnad etmesi olmadan naklettiği ha­berdir. Yani, Tabiînden olan râvîlerin Rasûlü ekrem (S.A.V.) efendimizden naklettiği hadîsi şerifin Gshabdan olan râvînin ismini zikretmemesi hâlin­deki haberdir.<br />
<strong>Müsned Hadis :</strong> «Hadîsi mürsel» in zıddıdır ki. Resulü ekrem (S.A.V.) efendimize vâsıl oluncaya kadar hadîsi şerifi rivayet eden râvînin, son râ­viye isnet ederek naklettiği hadîsi şerife «Hadîsi Müsned» denir.<br />
<strong>Muttasıl Hcdis :</strong> Rasûlü ekrem (S.A.V.) efendimize yahud ashabı kiram­dan bir zâta isnadı bitişen hadîsi şerifdir.<br />
Mâlikin Nâfî den ve Nâfiin ibni Ömer den ve ibni Ömer-in Rasûlü ek-rem {S.A.V) den rivayet ettiği hadîsi şerife «Hadîsi Muttasıl» denir.<br />
<strong>Münkâtî Hadis :</strong> Sahabeden başka olan bir râvînin sakıt olarak rivâ-ti olan hadîsi şerifdir.<br />
<strong>Mevsul Hadis :</strong> Hadîsi muttasılın aynısıdır.<br />
<strong>Mütevutir Hadis :</strong> Bir biri ardınca gelen üç cemâat topluluğunun nak­lettikleri ve bu cemaatların, Resûlüllah (S.A.V) efendimizden îtibaren nak­lederek tâ nihayete erinceye kadar hiç birinde yaldn üzerine ittifak etme­leri ödeten ve aklen tecviz imkânı tasavvur edilmeyen kimselerin naklettik­leri hadîsi şeriflere «Hadîsi mütevâter» denir.<br />
Bu hadîsi şerifin hükmü, kadiyyet ifâde ettiğinden bilinmesi ve amel edilmesi lazımdır. Hatta böyle mütevâter hadîsi şerifi inkâr eden, tekfir olunmuştur.<br />
<strong>Meşhur Hadis :</strong> Birinci asırda haberi ahad gibi olan hadîsi şeriflerin, ikinci ve üçüncü asırda şöhret bulmasıdır.<br />
Yani bir kimsenin resulü ekrem efendimizden ve o kimsedende bir ce­mâatin ve o cemâattanda diğer bir cemâatin işiterek naklettikleri ve bu şekilde nihayete erinceye kadar ittifak eden cemaatların yalan üzerine it­tifak etmeleri tasavvur edilmeyen râvîlerin naklettikleri hadîsi şerife «ha­dîsi meşhur» denmiştir.<br />
Hadîsi meşhurun hükmüde kesinlik ifâde eder. Bianen aleyh hadîsi meşhuru inkar eden, asah olan kavle göre tekfir olunur.<br />
<strong>Mevkuf Hadis :</strong> Sahabe tarafından rivayet olunup Nebiyyİ muhterem sallaltâhü aleyhi vesellem efendimiz hazretlerine isnâd edilen hadîsi şerif­dir.<br />
<strong>Sahih Hadis :</strong> Şaz ve muallel olmadığı halde, isnadı Resulü ekrem sal-lellâhü aleyhi vesellem efendimize muttasıl olarak ashabı adi ve zabd ta­rafından en son rivayet eden râviye varıncaya kadar adalet ve zabd sahib-lerinin naklettikleri hadîsi şerifdir.<br />
<strong>Haberi âhad :</strong> Bir kimsenin Resulü ekrem sallellâhü aleyhi vesellem-den işittiği ve o tek kişiden de diğer bir kimsenin, ondarda başka bir kim­senin işittiği ve nihayete varıncaya kadar bütün râvîterin tek kişilerden işit­tikleri ve bu şekilde naklettikleri hadîsi şerifdir.<br />
Haberi âhadı inkar eden ittifakla kâfir olmaz. Haberi ânüd ile amel edilir. İtikad edilmesi farz değildir. Şu kadar varki, haberi âhadt inkâr eden tazlil olunur ve haberi âhadı inkâr eden, ehli Bid&#8217;attan sayılmıştır. Zira ha­bere tecâvüz edilmese dahi, haber veren âlimlere hata nisbet edilmiş o!ur.<br />
<strong>Muallak Hadis :</strong> Hadîsi şerifi Resûlüllâha isnad etmenin başlangıcında râvînin birisi veya ekserisi hazf olunan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Hadîsi Kudsî :</strong> Manası A!lah-ü zülcelal tarafından lafzı da Resûlüliah sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz tarafından beyân edilen hadîsi şerif­tir.<br />
Bu hadîsi Kudsîyi Cenâbu Hak Resulü ekrem efendimize ilham veya uyku hâlinde iken haber vermiş ve Resulü ekrem hazretlerinin de bu mâ­nadan kendi sözü i!e haber vermiştir<br />
Kur&#8217;anı kerim, hadîsi kudsîden efdaldır. Zîra kur&#8217;anı azîmüşşanın mu-bârek lafzı ve mânası Cenâbu hak tarafından inzal buyurulmuştur.<br />
<strong>Kavî Hadîs :</strong> Resulü ekrem sallellâhü aleyhi vesellem efendimizin mu-bârek dili ile buyurmuş olduğu hadîsi şerifi söyledikten sonra Kur&#8217;anı ke­rimden bir âyeti kerimeyi ukumuş olduğu hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Mâsih Hadis :</strong> Resulü ekrem sallellâhü aieyhi vesellem efendimizin ömrünün son zamanlarında veya önce söylediğini sonra söylediği ile hük­münü değiştiren hadîsi şeriflere «nâsıh had&gt;e» denir.<br />
<strong>Mensuh Hadis :</strong> Resulü ekrem efendimizin cmr&#8221;:.Jn p^&#8217;jnda veya ev­velce söylediği hadisi şerifdirki, sonra söyledikleri üe neshedilmiştir.<br />
Kabir ziyaretini evvelce yasaklamıştı. Sonrada kabir zıyaıoti yapılma­sını tavsiye buyurarak ilk hükmü neshetmişti. Evvelki sözüne «mensuh ha­dis», ikinci sözüne de «nâsıh hadis» denilmiştir.<br />
<strong>Umum Hadis :</strong> Bütün insanlar kasd olunan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Husus hadis :</strong> İnsanlardan bir kimseye (mesela, sahabeden bir zata} hüküm ve karar verilen hadîsi şeriftir.&#8217;<br />
<strong>Hasan Hadis :</strong> Râvîsi doğruluk ve emânet ehli olmakla meşhur olan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Maktu Hadis :</strong> Tabiîni kirama bağlı olarak ve tabiin tarafından söylenen söz ve fiillerini beyân eden hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Şaz Hadis :</strong> Bir tek kişinin isnadı ile beyan edilen hadîsi şeriftir ki, o hadîsi şerif hakkında bir hadis şeyhi şehâdet eder.<br />
Eğer o şeyh, îtimâda layık kişi ise, durulur ve onunla hüccet yapılmaz. Şayet o şeyh itimada layık bir kişi değilse, o hadisi şerif terk edilir.<br />
<strong>Ğarib Hadis :</strong> Bâzan râvînin rivayeti, Tek başına bir şahîs halinde olan hadîsi şeriftir.<br />
Bâzanda râviye hadis ashabından îtimad edilen bir zâtın muhalefeti ile rivayet edilen hadisi şeriftir.<br />
<strong>laif hadis :</strong> Hasen hadisden : Hadîsi hasenden, mertebe bakımından aşağıdır. Zaif hadis. Sahih hadisle Hasen hadis sıfatlarını câmî olmayan hadîsi şeriftir.<br />
Zaif hadîsin zafiyeti, Bâzan râvinin adaletli olmayışı veya iyi ezberle-meyişi veya îtikad bakımından râvî töhmet edilen kimseden olması gibi sebeblerdir.<br />
Fezâili amal ve menkıbeler mevzuunda zaif hadisle ame! etmek caizdir.<br />
Fakat ulemâi kiram efendilerimiz, «Zaif hadis ile ahkam isbat edilmez. Zira rstihhad hükümlerinin isbâtında müctehid oian zatı muhterem, zaif ha­dîse sarılması ve müctehid oian zatın zaif hadîsi, mezhebine uygun bir de­lil ve bir mes&#8217;elede içtihadına delil etmesi caiz değildir.» demişlerdir.<br />
<strong>Muhkem Hadis :</strong> Tevile muhtaç olmayan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Müteşâbih Hadis :</strong> Tevile muhtaç&#8217;olan hadîsi şeriftir. .<br />
<strong>Munfasıl Hadis :</strong> Tabiin hazretlerine vasıl olmazdan evvel râvilerin bir­den fazla sakıt olan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Müsiefiz Hadis :</strong> Nakleden râvileri, üçden ziyâde, olan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Muzdarib Hadis :</strong> Râvînin rivayetinde ihtilaf ve izdırab olub bir defa bir surette diğer bir defasında da başka bir surette rivayet ettiği ve her iki rivayeti de bir birine zıt ve muhalif olan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Merdut Hadis :</strong> Zahiren bir söz olub fakat bir mânası olmadığı gibi ri-vâyet şekli de kâfi oimayan hadîsi şeriftir.<br />
<strong>Mevzu Hadis :</strong> Resulü ekrem saliellâhü aieyhi vesellem efendimize ya­lancıların iftira edib uydurdukları haberdir.<br />
Böyle uydurma hadisler, batıl hükümleri vehmettiren veya akle ve nak­le muhalif olub tevil ve îzah yönleri olmayan, Cümle ve gramer hatası ile mana bozukluğu bulunan, basit bir iş veya hata yüzünden şiddetli cezalar veya basit bir amel için büyük mükâfatlar görüleceğini ifâde eden ve ha­dis rivayet eden kimse yalancılıkla meşhur olan dindar olmayıb cahil olan ve nefsâni arzulara göre senetler ve hükümler uydurmakla bilinen kimseler tarafından uydurulur.<br />
Hadis uydurma hareketi, Hicretin 41. senesi dördüncü halîfe Hz. Ali radiyallâhü anhm hilâfeti zamanında başlamıştır.<br />
<strong>Mevzu Hadisi uydurma sebebleri :</strong> Hadis uydurmak için pek çok fasit sebebler ve gayelerle ortaya çıkılmış ve birinci asırdan beri devam ede gel­miştir. Sebeblerden bâzılarını sıralayalım :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> İlk zamanlarda Hadis uyduranlar, ekseriya mensub oldukları tnezheb ve meşreblerini gölib getirmek çabaları ile hadis uydurmuşlardır. O zamanlar, müsiümanlar arasında çeşitli kurub ve partiler münâkaşaya tutuşmuşlar ve siyâsi gayelerle cumhur, haricîler, ve şîa kısımlarına ayrıl­mışlardır.</li>
<li><strong>b)</strong> Bid&#8217;atcılar da, Resûlüllâha (S.A.V.) iftira etmek için hadis uydur­ma yollarını savunub hadis uydurmuşlardır.</li>
</ol>
<p>Hammad bin seleme isimli bir Bid&#8217;at sahibi Râfizi şöyle demiştir: «Râ-fizîlera&#8217;en yaş!; bir adam, hadis uydurmak mevzuunda Râfizîlerin ittifak hâ-linde&#8217;olduklarını bana söyledi.s&gt;<br />
Bid&#8217;atcılardan biri de, mezheblerini İftira ve tezvir yoluyla müdâfaaya çalışan ve kitablarım mevzu hadislerle dolduran bir takım fakihlerdir. Hadis ilimleri, 313}</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Hadis uyduranların en fecîsi ve en adîsi, her asırda görülen ba­zı âlim tasfakEaırmn, hükümet adamlarına vaklaşmck ve onlardan dünyalık koparmak maksadiyfe hadis uydurmalarıdır.</li>
</ol>
<p>Bu mevzuda da geçmişte olduğu gibi, günümüzde de bir takım âlim taslakları câhil kişilerin devlet adamlarının yanında imtiyazlı olmak ve bir dünyalığa kavuşmak emeliyle hakîkati söylemeyib gizleyen, veya tahrif ederek konuşan veya düpedüz uydurma ve indî sözler sarfedenleri görmek fe ve işitmekteyiz.</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Uydurma Hadiscilerden bir kısmı da, Halk arasında bilgiç geçi­nen bâzı kişiler, halka âlîm görünmek için hadis uydurmuşlar ve peygam­ber efendimize iftira etmişlerdir.</li>
</ol>
<p>Bu hususta da sayılmayacak kadar misal vardır. En bârız örnekleri bu­gün halk arasında imtiyaz ve şöhret almış bir takım âlim taslaklarıdırlar Usûlü hadis, ilmi hadis, fıkıh, tefsir ve hatta arabca gremer ilimleri olan sarf, nahiv, mantık, meânî, beyan, bedî ile ilmi kelâm bilgilerini beyan eden eserlerden birer tanesini olsun bir üstaddan okumamış, adını dahî duy­madığı ilim dallarından bahsetmeğe kudreti olmayan bir takım şöhret ve menfeat bezirganları görülmektedir.</p>
<ol>
<li><strong>e)</strong> Uydurma hadisciler, halkı yalan ve uydurma kıssalarla en yüz-yüz ve hayasız şekilde avıtırlar ve böylelikle kendilerini halk nazarında âlim göstermeğe çalışırlar. Hulâsa, uydurma sebeblerinden biriside, kıs-sacılardır. Ancak Kur&#8217;an kıssalarını okumak ve hadîsi şerif kıssalariyle meş­gul olmak en salim yoldur.</li>
<li><strong>f)</strong> Bâzı Zâhld ve mutasavvif geçinen kimselerin,     insanları sâlih amellere teşvik etmek için Resulü ekrem (S.A.V.) efendimizin söylemedi­ği bir sözü hadis diye uydurmakta bir beis görmemeleri de en şenî hadîs uydurma sebeb.&#8217;erindendir.</li>
</ol>
<p>Resulü ekrem efendimizin açık, seçik ve her hakîkatı olduğu gibi özlü bir şekilde beyan buyurması kâfi değiimiş ve Resûlüllah salleilâhü aleyhi vesellem efendimiz anlayıb bilememiş gibi, bir mâhiyet göstererek ibâdet ve itâata terğib ve günahlardan korkutmak için bir takım haberler uydur-, mak elbette gayet çirkin ve en şenî iftiralardandır.<br />
Mübarek gecelerle ilgili çeşitli namaz tarif edenler, kur&#8217;an kerîmin okunmasını bıraktırıb kendilerine has evrâdlan okutmaya çalışanlar ve daha birçok fazilet diye âyet ve hadis de beyan edilmeyen uydurma faziletlerden bahsedenler olmuşlar. Bugünde aynı yolun sâlikleri imtiyazlı olarak bu amelleri işlemekten geri kalmamaktadırlar.<br />
Halbuki peygamber sallelâhü aleyhi vesellem efendimiz mübarek sö­zünde şöyle buyurmuşlardır :<br />
«Benim ve hulefâ-i râşîdinin (dört halîfenin) sünnetine sımsıkı sanlın. Yeni çıkan (ve ibâdete sokulan) işlerden (uydurmalardan) kaçının. Zira her yeni çıkan Bid&#8217;attır ve her Bidat dalâlettir.»</p>
<ol>
<li><strong>g)</strong> Hadis uyduranların en şenî ve kötüsünden biriside, yahûdî ve hırıstiyan âlimlerinin uydurarak ortaya attıkları ve kitablara yazarak piyâse-ye sürdükleri sözlerdir.</li>
</ol>
<p>Bu hususda da pek çok örnekler vardır. Bir tanesi şöyledir :<br />
«İbni Asâkîr tahric ediyor ve diyor ki,&#8217;<br />
«Hârûnu Reşide bir zındık getirildi. Bu zındığın hâlini görüb bilen ha­lîfe öldürülmesini emir buyurdu.<br />
«Bunun üzerine o zındık dedi ki :<br />
«Yâ emirel müminin! Ben, siz müslümanları doğru yoldan çıkarmak için, haramı helâl ve helâhda haram kılar dört bin hadis uydurdum. Ve bu uydurduğum hadislerin bir harfinî dahî peygamber söylememiştir. Sen bu­nu ne yapacaksın?<br />
«Bunun üzerine Hârûnu Reşid dedi ki :<br />
«Ey zındık! Abdullah İbni mübarek ve Ebu İshak gibi âlimler onu ayırt ederler ve harf harf çıkarırlar.» <a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a><br />
Buna benzer yahûdî dönmelerinin veya yahûdîlerin, Hıristiyanların ve zındıkların hakîkatı tahrif etmek emeliyle uydurdukları hadis pek çoktur.<br />
İbni cevzi, imamı suyûtî ve Aliyyülkârî gibi, büyük islâm âlimleri böy­le uydurma hadisleri bir bir ortaya koyan senetleri ve hükümleri yazmışlar ve sünnetle hadîsi böyle uydurma sözlerden temizlemeğe çalışmışlardır.<br />
Maalesef yine de pek çok uydurma sözler, hadis diye kitablara yazıl­mış, bu yüzden bir çok kitablar uydurma hadislerle dolmuştur.<br />
Uydurma hadîsler dün, revaç bulduğu gibi, bugünde ayeti, hadîsi şerifi, ve edille-i şer&#8217;iyyeden hiç bir bilgisi olmayan pek çok câhil ve yetgisiz kim­seler âyeti hadis ve hadisi âyet ve hatta büyüklerin sözlerinden bir sözü âyet<br />
veya hadîs meali diye söyleyenler görülmektedir. Ve böyle ehliyetsiz kim­seler kendilerine bilgin süsü vermektedirler.<br />
<strong>En ünlü mevzuat kitabları</strong><br />
<strong>1-</strong> Kitabul mevzuat, kitabul ebatıl, Hüseyin bin İbrahim Elcezekânî 543<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Kitabul mvzûat, Allâme ibni Cevzî, 597<br />
<strong>3-</strong> Kitabul mevzuat, Musannifi, Aliyyülkârî &#8211; 1014<br />
<strong>4 &#8211;</strong> .Elfevâıdülmecmûa fılhadîsilmevzûa, Şevkânî &#8211; 1250<br />
<strong>5 &#8211;</strong> Elleâlîf Mesnûa filehâdisilmevzua, Celâleddin Suyûtî &#8211; 911<br />
<strong>6 &#8211;</strong> Tenzîhüşerrîatül mevzua, Alîyyibni Muhammed bin El Irak<br />
<strong>Bir hadîsin uydurma olduğnu bildiren ana esaslar .</strong></p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Nakledilen hadîsin Kur&#8217;anı kerime ve Hz. Peygamberin   sünnetine muhalif olması,</li>
<li><strong>b)</strong> İslam ahlakının kurallarına aykırı olması,</li>
<li><strong>c)</strong> Aklı selimden, Allanın ödet ve sünneti olan kanunlardan ve realite­den uzaklığı,</li>
<li><strong>d)</strong> Hadisin ihtiva ettiği lafız ve manasında gülünç ve maskaralığı icab ettiren sözlerin bulunması,</li>
<li><strong>e)</strong> Hadisin, lafzında veya mânasında rekaketlik (uygunsuzluk ve dil dolaşıklığı) bulunması hâli,</li>
<li><strong>f)</strong> Hadisin söylenişindekj ölçüsüzlüğün bulunması,</li>
<li><strong>g)</strong> Yalan hadisleri ortaya koyanlardan bazıları istedikleri suçları açıkça İtiraf ve ikrar etmiş olmaları,</li>
</ol>
<p>Buna misal olarak Amr ibni sâbihîn hazreti peygambere nisbelle bir hutbe uydurduğunu söyleyebiliriz.</p>
<ol>
<li><strong>h)</strong> Bir hadisin uydurma olduğu îtiraf edilmez isede, bunu ortaya koya­nın hâlinden bilinebilir.</li>
<li><strong>i)</strong> Yalan bir hadisin metni ya uydurucunun kendi ifadeleridir, yahutda başkasının sözlerinden ibarettir, Uydurma metinler ve eski filozofların veya diğer büyük adamların câzib ve özlü sözleridir.</li>
</ol>
<p>Meselâ : Eski Müşrik hâkimlerinden Haris bin kelûde ile Hz. Ali ve mâ­lik bin dînar gibi zevatın bâzı sözleri Hz. Peygambere nisbet edilerek Hadis diye rivayet edilmiştir. Eski yunan feylazoflanndan Eflâton ve Hipokretes&#8217;in bazı tıbbî sözleride Hadis olarak gösterilmiştir.<br />
İşte yukardaki haller gibi, uydurma ve yalan olan hadisleri bildiren pek çok haslet ve esaslar vardır. Bu haller bulunan her hadis, uydurma ve yalan hadisdir.<br />
<strong>Hadis ilmine âit mühim kaideler.</strong><br />
Hadis ehlinin nazarında söylenen ve kullanılan bâzı kelime ve terimler vardır. O terimlerin ifâde ettikleri mâna ve maksatları sıralayalım.<br />
<strong>Sahih, lafzı :</strong> hadis ehlinin ıstılahında zikrolunursa, ondan maksad «Cami-! sahîhi buhâri» dir.<br />
<strong>Sahîhayn,</strong> lafzı zikrolunursa, ondan murad «sahîhi Buharı» ve «Sahîhi. Müslim» dir.<br />
<strong>Sıhah;</strong> lafzı zikrolunursa, ondan murad «sıhahısitte-altı sahih kitab -kütübü sitte» dir.<br />
Meşhur olan bu altı hadis kitablarından başkaları, kayıtlı olarak zikro-iunub, mutlak zikrolunmaz. «Sahîhi İbni huzeyme», «Sahîhi ibni Hıbban» Ve «Sahîhi müstedreki hâkim» gibi kayıtlı olur.<br />
<strong>Kütübü Sitte-î Meşhure = Meşhur altı kitab</strong><br />
Hadisi şerif kitabları arasında sahih ve sağlam kaynak ve ilk tasnif edilen altı adet hadîsi şerif kitablarına «Kütübü sitte» denilmiştir ve şun­lardır :<br />
<strong>1 &#8211;</strong> Buharînin «El Câmiussahihi», Müellifi; Ebu Abdillah Muhammed bin İsmail El Buharîdir. Vefatı, 256<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Müslim-ıin «Elcâmiussâhîhi» Müellifi, Ebil Hüseyn Müslim bin El haccac Elkuşeyrîdir. Vefatı, 261<br />
<strong>3 &#8211;</strong> Ebu Dâvudun «Essünen-i» dir. Vefatı, 275<br />
<strong>4 &#8211;</strong> Ebu Tsa Ettirmizînin «Elcâmi ussünen-i» dir. Vefatı, 279<br />
<strong>5 &#8211;</strong> Ennesa-înin   «Essünen»   diğer bir ismi «Eİmüctebâ veya Essü nenü essuğra» sidir. Vefatı, 303<br />
<strong>6 &#8211;</strong> İbni Mâcenin «Essünenü» isimli eseridir. Vefatı, 275 Essünen lafzı, mutlak zikrolunursa, ondan murad; «Süneni Ebu Dâvud»,<br />
«Süneni Tirmizi», «Süneni Nesa-i» ve «Sünenü İbni Mâce El- kazvînî» dir. Bunlardan başka sünenler, kayıtlı olarak zikrolunur.   «Süner^ü iDâre kutnî» ve «Sünenü kebîri Beyhakî» gibi.<br />
<strong>MÜSNEDLER</strong><br />
Mesânîd = Müsnedler lafzı. Mutlak zikrolunursa, ondan murad; «Müs-nedi Ahmed bin Hanbel», «Müsnedi Ebî yâlâ el Mûsilî», «Müsnedü Eddâri-mî» ve «Müsnedil Bezzâr» dır.<br />
Kütübü sitte Musannıflan için remz olunan harfler Kur&#8217;anı kerimden sonra hadisi şerif kitablarından altı kitabın Müellifle­rinin her biri için ayrı ayrı harflerle birer remz konmuştur ve şöyledir :<br />
<strong>1 &#8211;</strong> Noktalı «Ha» harfi-lmamı Buharîye mahsustur.<br />
<strong>2 &#8211;</strong> «Mim» Harfi, İmamı Müslime mahsustur.&#8217;<br />
<strong>3 &#8211;</strong> «Te» Harfi, İmamı Tirmiziye mahsustur.<br />
<strong>4 &#8211;</strong> Dâl «Harfi, Ebu Dâvuda mahsustur.<br />
<strong>5 &#8211;</strong> «Sin» Harfi, İmamı Nesaiye mahsustur.<br />
<strong>6 &#8211;</strong> «He» Harfi, İmamı ibni Mâceye mahsustur.   .<br />
Diğer muhaddislere âit başka rumuzlarda vardır.<br />
Sünnet, Hadis ve muhaddisler hakkında kısa malumat zikrettikden sonra esas eserin mukaddimesine ve kitabın usul ve üslubuna âit ifâde­lerini tercüme ve îzah etmeğe başlamş oluyoruz. Dikkatle okuyup bir yan­lış anlayışa ve hükme varmamak en seâlim yoldur. Kalem, ifâde ve matbaa hatası görülürse düzeltmek veya ikazda bulunmak ise, yolların en doğru­larından birisidir. Cenabı hak bütün mümin kardeşlerimizle bizlere tevfik ve ıınâyetini ihsan buyursun. Amin 20 &#8211; Muharrem &#8211; 139710 &#8211; Ocak &#8211; 1977<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720675"></a>Mukaddime</h3>
<p>&nbsp;<br />
Rahman ve rahim olan Allâhın adı ile başlarım.<br />
Hamd, Allâha mahsustur, ona hamd eder, ondan yardım diler ve ona (günahlarımızın afvi için) istiğfar ederiz. Amellerimizin kötülerinden ve ne­fislerimizin şerlerinden Allaha sığınırız. Bir kimseyi Aüahüteâîâ hidâyette kılarsa, onu hiç bir kimse dalâlete saptıramaz ve bir kimseyide cenabı hak dalâlette bırakırsa, hiç bir ferd onu hidâyete eriştiremez.<br />
Allâhdan başka ilâh olmadığına şahadet ederimki, o şahadet kurtulu­şa vesiyle ve derecelerin yükselmesine kefil olur.<br />
Muhammed (S.A.V.) Allanın kulu ve Rasûiü olduğuna şahadet ederim. Uman yollarının eserleri yıkılmış olduğu, îman nurlarının meşâlesioin giz­lendiği, tevhid ve iman yollarının esaslarının zaiflediği ve cehil ve zulmün çoğalması ile iman yollarının mekan ve mercîi bilinmediği bir zamanda Allahüteâla onu (Muhammed Aleyhisselâmı) göndermiştir.<br />
İşte böyle bir zamanda salâtü selâm onun üzerine olsun, onu gizli ve yıkılmış olanı yükseltmiş ve kuvvetlendirmiştir ve ateşin kenarında olan kimseleri kelime&#8217;i tevhidin teyic* ile manevi hastalıktan   şifalandırmıştır,<br />
doğru yola gitmek isteyenlere hidâyet yolunu açıklamıştır. Saadet hazine­lerine malik olmayı arzu edenlere saadet hazinelerini izhar etmiştir.<br />
Artık bundan sonra; Onun (Rasulullahın) hidâyetine sarılmak ancak onun kalbinden, göksünden ve ağzından zuhur eden şeylere ittîba etmekle olur. Ve Allahın (kopmaz) ipine (Kur&#8217;ana) sarılmakda ancak onun (Rasu­lullahın) sünnetini beyan etmekle tamam olur.<br />
Sünneti ihya edici, Bidâdı yıkıcı Ebû Muhammed Bin Mesûd elferrâ elbeğâvî <a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Allâhüteâla onun derecesini yükseltsin, İmamı beğcivi Hz. le-rinin tasnif etmiş olduğu (Kitabül mesabih-in) babını tasnif ederek kitap halinde cem etmişti. Anlaşılması ve zabtı güc olan hadisi şerifleri zaptet-m iştir.<br />
imamı beğâvi Hz. (Allah &#8220;ondan razi olsun), kitabül mesabihde kısalt­ma ve senetleri hazfetme yoluna gidince, her ne kadar imamı fceğâvinin nakli olsa ve kendisi isnad ehli gibi itimad edilen âlimlerden isede bazı tahkikcı ve tetkikci alimler, hakkında söz ettiler. Aynı zamanda imamı be-ğövinin senedsiz olarak zikrettiği hadisler, kimin ve nereye aid olduğu bi­linmeyen bir arazi gibi delalet eden bir aiâmetde yoktu.<br />
Bunun üzerine Allahüteâlanın hayırlı kılmasını taleb ederek ondan yardım diledim. Hemen belli ve isnadlı olmayanları belirtip isnadlarını bil­dirdim ve hadis hafızlarının zaptedenlerini, itimad sahipleri ve ilimde sebad ve karara varmış âlimleri, hadis imamlarının rivayetleri gibi şekilleri mesa-bih kitabının her hadisinin mehallinde senetlerini koyup yerleştirdim (Hati­bi teprizinin ifadesidir).<br />
Meselâ (senetleri yerleştirilen) : Ebî Apdillâh Muhammed Bin İsmail El buharı <a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> ve Ebil Hüseyin müslim Bin El haccac El kuşeyrî <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> ve Ebi Apdiilâh Malik Bin Ei&#8217;es behî <a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> ve Ebi Apdiliah Muhammed Bin El İdris Şâfi-Î <a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> ve Ebi Apdillah Ahmet bin Muhammed bin hanbelişşeybânî <a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> ve Ebî İsâ Muhammed Bin İsâ ettirmizî <a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> ve EbîDavud Süleyman Bin E! eşâ-sissicistanî <a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> ve Ebi Apdirrahman Ahmet Bin Şuaybin nesâî <a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> ve Ebi Apdillah Muhammed bin yezid Bin mâce El kazvînî <a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> ve Ebi Muhammed Apdillah bin Apdirrahman eddarimî <a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> ve Ebil hasen Aliyyi Ibni Ömer Eddâre hudnî <a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> ve Ebi Bekir Ahmed bin El Huseyn El beyhakî <a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> ve Ebil Hâseni rezin Bin Muâviye Elâbderiyyî <a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> ve bunlardan başkaları gibi-,   (erdir. Bunlardan başkalarıda azdır.<br />
Ve ben bu kimselere (yukardaki muhaddisiere} hadisi şerifi nisbet et­tiğimde, sanki Peygamber sallaliahü aleyhi veselleme isnad etmiş gibi olu­yorum. Zira onlara İsnad edilince hadisi şerif hakkında isnad mevzuu bitmiş oluyor ve isnad edilen hadisin tahkikatından kendimizi müsteğni kılıyoruz. Ve yine İmamı Beğâvinin serdedip koyduğu üslup gibi bablan ve kitapları (ba­hisleri) tertibleyip yazdım ve onun bahis ve bablarının yoluna tabi oldum.<br />
Ve her babı çok zaman üç fasıl üzere taksim ettim; .<br />
<strong>Birinci bab :</strong> Buhari ve müslimin veya tek başına   bunlardan birinin tahric ettiği hadisi şeriflerdir. Ve rivayette dereceleri yüksek olduğu için her nekadar başkası o hadisi şerife rivayette iştirak etmişsede ben sâde bu ikisinin   (Buhari ve müslimin) Rivayetleri ile İktifa ettim.<br />
<strong>İkıinci bab :</strong> Buhari ve müslimden başka diğer zikredilen hadis imam­larının rivayetlerini yazdım.<br />
<strong>Üçüncü bab :</strong> Hadisi şeriflerdeki rivayet nisbeti şartlarını muhafaza ederek bablara münasib ve muvafık olan manalar üzerine şamil olanları irad ettim, velevki bu irad edilip yazılanlar selef (sahabe &#8211; tâbi&#8217;in) ve halef (daha sonraki alimler) den mesur olsun.<br />
Bundan sonra (ey okuyucu), eğer bir babda hadisi bulamazsan : işte onu tekrar olduğundan iskat ettim. Eğer diğer bazı hadisi şerifi ihtisar&#8217; üzere terk olunmuş veya hadisi şerifi tamamlamak üzere zammedilmiş bulursan, İşte buda kısalttığım ve tamamlamak üzere ilhak ettiğime ihti­mamından   dolayıdır.<br />
Eğer İki fasılda ihtilafa düşersen, muttali olup birinci fasılda şeyhayn (Buhari, müslimin) zikrini (halbuki birinci fasılda bunların zikri gerekirken) bulursan, bilmelisinki ben Humeydînin «El cem&#8217;u beyne sahihayn-ı» ile (İb-nül esirin) «Camiul usul» adlı iki kitabı tetkik ve tetebbu etmemden sonra niha-i hüküm de şeyhaynin sahihlerine itimad ettim.<br />
Şayet hadisin nefsinde (Metninde) ihtilaf görürsen, işte buda hadis­lerin yollarının (senetlerinin) muhtelif olmasındandır. Belkide ben şeyh (İmamı beğavî) Radiyallahü anhin takip ettiği rivayet yoluna muttali olma­ya bilirim. Benim kendimin sözü olan «Ekûlu — benderim» Kelimesini ise, asıl kitaplarda rivayetleri bulamadığım veya asıl kitaplarda hilafını buldu­ğum zaman çok az rastlarsın. Binaenaleyh şayet «ben derim» ifadesine va­kıf olur isen, kusuru benim rivayetimin azlığına nisbet etmelisin.<br />
Cenabu Allah (c.c.) iki cihanda kadrini yükseltsin kusuru şeyh (İmamı beğavi) tarafına nisbet etme. Şeyh (İmamı beğâvi) Hz. ne kusur nisbet et­mekten uzak ol.<br />
Bir kimse, eserde bir kusura muttali olurda bizi ikaz eder ve bizi doğ­ru yola sevk ederse, Allahüteâla onlara rahmetini ihsan etsin.<br />
Takat ve kudretim nisbe-tinde tenfir ve teftiş hususunda son gayretim: gösterdim, görüb bulduğum gibi o ihtilafı naklettim.<br />
Şeyh (İmamı beğavi) Radiyallahü anhin bir hadisi şerife, garib veya zaif veya bunlardan başka işaretinide çok zaman olduğu gibi beyan ettim. Şeyh merhumun hadis usûlunda (munkatı, mevkuf ve mürsel gibi) zikredi­lenlere işaret etmediğinde, bende terk etmekde ona olduğu gibi tabî ol­dum. Ancak az yerlerde bir garaza binaen zikrettim. Qok zaman hadisin mahrecini boş ve isnadsız bulursun. Bu çok zaman boş bırakmanın se-bebide, ravisinin tahric yoluna muttalî olmadığımdan ve bunun üzerinede hadisin sonunda beyazlığı olduğu gibi terk ettim.<br />
ey okuyup bakan kimse! eğer sen hadisin mahreç ve ravisine muttali olursan, hemen râvi ve mahreci hadisin sonuna ilhak et, böyle ame­linden dolayı Allahüteâla seni en güzel mükafatla mükafatlandırsın.<br />
Kitabın adına «Mişkat El Mesabih» ismini verdim.<br />
Bu eserin neticeye vasıl olmasında ANahdan tevfik, inayet, hidayet, kötü akide ve amelden siyânet ve arzu edilen maksadın kolaylığını isterim. Ve hayatta ve öldükten sonra ve bütün müslüman erkek ve kadınlara men­faat vermesini dilerim.<br />
Buna Allahüteâla kafidir ve o ne güzel vekildir. Kudret ve kuvvet, an­cak aziz ve hakim olan Alfanındır. <a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720676"></a>Niyyet Bahsi</h3>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720677"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>1-</strong> Ömer ibni elhattab (R.A.) dan mervîdir, demişüı;<br />
Resûlüllah (S.A.V.) buyurdu ki :<br />
«Ameller (in kıymet ve kabulü), ancak niyyetlere göredir. Ve herkesin niyyet ettiği ne ise, kavuşacağı (nâii olacağı ve eline geçecek) şeyde an­cak odur.<br />
«Binâen aleyh bir kimsenin hicreti, Allahâ ve Resulüne olursa, işte onun hicreti, Allâfta ve Rasûlünedir.<br />
«Şayet bir kimsenin hicreti, eline geçireceği bir dünyaya veya nikah­layacağı bir kadına olursa, işte o kimsenin hicreti de, hicretinin gayesi ne ise, ona (dünya veya kadına) olur » Buhâri, Müslim<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720678"></a>Îzâhat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Hz. Ömer (R.A.) kimdir? :<br />
Mekke-i mükerremdeki Kureyş kabîlesindendir. Peygamber (S.A.V) efendimizle Kâb bin Lüey-de nesebi birleşir.<br />
Resûlüliah {S.A.V) efendimiz onu «Ebû Hafz» künyesi ile künyeledi, Ve hak ile bâtılın arasını tefrik ettiği için «Faruk» lakabı ile İakablandırdı.<br />
Hz. Ömer (R.A.) erkeklerden müslüman olanların kırkıncısıdir. Müslü­man olduğu sırada kadınlardan on adet müslüman kadın vardı. Ve Hz. Ömerin müslümanhğı nübüvvetin altıncı senesinde olmuştur.<br />
Hz. Ebü Bekirin (R.A.) vefatından sonra Hz. Ebû Bekirin tavsiyesi üze­rine halîfe seçilmiştir. Hilâfete, hicretin on üçüncü senesinde geçmiştir. Halifeliği zamanında pek çok belde ve şehirler fethedilmiştir.<br />
Medîne-i münevvere de Hnstiyan bir köle olan Ebû Lülü-ün tecâvüzü ile zilhiccenin dördünde çarşamba günü sabah namazını kılarken şehit ol­muştur.<br />
Vefatı, hicretin yirmi üçünde asah olan kavle göre, altmış üç (63) ya­şında olmuştur. On sene altı ay halifelik yapmıştır.<br />
Sahabe arasında ilk defa «Emîril müminin» ismi Hz. Ömere verilmiş­tir.<br />
Peygamberimizin, ikinci halîfesi, kayın pederi ve Hz. Hafza validemi­zin pederidir.<br />
Rivayet ettiği hadîsi şerif, beşyüz otuz yedi (537) adettir. Bunlardan seksen biri (81) Buhârî ve Müslimin ittifakı iledir. Otuz dördü (34) tek ba­şına Buhârî de ve yirmi bir (21) adedide Müsîimdedir.<br />
Yüzüğünün kaşında «Kefâ büınevti vâizen yâ Ömer! : Ey Ömer! vâzu nasîhat yönünden ölüm kâfidir.» yazılı idi.<br />
İlâhî hükmü icra etmede çok şedit, akıllı, müctehid, mücâhid, sabırlı<br />
ve dilinde hakkın tezahürü görülmüş ve onun temennilerinden bâzılarına göre, ilâhî âyetler gelmiştir.<br />
Kâdî Beydâvî, Nisa sûresinin (60) numaralı âyeti olan «Sihirbazın hu­zurunda muhakeme olmalarını isterler» tefsirinde şu hâdiseyi zikrediyor :<br />
«İbni Abbas (R.A.) in rivayetine göre.<br />
Bir münafıkla Yahûdî arasında bir husûmet( niza ve kavga) meydana geliyor. Yahûdî mahkemeleşmek için Resûlüllâha (S.A.V.), münafık da Ya-hûdîlerin sihirbazı olan Kâb bin Eşrefe müracaat etmek ister. Yahûdî o münâfıkı güç belâ ikna eder, sonra her ikiside beraber Resûlüllâhın huzu­ru seâdetine girerler. Peygamber (S.A.V) efendimiz Yahûdîyi haklı görün­ce, onun lehine hüküm verir. Fakat dışarıya çıkınca münafık bu . hükme râzî olmayacağını söylüyor ve Yahûdîyi zorla Hz. Ömere götürüyor, Ömer-de mahkeme olalım diyor.<br />
— Yahûdî, Hz. Ömere Resûluilah benim için hükmetti, fakat münafık onun hükmüne râzî olmadı   ve sene dâvayı getirdi, diyor.<br />
— Bunun üzerine Hz. Ömer münâfıka; böylemi oldu? diyerek soruyor.<br />
— Münafık da, evet diyor.<br />
— Hz. Ömer: Siz olduğunuz yerde durun ben hemen     geliyorum, di­yor. Ve içeriye giriyor, kılıcını aldıktan sonra   dışarıya çıkıyor, münâfıkın boynunu düşürünceye kadar kılıcını vuruyor ve diyor ki:<br />
— Allah&#8217;ın ve Resulünün hükmüne razî   olmayana ben böyle hükme­derim, der.<br />
— Bunun üzerine derhal Ceprâil Aleyhisselam geliyor, ve: Ömer hak-ia batılın arasını tefrik etti, demiştir.<br />
— Bu sebebden dolayı, kendisine «Fârûk» lakabı, söylendi,»<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a><br />
Fazilet ve adaletine âid sayılmayacak kadar hükümler, haller, hadiseler ve esaslar vardır. Kısaca özetlemiye çalıştık ve şerhde ki malumatla iktifa ettik. Cenâbu hak, Razi olsun ve Şefaatından bizi mahrum etmesin, Amin. <a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720679"></a>Niyyetin Hükümleri</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifteki, «Ameller, ancak niyyetlere göredir. Ve herkesin niy-yeî ettiği ne ise, kavuşacağı şeyde ancak odur.» cümlesinde farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubah ve mendüb olarak beyan edilen hükümlerin amel ciheti, mutlaka bir kasıd ve gayeye bağlı olduğu, her hanki bir işin yapıiması için kaibden yapılacak bir niyyet ve karârın bulunması gerekti­ğini arzetmektedir. Ayrıca âhirette mükâfat ve cezânında niyyetlere göre verileceği ve seâdet yurdu olan cennette ebedî kalınanında iyi niyyetlere bağlı olduğu İzah edilmektedir^<br />
Evet, dil, ei, ayak ve bütün azalarla yapılacak işlerin rastgele değil, evvelâ yapılacak işlerin gönülden bir tasavvuru ve bu tasavvurun tahak­kuk ciheti kararlaştırılır, sonra da kalbdeki niyyet ve karârın tercüman ve tezahürü olan amel yapılır. Zira kulluk ve en hayırlı amel, niyyetin güzel olması ve kalbin temizlik ve sâfiyyeti ile kazanılır. Böylece güzel gayenin tezahür sekti de. vucud ve kaliblarımız da görülmüş oluyor.<br />
Niyyet ve gayeler, her şeyin başı ve esâsıdır. Gayesiz ve niyyetsiz olan her şey muattal ve başarısız olur. Eğer niyyet ve gaye iyi ve makbul şeyleri yapmak ve iyilikleri elde etmek için olursa, bu niyyet dünya ve âhi-reî seâdetinin en güzel nüvesinin bulunması demektir. Zîra insanların, inanç, gaye ve niyyeti ne ise, dünyâda ve âhirette ayni gayelerin tahakkuk ve devamını yaşatmak, yeşertmek ve yapmak emelinde olur ve yapmaya çalışır<br />
Binâenaleyh bir kimsenin inancı ve gayesi hayır olursa, iyilikleri ve iyiliklerin mükâfatını kazanma emellerini elde eder.<br />
Şayet inanç ve gayesi şer ise, o da kötülükleri elde etmek ve fenalık­ların içinde yüzmekle hayâtını idâme ettirir. Ve bu hayâtının semeresi, dünyada ve âhirette aynen tezahür eder.<br />
Meselâ : Müminin iyi niyyeti ve daima mümin olarak yaşama azmi, ve imânın çerçevesi mesabesindeki iyi amelleri işleyerek yaşama emeli, onu cennette ebedi kalmasını sağlıyaeak ve iyi niyetinin mükafatına nail oiarak Cennette ebedi kalacaktır.<br />
Kafirde, küfrüne ve kafir olarak yaşama azmi ile dünyada küfür amellerine devam etmesi, kötü niyetinin cezası olarak cehennemde ebedi kalmasına sebebtir. Zira ameller ve mükâfatları niyyetlere göredir.<br />
Hattâ mümin olan bir kişi, bir mütdet imanla yaşayıp sonra kafir ol­maya niyyet ederse, o kimse velevki on yirmi sene ve daha fazla zaman sonra kafir olmaya niyyet etsin, hemen o küfre niyyeti zamanından itiba­ren kafir oiur ve iyi amelide kafirlerin amlleri gibi, ahiret de hiç bir seme- . re vermez.<br />
Emali adlı akait kitabında bu hüküm şöyle beyan edilmiştir :<br />
«Bir kimse, senelerce sonra kâfir olmaya niyet ederse, derhal o andan itibaren hak dinden çıkmış (Kafir olmuş) dır.»<br />
İmanda sebat ve kararlılık niyyetinin şartlılığını beyân eden ilâhi hüküm<br />
«Ey iman edenler! Allâha, onun peygamberine ve o peygambere ayet indirdiği kitaba ve daha evvel indirdiği (İncil ve Tevrat gibi) kitaba iman (da sebat) edin» Nisa suresi, 136<br />
Evet cenabu hak küfürden başka kötülükleri yapanları ve yapmak az­minde olanları dilemesiyle af eder. Ancak küfür ve Şirki afvetmez.<br />
Bir ayeti kerimede meâlen şöyledir :<br />
«Şüphesizkıi Allah (C.G.), Kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bu şirk den başkasını (Büyük günahları), Dilediği kimseden bağışlar». Nisa süresi, 116<br />
Diğer bir âyeti kerimede kalbin karar ve kazancı şöyle beyan edilmiş­tir :<br />
«Allâhü teâlâ ancak sizi, kalblerimizin irtikab ettiği (kötü niyyet, küfür kasdı gibi) şeylerle sorumlu tutar da muâhaza eder.» Bakara &#8211; 225<br />
Bir hadîsi şerifde de şöyle buyurulmuştur :<br />
«Bir kutun îmânı, istikâmette olmaz, tâki kalbi istikâmette ola. Ve bir kulun kalbinin istikâmeti, dilinin istikâmette olması iledir,»<br />
Şu halde mümin, hem îmânın da ve hem amellerinde iyi niyyete sâhib olmalıdır. Zîra her şeyin netice ve iyi sonucu, iyi niyyete bağlıdır.<br />
Nitekim bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Müminin niyyeti, amelinden hayırlıdır.»<br />
Hadîsi şerifteki, «Binâenaleyh bir kimsenin hicreti, Allâha ve Resulüne olursa, işte onun hicreti Allâha ve Resulüne dir.» cümlede de şu hükümler mündeçtir.<br />
Hicret : Lügatta, göç etmek, kaçınmak, terk etmek ve ayrılmak, küsüş­mek gibi mânalara gelir.<br />
Şeriatta hicret : Küfür diyarından islam diyarına göç etmektir ki, sahâ-be-i kiramın Mekke-i mükerremeden Habeşistâna ve M&#8217;edîne-i münevvere-ye göç etmeleri bu cümledendir. Esas târihî olaylara ve islam nâmına yapı­lan hicret bu hicrettir. Diğer hicret tâbirleri, kötülükten kaçınmak manasına olan hicrettir.<br />
Bid&#8217;at ve ahlaksızlık işlenen memleketten sünnete uygun olarak yaşa­ma hayatı olan memlekete nakli mekan etmekte hicretten sayılmıştır.<br />
İlim taleb ve tahsil etmek, hacc farizasını edâ etmek ve insanların şer­rinden korunmak için vatanını terk edib gitmekte birer hicrettir.<br />
Hak yolunda kötülükten korunmak, iyilikleri kazanmak için her hare­ket ve gayretin islâm ve îman yolunda birer hicret olduğu şu mealdâki âyeti kerimede beyan edilmiştir :<br />
«Her kjlm, Allah yolunda hicret ederse, yer yüzünde gidecek pek çok yer ve genişlik bulur. Kim, Âflâha ve Resulüne itâatla hicret ederek (ilim tahsili, Haccın îfası ve kötülüğün defi gibi ameller için) evinden çıkarda, sonra kendisine ölüm yetişirse, o kimsemin ecri (mükâfatı) elbette Allâha aittir, (yani, Aİlâhü teâlâ onu mükâfatlandıraçaktır)»   Nisa sûresi, 100<br />
Bir hadîsi şerifte de şöyle buyurulmuştur :<br />
«Muhacir (Hicret eden kimse), Allâhü teâlanın yasak ettiği şeyden kaçman kîmsecjir.» Bu hadîsi şerifin îzahı, üerde otuz dördüncü (34). hadîsi şerifin altında zikredilecektir.<br />
Şu halde İslâmın yasak ve haram kıldığı şeylerden kaçınarak hak yo-lunaa gitmeye gayret eden ve Allanın rızâsını tahsil etmek gayesiyle ilim ve irfan tahsil etmek, kötülüklerden kurtulub iyilikleri elde etmek ve Resu­lünün sünnetini yaşamak emelini taşıyarak diyar diyar dolaşan her mümin, Allah ve Resulünün yolunda hicret eden kimsedir.<br />
Meselâ : Cünüp olan bir kimse, hamama; cünüblükten kurtulmak, banyo ve temizlik sürûruna kavuşmak, cami ve mescitlere girmeyi mubah kılmak ve Kur&#8217;anı kerîmi eline almayı mubah kılmak İçin hamama girerek guslederse, bu dört gâyeninde Allah için birer gaye olması hasebiyle dört gaye için mükâfata nail olur. Halbuki görünüşte amel bir tanedir.<br />
Evet bütün peygamberlerin, ulemâ-i âmilin, sulahâ-i sâlihin ve evliyâ-i arifin olan kimselerin, her harekât ve sekenâtları hatta yemeleri, içmeleri, alış verişleri, yatmaları, kalkmaları, ailevi münsebette bulunmaları, tuva­lete gidib zaruri ihtiyaçlarını def etmeleri, hulâsa her amellerini rızâyı bâ-riye muvafık olması ve iyi bir niyyet ile yaparak yaşayıp ömürlerin boşa gitmemesini temin edib âhirette de ecrü mükâfata nail olmak kasdı jile hayat geçirmişlerdir.<br />
Binâen aleyh Allanın Rızasını ve peygamberin şefaatini talep eden her müminde, bugün aynı gaye ve emellerle ve iyi niyet içinde güzel amelleri işleyip kötülüklerden kaçınması lâzımdır.<br />
Netice-i kelâm, bir kimsenin hicreti, aziz ve kerim oian Allâha ve onun sevgili habîbihe olursa, hicret ve gayesi büyük olduğundan ecri mükâfatı ve sonucu da o nisbette büyük ve iyi olacağı muhakkaktır.<br />
Hadîsi şarîfin son cümlesi oian şu; «Şayet bir kimsenin hicreti, eline geçireceği bir dünyâya veya nikahlayacağı bir kadına olursa, işte o kimse­nin hicreti de, hicretinin gayesi olan şey ne ise, ona (dünya veya kadına) olur.» cümlede de bâzı gerçekler mündemiçdir.<br />
Yâni, bir yerden diğer bir yere göç eden, bir memleketten diğer bir memlekete hatta bir mahalleden diğer bir mahalleye göç edib giden kim­se, bir dünyalığa veya bir kadınla evlenmeğe kavuşmak emeliyle göç eder­se, işte o kimsenin âhirette nail olacağı bir eeir ve sevab mükâfatı yoktur. Ancak kasıt ve gayesi dünya ve kadındır.<br />
Hadisi şerifin bu cümlesinin sebebi vurûdu şöyle beyan edilmiştir : «Ibni Mes&#8217;ud (R.A.) den rivayet olunmuş, demiştirki : «Bizim yanımızda bir kadınla nişanlanmış bir kişi vardı. Bu adamın ni­şanlısı kadına Ümmü kays denirdi. Kadın o adamla nikahlanmaktan   kaçı­narak Mekke-i mükerremeden Medînei münevvereye hicet etmişti. Bunun üzerine nişanlanan erkekte hicret etti. Ve kadınla evlendi. Biz de o adama-Ümmü kaysın muhaciri-ismini vermiştik.» Mirkat, 40<br />
Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz, dünyevî ve şehevânî gayeleri taşıyan amelleri elde etmek maksadı ile bir yerden göç etmenin uhrevî bir mükâ­fatı olmayıb ancak dünyâda bir fâide temin edilebileceğini beyan etmekte­dir.<br />
Bir hareket ve amel, görünüşte âhiret ameli olsa, niyyet ve gaye dün­yalığa kavuşmak olursa, o amel dünyalıktır. Âhirette ecrü mükâfat olmadı­ğı gibi, cezası ve vizri de vardır.<br />
Meselâ: Namaz, niyaz, hayır hasanat, kur&#8217;an okumak, zikrullah da bulunmak, İlim ve irfanla meşkul olmak heb birer ahiret ameli ve iyi amel­lerdir. Fakat bu iyi amelleri, bir dünyalığa kavuşmak ve riyakarlık yaparak insanların yanında iyi görünmek ve bilinmek maksadı ile yaparsa, işte bu ameller ve çalışmalar, dünya içindir. Ve dünyalığa kavuşmak için din sö­mürücülüğü yapmakdan başka bir şey değildir.<br />
«Bir kimse, âhiret sevabını isterse, onun sevabını artırır, Ve bjr kimse de, dünya menfaatini isterse, önada ondan (dünyalıkdan) veririz. Fakat ona âhirette hiç bir nasib yoktur.» Şûra sûresi, 20<br />
Bir hadîsi şerifde de şöyle buyurulmuştur :<br />
«Bir kimse, bilginlere karşı üstünlüğünü göstermek (kibirlenmek) için veya sefihlerle mücâdele ve kavga etmek için veya insanların teveccühünü kazanmak (ve bu suretle mal toplamak) için ilim tahsil ederse, Allâhü te-âla o kimseyi cehenneme katar.» Tirmizi, İbni Mace<br />
Hasanı Basrî (R.A.) da bir ip üzerinde hoplayan Pehlivanı görünce di-yorki :<br />
«Pehlivanın bu cmeii, bizim (din yolunda olan) adamlarımızın amelin­den daha güzeldir. Zira bu adam, dünyâyı dünya ile yiyor. Bizim adamları­mız ise, din ile dünyâyı yiyorlar.» Mirkat, 41<br />
Ey mübarek peygamber efendimiz! söylemiş olduğunuz altından daha kıymetli değerli sözünüz ayaklar altına alınmış, âdeta hak rızâsı için ilim tahsil eden kimseyi arayıb bulmak kibriti ahmer gibi güçleşmiş vaziyettedir.<br />
İlim tahsili evvela maddî bir meblağa kavuşmak emeli ile başlanıyor, ve nihayet maddeye erişildiği an, sanki oluyorlar birer allâme selefi beğenme­mek, büyüğüne saygısızlık, vazife ve ibâdet aşkı yok, bir birlen arasında dedi koduiar, tefrikacılıklar, enâniyetler,, kibirlenmeler ve böbürlenerek ca­lim ve caka satanlar çoğalmış, mütevazı, halim, selim, ehli hikmet sahible-rine hürmetkar, bilmediğini öğrenmek için gayret edenler pek azalmış, ha­yat bu manzara ile dolmuş vaziyettedir.<br />
Hasanı Basrî rahimehüllâhın sözünün yaşantısı ise, asırlarca evvel gö­rüldüğünden o dahi acınarak beyan etmektedir. Bulunduğumuz asırda ise, dünyalığa kavuşmak için din, îman, Kur&#8217;an, cami cemâat, okuma, okutma, nasihat etmek, hitabette bulunmak, telifatta bulunmak ve geçmişi rahmet­le yâd etmek için yapılan amellerin ekserisi bir dünyâ menfaatma dayan­maktadır.<br />
Nasihat ve sözde islam yolunda cihad ettiğini iddia eden bir kısım kişi­ler, din nâmına ve ecdadı rahmetle yad ettiklerini beyân ederek kitab ya­zıyorlar ve kitabın ismi, muhteviyatı ve neşir gayesi bütün cıblaklığıyle dünyalık emeline dayandığı ve hatta kitabın kapağına ellerle çizilmiş put­ların konuşu görülmektedir din nâmına utanç verici ve dinin sâliklerini şa­şırtıcı ve saptırıcı bir mahiyet arzetmektedir. Heyhat, heyhat&#8230;<br />
Bu gayeleri taşıyanlardan bazılanda, ihtifallara iştirak eden din adam­ları, hafızlar, dindarlar, bazı mevlidler, ve her çeşit dîni merasimlerin kısmî küllisi bir dünyalık sızdırmak ve gösteriş emelini taşıdığı canlı yaşantıla-rıyle müşahede edilmektedir.<br />
Resûlüllah (S.A.V.) efendimiz «Din nasihattir» düsturunun tatbikini ya­parken, fertleri, zümreleri ve şahısları hedef alarak onların isimlerini hiç zikretmez, şahsiyet yapmazdı. Ancak «Bazı kavm, bâzı cemaat» buyururlardı. Ve kendisine saldıran, kötülük edenlere iyilik eder; hayır duada bu­lunurdu.<br />
Hal böyle iken hak için, din için, millet ve vatan için kendini adadığını ve ömür boyu islam dellallığı yapacığını söyleyen ve kendisini bir mücâ-hid gösteren bâzı kişiler; mihraba, menber ve kürsüye çıkıyorlar. Peygam­berin nasihat ve ameline uymayan söz ve hareketlerle vazifeye başlayor-lar. Cemaat çoğaltmak, şöhret yapmak veya madde elde etmek emelini taşıdıkları söz ve hareketleriyle ortaya çıkıyor. Zira şahsiyet yapmak, ken­disine bir şeyler söyleyen veya yapanlara lanet etmek ve halkı o kimselere tahrik etmek suretiyle kıymetli vakitleri müdafa-i nefis ve kötü davranışlar­la dolduruyorlar..<br />
Kur&#8217;anı kerimde ise, Hz. Lukmanın evlâdına tavsiyesi şöyledir : «Ey oğlum! namazı dosdoğru kıl, İyiliği emret ve fenalıkdan nehyet. Bu hususda sana isabet edecek eziyete katlan. Zira bunlar, kesin olarak farz kılınan İşlerdendir.» Lokman sûresi, 17<br />
Bir hadîsi şerifde hakiki ve en üstün mücâhidi şöyle açıklamıştır : «Cihâdın en efdalı, zâlim sultanın yanında (zamanında) hakkı   söyle­mektir.»<br />
Resûlüllah diğer bir mübarek sözünde de düşmanlarına şu duada bu­lunmuştur :<br />
«Ey Allâhım! Benim kavmime hidâyet (îmân ve ıslah) ver (de küfür ve zulümlerinden dolayı helak etme), zira bunlar câhil kimselerdir, bilmiyor­lar.» şerhi akâid<br />
Bu gerçeklere inanan ey makam mansıb sahibleri, eviâd ve ahfat sa-hiblerü; Müftiler, vaizler, imam ve hatibler, müezzinler, kur&#8217;an öğreticiler, hâkimler, âmirler, memurlar, tacirler, sanatkârlar, işçiler, yöneticiler, öğ­reticiler, top yekûn İslam ve müslümanca yaşamak ve yaşatmak isteyen mü­min kardeşlerimiz! yukardaki gerçekleri iyi okuyalım ve gereği, uygun ve güzel olan sabır, tehammül, ıslah ediei ve hakkın rızasını tahsil etme emel­lerini yaşayalım, yaşatalım. Aksi takdirde cehennem odunu olmakdan baş­ka bir şeye yaramayız.<br />
O şekilde olanlar görülüyorki, para ve kân için, dîni, din adamını ölüyü, diriyi, mâbed ve mesleklerine kalkan yapıyorlar. Hatta resimlere, heykelle­re ve putlara tapanların amellerini taklid edercesine hareket edenler gö­rülmektedir.<br />
Evet yukardaki âyeti keriyme, hadîsi şerif ve büyüğün sözü şâyânı dik­kattir. Zîra hayatımızda din nâmına çatışdıklannı söyleyen bâzı din sâlikle-ri, ashabı hayır ve ehli takva olduklarını iddia edenler, dîni önüne, diline ve eline kalkan gibi alıyorlar, en âdi ve iğrenç amelleri irtikab ediyorlar.<br />
Böyle istismarcı kimselerin bu halteri, gerçekten din, îman ve islam yolunda millet ve vatana hizmet aşkı ile çalışanların hayat ve faaliyetlerini paltalıyor ve hatta büyük zararlar tevlid ediyor. <a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720680"></a>Niyyetin Tarif Ve Îzahi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
Lüğatta nîyyet : Bir işe ve amele gönül ve kalbin yönelmesi, meyli ve kararla bağlanmasıdır.<br />
Şeriatta n-jyet: Rızayı bariyi talep için bir fiil ve işe kalbin teveccüh et­mesi ve o fiili murad ederek âdedten ibadeti ayırmaktır.<br />
Bu tarifde de anlaşıldığı üzere, kalb ile yapılan ameller, şer&#8217;an muteber olur.<br />
Kalbin niyyetten gafil olması hâlinde dil ile niyyet etmek muteber ol­maz. Ancak niyyetle muteber olur.<br />
Binâenaleyh kalbin niyyetten gafil olması hâlinde dil ile niyyet etmek muteber değildir. Zira esas olan kalb ile yapılması ve kalb ile cezmedilmesıdir.<br />
Nitekim hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur :<br />
«Muhakkak Allâhü teâla sizin suretlerinize (kılık ve kıyafetlerinize) ve mallarınıza bakmaz. Ancak kaiblerinize ve amellerinize bakar.»<br />
Diğer bir rivâeyette,<br />
«Ancak sizin kaiblerinize ve niyyetlerinize bakar» Buharı Müslim Hadîsi şerifte beyan ediidiğine göre, bir kimse kalbi ile öğle namazına vaktinde niyyet etse ve dili ilede ikindi namazının niyyetini söylese, Öğle namazına niyyet etmesine zarar vermez. O niyyet sahihdir. Zîra esas niy­yet kalb iledir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a><br />
Ve bir kimse, dili ile öğle namazına niyyet eder kalbi ile de ikindi na­mazına niyyet ederse, ikindi namazına yapılan niyyeti öğle namazına yapı­lan dil niyyetine zarar verir, dil ile yapılan niyyet sahih olmaz. <a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720681"></a>Niyyetin Fazilet ve Fâideleri :</h3>
<p>&nbsp;<br />
Niyyetle ilgili bir kaç fâide vardır ve şöyledir :<br />
Bıirinci Fâide : Niyyetin fazileti hakkındadır.<br />
Niyyetin Fazîleti hakkında cenâbu hak şöyle buyurmuştur :<br />
«Halbuki onlar, Allâha, Onun dîninde ihlas (ve samîmiyyet) erbabı ve muvahhitler (Allâhı birleyenler) olarak ibâdet etmelerinden, namazı dos­doğru kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başka bir şeyle emrolunma-mışlardır. En doğru dinde bu idi.» Beyyine sûresi, 5<br />
Diğer âyeti celiyle mealleri :<br />
«Sabah, akşam Rablerine, sırf onun cemâlini (rızasını) arzu ederek düa edenleri (huzurundan) koğma..» En&#8217;am sûresi, 52<br />
«Kim çarçabuk geçen bu (dünyayı) dilerse, bizde burada ona, kimi di­lersek diyleceğimiz şeyi çabucak veririz. Sonrada onu cehenneme soka­rız. O buraya kınanmış ve (rahmetimizden) koğuEmuş olarak ulaşır.<br />
«Kimde mümin olarak âhireti diler ve onun için (o âhirete) gereken bir gayretle çalışırsa, işte onların bu çalışmaları makbul olur». Isrâ sûresi,<br />
18-19 Niyyetin fazîletini beyân eden hadîsi şeriflerden bâzılarını nakledelim. Ebi hüreyre (R.A) den rnervî hadîsi şerif meali :<br />
«Muhakkak Allâhü teâla sizin cesetlerinize (beden ve cisimlerinize) ve suretlerinize (kılık ve kıyafetlerinize) bakmaz. Ancak kaiblerinize ve niyyet­lerinize bakar.» <a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a><br />
Ebî Hüreyre (R.A.) dan mervî diğer bir hadîsi şerif meali :<br />
«İnsanlar, ancak niyyetleri üzere (kabirlerinden) kaldırılır (ve haşrolu-nur) lar». <a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a><br />
«Bir kimse, gecenin bir zamanında (nafile) namaz kılmağa niyyet etti­ği halde döşeğine yatar ve sabaha kadar (uyku) gâlib gelirse (uykudan gö­zü açılmaz, uyur kalırsa), o kimse için niyyet ettiği şey (nafile namaz ve­ya teheccüt namazı kılmış ecri) yazılır. Ve o kimse uyku (sabaha kadar uy­kunun devam etmesi), Rabbisinden bir sadakadır.»<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a><br />
Ebû Mûsâ el&#8217;Eşarî (R.A.) den mervî hadîsi şerif meali :.<br />
«Bir kimse, Allâhü teâlânin kelimesi (emirleri, hükümleri ve âyetleri) yükselmesi içıin savaş yaparsa, işte o kimse, Allah yolundadır. (Zira niyye­ti hâlisidir}.» <a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a><br />
Hz. Âişe (R.A.) den mervi hadisi şerifte şöyledir :<br />
«Bir kimse, insanların kazaplanması ile Allanın rızâsını taleb ederse, o kimseden Allâhü teâlâ razî olur ve insanlarıda ondan râzî eder.<br />
— Ve bâr kimse, Allâhın kazabi ile (rızasına muhalefetle) insanların rı­zasını taleb ederse, o kimseye Allâhü teâla kazab eder ve     insanlarıda o kimseye kazab ettirir.»<br />
Tâlimilmüteallim isimli eserde de şu mealdâki hadîsi şerif mezkûrdur : «Amellerden pek çokları görünüşte dünya amellerinden tasavvur edi­lir- Fakat iyi niyyet sebebâyfe âhiret amellerinden olur.<br />
— Ve amellerden bir çoklarıda görünüşte âhiret amellerinden tasav­vur edilir. Sonra niyyetin kötülüğü sebebiyle dünya amellerinden olur.»<br />
Yâni; yemek, içmek, yatmak, kalkmak, çalışmak, kazanç yapmak, ek­mek dikmek, evladlara sanat öğretmek ve ailevî münâsebette bulunmak gi­bi, görünüşde dünya ameli olan bu işleri, vücûdun sıhhat ve sağlığı, gıda ihtiyacı, borçların edası, ana baba ve aile efradına ihtiyaç olanları temin maksadı ve ibâdete kuvvetle devam etmek niyyeti ile âhiret ameli olur.<br />
Riya, süm&#8217;a ve dünyalığa kavuşmak emeli ile yapılan ibâdet ve hayır­larda her ne kadar görünüşte âhiret ameli isede, niyyetin kötülüğü sebe­biyle dünya amelidir.<br />
Akkirmânîde de İmâmı Birgivi hazretleri şu hadîsi şerifi zikretmiştir : «Dünya hayatı, dört halde yaşayan kişi içindir (ve şöyledir) :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Bir kula, Alfahütaki mal ve ilim verir oda onların yolunda rabbi-sinden korkar ve akrabalarının hakkını verir ve bu malda   Aliahın hakkıda olduğunu bilir. İşte bu bilgi ve iyi amel fazilet mertebelerinin en afdalıdır.</li>
<li><strong>b)</strong> Bir ku!a, AHahüteâFa ilim verir mal ihsan etmezde okulda iyi bir niyyeîle «Keşke benim mâlim olsaydı da falan kimsenin yapdığı hayırlı amel gibi bende yapsaydım» Derse, İşte o kimse niyyeti iledir vebu iki kimse­nin mükafatları müsavidir.</li>
<li><strong>c)</strong> Bir kula, Aifâhü teâla mal ihsan eder, ilim ihsan etmez ve bilgi­sizliği iîe mâii cimrilik yaparak hapseder, Allahdan korkmaz ve Akrabasının hakkımda vermez ve mafda Allâhü teâlanın hakkı olduğunuda   bilmezse. İşte bu mal ve hareket mertebe ve menzillerin en kötüsüdür.</li>
<li><strong>d)</strong> Bir kuJada, Al£ahü teâld mal ve ilim ihsan etmez. Fakat o kulu «keşke benim mâlim c!sada falan kimsenin işlediği kötü amel gibi amel et­sem» der. İşte bu kimse, niyyeti iledir.</li>
</ol>
<p>Binâenaleyh bu iki kimsenin vizride müsavidir.» <a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a><br />
Bu hadisi şerifde beyan edildiği üzere, bir kimseye ilim, mal ve mülk veriliyor, oda malın hakkını yerine getirerek iyi amelde bulunuyor.<br />
Diğer bir kimseye ilim veriliyor, mal verilmeyor. Fakat bu adamda «keşke benimde mâlim olsada şu hayır sahibi gibi bende hayır ve hasanat-ta bulunsam» diyor.<br />
İşte bu adamın iyi niyyeti, kendisine mali mülkü olubda hayr hasanai-ta bulunan kimsenin ecrü mükâfatı gibi, mükâfat veriliyor. Zira «müminin niyyeti amalinden hayırlıdır.»<br />
Yine bir kimseye de, mal veriliyor, ilim verilmiyor. İlimsiz, irfansız olan bu adam malın hakkını gözetmiyor, ne kulların haklarını ve nede Allahın hakkını tansmıyor. Cimrilik yapıyor ve kötü yerlerde sarfediyor.   &#8211;<br />
Digar bir kimseyede ma! ve ilimden hiç bir şey verilmeyor ve «keşke benimde mâlim olsaydıda falan kimse gibi bende şu kötülükleri işleseydim» diyerek kötülükleri yapmak temennisini gönlünden geçirerek kötü niyyete sahip oluyor.<br />
İşte bu adamda her ne kadar kötü amelde bulunmadı ise de, kötü niy-yetfnin cezası olarak kötülük yapan kimsenin vizri ve cezasını görecektir.<br />
Zira bir hadisi şerifde şöyle buyurulmuştur : «Bir kimse, bir mâsi-yetin yanında bulunurda o mâsiyeti kerih ve kötü görürse, sanki o kimse<br />
oradan uzak ve orada yokmuş gibidir.<br />
«Ve bir kimsede, mâsiyetin yanında olmazda, orada bulunmadığına müteessir olarak keşke olsaydım derse, sanki o kimse de oradaymış gibi günahkardır,» Şirâtül islam, 30<br />
Diğer bir hadisi şerif meali şöyledir :<br />
«Bir kimse, bir cemaat (iyi veya kötü) amelleri üzere severse, her ne kadar onların amellerini işlemese de o cemâatin zümresinde haşrolunur. Ve onların hisablan iie hisab olunur.» Şir&#8217;atül islam, 30<br />
Evet insan, iyi niyyet sayesinde sadaka, namaz, hacc, Umre ve diğer hayırlı amellerin sevabını işlemediği halde alır.<br />
Kötü niyyet sebebiyle de, kötülüğü işleyenlerin ceza ve azabının aynını çekmeğe müstehak olur ve çeker.<br />
Niyyetin fazîlet ve üstünlüğünü beyan eden bâzı büyüklerin sözlerini nakledelim :<br />
Hz. Ömer (R.A.) demiştir ki;<br />
«Amellerin en afdalı, Allâhü teâlanın farz kıldığı şeyleri edâ etmek,<br />
— Ve Aifâhü tealânın haram ettiğinden kaçınmak,<br />
— Ve Allâhü teâlaya yapılan ibâdette niyyetin doğru olmasıdır.» Hasanı Basrî (R.A.) da şöyle demiştir:<br />
«Ancak cennet ehli cennette ve cehennem ehli cehennemde niyyetleri ile ebedi kalırlar.»<br />
Süfyâni Sevrı (R.A.) demiştir ki :<br />
«Selefi sâlihîn, hayır için amel etmeyi tâlim ettikleri gibi, amel içinde niyyeti tâlim ederlerdi.» Akkirmâni, 17<br />
Evet, bir amelde niyyetin farzlığı, sünnetliği, vacib veya müstehablığı bilinmesi ve ona göre niyyet edilerek işlenmesi gerekir.<br />
Hatta niyyektin ihlaslı ve iyi niyyet hâlinde devamı şeklinin bulunması, öğrenmek ve yapmak en lüzumlu bilgilerdendir. Zira amellerde hâlis bir niy­yet bulunmazsa, riya ve fesat niyyetin neticesi olarak birçok kötülükler İş­lenir, ilim ve ameller süfehâ ve şerlilerin amellerine benzer ve öyle olur.<br />
Böyle olunca da dünyada görünüşte iyi olarak yapılan bir cok ameller, makbul olmadığından âhirette o amelleri yapan kimseleri cehenneme mus-tehak kılar.<br />
İkincıi fâide : Niyyetin sır ve esrarı vardır.<br />
Bâzı muhaddis ve fakihler dediler ki, «Niyyet, bir sırdır. O sırra Allâhü teâladan başka kimse vâkıf olamaz. Amel ise, açıktır. Şu halde sır ve gizli olan meleklerin dahi muttali olamıyacağı amel, açık olan amellerden ef-daldır. Zira niyyet riyâden salimdir. Amellerde riya (gösteriş) ise, her&#8217;an olabilir.»<br />
Bâzı âlimlerde demişlerdir ki :<br />
«Elbette niyyet, demavltdır. Ameller ise, devamlı değildir. Zira bir kişi hayatta olduğu müddet hayır işlemek niyyetine sahib olabilir. Fakat o hayrı işlemeğe kudreti kâfi olamaz.»<br />
Nitekim denilmiştir ki;<br />
«Cennette ebedî kalmak, niyyetin mükâfatıdır. Zira mümin, dünya ve kendisi ebedî kalacak olsa, ebediyyen Allâha kulluk yapmağa niyyetfidîr.<br />
— Keza kâfirde ebedi küfr üzere yaşama niyyetinin cezası ile cehen­nemde ebedi olacaktır.»<br />
Bu mes&#8217;elenin aslî esası metinde zikrolunan şu hadîsi şerifle îzah edi­lebilir:<br />
«Ameller, niyyetlere göredir.»<br />
Sehl ibni Sâd (R.A.) den nakledilen hadîsi şerif meali şöyledir :<br />
«Müminin niyyeti, amelinden hayırlıdır. Munafıkin da ameli, niyyetin-den hayırlıdır. Her ferd niyyefcine göre amel eder. Binâen aleyh mümin iyi ameli istediğinde kalbinde bir nur parlar.» Tabarânî &#8211; Fethulkebir, C. 3,265<br />
Bu hadîsi şerif ve îzâhattan anlaşılmıştır ki, her şeyde niyyet esastır. Niyyet olmayan ameller, makbul değildir. Ve bir şeyin ecrü mükâfatı veya cezası, kabul veya reddi, niyyetin hâlis veya fâsitliğine bağlıdır.<br />
Hiç bir niyyet ve gaye olmadan yapılan ameller, makbul olmaz. Zira amel, insanın cismi, niyyetde ruhu gibidir. Nasılki, insanın cesed ve cismi ruhsuz yaşayamaz, yok olur. Amelde niyyetsiz yok demektir.<br />
Niyyet, kalbin amelidir. Kalb ise, âza.ların en şereflisidir. Binâenaleyh en şerefli azanın ameli olan niyyet işide, her işin şereflisidir.<br />
İbâdet ve itâatlardan maksad, kalbi nurlandırmak ve îmânın muhafa­zasını sağlamaktır.<br />
Niyyet sebebi ile, az amel çok olur. Ecri mükâfatı kat kat artar. Bu yük­sek ecir amelde olmaz. Niyyetin devamlılık kasdının bulunması ile ecri mü­kâfatta devam eder.<br />
Üçüncü Fcjide : Niyyetin kısımları vardır ve üçtür.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Allâhın azabından korkmaktan nâşi niyyet edilerek kulluk yap!-lır.</li>
<li><strong>b)</strong> Allâhü teâlanın rahmetinden ummak ve cenabu hakkın nimet ve cennetine nail olmak niyyeti ile Allâha kulluk edilir.</li>
<li><strong>c)</strong> Cenabu hakkı tazim ve büyüklemek kastı ile kulluk. Bu kulluk kasdında rızayıbâriyi kazanmak ve cenabu hakkı tazimden başka hiç   bir şeyi kasdetmek yoktur. Ancak ve ancak o maksada bağlıdır.</li>
</ol>
<p>Birinci niyetle amel etmek kendisini tehlikeden korumak kasdı ile oldu­ğundan her varlığın kendisini tehlike ve azabdan koruması hâli vardır ve bu hâlin olması bizzarûre ihtiyaçtır.<br />
İkinci niyyetle amel ve itâata devam etmekte, nefsin arzu ve istekle­rine kavuşmak emeli vardır. Bu ise, midesine, şehvetine ve nefsânî arzula­rına hizmetten başka bir şey değildir. Ahmak ve nefislerinin esîri olan İn­sanların amelleri gibidir.<br />
Üçüncü niyyetle ibâdete devam edenlere gelince, gerçekten akıl ve idrak sâhibidirier. Zîra bunlar cenabu hakkın cemâlından başka hiç bir ga­yeye bağlı değiller, bütün emel ve amellerini bu maksada nail olmak için yapıyorlar.<br />
Bu kişiler akşam sabah cenabu hakka dua ederler ve bu duaları sebe­biyle rızâyı bâriyt kazanıb cemâlüllâha kavuşmak isterler.<br />
Şu halde Allâhü teâlaya en yakın insanlar, üçüncü niyyete sâhib «ce-mâlüllah maksadına sahib) olanlar, ondan sonra ikinci, ondan sonra birin­ci niyyete sâhib olanlardır. <a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a><br />
Dörndücü Föide ; Amel olmadığı halde bir mâsiyet ve kötülüğü kasdet­mek ve bu kasdın günah olub olmadığı cihetler.<br />
Evet yukarda geçtiği üzere amel etmek ciheti olmadığı halde hayra niyyet etmek, itaat ve ibâdettir. Binâenaleyh hayre niyyet etmeğe ecrü mü1 kâfat vardır.<br />
Şerre niyyet etmek ise, o şerri işlemeden sırf niyyet etmenin günah ve vebalı hakkında kitab ve sünnetten olan deliller bir birine muarız ve imam­lar arasında ihtilaf olduğundan kesinlikle bir hüküm verilememektedir. Evet mâsiyeti işleme azmî günahtır, ve fakat cenabu hakkın vâdî ilâhîsi ile afv olunur. Küfür ve şirke azmetmek ise, ihtilafsız küfürdür.<br />
Mâsiyet ve günahları hatırlama hükmü<br />
Mâsiyet ve günahın hatıra gelmesi üç şekilde olur. Ve şöyledir ;<br />
<strong>1-</strong> Kişinin kendi ihtiyar ve arzusu olmadan ve kendisinin kabul şek­lide bulunmadan mâsiyetin kalbe ânz olan şeklidir. Binâenaleyh bu şekiller teklifi ilahiye dahil olmaz, niyyet ve arzunun bulunmamasından dolayı kal­be gelen hayırda olsa sevab yoktur. Şer olursa eezalanmakda yoktur.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur.<br />
«Allah (c.c.) hiç bir kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi   yüklemez.» Bakara sûresi, 286<br />
Bu âyeti kerîmede beyan edilen takat ve kudretin yetişemiyeceği teklif­lerden biriside, insanın elinde olmayan ve kalbe gelen fakat üzerinde durul-&#8216;mayıp geçen arızî hatıralardır.<br />
Resûlüllah (S.A.V) efendimizden kalbe gelen vesvese hakkında sorul­duğu zaman, şöyle cevab vermişlerdi :<br />
«İşte o kalbe gelen vesvese, îmanın ta kendisidir.» Müslim<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Kalbe gelen küfür ve Bid&#8217;atları îtikad etmektir. Bu îtikatla yaşa­yan ve Def etmek emelini bulamayan kimse, elbette cezâlanacaktır.<br />
<strong>3 &#8211;</strong> Bir kişinin kendi irâdesi, arzusu ve kabulü ile kalbine vârid olan ve fakat o işi işlemeyen ve bir manîden dolayı âzalarının hiç bîrinde biz­zat görülmeyen şeydir.<br />
Eğer o kimsenin irâde ve ihtarı ile kalbine vârid olan şey haytr ise, ec-rü mükâfata nail olur.<br />
Şayet haksız yere mümini öldürmek, veya zina etmek veya   livâtada. bulunmak veya şarab İçmek veya namazı terk etmek gibi serleri işlemek kendi istek ve arzusu ile gönlüne gelir ve yapmağa kadir olduğu halde Al-iahdan korkduğu için, azalarda tezahür edib bu kötülükleri işlemezse, kö­tülüklerin gönlüne gelmesiyle cezalandırılmaz. Belki o kimseye ecrü mü­kâfat yazılır. Zira kalbindeki kötülüğü, Allah korkusundan dolayı işlemiyor.<br />
Eğer kalbine gelen kötülüğü Allahdan başkasından korkarak terk eder­se, işte ulemânın ihtilâfı buradadır.<br />
Bâzı âlimler : Kendi irâdesi ile kalbine gelen ve onu her hanki bir se-beble yapamayan kişi, bu niyyeti ile cezalandırılmaz, demişlerdir. Zira ce-nâbu hak bir âyeti kerîmede şöyle buyurmuştur ;<br />
«(Her ferdin) kazandığı (hayır) kendi fâidesine, yapdığı (şer) kendi zara-rınadır.» Bakara sûresi, 286<br />
Bilfiil şerri irtikab etmeyince kalbe gelen kötü düşünce ve vehimlerden dolayı muâhaza olunmaz.<br />
Resûlüllah (S.A.V) de şöyle buyuruyor.<br />
«Şüphesiz benim ümmetimin nefsinin söylMiği şeyi, dili ile söylemedi­ği ve bizzat istemediği müddetçe ondan onu (nebinin söylediği kötülüğü) ÂHâhü teâfa afv eder.y&gt; <a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a><br />
Ebî Hüreyre (R,Aj dan mervi hadîsi kudsîde de şöyledir : Resûlüllah (S.A.V) buyurduki; «Afıâhü teâtâ (meleklere) derki :<br />
«Kulum bir kötüEük yapmak istediğinde, yazmayın. Tâki o işleyinceye kadar (bekleyin).<br />
«Eğer o kötülüğü işlerse, işlediği gibi yazın. Eğer benim rızam için o kötülüğü terk ederse, o kimseye bir hasene (iyilik) yazın.<br />
«Eğer kulum iyük yapmak murad eder ve işlemez-se, o kimseye o iyi&#8217; lik gibi bir iyilik yazın.<br />
«Şayet yapmak istediği iyilimi yaparsa, o iyiliğin on mislinden yedi yüz misline kadar (ecir) yazın.» Akkirmâni, 21-keza müslim<br />
Diğer bazı ulemâda; Allahdan başkasından korkarak veya utanarak kötülüğü terk eden kimse, rızâyı ilâhiyyeyi kazanmak maksadı olmadan terk ettiği için cezalandırılır, demişlerdir.<br />
Delil olarak da şu mealdâki âyeti kerîmeleri okuyorlar :<br />
«Şahitliği, gizlemeyin, Kim onu gizlerse, hakikat şudur ki; Onun kalbi bir günahkârdır.»                                                                   Bakara sûresi, 283<br />
Diğer âyeti kerime mealleri :<br />
«Senin için hakkında bir bilgi bulunmayan her hangi bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların her biri bundan   mes&#8217;uldur.»<br />
İsrâ sûresi, 36<br />
«Aflâhü teâla sizin yerninlerinizdeki -lağv- dan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi kalelerinizin azmettiği yeminlerden dolayı cezalandırır.»<br />
Bakara sûresi, 225<br />
«Ey îman eden kimseler (müminler)! Zannın çoğundan kaçınınız. Şüp­hesiz (kaib ile yapılan) zannın bâzısı günahdır.» Hucurât sûresi, 12<br />
Alahdan başkasından korkarak veya utanarak yapmak istediği kötü­lüğü terk eden kimsenin cezalandırılacağını beyan edenlerden birisi de, Huccetülislâm İMÂMI GAZÂÜ hazretleridir.<br />
İMÂMI GAZÂÜ merhumun kesin delîli de şu hadîsi şeriftir :<br />
«İki müslüman kılıçlarını çekerek bir birlerine karşı çıkarlarsa, öldüren ve ölen her ikisi de cehennemdedir.<br />
«Denildiki, yâresûlellah! Bu katil (öldüren cehennemde) dir. Ölenin du­rumu neden böyledir?<br />
«Resûlüllah (S.A.V.) buyurdu :<br />
«Çünki o da (ölen kimse de) arkadaşını öldürmek ist e yordu.»<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a><br />
Bu hadîsi şerifte de beyan edildiği üzere, her ferd niyyeti ile ecre nâii olduğu gibi, niyyeti ile de ceza ve vizre müstehak olur. Ancak ilâhi afvede nail olabilir.<br />
Nitekim bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur :<br />
«İnsanlar, ancak niyyetleri üzere haşrolunurlar.»<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720682"></a>Nefsin Söylentileri Ve Azm</h3>
<p>&nbsp;<br />
Fukahâ ve meşâyihi kiramın beyanlarına göre, insanın nefsinde vâki olan ve mâsiyet işleme kasdı veya itaat etmek arzusu beş mertebe üzere oiur.<br />
<strong>Birinci mertebe :</strong> Hâcis-dir. O (Hâcis), kalbe bir şeyin uğrayıp ve fakat hiç durmadan geçen şeklidir. Sanki bir nevî elektirik akımı gibi kalbe bir şey gelir ve gider. Kalbe gelen bu şeylerden dolayı insan mes&#8217;ul değildir.<br />
<strong>İkinci mertebe :</strong> Hâtır-dır. O (Hatır), kalbe gelen her hanki bir fikir, te­reddüt içinde cereyan eder.<br />
Meselâ : Yolda giden bir kadının arkasından suret ve endamını düşü­nerek kadına iltifat ettiğinde kadının yüzünü görebileceğini gönlünde ta­şıyıp ve bir karara bağlamaması hâlidir. Kalbe gelen bu tereddütlü hatırla­madan dolayı insan mes&#8217;ul değildir. Zîra bunlar ihtiyari değil, ızdırârî hal-İ erdendir.<br />
<strong>Üçüncü mertebe :</strong> Hadîsünnefs : Nefsin söylemesidir. O da nefsin bir şey hakkında tereddüdünden hâsıl olan bir şeydir ki, onu işlemek veya terk etmek arasında cereyan eden iç güdü söyientisidir.<br />
Bir şeyi yapmak veya terk etmek hususunda insanın içinden kendi­sine söylenen telkinlerdir. Bu hâlin bulunmasından dolayı insan yine mes&#8217;­ul değildir.<br />
<strong>Dörndücü mertebe :</strong> Hem-dir. O (Hem-arzu ve istek), yapılacak işin iki cihetten bir tarafını kendi arzusu ile tereih etmektir.<br />
Bu hemm-in tahakkuk şekli şöyle olmaktadır : İyiliği tercih ederek yap­mak kasdına mukarın olursa iyiliği yazılır ve r-^Ûfata nail olunur.<br />
Eğer tercih edilere kyapılmak emeline mukarın olan şey şer ise, işle­medikçe yazılmaz ve bir cezada tereddüb etmez.<br />
<strong>Beşinci mertebe :</strong> Azm-dir. O (azm), bir şeyi kasdetmek ve yapmak ci­hetini kuvvetlendirerek samimiyet, sebat ve kararlılıkla o şeyin yapılması için verilen kesin karardır.<br />
Bu azme sâhib olan her insan, hayır veya şer neyi kasdederse, mükâ­fat veya cezaya müstehak olur. Zira azm, niyyetin kuvvet ve kesinlikle ya­pılmasını kararlaştırıp üzerinde ısrarla durma şeklidir ki, bir nevi niyyetin tezahür ve tahakkukudur.<br />
Yukardaki beş mertebe hâlinde insanın içinden gelen ve kalbinin amellerinden olan şeylerin cezaî yönden hükümlerini kısaca açıklayalım.<br />
Hâcis-den dolayı, bütün ümmetin icmâi ile insan cezalandırılmaz. Zira insanın kendi elinde olmayan kudret istek ve arzusu dışında olan bir şey­dir.<br />
Hatır ile {yani, kalbe gelen şeyin tereddüd hâli ile) Hadîsünnefs (nef­sin söylemeâi) de yukarda naklettiğimiz hadîsi şerifin hükmü ile günah ol.maktan kaldırıldığı anlaşılmıştır. Binâen aieyh günah olmayınca,   birinci mertebedeki Hâcis gibi, bunlarla bir vebal ve cezâyi müstelzim olmazlar. Ve bu üç hal iyiliklerde dahî bulunsa, ecrü mükâfat yazılmaz. Zîra kasd<br />
(niyyet) yoktur.<br />
<strong>Hemm-e gelince :</strong> Sahih bir hadîsi şerifte bunun hükmü şöyle beyan edilmiştir :<br />
«İyiliği kasdetmekle iyilik yazılır. Kötülüğü arzu etmekle kötülük yazıl­maz, beklenir. Eğer kötülük Allah İçin terk edilirse, bir adet iyilik yazılır. Ve eğer o kötülük işlenirse, bir tek kötülük yazılır.»<br />
Azm ise : Müdakkık ve muhakkik olan âlimlerin beyânına göre bir şeyi yapmaya azmeden kimse, muhakkak cezalanır.   (Eşbah Vennezâir, 19-20)<br />
Yukarda, küfre niyyet etmenin, küfür olacağını beyan ettiğimiz hü­kümde, bu azm şeklindeki içinden verilen kararın hükmünden ibarettir.<br />
<strong>Nıiyyetle ilgili fıkhı Hükümler</strong><br />
Fukahâ ve meşâyihin beyanlarına göre, «Bir iş ve amelde niyyet olma­dıkça, sevab yoktur.»   <a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a><br />
Bu hükmün açıklanması için, bâzı fıkhî hükümleri nakledelim.<br />
Niyyet etmek, bir şeyin sahih olması için şart olur. Namaz, Zekat ve Oruç da olduğu gibi.<br />
Niyyet etmek, abdest ve gusul de ise, şart değildir. Hanefî mezhebine göre, abdest ve gusülde niyyet sünnettir.<br />
Evet dünyevî ve uhrevî amellerde niyyet, esastır. Hatta mükâfat ve ceza da niyyete bağlıdır. Cennet ve Cehennemde ebedî kalmanın da niy­yetin neticesi olduğunu yukarda mükerrer olarak zikretmiştik.<br />
<strong>Namazda niyyet :</strong><br />
Merâkılfelâh ve haşiyesi Tahtâvî de, namazın sıhhati için niyyetin tarif<br />
ve îzâhı şöyle zikredilmiştir :<br />
«Namazın sahih olması için, niyyet şarttır. Ve o (niyyet) ibâdeti âdet­ten ayırmak için cezm edilen irâde (kalbin yönelmesi) dir. İşte bu niyyetle Aliah için olan ihlas, tahakkuk eder.<br />
Fetâvâyi Bezâziye de beyan edildiğine göre, Niyyet, İhlasın hasıl ol­ması için meşru kılınmıştır. Sonra riya ihlâsa karışmıştır. Riyanın karışma­sı ise, nafilelerdedir. Vâcib olan hükmün sakıt olması İçin, farzlarda riya yoktur,<br />
— {Namaz kılmada) Riyanın hakîkatı şudur :<br />
,«— Bir kimse, insanlardan hâlî (yalnız) olduğunda namazı kılmaz, in­sanların yanında olduğunda namazı kılar. İşte bu kimse için sevâb ve mü-<br />
kâfât yoktur. Zira bu adam Rabbisine ibâdette başkasını ortak koşmuş­tur.» <a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a><br />
Tarikatı Muhammediyede İMÂMI BİRGİVİ merhum riyakarlıkla ilgili şu hükümleri zikrediyor :<br />
«İbâdette riya (gösteriş) haramdır. Hatta ibâdetin aslında (farz ola­nında) olsa bile haramdır.<br />
«Bir kimsenin farz olan namazı insarın yanında kılıb, yalnız başına ol­duğunda kılmaması gibidir ki, işte bu hal bâzı âlimlere göre küfürdür. Bu hüküm tatarhâniyede zikredilmiştir.» Tarikat Muhammediye, 62<br />
Mülteka ve şerhinde de şu hükümler mezkûrdur :<br />
«Namaz kılacak olan kimse, kalbinin kasdını (niyyet ve karârını), ifti-tah tekbîri ile namaza bitiştirmesi lâzımdır.<br />
— Binâenaleyh iftitah tekbîrinden sonra niyyet etmek caiz olmaz.<br />
— (Kalb ile yapılan) niyyete, dil ile yapılanı söyleyerek bitiştirmesi ef-daldır.<br />
— Sahih olan rivayette; Teravih namazı, sünnet ve nafile     namazlar için, mutlak niyyet (yâni, isim zikretmeden mutlak namaza niyyet etmek) kifayet eder.<br />
Farz namaz için tâyin etmek şarttır. Meselâ : ikindi namazı (ikindinin farzı) gibi.» <a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a><br />
İmam olan kimseler de, tek başına kılan kimseler gibi niyyet ederler. Ancak imamlar arkalarında bulunan cemaatın sonunda kadınlar bulunur­sa, onlara imam olduğuna niyyet etmesi lâzımdır. Zira kadınlara imamlık ancak niyyetle sahih olur.<br />
Eşbah Vennezâirden bâzı hükümleri nakledelim ;<br />
<strong>Cuma namazı için Hutbede Niyyet :</strong> Hutbenin sahip olması için şarttır. Hatta hatib.mimbere çıktıktan sonra aksırma ve tısırmaşı hâlinde «Elham-düllüllah der ve hutbenin hamdelesini kast etmesse, o hâli ilede hutbeden inerse, hutbe şahin olmaz. Zira hutbenin hamdelesine niyyet edilmediğiden hutbenin sıhhatinin şartı bulunmamıştır.<br />
Bayram namazlarını hutbelerinin sahih olup olmamasının şartıda, cuma nın hutbesinin sıhhatinin şartları gibidir.<br />
<strong>Ezanda niyyet :</strong> Ezanın sahih olması için niyyet şart değildir. Ancak sevab ve mükâfata nail olmak için niyyet lâzımdır (sünnettir).<br />
<strong>Zekatta niyyet :</strong> Zekâtın edası niyyetsiz sahih olmaz. Zekat olarak ve­rilecek şey, ya zekatlık olarak ayrılırken veya zekâtı edâ ederken zekâta niyyet etmek şarttır.<br />
<strong>Oruç da niyyet :</strong> Orucun sahih olması İçin de her gün niyyet etmek şarttır. Farz, sünnet ve nafile oruçlarda niyyetin şartlığı müsavidir. Niyyetlerin zamanları hakkında geniş malûmat fıkıh kitablarının oruç bahsinde mezkûrdur.<br />
<strong>Hac da niyyet :</strong> Hacc, farz olsun, nafile veya umre olsun Haccın sahih olması için, mutlaka niyyet şarttır.<br />
<strong>îtikaf da niyyet</strong> : Itikaf,, vâcib olsun, sünnet veya nafile olsun îtikâfın sahih olması için niyyet şarttır.<br />
<strong>Kurban da niyyet :</strong> Kurban alınırken veya alınacağı zaman kurban niy-yetinin bulunması lazımdır. Keza kesileceği zamanda niyyet lazımdır.<br />
<strong>Cihad da niyyet :</strong> İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan Cihad içinde ihlaslı niyyetin bulunması lâzımdır.<br />
<strong>Vasiyet de niyett :</strong> Eğer vasiyyet eden kimse, vasiyyeti ile cenâbu hak ka yaklaşmayı kasdeder (niyyet eder) se, o kimse için sevab ve mükâfat vardır.<br />
Şayet Allâhın rızasını tahsil etmek niyyeti olmadan vasiyyet ederse, o vasiyyet sahihdir. Fakat ecrü mükâfat yoktur.<br />
<strong>Vakıf da niyyet :</strong> Vakıf,, başlı başına bir ibâdet olmadığından vakfeden kimse, Allah rızâsı için vafederek hâlis bir niyyet ettiği zaman o vakıfdan mükâfat alır. Allâha yaklaşmak ve rızasını kazanmak niyyeti olmazsa, bu takdirde sevab ve mükâfat yoktur.<br />
<strong>Nikah da niyyet :</strong> Fakihler dediler ki : Nikah, ibâdetlere en yakın amel­lerdendir. Hatta nikah işi ve aile efradının ihtiyacı ile meşkul olmak yalnız başına kuşeye ibâdete çekilmekten efdal ve sevabdır.<br />
Nitekim bir hadîsi şerifte şöyle buyurulmuştur :<br />
«İnsanların hayırlısı, onlara fâidesi olan kimsedir.»<br />
Nikahlanmak (evlenmek), mutedil ve sakin olan kimse için, sahih olan kavle göre sünneti müekkededir. Nefsin tahriki ve şehvetin azgınlığı hâlin­de olan kimseye de, evlenmek farzdır. Binâen aleyh sevab ve mükâfatın hâsıl olması için, evlenmede de iyi niyyete ihtiyaç vardır.<br />
<strong>Hüküm ve Hâkimlik de niyyet :</strong> Fukahâi kiram dedilerki : Hüküm ver­mek ibâdetlerin en şereflilerinden birisidir. Binâenaleyh hüküm vermeye de sevab ve mükâfat niyyetin hâlis olmasına bağlıdır.<br />
<strong>Mubah ve Helal olanlar da niyyet :</strong> yemek, içmek, uyumak, mal kazan­mak, nikahlanmak ve ailevi münâsebette bulunmak gibi, mubah olan işler­de niçin yapılır ve neye niyyet edilirse, onun için olur.<br />
eMselâ : Bu mubah olanları işlemekle itaat ve dînî vazifelerini yapma­ğa takviye ve kuvvet vermek için veya o iyi olan itaat ve dîni vazifelere kavuşub İfa etmek kasdı ile yapılırsa, görünüşte yemek, içmek, yatmak, uyumak ve emsali işler dünya işi ise de, niyyet ve gayenin hâlis olması ile ibâdet ve âhiret amelidir.<br />
<strong>Muamelatta niyyet : muamelat :</strong> Alış verişler pek çok nevîlere ayrılır. Alış veriş de niyyete itibâr yoktur. Söz ve lafızların durumuna ve söylenişi­ne itibar olunur. Caymak ve İcarlarda da itibar, konuşmayadır. Lâkin alış verişte mazî sığası yerine (yani, aidim verdim veya sattım yerine} sin ve sevfe harfleri olmadan muzârî (gelecek) sığası kullanılırsa, bu husus da fa-kihler, niyyein lüzumundan bahsetmişlerdir.<br />
<strong>Hibede niyyet :</strong> Hibe : bağışlama da niyyete ihtiyaç yoktur. Sözle ba­ğışlamak kifayet eder, velevki iatîfe ile söylensin.<br />
Fakat ikrah ve zorla söyleterek bağışlatılırsa, bu bağış sahih olmaz. Zîra bağışlamada bulunması şart olan rıza yoktur.<br />
<strong>Talak da niyyet :</strong> Talak, sarih ve kinaye olmak üzere ikiye ayrılmakta­dır. Sarih taiakda niyyete ihtiyaç yoktur. Sözle ne söylenirse, İtibar onadır.<br />
Kinaye taiakda ise, talâkın vâki olması niyyete bağlıdır.<br />
Talâkın diğer çeşitleri ve yukardaki meselelerin uzun İzahı, fıkıh kitab-farımızda mufassal olarak beyan edilmiştir. Ayrıca «Mülteka Tercümesi» adh eserimizin cildlerinde uzun İzahlarve dliilerle malumat zikredilmiştir.<br />
<strong>Yemin de niyyet :</strong> Yemin etme de ve yeminin vukuunda niyyete ihtiyaç yoktur. Binâenaleyh bir kimse, bilerek veya sehvederek veya hataen veya mükrehen (zor(anarak) yemin etse yemin vâki olur.<br />
<strong>ikrar da niyyet :</strong> Bir şeyi ikrar etme de niyyete ihtiyaç yoktur. Keza, vekâlette, emânet tevdi etme de, ariyet koymada, İcara verme de, iftira ve hırsızlık hükümlerini ikrar etmede niyyete muhtaç olunmaz. Niyyt etmez­den evvel bu hükümleri söylemekle kesinlik ve karar vâki olur. Fakat her şeyin rızayı bâriyi kazanmaya bağlı olması hasebiyle hâlis niyyet ve meş-rûiyyet dâhilinde hareket etmek kasdınin bulunması gerekir.<br />
<strong>Kur&#8217;an okumak da niyyet :</strong> Kur&#8217;anı kerimi okuyacak kişi, cünüb, hayız-lı ve nifaslı kadın olursa, kur&#8217;an niyyeti ile okuyamaz. Fakat, kura&#8217;nı kerî­min, dua, zikir, teşbih ve tehlil âyetlerini ve kur&#8217;anı kerîmi zikir kasdı ile okursa, bu takdirde bu kimselerin okumaları caiz ve mubahtır.<br />
Bir kaide de şöyle denilmiştir :<br />
«Bütün işler, maksad ve gayelere göredir.»<br />
Bu kaideyi İzah sadedinde «Eşbah Vennezâir» adlı eserde şu hüküm­ler zikredilmiştir :<br />
«Fetâvâyı kâdi Han da zikrolunmuştur ki,<br />
«Şırayı, şarab yapan kimseye ticâret niyyeti ile satmak haram olmaz. «Fakat şarap yapmak kasdı ile şırayı satmak haramdır. «Keza bağ ve bahçe üzümleri de aynı böyledir.». Eşbah, 10 Yine aynı eserde ve diğer fıkıh kitabiarında şu hükümler mezkûrdur : «Namaz kılan bir kimse, cevab vermek kasdı ile kur&#8217;anı   kerimden bir âyet okursa, namaz bâtıl olur. Zîra kur&#8217;an âyetini kıraat kasdi ile değil, bir<br />
kişinin sualine cevab vermek kasdı ile okumuştur. Böylece cevab ise, na­mazı ifşad eder..<br />
Keza namaz kılan kimseye, kendisinin sevineceği bir haber söylenince şükretmek ve sevincini izhar etmek kasdı ile «Elhamdülillah» derse, na­mazı bâtıl olur.<br />
«Ve bir kişinin ölümünü duyunca namazdaki adam «innâlillah ve innâ ileyhi raciun» der ve bu sözle haberin üzüntüsünü kasdederse, namazı yine bâtıl olur..»<br />
Bu mes&#8217;eleterin daha geniş izahı, «Mülteka tercümesi» İsimli eserimi­zin 1, 2, 3. ve 4. ciltlerinde beyan edilmiştir. Mahallinden okumak ve okut­mak şâyânı tavsiyedir.<br />
Buhârî ve Müsiimin ittifakı ile rivayet ettikleri bu «Ameller niyyetlere göredir» hadîsi şerif, meşhur hadîsi şerifdir.<br />
Bu hadîsi şerifin fazileti hakkında yukarda muhtelif hükümler zikre­dilmiştir. Son olgrakda imâmı şâfî-i merhumdan rivayet edilen şu hüküm­ler şâyâni dikkattir :<br />
«Bu hadîsi şerifin fazileti, ilmin yarısı mahiyetindedir. Bu İlmin yansı olması ciheti, şöyledir : Şüphesizki niyyet; kalbin kulluğudur. Amel etmek ise, kalbin kulluğunun açıklanmasıdir. Veya elbette din; ya zâhirendir oda ameldir. Veya bâtinendir. O da niyyettir.»<br />
İmamı Şâfi-Î den «innemel âmâlübinniyât&#8230;». hadisi, ilmin dörtte birine delâlet eder, hükmüde rivayet edilmiştir.<br />
Netekim şöyle denmiştir.<br />
«Bize göre, hayrın esâsı dört kelimedir, işte bunları, yer yüzünün ha­yırlısı (Hz. Peygamber) buyurmuştur;<br />
«Şüphelilerden kaçın, zühdet, sana yardımı olmayan şeyi terk et ve niyyetle amel et.»<br />
Bu son cümlelerde dört hadîsi şerife işaret vardır. Sanki dört hadîsi şerif bütün iyilikleri ve hayrı beyan etmektedirler. Böyle oluncada «Ameller niyyetiere göredir» hadîsi şerifide ilim ve hayrı beyan eden hükümlerin dörtte biri {%) olmuş oluyor.<br />
Hulâsa-i kelam, îman, amel ve ahiakda iyi niyyet, ihlas ve sadakat İâzımdir. Onları da yukardaki muhtelif ayet ve hadîsi şerifler ve bu hadîsi şerifde Hz. peygamberimiz en güzel şekilde ifâde ve îzah buyurmuşlardır. Yeterki mucibi ile amei edelim. Mevtamız her şeyde iyi niyyet ve ihiası nasıb buyursun. Amin. <a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720683"></a>Îman   Bahsi</h3>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720684"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>2-</strong> (|) Ömer bin el hattab (R.A.) dan rivayet olunmuştur, demiştirki :<br />
«Günün birinde Resûlüllah (S.A.V) efendimizin huzurunda bulunduğu­muz sırada birde baktıkki, elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculğa delalet eder hic bir alâmet olmayan ve böyle iken yine hiç birimiz tarafından tanınmayan bir kimse çıka geldi. (Sokula, Sokula) nihayet ne-biyyi muhterem (S.A.V.) Hazretlerinin yanına (varıp) oturdu. Ve dizlerini (Resûlüllahın) dizlerine dayayıp ve her iki avcını. (Resûlüllahın veya ken­disinin) iki uyluğu üzerine koyup :<br />
— Ya Muhammed (SAV) ! İslam nedir? bana söyle dedi.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) :<br />
— İslam, Allahdan başka hiç bir ilah ve mabut olmadığına ve   Mu-hammed&#8217;in Allanın Resulü olduğuna Şehadet etmen, namazı kılman, Ze­kâtı vermen. Ramazanda oruç tutman ve gücün yeterse,   beytullahı hacc (Ziyaret) etmendir, buyurdu.<br />
— O (yabancı kimse) : doğru söylüyorsun, dedi.<br />
— Biz, (bu adam) hem Resûlüllaha soruyor ve nemde onu tastik edi­yor, diyerek onun hâline hayret ettik.<br />
— Ondan sonra birde : İman nedir? Haber ver, diye sordu.<br />
— Resulü ekrem (SAV) efendimiz :<br />
— İman, Allâha, meleklerine, kitaplarına.     Peygamberlerine ve âhıret gününe inanmandır.<br />
Birde hayır ve şer (tatlı, acı hangi çeşidi olursa olsun) kadere İman etmendir, buyurunca;<br />
— (Oyabancı kimse) doğru söylüyorsun, dedi.<br />
— Ve ihsan ned,ir? Söyle, diyerek bir daha sordu.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) efendimizde-<br />
— İhsan, Allahü teâlaya sanki görüyormuş gibi ibadet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan o seni görüyor, buyurdu.<br />
—; O (Yabancı adam), yine : doğru söylüyorsun, dedikten sonra :<br />
— Kıyamet ne zaman kopacak? bana haber ver, dedi. (Resûlüllah} Cevaben, bunda sorulanın bilgisi, sorandan   Ziyade değildir, buyurdu,<br />
— Öyle ise emarelerini (yâni, kıyamet kopmazdan evvelki görülecek alâmetlerini) bildir, dedi.<br />
— Resü.&#8217;ûllah (S.A.V) cevabında :<br />
— Müîk olarak elde olan Câriye kadının, kendi sahibini doğurması ve yalın ayak, sırtı çıplak, fakir davar çobanlarının hangimizin ycpdığı bina da­ha yüksektir- diyerek (Servet ve samanca) yarışa çıkdıkEarını     görmendir, buyurdu.<br />
—Bundan sonra o (yabancı) adam gitti.<br />
— Bunun üzerine nebiyyi Muhterem (S.A.V,) Hazretleri de bir müddet durduktan sonra .-<br />
— Yâ Ömer (R.A)! bilirmisin o soran kimdi?   diyerek sual îrad etti.<br />
— Hz. Ömer (R.A) de : Allah ve Resulü bilir, dedim.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdularki :<br />
— O, cebrâil (A.S) idi. Size dininizi öğretmek için geldi.»<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720685"></a>Îzâhât</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifin Râvisi Hz, Ömer (R.A.) şahsiyeti ve hayatı hakkında ge­rekli malumat birinci hadisi şerifin îzahat bahsinde beyan edilmiştir.<br />
Hz. Cebrail Aleyhisseiâmın bir beşer kılığında gelişi ve bir yolcu ema­resi olmadığı halde huzuru seâdete mütevâzi&#8217; bir şekilde girib islâm dan, îmandan, ihsan ve kıyametten suâl etmesi ve sorduklarına verilen cevâoı tasdik etmesi, büyük bir mucize, ifâhi tâlim ve terbiye hususunda pek dik­kat edilmesi lâzım olan bir hal ve hareketdır.<br />
Zira Hz. Cebrâil aieyhisselâmın bir beşer suretinde gelişi, meleklerin ilâhi kudretle çeşitli şekil ve kıyafete tebdil edebildikleri ve beşerle beşe­rî münâsebetlerin, insanların bir birlerine ülfet ve ünsiyet ettikleri ve her cinsin kendi cinsi ite hüsnü muaşerette bulunduklarındandır.<br />
Ve Cebrâil aieyhisselâmın gayet mütevazı bir şekilde gelişi aynı za­manda dizinin üstüne oturup ellerini Resûlüllâh&#8217;ın veya kendi dizleri üzeri­ne koyuşuda; bir âlimin, velînin, âmirin ve büyüğün huzuruna nasıl girile­ceğini, edeb ve nezâketle nasıl iltifat edilib-soru sorulacağını ve sorulan suallerin cevablannı nasıl karşılamak gerektiğini, bütün ümmeti Muham-mede tâlim ve tavsif etmektedir. Yeterki bu güzel hareketten her mü&#8217;min nasibini alsın.<br />
Bu hadisi Şerifde görüldüğü üzere Cebrâil aieyhisselâmın gelib soru­lar sorub ve cevabları tasdik etmesi olduğundan «Cibril Hadisi» denilmiş­tir.<br />
Cebrâil aleyhisselâm; Resûlullâhın huzuruna gelib bu sorulan sorma­sı, hicretin onuncu senesinde vuku bulmuştur. Ve bir rivayette onuncu hic­retinde hemen veda haccından biraz evvel vâki olmuştur.<br />
Hz. Cebrail&#8217;in bu sualleri, Resûluilahm hayatının sonunda sormasının sebebi hikmeti ise, Kur&#8217;an âyetlerinin hemen-hemen tamamı gelmiş ve is­lâm ahkâmı tekemmül etmiş olması hasebiyle cenâbu hak tarafından Haz-rti Peygambere getirmiş olduğu hükümlerin ana esaslarını bütün ashaba tâlim ve tealiüm için bir &#8211; bir soruyor ve verilen cevabiarıda irkilmeden tas­dik ediyor.<br />
İşte böylece hak tebliğcileri, isîâmtn, îmanın, ihsanın ve kıyametin hü­kümlerini ümmete tâlim ve tarif mahiyetinde vazifelerini son olarak bir da­ha yapmış oluyorlar.<br />
Islâmın beş şartı hakkında ayrıntılı îzahat, hemen ileride 4. hadisi şe­rifin altında arzedileceğinden burada sâdece islam kelimesinin lüğât ve şerîat manâları i!e islam ve îmanın birleştiği ve ayrıldığı yönleri hulâsa olarak nakledeceğiz.<br />
İslâm; îuğaita, boyun eğmek, teslim olmak manasınadır. Şeriatta isEâm : İman tabir olunan bâtını tasdik şartı ile zahiren is­lam hükümlerine inkıyat, etmek (boyun eğib işlemek) tir.<br />
Yani, islam demek, kelime-i şehâdeti dili ile söylemek, beş vakit na-. mazı edâ etmek, fakirlerin hakkı olan zekatı vermek, Ramazanı şerif orucu­nu tutmak ve hacca gitmeye muktedir olunduğunda haccetmektir. İşte bu söz, fiil ve hareketlerle yapılan amellere islam denir. Ve bu amelleri inana­rak yapanlarada mü&#8217;min ve müsiüman denir.<br />
îman ise, lüğatta, inanmak, tasdik etmek manasınadır. Şeriatta İman; Peygamber Muhammet aleyhisselâmı, Allâhüteâlâ tarafından getirmiş ol­duğu şeyleri (Kur&#8217;ânın âyet ve hükümlerinin hebsini) kesinlikle inanıb kalb-!e tastik ve dil ile ikrar etmektir.<br />
Bu şekilde îman eden kimseye, «Mümin» ve inanılan şeyede «Müme-nünbih»   denir.<br />
Evet îmanın rüknü, kalb ile tasdik&#8217;dir. Şartı ise, di! ile ikrardır. Dil ile ikrar etmek, bir kimsenin îmanlı olduğunu bilip hadlerin, cenazelerin, tekfin ve teçhîzi ve terekenin taksimi gibi hükümleri dünyada icra etmek için şarttır. Zira kalb ile tasdik gizli bir iştir. Öyle ise, kalb ile tasdik mutlaka açıklanmalıdır. Oda dil ile ikrar edip islâmın diğer şartlarını işlemektir. Doğ rusuda budur. Zira insan, cesed ve ruhun mecmuundan ibarettir. Şu halde .her ikiside îmandan başka nasibini almalıdır. Şöyleki; «Kalb ile tasdik» Ru­hun ve «di! ile ikrarda» cesedin nasibidir.<br />
Binâenaleyh bir kimse, İman hükümlerini kalbi ile tasdik eder dili ile söylemezse, işte o kimse Allanın indinde mü&#8217;mindir. Fakat dünya hüküm­lerinde ifnsanların yanında) mü&#8217;min değildir.<br />
Bir kimsede, inanılması lâzım oian esasları dili ile ikrar eder ve fakat münafık gibi kalbi iie tasdik etmezse, Allanın indinde kâfirdir. Lakin zâhiren islam görüldüğünden ve kalbini insanlar bilemediğinden insanların na­zarında müslümandır. Keza Şerhi akâid, 56 Evet îman, kalbin ameli demektirki, inanılması lâzım olan bütün hü­kümleri kalb iîe tasdik etmektir. Kalb ile tasdik edilen ve fakat dil ve amel ile söylenib yapılmayan bu îmanın varlığını ve gerceKliğini ancak Allâhü teâla bilir. Zira bu kalbdeki olanları yüce mevlâdan başka hiç bir fert bile-<br />
mez.<br />
Biz mü&#8217;minler ve bütün insanlar ise, kalbin ameli olan imanı dili, eli ve diğer azaları ile islâmın ve kur&#8217;anın hükümlerini söyleyib amel edip ve ya­parsa, işte o kimse hakkında «Müslüman» hükmünü verebiliriz.<br />
İmanın, kalbin ameli olduğunu beyan eden bir kaç âyeti keriyme meâîi şöyledir :<br />
«İşte Allah (C.C.), böyle (Zâlimleri) sevmiyen bir kavmin kalblerine imanı sabit kılmış ve kendilerini yüce katından bir rahmetle kuvvetlendir­miştir.» Mücâdile sûresi, 22<br />
«Kalbi imanla kararlaşmış olduğu halde..» Nahl sûresi, 106<br />
«Kimki, Allâha îman ederse, Allah (C.C.) onun kalbine hidâyet verir»Teğabun sûres:,<br />
Peygamber Aleyhisselam efendimizde bir duasında şöyle buyurmuştu :<br />
&lt;Ey Allâhım! Kalbimi dînin ve tâatın üzerine sabit kil.» Şerhi akait, 55<br />
Dili ile ikrar edib lâilâhe illallah, Allahdan başka ilah yoktur, diyerek îmanını izhar eden bir kimseyi öldüren Üsâme Radıyallahü anh hazretlerine Peygamber sallâhü aleyhi vesellem Hz. üsâmeyi irşad   mâhiyetinde şöyle<br />
buyurmuştu :<br />
«O kimsenin kalbini yardınmı?»<br />
. Yani dili ile ikrar edib kalbindeki îmanının varlığına delâlet eden sozu-ne inanmadığına göre, o kimsenin imanlı olub-olmâdığını bilmek için kalbi-nimi yardın? demektir. Elbet kalbini yanb insanların kalbine muttali olmak imkanı yoktur. Zira kalbdeki olanı Allahdan başka kimse bilemez.<br />
Biz insanlar, ancak zahiren görülen ve duyulanlar ile hükmede biliriz.<br />
Meselâ : keüme-i şehâdeti söyleyen, beş vakit ve Cenaze namazı kılan, oruç tutan, Zekat veren ve Hacc farizasını yapan, kurban kesen, ve haramlardan kaçınan kişiler mü&#8217;mindirler.<br />
Burada bir hususu daha belirtmek gerekir.<br />
İman ve islam esaslarını dili ile ikrar ve kalbi ile tasdik eden kişinin imanlı ve mü&#8217;min olduğunu öğrenmiştik. Binâen aleyh bir kimse îman ve İslam esaslarını bilir, dili ile ikrar ve kalbi ile tasdik etmezse mü&#8217;min olmaz Zira bilgi İmandan sayılmaz.<br />
Netekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur : «Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (O Peygamberi) Öz oğullarını ta-nıdıklaVı gibi tanırlar. Öyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikati büebile gizlerler.»   Bakara sûresi, 146<br />
Bu âyeti kerîmenin tefsirinde şu hüküm naklolunmuştur :<br />
Rivayete göre, Hz. Ömer Radiyallâhü anh yahûdilerden müslüman olan Abdullah bin selam (R.A) a bu âyeti kerimede bahsedilen bilginin ne olduğunu sormuş. O, cevaben demişki : «Ya Ömer! ben Peygamberimiz sallallâhü aleyhi veseliemi gördüğüm zaman oğlumu tanıdığımdan ziyâde »anıdım. Çünkü oğlumda, anası ihanet etmiş ise, şüphem olabilir. Fakat peygamber hakkında zerre kadar şüphem yoktur. Onun vasıfları Tevrat da zikredilenlerin aynısı ve tamâmıdır.»<br />
Yukardaki âyeti kerîme ve mes&#8217;elede beyan edildiği üzere bir kimse kur&#8217;an âyetlerini ve bütün islamın hükümlerini bilse ve fakat kalbi ile tas­dik edip îman etmese, o kimse mü&#8217;min değildir. Zira bir şeyi bilmek onu kabul etmek manası taşımaz.<br />
Öyle ya eğer bilgi îmandan sayılsa idi, Hiristiyanların Rahip ve Pa­pazları ve daha bir çok kâfirlerin imanlı olması ve dolaysiyle mü&#8217;min olması gerekirdi. Zira bir kısım kâfirler islamın ve îmanın esaslarını ve kur&#8217;anın hükümlerini bilmektedirler. Halbuki inanmamakdadırlar.<br />
Şu halde çeşitli isimler altında toplanan ve hatta maksatlı ve sinsice islam düşmanı olan kimselerin, Kur&#8217;an ve islamın esaslarını beyan etmele­ri îmandan sayılmaz ve mümin değillerdir.<br />
Yukardaki tarif ve İzahlardan anlaşılmıştaki bir kimse, inandığı şey­leri azalarında tezahür eden ve îmanının varlığına delalet eden bir ameli iş­lemediği veya işlediği görülmeyince müminler nazarında mümin olmaz ve mümin muamelesi yapılamaz. Ancak Aliâhın indinde mümindir. Oda insan­larca malum değildir.<br />
Fakat dış azalarında isiâmın esasları görülür ise, kalbi ile inkar etse dahi dünyada insanların nazarında mümin ve müslümandır. Hakikatta îman etmediğinden Aliâhın indinde mümin değildir.<br />
Netekim bu hal ve gerçek hüküm, kur&#8217;pnı kerimde şöyle beyan edilmiş­tir :<br />
«İnsanlardan bir takım kimseler vardirki, biz Allâha ve kıyamet günü­ne inandık, derler. Halbuki onlar, iman etmiş değillerdir.<br />
«(Zanlarınca onlar, kalblerindeki küfürlerini örtmekle) Allâhü tealay. ve müminleri aldatırlar. Onlar, kendi nefislerini aldattıklarını   bilmezler.)*<br />
Bakara sûresi, 3-9 Diğer bir âyeti kerime meali : «(Ganimet olde etmek sevdası ile görünüşte İslâmı kabul eden bâzı)<br />
Bedeviler : Biz gerçekten îman ettik, dediler. (Ey Habibim! onlara) deki : Siz kalblerinizle îman etmediniz. Ancak biz (kılıç korkusundan veya insan­ları aldatıp islamın nimetlerinden faydalanmak için) müslüman göründük. Henüz îman kalblerinize girmemiştir.» Hucurât sûresj 14<br />
Bu âyeti kerimede beyan edilen görünüşde müslüman hakikatta mü­min ve müslüman olmayan birçok kimseler, Riyakarlık, menfaat, makam ve mansıba kavuşmak sevdası ile bâzı yerlerde ve muvakkat bir zaman için müslüman görünen ve müslümanların hâmisi sıfatına bürünen fakat ha­kikatta açık dan kâfir olan kimselerdende tehlikeli olan münafık omelli kişi­ler halindedir. Ne yazıkki müslümanların saflık ve cahilliği, böyle kimsele­rin revaç bulmalarına ve nifaklarının tesirine sebeb olmaktadır.<br />
Sahte imanlılara kanmanın ızdırabını Akif merhummda şöyle feryat ediyor:<br />
Eyvah beş on kâfirin îmanına kandık.<br />
Öyle bir uykuya dafdık ki, Cehennemde uyandık.<br />
Şu halde her mümin müslümandır. Fakat her müslüman mümin değil­dir. Aralarında umum husus min vecih vardır.<br />
Bir kimse, müminmi; mutlaka müslümandır. Zira îman ve islam birdir. Esasda îmansız islam ve isfamsız îman tasavvur olunmaz ve ikisi bir birin-siz bulunmaz. Aralarındaki fark lafzîdir.<br />
îman, islamsız ve islamda İmansız olmaz. Şer&#8217;i hükümde ve hakikatta, îmanla islam, insanın sırtı ile göksü gibidir. Nasıl ki bir insan, yaşamak için bu iki varlığın birlikte olması na muhtacdır ve insanın hayatı için bunlar beraber olmalıdır. Öyle ise bir kimseninde hâlis ve muhlis mümin olması için ,îman ve islamın beraber bulunması lazımdır. Aksi takdirde yukardaki farklar olur. Zarurî haller karşısında îman ve inanış şekilleri İse, bu İzahat­tan farklı olabilir.</p>
<ol>
<li><strong>a) İcmali îman :</strong> İnanılması gereken îman esaslarına hulâsatan ve icmâlen inanmaktırki, îmanın şartlarını, islamın şartlarını ve diğer inanıl­ması lâzım olanları bir bir sayıp izah etmeden top yekûn hepsine kalb ile inanarak tasdik edib dil ile ikrar etmekten ibarettir.</li>
<li><strong>b) Toîsili îman :</strong> İnanılması lâzım o!an îman esaslarını ayrı ayrı sa-yıb delil ve îzahlariyle öğrenib kafb ile tasdik ve dil ile ikrar etmekdir.</li>
</ol>
<p>Meselâ ; İmanın altı şartını, islamın beş şartını ve diğer îman esasları­nı bir bir sayıp tarif ve İzah ederek delil ve kaynaklarla öğrenib inanmak tırki, taklidden istidlale ve icmaldan tafsile dayanan îman şeklidir.<br />
İlâhî sıfatları ve delillerini, kitabları. Melekleri, Peygamberleri, hayır ve şerri, kaza ve kaderi ve diğer; islam ve îman hükümlerini delil ve senet­lerle tavsif edib inanmaktır ve bu îman kâmil bir îmandır.<br />
Biraz iterde sayacağımız sıfatı ilâhiler ve îman hakkında daha geniş malumat Akâid ve kelam kitablarından ve ayrıca bizim «İSLÂMDA EVLİYA MESELESİ ve HÂRİKALAR» adlı eserimizde arz edilmiştir.<br />
Birde îmanın zıddı olan küfrün mâhiyet ve çeşitleri ile elfazı küfür me­seleleri «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin ikinci cildinde uzun uzun be­yan edilmiştir.<br />
İnsanlar, inanış itibariyle bir hak ve hakikata inananlar vardır. Bun­lara mümin ve müslüman denir.<br />
Birde küfre ve batıl olanlara inananlar vardır. Bunlara kâfir denir. Kâ­firler küfrü üzere öldüklerinde, mutiak ve muhakkak cehennemdedirler.<br />
Müminler İse, itaatkâr ve isyankâr olmak üzere iki kısma ayrılırlar. İtaatkar olan müminler, şüphesizki cennettedirler.<br />
Asî olan müminler ise, iki kısma ayrılırlar. Bir günahlarından tevbe edenler olur. Bunlar elbette cennettedirler.<br />
Birde günahlarından tevbe etmeyib isyanına devam eden qsî müminler vardır. Bunlarda Allanın dilemesine bağlıdır. Binâenaleyh cenabı hak diler­se afv edip cennetine katar. Dilerse cehenneme katıp azab eder.<br />
İnsanlar içerisinde birde sabit bir inancı olmayan içi dışı başka, sözü özüne uymayan inaçsız münafıklar vardır. Bunların varacağı yerde cehen­nemin en aşağısı olan esfele sâfilin denilen mahallinde azab olunacaklar­dır.<br />
Gerçekden insanlar, ya mümin, ya münafık veya kâfir olurlar: Hal böy­le iken çok değişik ve yeni çıkarılan isimlerle ilerici, gerici, milliyetçi, mil­liyetsiz, sağcı, solcu, kominst, mason, falancı, flancı, cnarşit, falan partili, filan partili, ve daha zikri uygun olmayan gurublar, fırkalar ve şahıslar türe­miş ve türemektedir.<br />
Esâsında insanlara, müminlerden ise, mümin, kâfirlerden ise, kâfir ve münafıklardan ise, münafık damgasını vurarak ifade etmek ve bu sınıflar­dan olanların vasıflarını beyan etmek gerekir.<br />
Kur&#8217;anin beyan ettiği bu teşhis ve tabirleri bırakıp yeni uydurulan ke­limelerle meşkul olmak, hakikatleri öğretmeyib zait ve lüzumsuz şeylerle milleti islâmiyeyi dejenere etmekten başka bir şey değildir.<br />
Nitekim günümüzde islâmı savunan ve islâmdan bahseden pek çok kişiler, esas dâva olan islâmı tam öğrenmeden ve gereği ile amel etmedik­lerinden bir takım abes, batıl ve haram olanlarla, daha doğrusu kâfir ve münafıkların amel ve emellerini takiid edercesine hareket etmektedirler. e bu hareketlerini şeytan kıyası olan fasit bir kıyasla işi güya hakka uydur­maya çalışmaktadırlar.<br />
Hayır öyl değildir. Hak birdir ve hak olan şey, Kıyamete kudar aynı hakdır. Batılda kıyamete kadar batıldır. Hiç bir zaman batıl hak olamaz ve hakda batıl olamaz.<br />
Fakat bu günün insanlarından müslüman olduklarını söyleyibde islâmı yaşamayan ve hatta küfür adet ve amellerini taklid eden nice kimseleri, ve nice toplulukları görmekteyiz.<br />
Meselâ : Peygamberimiz (S.A.V.) efendimiz, «Mümin ile kâfirin arası­nı belirten fark namazdır.» Buyurmuştur.<br />
Hal böyle iken namaz kılmaz, milliyetçidir. Namaz kılmaz, sağcıdır, Namaz kılmaz hak yolda olduğunu söyler. Namaz kılmaz, vatan, millete hayır yapacağından bahseder. Kendine hayrı olmayan ve hakka boyun eğ­meyen zalim ve fasık kimseler, böyle yalan ve yaldızlı sözleri söylemekte­dirler.<br />
Burada hemen bir soru sorulabilir, Pek âlâ namaz kılanlardada yalan, iftira ve pek çok kötü ameller görülüyor, bu hale ne dersiniz?<br />
Cevab : Gerçek ve hakiki kılınan namaz, her zaman sahibini kötü amel ve yollardan alı koyar. Zira namaz müminin imanının nuru, Çerçivesi ve bir mahfazasıdır. İçerden ve dışardan gelecek tehlikelerden sahibini korur. Bu husus Kur&#8217;anı kerimde şöyle zikredilmiştir.<br />
«Şüphesiz namaz, (sahibini) fuhşiyat ve münkerlerden alıkor.»<br />
Ankebut, 45<br />
Fakat namaz, şartlarına riayet edilmeden ancak gösteriş ve aldatma gayelerle kılınırsa, bu takdirde o namaz, sahibini tehlikelere sevk eder ve cehennemi boylatır. Yani böyle namaz kılanlar, mükafat yerine ceza ve azaba müstahak olurlar.<br />
Nitekim Kur&#8217;anı Kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Artfk şiddetli azab (fesad maksatla) namaz kılanlara olsunki, onlar namazlarından, gafildirler. Onlar (namazlarıyla insanlara) gösteriş yapar­lar.» Mâûn sûresi, 4-6<br />
Yukarda fırka ve gurub isimlerini sayarken milliyetçi ve sağcı, Kelime­lerine bâzı kişilerin kofaları takılabilir.<br />
Evet İman ve Islama dayanmayan ve islamin güzel terimlerini kendi haris amellerine alet etmek için dillerine dolayıb, ayrıca bir tarafını küfre veya kâfirleri taklide özenerek bu kelimelere sığınanlar çok yanlış ve hatalı yoldadırlar. Zira islâmıp beyan ettiği «Millet ve sağ» ölçülerin dışına taş­maktadırlar.<br />
Esasında mümin ve müslüman olan her kişinin İbrahim Aleyhisselo-mın milletinden olduğu Kur&#8217;anı kerimde beyan edilmiştir.<br />
Kur&#8217;anı Kerimde şöyledir :<br />
«(O Allah) din işinde üzerinize bir güçlükde yüklemedi. Babanız İbrahi-min milletinde (Dîninde) olduğu gibi. Bundan evvelki, kitaplarda ve bu Kur&#8217;anda size müslüman ismini Allah takdı.» Hac sûresi, 78<br />
İbrahim Aleyhisselamın duası şöyledir :<br />
«Ey rabbimiz! ikimizide (İbrahim ile oğlu İsmail) sana teslimiyette (müslümanlıka) sabit kıl, soyumuzdanda (yalınız sana boyun eğen) müslü­man bir ümmet yetiştir.»   Bakara, 128<br />
İbrahim   Aleyhisselamın evlâtlarınada vasiyeti şöyle :<br />
«Ey oğullarım! Allah siz.in için (islam) dinini beğenib seçti. O halde siz­de (başka değil) ancak müslümanlar olarak can verin, (dedi).»Bakara sûresi, 132<br />
Bu âyeti kerimelerden anlaşıldığı üzere. Din &#8211; millet ve millet &#8211; Din, de­mektir.<br />
Binaenaleyh dinsiz, imansız ve islamiyetsiz milliyet ve sağcılık manasız ve batıldır. Hıristiyan ve yahudi milletini taklid etmek ve onları örnek ol-makdan ileri gidemez.<br />
İmân &#8211; Mümin ve müslüman kelimelerini İhtiva eden kimselerde, zıddı olan kâfir ve küfür kelimelerini yaşayanların durumlarını açıklamak için bu kısa izahatı yapmış oluyoruz.<br />
Fırkalara bölünerek gayri islâmî yaşamanın tehlikelerini «İslâmda ev­liya meslesi ve Harikalar.» adlı eserimizden geniş şekilde okuyup öğrene­biliriz.<br />
Ayrıca; Din millet, şeriat ve emsali kelimelerin misallerle açıklamalarım «Mülteka Tercümesi» adlı eserimizin ikinci cildinin «Mürted babı» başlığının son kısmında okumakda faydalı olur.<br />
Hadisi şerifde zikredilen «İman» kelimesi hakkında bazı açıklamalarda bulunduktan sonra İmanın şartlan olan altı (6) hükmünüde kısa kısa açık­layalım;<br />
«İman, Allah-a Meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve âhiret gü­nüne inanmadır.<br />
— Birde hayır ve şer (tatlı, acı, iyi ve kötü hangi çeşidi olursa olsun) kadere îman etmendir.»<br />
Allanın zatının, varlıklardan hiç bir varlığın zatına benzemediğine ve hiç bir şeyin ona benzemediğine, Mekandan ve zamandan münezzeh ol&#8211; duğuna, ilmi, kudreti, ve iradesiyle her şeye âlim, kadir ve irade sahibi ol­duğuna inanmaktır.<br />
Cenabu hakkın sıfatı nefsiye, sıfatı zâtiye ve sıfatı subûtiyelerinin varlığına ve hiç birisinin zıddı ile vasıflanamıyacağına inanmaktır.<br />
Meselâ : Vucud sıfatının zıddı, adem &#8211; yokluktur. Cenabu hakkın var­lığı hem ezeli ve hem ebedidir. Yokluk olmamıştır. Ve olmayacaktırda.<br />
Keza, ilim sıfatının zıddı, cehildir. Cenabu hakkın iimi ezeli ve ebedidir. Aynı zamanda her şeyi muhittir.<br />
Fakat tekvin sıfatına racî olan ihya-diriltmek, imâte-öldürmek, -tahlık-yaratmak ve terzik-rtztklandırmak igi sıfatı filiyeler zıddı ile vasıflanırlar.<br />
Mesela : İhya &#8211; diriltmenin zıddı, imate-öldürmektir. Binaenaleyh ce­nabu hak böyle fili sıfatların zıddı ile vasıflanır.<br />
Zâtı ilahi ve sıfatı ilahiler hakkında geniş malumat, akaid ve ilmi ke­lam kitaplarında zikredilmiştir. Ayrıca naçiz tarafımdan yazılan «İslamda evliya meselesi ve harikalar» adlı eserimizde bir nebze zikredilmiştir. Er­babı mütelaa oraları okur.<br />
Cenâbu hakkın meleklerine îman; Melekler, cenabu hak ile peygam­berleri arasında bi rvasıta ve Allahın emirlerine muhalefet ve isyan etme­yen, daima cenabu hakkı tehlil, teşbihle zikreden nurâni, tatıf varlıklardır. Ve Allahın lutfu keremi ile muhtelif şekillere girmeye muktedirlerdir. On­larda erkeklik, dişilik yoktur. Nurdan yaratılmış varlıklardır.<br />
Onların bazılarının isimlerini biliriz. Cebaril, azrail, israfil ve mikafil gi­bi, pek çokların isimlerinide bilememekteyiz.<br />
Melekler, en kuvvetli varlıklardır. Zira onlardan dünyayı ve kürsü kapla yan arşı âlâyı hamil olan melekler vardır. Şu anda arşı alayt dört melek hamildir. Kıyamet kopacağı anda sekiz melek-in yükleneceği Kur&#8217;anı ke­rimde beyan edilmiştir.<br />
Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur.<br />
«Melekler, semanın etrafındadırlar. O gün (kıyamet günü) rabbinin ar­şını sekiz melek Üstlerinde taşır.»                                     El hakka sûresi, 17<br />
Melekler ve iblis hakkında daha geniş malumat, makasıd şerhinin ikinci cildinin ellibeşinci safyası İle, kaside-İ bürde şerhinin 124. sahifesin-de ve Berikanın birinci cildinin otuz yedince sahifesinde zikredilmiştir..<br />
Allahüteâlanın kitaplarına inanmak, hem lafzı vehem manası ile bir­likte cenabu hak tarafından ceprail Aleyhisselam vasıtası ile gönderilen ki­taplarda, ilâhi emir ve nehileri, misal ve ibretli kıssaları havi, insanları doğru yola sevk eden Allahın kelâmı olduğuna inanmak ve mucibi ile amel et-mektirki, beşerin saadet yolunu en güzel şekilde beyan eden hükümleri camidirler.<br />
Kitapların en sonu, bütün ilahi kitapların hükümlerini cami. beşerin inanacağı, hükümleri ile amel edeceği Peygamberlerin en sonu *oian bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aieyhivesellsrne vahyolunan Kur&#8217;anı kerimdir. Nasılki, beşerî kanunların sonradan çıkarı­lanları evvelki kanunları hükümsüz ve geçersiz sayarsa, ilahi kaınmfnrın en sonu olan k^abımız Kur&#8217;anı kerimde diğer kitapların hükümlerini nes hetmiş-kaldırmıştır. Amel edilecek tek ilâhi kitab ve kanun, Kur&#8217;anı kerimdir.<br />
Diğer kitaplar, tahrif edilmiş, çeşidi! şekilde ilave ve uydurmalar ya­pılmıştır. Fakat Kur&#8217;onı kerimin bir harfi dühi değiştirilememiş vs kıyamete kadarda aynı şeklini muhafaza edecektir. Zira cenabu hak onu koruyaca­ğını vadetmiştir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Kur&#8217;anı biz indirdik, biz. Onun koruyucularıda şüphesizki, biziz.))Hıcr sûresi, 8<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«(Habibim) deki, andofsun insanlar ve cinniler Kur&#8217;anın benzerini (meydana) getirmeleri için bir araya toplansa (lar), bazıları diğer bazıları­na yardımcıda olsalar, yine onun benzerini getiremezler.<br />
__ Şanıma and olsunki, biz bu Kur&#8217;anda İnsanlar için her   mânadan<br />
nice türlüsünü   açıklamışızdır. İnsanlardan pek     çoğu ise, ille   kâfirlikte ayak dirediler.»                                                                       îsrâ sûresi 88-89<br />
Allahüteâla tarafından gönderilen kitaplar, yüzdört (104) dür. Dördü büyük ve yüzüde suhuf ismini alan küçük kitaplardır.<br />
Dörd büyük kitap, Tevrat, Musa aleyhisseiâma, zebur Davud aleyhis-selama, İncil İsâ aleyhisseiâma ve Kur&#8217;anı Kerim Peygamberlerin sonu olan Muhammed aleyhisseiâma nazil olmuştur.<br />
Yüzsuhuf ise, on suhufu Adem aleyhisselâma, elli suhufu Şid aleyhis-selâma, otuz suhufu Idris aleyhisselâma ve on suhufuda İbrahim aleyhis­selâma nazil olmuştur.<br />
Bu kitapların en efdalı, diğer kitapların hükümlerini nesheden en son kitap Kur&#8217;anı Kerimdir.<br />
Peygamberlere inanmak ise, onların Allahın terbiyesi ile yetişmiş, yüksek ahlaka sahib, günahlardan masum, Allahüteâla tarafından gönde­rilen bütün hükümleri son gayretleri ile tebliğ eden mümtaz kimseler olduğuna inanmaktır.<br />
Nesil ve sülale olarak en temiz nesebden gelerek yaratılışları ile in­sanlığa, irhasad ve mucizelerle ibretli hayat örnekleri göstermişlerdir, ve insanlığın yegane mürşid ve halaskarlarıdfrlar.<br />
Peygamberlerin ilki, adem aleyhisselam, en sonuda bizim peygambe­rimiz Muhammed Aleyhisseiâmdır.<br />
Kur&#8217;anı kerimde isimlen zikredilen 25 Peygamber vardır. Üç cdedinin-de Peygamber veya veli olduğunda ihtilaf edilmiştir. O ihtilaf edilenler, üzeyr, lokman, ve zülkarneyndir. Yirmi beşi ise, şunlardır; Adem, Idris Nuh, Hûd. Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yâkup, Yûsuf, Şuayb, Harun, Musa, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifiİ, Yûnus, İlyas, Elyesa, Zekeriya, Isa, ve Muhammed sallallâhü aleyhi vesellem ecmeîndir.<br />
Peygamberlere peygamberlik, kendi çalışmaları ile değil, cenabu hak­kın bağış ve lutfu keremi ile verilmiştir. İlmî terimle, peygamberlik, kesbî değil, vehbîdir.<br />
Fakat mümini mütteki olan velilik mertebesi, kulun kazanç ve gayre­ti iledir.<br />
Peygamberler, en doğru ve sadık, en akıllı ve zeki, emanete en ehil ve fayık. Allanın hükümlerini hakkı ile teblfğ eden ve günah işlemekten uzak olan en yüksek mertebe ve kemâle erişmiş faziletli kişilerdir.<br />
Bu sebeble peygamberlerde zuhur eden mucizeler, hasmın burnunu sürçmek, peygamberlerin davasını ikame etmek için istek ve arzu dahi­linde zuhur eder. Yani cenabı hak lütfeder.<br />
Velilerdeki keramet ise, bir iddia ve hasmı ilzam şekli olmadan kuiun haberi ve gayreti görülmeden iddiasız ve davasız kuldan zuhur eden fev­kalade haldir.<br />
İnsanların önder ve mürşidi Rasulier (Peygamberler), Meleklerin Re­sullerinden efdaldır. Meleklerin Rasulleri ise, beşerin umumundan efdaf-dır. Ve beşerin umumu (avamı) da. Meleklerin umumundan (avamından) efdaldır.<br />
Rasul ve peygamberlerden, peygamberlik soyulup alınmaz. Fakat veli­lerden velayet alınabilir. Bu sebeble nebiler masumdurlar, ve son nefesde imanla gidib mutlak ve muhakkak cennetliktirler. Veliler ise, mahfuzdurlar. Hıfzı emane layıklık devam ettikçe günahtan muhafaza edilirler. Şayet hıfzı ilahiyeye liyakati gaybederlerse, bu taktirde velilik alındığı gibi sapı­tıp mâsiyet ve günahlara dalabilir ve hntta son nefesinde delalet üzere gidebilirler.<br />
Nitekim cüneydi bağdadiye sorulmuş, «Arifi biflah olan kimse (Allahı iyi biien veli kimse), zıina edermi?<br />
Cüneydi bağdadi şu mealdaki âyeti kerimeyi okuyor :<br />
«Allanın emri, muhakkak yerini bulan bir kaderdir.» Ahzab sûresi, 38 yâni, eğer veli olan kimse, yolunu sapıtır kötü yollara giderse, bu takdirde âdeti ilahi ve ilahi kaderin tecellisi, ile zina ve emsali kötülükleri kendisi hakkında mukadder olabilir.<br />
Peygamberler erkek kimselerdir ve peygamberliğin şartı, erkek olma­sıdır. Köleden olmayib hür ve itimada layık her yönüyle mazbut kimseler­den olmuştur. Kadınlardan Peygamber gelmemiş ve olmamıştır.<br />
Ahiret gününe inanmak; Ölülerin kabirlerinden bütün eczaları cem edildiği halde ruhlarının kendilerine tekrar iadesi ile hesab, kitap, mizan, sual ve cevabların yapılacağı mahşer yerine toplanılacak yerdir.<br />
Ahiretin ilk durak yeri, kabirdir. Kabir âîemi, azablı olanlar, ahireîin diğer merhafeterindede felaketli olacaktır. Hatta cehennemin azabı, kabir­de başlayanların akibetide cehennem olacaktır.<br />
Eğer kabir hayatı mes&#8217;ud ve iyi olursa, o kimselerde cennet bahcete- . rinde yaşamaya oradan başlayacaklardır.<br />
Nitekim şöyle buyuruimuştur :<br />
«Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir. Veya cehennem çukur­larından bir çukurdur.»<br />
Ahirete ahiret denmesinin sebebi, dünya günlerinin en sonunda te-beyyün ettiğindendir. Zira ahvali berzah denilen kabir hayatının günleri, nin en sonu ve ahiret günlerinin ilkidir.<br />
Veya yapılan amellerin hesabı, mizanı, suali, ceza ve mükafatları c güne tehir edildiği için «ahiret günü» denilmiştir.<br />
Veyahut zamanla kayıtlı fani günleri olan dünya gibi değil, ebedi ve daimi günleri olup hayatın hic*tükenip kesilmeyeceğinden dolayı «ahiret» denmiştir.<br />
Evet insan oğlunun dünyada bulunduğu hal ve amellerin neticesinin en âdilâne görüleceği yer, ahiret günüdür. Orada kadre uğrayan olmaz. Her fert layık olduğuna kavuşur, cennetlik cennete, cehennemlik ise ce­henneme girer. Orada yalan, iftira, rüşvet, iltimas, itibar, amca, dayı, mal . mülk, makam, mansıb fayda vermez. Ancak îman ve İmanın muhafızı ameli salih fayda verir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyuruimuştur :<br />
«O gündeki ne mal fayda verir, nede oğullar, ancak Al la ha (Küfrü ni° îakdan tamamen) salim bir kalp ile imanla gelenler ola.» Şuara sûresi, 88-89<br />
Ahiretin varlığı ve isbatı, ceşidli âyeti kerimelerde temsili olarak be-yon edilmiştir. Cümleden   bir kaçı şunlardır :<br />
«(Habibim) deki : Onları ilk defa yaratan diniltecektir. Ve o, her yara­tılanı hakkı ile bilendir.»                                                               yasin sûresi, 7G<br />
Diğer bir âyeti kerime meali :<br />
«Bu gün (ahirette) herkez kazandığı ile cezalanacaktır. Bu gün zulüm yok elbette Allahüteâla hesabı çok çabuk görendir.» Mümin sûresi 1?<br />
Diğer âyeti kerimelerdede şöyledir :<br />
«Göktende bereketli bir yağmur indirib onunla bahçeler ve biçilecek ekinler bitirmekteyiz.»<br />
— Birde tomurcuklan bir biri üzerine dizilmiş (göğe doğru)   uzayan hurma ağaçları..<br />
— Bunlar, kullara nztk içindir. O yngmuriada (bitkileri kurumuş) öiü bir memlekete hayat vermekteyiz. İşte (öldükten sonra dirilip kabirlerden} çıkışta böyledir.» Kaf sûresi, 9-11<br />
Bu âyeti kerimelerde belirtildiği üzere, öldükten sonra tekrar dirilmek, f&#8217;K yaratılışı düşünenisr İçin on!ayişia güçiîîh yoktur. Bir dûmia r/jc-~r»azanın, akıl ve zekânın nasıl yaratıldığını ve insan vücudundaki uzuvların<br />
yerli yerince yaratılışlarını tefekkür etmek, ahireti yaratacağın   kudretine inanır ve teslim olur.<br />
Zira direksiz desteksiz duran gök kubbeyi, güneşi, ayı ve yıldızları, yer yüzündeki koca koca dağları, denizleri, ağaç ve otların bitişini ve diğer var-iıkiarın yaratılışlarını basiretli bir gözle bakıp düşünen insan, elbette dünya hayatına kıyası fasid olan ve ebedi bir hayat tarzını yaratacğını beyan eden Halikı zülcelâlın kudret ve azametini idrak ederek, Ahiret âleminin her safha­sına seksiz ve şüphesiz inanır.<br />
İnsan ve hayvanların ağızlarından yedikleri ve içtikleri şeylerin bir kıs­mının büyük abdest kanalına, bir kısmının idrar yoluna, bir kısmının süt ve sümük yollarına bir kısmınında kan damarlarına gitmesini düşünen her in­san, bu güzel ve modern sanat hünerlerini yapan ve arızasız bir şekilde bir birinin vazifesine engel vesaire olmadan, hayatı devam ettiren halik zulce-lâiın kudretine teslim olur ve böyle kudret ve hüner sahibinin ahiret ha­yatı hakkında beyan ettiği hükümlere seksiz ve şüphesiz inanır.<br />
Hadisi şerifde «birde hayır ve şer» (tatlı acı, hangi çeşidi olursa olsun) kadere îman etmendir.» Cümlesinide bir kaç kelime ile açıklayalım.<br />
Yani, bütün kainat ve mahlukat yaratılmazdan evvel hayır ve serden olacak olanı Allâhüîeâlo takdir etmiştir. Vasfi olarak takdir edilen şeyier, kazayı ilahinin tecellisi ile katiyyet kesbetmektedir.<br />
İmamı azam «Fukhul ekber» adlı eserinde şöyle beyan etmiştir :<br />
«Dünya ve ahiretteki her hangi bir şey, ancak Allahüteâlanın dilemesi, ilmi, kaza ve kaderi ve levhi mahfuza yazması iledir. Allahüteâlanın kazası, kaderi ve dilemesi keyfiyet ve benzeri olmayan ezeli sıfatlarındandır.»<br />
Hayır ve şer herne olursa olsun her şey Allahüteâlanın takdiri ve yarat­ması iledir. Ancak hayır ve iyi olan şeyleri severek rızası ile yaratır. Şer ve kötü olan şeyleride sevmiyerek ve hoşnut olmadan yaratır. Bu hususlar âyeti kerimelerde şöyle buyurulmuştur :<br />
«(Ey Habibim!) deki, hepsi   (iyi ve kötüyü yaratmak) Allahdandır.»Nisa sûresi, 78<br />
«Sizi gökten ve yerden nzrklandıracak Adandan başka bir yaratan varmı?» Fâtır sûresi, 3<br />
Rivayet olunduğuna göre; Hz. Ebû Bekir (R.A) ile Hz. Ömer (R.Â.J, kader mes&#8217;elesi hakkında münazara ediyorlar.<br />
— Ebû Bekir (R.A.); İyilikler Allahüteâladan, kötülükler kendi nefsi­mizden diyor.<br />
— Hz. Ömer (R.A.) iyilikler ve kötülükler hepsi Allâhü teâladandır, diyor.<br />
— Bunun üzerine her ikiside mes&#8217;eleyi Resûluilah (S.A.V.) efendimize zikrediyorlar.<br />
__Resûluilah (S.A.V) de; Mahlukatın hepsinden evvel kader hakkında münazara yapanlar Cebrail ile Mikail olmuşlardır.<br />
__ Ey Ömer! Cebrail senin sözün gibi söylüyordu.<br />
__ Ey Ebabekir!   Mikâilde senin yozun gibi söylüyordu,   buyuruyor;<br />
__ Binaenaleyh her ikisi israfil (A.S.) i hakem tayin ettiler. İsrafil (A.S.) de;<br />
__ Kader, hayır ve şerrin hepsi Allahdan demektir, diyerek her ikisinin arasında hüküm verdi.<br />
— Bundan sonra   Peygamber (S.A.V.) şöyle   buyurdu :<br />
— Her ikinizin arasında benim hükmümde böylecedir.<br />
— Sonra Resûluilah (S.A.V) buyurduki;<br />
— Ey Ebabekir! Eğer Allahüteâla isyan yapıtmamasım murad etseydi, iblisi yaratmazdı.»                               Fıkhül ekber şerhi ebil müntehâ, 4<br />
Hz. Ali (R.A.) demiştirki : «Kaza ve kaderıin sırrı, ancak ahirette zahir olur,»<br />
İmamı Rağıb (R.A) de kader ve kaza hakkında şöyle demiştir : «Kader, takdirdir. Kaza ise, tafsildir. Kader, elbise giymek için hazırla­nan şey gibidir. Kaza ise, elbisenin kendisi menzjlindedir.»<br />
Bazt ariflerde şöyle dediler :<br />
«Kader, nakışçının nakşedeceği şeyin suretini zihninde tasvir ve tak­dir etmesi gibidir.<br />
— Kaza ise, nakışçının zihnindeki tasarısının suretini açık bir şekilde talebe ve çırak için çizib ortaya koyması ve talebeninde ustasının çizdiği resmi ona tabi olarak ortaya koyması gibidirki, bu kazanın şekli irade ve ihtiyarla kazanmaktır.<br />
— Keza bir kulda kendi ihtiyari ile kazandığı şeylerde Allâhüteâlanın kader ve kazasından harice çıkması imkansızdır. Ancak takdir edilen kat-i olmayıb vasfi olmakla kul, kaza ve kader arasında müterettidtir.<br />
— Ehli sünnet velcemaat itikatı şudur : Hayır ve serden olan kulun bü­tün işleri, Aîlahüteâlanın dileyerek yaratması iledir. Kul, kendi iradesi ile kazama, Allahüteâlada hayır olursa,     rızası ile severek   yaratır. fİSer-olursa, rızası olmadan ve sevmiyerek yaratır.» <a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a><br />
Kaza ve kader hakkında geniş malumat akaid kitaplarında zikredilmiş­tir<br />
Ayrıca kaza ve kadere karşı kulun nasıl davranması gerektiğine dair uzun hükümler ve hadîsi şerifler ilerde gelecektir. Bir hadîsi kudsi de buyu­rulmuştur :<br />
«Bir kimse, benden gelen kazaya razı olmaz ve benden gelen belâya sabretmezse, benden başka bir rab tanısın.»<br />
Selefden bâzı büyükler demişlerdir :<br />
«Kazaya rıza göstermenin en güzeli, şikâyet olarak bugün pek sıcak veya pek soğuk, kelimesini söylememektir.»                 Ayrul İlim, 230, Cilt &#8211; 2<br />
Hak teâladan gelen kaza, belâ ve kaderi ilâhinin tecellisine göğüs gere­rek boyun eğmek, imanın kemâlındandır.<br />
Cibril hadisi şerifindeki şu «İhsan; Allahüteâlayı sanki görüyormuş gibi ibadet etmendir, Zira sen onu görmüyorsan o seni görüyor.» Cümlesi hak­kında bir kaç hükmü arz edelim.<br />
İhsan, iyilik, itaat, ibâdet, şefkat, merhamet, ihlas, güzel ahlak ve amel manalarına gelmektedir.<br />
Ailahüteâlayı görürcesine ibadet yapmak demek, riya ve sum&#8217;adan salim ilılasla Allaha ibâdet et, başkalarını şerik koşma, ibadet ve itaatin ese­ri görülecek şekilde kulluk yap.<br />
İbâdet ve taatın semeresi olan, haramlardan ve kötü olan şeylerden kaçınarak helal ve güzel olan şeyleri severek yapmayı kendine şiar edin. AÜahdan kork, olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Dilin kalbine ve kalbinde diline göre olsun. İçin başka dışın başka olmasın. Yani, özün sö­züne ve sözün özüne uygun olsun.<br />
İbadet ve taatın Allanın rızasına uygun olsun. Niyetini halis yap, iba­detten maksat halikı zulcelâlın rızasını tahsil edip kendine yaklaşmak, sev­gisini kazanarak eennet ve cemaline nail olmaktır.<br />
Cenabu hak Resulüne şöyle buyurmuştur :<br />
«(Habibim!) Sana ölüm gelinceye kadar rabbine ibadet et.» Hicr sûresi, 99<br />
İbâdetin üç mertebesi vardır;</p>
<ol>
<li><strong>I)</strong> İbadet, Allanın azab ve ikabından korkulub sevab ve mükafatına rağ­bet edildiğinden yapılır. İbadet denince esas bu mertebe kasdedilmiş olur. Bu mertebe, «İlme! yekin» mertebesine erişenler içindir.</li>
</ol>
<p><strong>2)</strong> Yahut ibadet, aşk ve şevkle Allaha ibadet edilir. Ve eenabı hakkın bir çok tekliflerini kabul ederek yapılırki, buna hakkın buyruğuna boyun eğ­mek manasını ifade eden «ubûdiyyet» ismi verilir. Bu mertebede «Aynel yakin »mertebesine erişenler   içindir.<br />
<strong>3)</strong> Yahut cenbu hakk Üah olduğundan kendiside bir kul olarak ibadet yapmaktırki, ilâhiyeti kabul etmek, ubudiyyeti icab eder ve bunada «ubû-det» ismi verilir. Buda «hakka! yakın» mertebesine erişenler içindir.<br />
Ihlasla ibadetin şekil ve mertebeleri yukardaki minval üzeredir. Bu mer­tebelerin dışında kalan ve şirk ismini alan küfürlerde çeşidlere ayrılmıştır.<br />
Şirk : Allahdan başkasından zarar veya menfaat olduğunu görmek ve Aliahdan başka tapılmaya layık bir zatı veya sıfatı veya fiili olan varlık ta­nımaktır.<br />
Bu tarifi en bariz şekilde açıklayan bir âyeti kerime meali şöyledir : «Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa onu Allahdan başka hiç bir aîderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zamanda onun fazlı ke­remini geri çevirecek hiç bir kuvvet yoktur. O, fazlıkeremini kullarından di­lediğine nasib eder. O çok yarılğayıcı ve çok esirgeyicidir.» Yunus sûresi, 107<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Gözünü aç, halis din Altahındır. Onu bırakıpda kendilerine bir takım dostlar (mabutlar, putlar) edinenler (derlerki;) biz bunlara ancak bizi Aflaha daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz..» Zümer sûresi, 3<br />
Putlarla putperesler Ahirette şöyle karşılaşacaklar :<br />
«Allaha eş tutanlar, ortaklan (olan putları) nı görünce, ey rabbimiz! bun­lar seni bırakıp tcpmakda olduğumuz ortaklarımızdır, diyecekler. Bunlar (putlar) da onEarın suratlarına şu sözü fırlatacaklardır : Siz hiç şüphe yok-ki, katiyyen yalancılarsınız.» Nahıl sûresi, 86<br />
İbadet ile ubudiyetin açıklamasını yaparsak hadisi şerifdeki ibadet me­selesini daha iyi anlama imkanı hasıl olur.<br />
İbâdet : Cenabu hakkın razi olacağı şeyi işlemektir.<br />
Ubudiyet : Allahüteâlanın işlediği şeye razi olmaktır.<br />
Binaenaleyh rıza amelin fevkındedir. Zira rızayı terk eden kafir olur. Ameli terk eden ise, fasık olur. İşte bu sebebden ahirette ibadet sakıt oiur. Ubûdiyyet ise, hem dünyada ve hem ahirette sakıt olmaz.<br />
Yani, namaz, abdest, oruç, zekat, hac ve emsali ibâdetler ohirette yok­tur. Fakat ubûdiyyet &#8211; Kulluk ahirettede devam edecektir. İslamın şartlarım işlemek yoktur, İmanın şartlan ise, ahirettede devam edecektir. Halik yine haliktır, kul yine kuldur.<br />
Allahüteâla, bizatihi dünyada görüle bilir isede, vaki olmamıştır. Dünya­da uyanık halde veya rüyada zatının görülmesi hakkında muhtelif görüşler olmuştur. Peygamberimizin mîracda baş gözü ile cenabu hakkı gördüğünde ihtilaf edilmiştir. Rüyalardaki cenabu hakkı görme meselesi ise, nuru ila­hinin tecellisidir. Ayrıca İbrahim Aleyhisselâmın ve bizim Peygamberimizin Bizatihî gördüğü veya nuru ilahinin tecelli ettiği de beyan edilmiştir. Dün­yada cenabu hakkın zatının görülmediğini beyan eden ilâhî hükümden bir tanesi şu âyeti kerime mealidir :<br />
«Vaktaki Musa (ibâdet için) tayin ettiğimiz vakıtta geldi, rabbjsi ona ilahi sözünü söyledi. (Musa) dediki. Rabbim! cemalini göster bana, (ne olur) seni göreyim. Bak eğer o (dağ), yerinde durabıilirse sende beni görür­sün. Derken rabbisi (Rabbisinin nuru) o dağa tecelli edince onu (dağı) pa­ram parça ediverdi. Mûsâda baygın yere düştü. Ayılınca dekiki, seni tenzih ederim. Tevbe ettim, sana ben iman edenlerin ilkiyim.» Araf sûresi, 143<br />
Musa Aleyhisselam cenâbu hakkın dünyada görülemiyeceğini bildi­ği halde kendisini kaplayan, taşan ve coşan envarı ilâhiye ile istiğrak deryasına dalarak büyle söyledi. O ilâhi kelâmı işidince adetâ kendinin dünyada olduğunu unutmuş bir nevi ahiret ve cennet hayatına kavuştuğu­nu zannetmişti.<br />
Ailahüteâla mevcud olması hasebiyle her mevcut görüldüğü gibi, Aila-hüteâlanın görülmeside caizdir. Caiz ve mümkün olduğu için Musa Aleyhis­selam görme talebinde bulunmuş. Allâhüteâlada dağa bakmasını eğer dağ yerinde durursa görebiieceğini beyan etmeside, zatı ilahinin görülmesinin mümkinatîan olduğunu beyandır.<br />
Eğer dünyada zatı ilahiyi görmek mümkinattan olmayıb mümteniat-tan olsaydı, Musa Aleyhisselam talep etmezdi. Zira abesle iştigal etmiş olur ve cahillik yapmış olurdu. Cenabu hakda dağın yerinde durması ha­linde görürsün, buyurmaz, kesin bir ifade ile görmenin mümkin olmayaca­ğını beyan ederdi.<br />
Ahirette ise, mekandan münezzeh cihetsiz ve zamansız olarak bizzat cenabu hak baş göz ile görülecektir. Cenâbu hakkın cemalini müşâhe eden her ferd, onun zevk ve aşkından diğer nimetlerin hepsini unutacak­tır.<br />
Ahirette cemali ilahinin görüleceğini nâtık ilâhi delil meali şöyledir: «Nice yüzler vartiirki, o gün (Kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüz­ler) Rablerine bakacaktır.» Kıyâme sûresi, 22-23<br />
Resulü ekrem sallallâhü aleyhi vesellem efendimizde şöyle buyurmuş­tur ;<br />
«Muhakkak siz ayı on dördünde gördüğünüzde, ay görmenizdeki Kat&#8217;-iyyet gibi Allohü teâlayıda gelecekte (cennette) göreceksiniz.»<br />
Dünyada fâni alem için yaratılan gözler, baki olan halikı zülcelali biz­zat görmeğe kadir olmayacağı aşikardır. Fakat ebedî ve daimi hayat mer­kezi olan ahirette ise, baki ve ebedi oln halikı zülcelalm zâtını bizzat göre­cektir, Ancak hakikatini yine anlayamıyacak ve idrak edemiyecektir<br />
Nitekim kaside-i nûniyede şöyle denilmiştir :<br />
«Hak teâla Hazretlerinin zâti ilahisi bu alemde (dünyada) asla fehmü idrâk edilmiş değildir.<br />
— İlmi kelam Alimlerinin bu hususa dâir ittifakları olup ancak tered-tütleıi, Allahüteâlanın görüleceği vâki olacak olan cennette hakikati ilâhi-yenin müminlere malum olup olmayacağında vuku bulmuştur.»<br />
İmamı azam Hz. leride «Fıkhul ekber» adlı eserinde şöyle demiştir : «Allahüteâlayı, kitabı ilahisinde sıfat ve isimlerinin hepsimi beyan edip vasıflandırdığı gibi hakkı İle biliriz.»<br />
Zâti ilâhi hakkında bir nebze İzahat, «İslamda EvMya Meselesi ve Ha­rikalar» adlı eserimizde mezkûrdur. Ayrıca Âkâid kitaplarında uzun uzun îzâh edilmiştir.<br />
Hülasa-i kelam, ibadet yaparken Allahın zâtını görür gibi ibadet yap­mak gerekir. Her ne kadar bizatihi göremez isede, halikı zülcelal elbet gö­rüyor. Bu sebeble ibadete şirki hafi olan riyayı karıştırmadan ihlasia hak­kın divanına durmak gerekir. Böyle ibadet, sahibine faide verir.<br />
Cibril hadisinde kıyametin ne zaman kopacağı sorulunca Resulü Ek­rem sallallâhü aleyhi vesellemın cevabı, «Bundan sorulanın bilgisi, soran­dan ziyâde değildir.» buyuruyor.<br />
Yani, soran cebrail aleyhisseiamın bilgisi, Resûİüllâhın bilgisinden faz­la olması gerekir. Zira cebrail Aleyhisselam cenabu hakdan neyi alır getirir peygambere haber verirse, Resûlüllah onu bilir. Böyle olunca kıyametin ne zaman kopacağını cebrail Aleyhisseiamın daha evvel ve daha âlâ bilmesi lazımdır. Halbuki soran esas bilecek olan olunca, Resûlülîahda bu hususda bilgisinin olmadığını beyan ediyor.<br />
Hcdisi şerifin bu cümlelerinede de pek çok hakikat ve hikmetler mev­cuttur. En bariz ve açık olanı, kıyametin ne zaman kopacağını   Allahdan başka kimsenin bilmediği, ancak Allahüteâlanın bildiğidir. Bu gerçek Kur&#8217;anı kerimde şöyle beyan edilmiştir : «O Saatin (kıyametin) ilmi, şüphesizki Alîahtn nezdindedir.» Binâenaleyh bir kimse, kıyametin kopacağı zamandan haber verirse. Peygamberin «bilmiyorum» dediği ve Hz. Allahında onun ilminin kendinde olduğunu beyan ettiği hükmün hilafını iddia etmekle küfrünü ^lân etmiş olur.<br />
Hadisi şerifdeki ikinci bir hikmette, insanın bilmediğini «bilmiyorum» demesi gerektiği ve böyle hareket etmenin üstün mezyetlerden olduğudur. Zira Resûİüllâhın ahlakını yaşamak elbet en güzel amellerden olur. Ömer bin ElHattab (R.8) den mervîdir, demiştirki : Resûlüllah (S.A.V) den mekan ve yerin hayırlısı ve şerlisi neresidir? di­ye sordum.<br />
Resûlüllah (S.A.V) «Bilmiyorum» buyurdu. Cebrail (A.S) de sordu. Re­sûlüllah (S.A.V) önada; «bilmiyorum» dedi ve Cebrail (A.S) e dediki, «Rab-bine sor.»<br />
Cebraiî   (A.S.) de Rabbisine sordu, sonrada şöyle dedi :<br />
«Mekan ve yerlerin en hayırlısı, mescidlerdir. Mekan ve   yerlerin en Şerliside çarşı ve sokaklardır.» <a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a><br />
Yukardaki acaib hükmün cerayan ve vakıasına bakıldığında, sorulan blr şeye bilinirse cevab vermeyi, bilinmez ise, bilmiyorum demeyi şiar edinmek en güzel ahlak ve en doğru hareket oluyor.<br />
Zira Ailahın terbiyesi ile yetişen ve vahyi ilahi ile ulûmu evvelin ve ahi­rini bilen bir peygamber sorulanı bilmediği zaman, «bilmiyorum» diyor.<br />
İnsanlığın fazilet temsilcisi, yegane mürşidi hakikisi peygamberimizin her ümmeti de aynı sıfat ve ahlakı taşımaları en güzel kemal vasıfların-dandir.<br />
Bir hadisi şerifde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur : «Bir kimse, ben alimim (bilginim) derse, işte o kimse câhildir.» Bilmediğini   «bilmiyorum»   demenin     fazilet   ve   kıymeti     hakkında geniş malumat, «İslama sokulan bid&#8217;at ve hurafeler.» ile «islamda   evliya meselesi ve harikalar» ADLI ESERİMİZDE ARZ EDİLMİŞTİR.<br />
Ayrıca tercümesini yaptığımız bu eserin bir az ilerisinde gerekli hü­kümler1 gelecektir.<br />
Hadisi şerifde üçüncü bir hususda, gaybı ancak ve ancak Allahüteâla-nin bileceği beyan edilmektedir.<br />
Pek çok âyeti kerimelerden bir tanesinin manası şöyledir : «(Habibim) deki, göklerde ve yerde olan gaybı, Allahdan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerimde bilmezler.»     Nemi sûresi, 65<br />
Gaybın ilmi Allaha mahsustur. Allahdan başka kİmseEerin gaybı bil­mediğini veya bileceklerini İddia etmeleri, yukardaki âyeti kerimeyi ve da­ha bir çok âyet hükümlerini inkar etmek olur. Binaenaleyh âyeti kerime hü­kümlerini inkar eden kimseler, din ve imandan çıkar küfre sapar. Cenabu hak istisnaî hükümlerin dışında gaybı bilirim iddiasında bulunmaktan veya öyle iddiada bulunanlara inanmakdan muhafaza buyursun.<br />
Daha geniş malumat, «İslama sokulan Bid&#8217;at ve hurafeler» adlı eseri­mizde zikredilmiştir.<br />
Kıyametin ne zaman kopacağını bilmediğini beyan eden &#8220;Resûlüllah Sallallahü aleyhi vesellem, kıyamet alametlerini soran Cebraif (A.S) a şöy­le haber vermiştir :<br />
«Mülk olarak elde edilen cariye kadının, kendi sahibini doğurması ve yahn ayak, sırtı çıplak fakir çobanların hangimizin yaptığı bina daha yük­sektir? diyerek (servet ve samanca) yarış yapdıklarını görmendir.»<br />
Cibril hadisinin bu son cümlesi çok enterâsan ve âcaibdir. Zira Resul-lahllak salallahü aleyhi veseliem efendimizin haber verdiği bu alametler daha evvel görüldüğü gibi bu gün daha aşikar bir şekilde görülmektedir.<br />
Cariye kadının kendi sahip ve ağasını doğurması halinin görünüşü şöy­ledir;</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Cariyenin sahibini doğurması demek, müslümanîann galebe çalıp kafir memleketlerini istila edip esir aldıkları kadınları cariye olarak döşe­ğe alacaklar, âğa ve efendisinden doğan kendi çocukları kendilerine sahib ve ağa olacaklar, demektirki, bu hal hemen islamın ilk zamanlarında baş­lamış son zirvesine varıncaya kadar yaşanmıştır.</li>
<li><strong>b)</strong> Diğer bir hususda «cariyenin sahibini doğurması» demek, cariyeler çoğalacak ve elden ele satılacak nihayet Allah muhafaza bilmeyerek oğlu anasını cariye olarak satın alıp cinsi münasebette bulunacak derecede in­sanların ahlakları bozulacaktır. Bu halde görülmüştür.</li>
<li><strong>c)</strong> Başka bir görünüş ve yaşantıda cariyelerin doğurdukları çocuklar, zamanla büyüyüb kemâle erişince kölelikten melik ve sultan mertebesine yükselib anasının ve diğer ağalarının ağası ve amiri sıfatına erişirler de­mektirki, bu halde islamın ilk zamanlarında hemen görülmeye başlamıştır.</li>
<li><strong>d)</strong> Diğer bir anlayışda «cariyenin sahibini doğurması» demek, evlatla­rın ana ve babaların haklarına riayet etmeyib zulüm ve isyanla onlara bir ağanın câriye ve kölesine yaptığı hizmet ettirme muamelesini,   evlatların ana ve babalarına yapacaklarını beyandırki, bu halde hemen asrı saadetde görülmeye başlamış ve hâlada görülmektedir.</li>
</ol>
<p>Hdisi şerifin bu cümlesindeki az ve özlü mucizevî yaşantılar gayet açık bir şekilde görülmüş ve halada görülmektedir.<br />
Cibril hadisinde, «yalın ayak sırtı çıplak, fakir çobanların, hangimizin yaptığı bina daha yüksektir?» diyerek bir birlerine karşı servet yarışlarına gelince, buda bazı şekil ve hallerde görülmüştür ve halada görülmektedirki<br />
şöyle ;</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Hadisi şerifin bu cümlesinden anlaşılmıştaki, fakir insanlar servet zenginliğine ulaşacaklardır. Bu halde daha evvel görüldüğü gibi, günümüz­de de pek çok fakir kimseler az zamanda serveti samana kavuşmaktadır­lar. O halde ki dün çoban, çırak, ve işçi olan kimse birde bakıyorsun servet sahibi olmuş, bir birleri arasında servet yarışı yapmaktadırlar.</li>
<li><strong>b)</strong> Bir diğer hususda dün köyde kentde fakirlikten bîzar oian çoban ve çıraklar şehir merkezlerine gelib yüksek yühksek binaları yaparak oralar­da sakin olurlar demektirki, daha evvel görülen bu halde bu gün   gayet açık ve seçik bir şekilde görülmektedir.</li>
</ol>
<p>Fakirlikten bîkee, çok muhtaç ve aciz kimseler, avrupaya işçi olarak gidiyor. Kısa zamanda mâlî imkan sağlıyor. O elde ettiği mâlî imkanlarla kaza veya şehir merkezinde bazı mülkler alıyorlar veya yüksek yüksek kat­lar yaptırıyorlar. Ve bir birleriyle iddialaşanlar oluyor.<br />
İşte bu halin görünüşü, asırlarca evvel kıyamet alameti olarak böyle şeylerin görüleceğini haber veren Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin mucizesinin tezahürüdür.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Hadisi şerifde anlaşılan diğer bir hususda, âhir zamanda zelil, ha­kir ve ahlaksız kimselerin galebe çalıp, şerefli ve ahlaklı kimselerin hakir ve rezil bir hale düşmesidirki, bu halde bu gün aynen görülüyor. Zira içki-</li>
</ol>
<p>ci, kumarcı, zinacı, yalancı, binamaz, rüşvetçi ve her türlü ahlaksızlığı iş­leyenler, yüksek mevkilerde söz sahibi sayılıp görülmekteler, iyi ve ahlâklı kişilerde horlanmakda hakir ve zelil gösterilmeye çalışılmaktadır.<br />
Yani zulüm, fosıklık ve cahillik galebe çalıp iman ve güzel ahlak ya­şantısı ezilmek ve yok edilmek için gayretlerin görüleceğine işarettir.<br />
Hadisi şerifde anlaşılan diğer bir hususda,</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Mal mülk sevdası, yüksek binaların yapımı ve bir birleriyle servet yarışına girişmekle fani dünyaya meylü mahabbet edip ebedi hayat merke­zi olan ahireti ve oradaki yüksek mertebe ve menzilleri, cennst ve cehenne mi unutma hâlinin görüleceğine işârettirki, aynı hal görülmektedir.</li>
<li><strong>e)</strong> Hadisi şerifde anlaşılan hükümlerden biriside fakir iken zenginle-şince insanların ekserisi azgın ve çapkınlaşacaktır. Bu sebeblede kibirle­nip böbürlenip nankörleşecekler. Günümüzde görülenler gibi. İşte böyle kimseler içinde bulunan insanlar, nimeti hazm eder azgınlık yapmazlarsa en güzel kimselerdir.</li>
</ol>
<p>Burada münasebete binaen kıyamet alâmetleri ile ilgili bir kaç hüküm arz edelim.<br />
Akaid kitaplarında zikredilen hadisi şerif hükümlerinden alâmeti küp-ra şunlardır :<br />
«Deccelın, Dâbbetül arzın ve yecüc mecücün çıkması, İsâ Aleyhisselâ-mın semâdan yer yüzüne inmesi ve güneşin batıdan doğması.»<br />
Bu gibi hallerin zuhuru, kıyametin yaklaştığına delalet eden büvük alâ metlerdir.<br />
Büyük alâmetlerden evvel zuhur eden ve edecek olan küçük alâmet-lerdende bir nebze nakledelim.<br />
Buharı, müslim ve tirmizinin sünenlerinde nakledilen Enes bin Mâlik (R.A* in rivayeti ile Resûlüllah (S.A.V) efendimiz şöyle buyurmuştur : «Kıyamet afâmetterindendir :<br />
— İlmin kalkması ve cehlin yayılıp çoğalması, zinanın şuyû bulması, şarabın (mubah gibi} İçilmesi, erkeklerin yok hale gelip kadınların çoğalma­sı. O haldeki bir erkek el&#8217;i kadının idare ve ikâmesine Mâlik olur.»<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a><br />
Resûlüllahdan rivayet olunan bir hadisi şerifde kıyametin   küçük alâ­metleri şöyle sıralanmıştır : «Kıyamet alâmetlerindendir;<br />
— Mescidlerin çoğalması, cemaatların azalması, binaların yükselmesi» faizin yenmesi, kıybetin çoğalması, mâruf ve iyi olanların terk edilmesi,<br />
— Şerlilerin idareci ve âmir elmaları, kadınların binitlere binmeleri, Er­keklerin kadınlara ve kadınlarında erkeklere kendilerini benzetmeleri, er keklerin erkeklerle meşkul olmaları (livata yapmaları).<br />
__ Azgın zalimlerin çoğalması, kabirlerin kireçlenib üstüne binalar ya­pılması, fâsık kimsenin şerefli ve itibarlı olup ihlaslı müminin zaif ve hakir qörüîmesi, hükmün satılması, insan kanlarının (sanki mubahmtş gibi) akıtıl­ması.<br />
— Akraba haklarına riayetin kesilmesi, kur&#8217;anın kazanç kitabı ve çal­gılı zevklenme kitabı hâline getirilmesi, adamın babasını inkâr etmesi, in­sanların kur&#8217;anın nasîhatları ile mütteız olmamaları, cenâbu hakdan utan­mamaları, cehennemden korkma hâlinin görülmemesi, şeytan-i leinin insan­lara musallat olup onlara Idilâhe illallah kelimei tevhidinden dünyayı daha sevimM göstermesi (işte bunlar kıyamet alâmetlerindendir.)»<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a><br />
Diğer bir hadîsi şerifte resülüllah (S.A.V) efendimiz şöyle buyurmuşlar­dır :<br />
«Eğer dünya mahabbetine dalan insanlar, sizin haramlardan kaçınıp ibâdetle meşgul olduğunuzu görseler, bu adamlar delidirler, derler.<br />
— Sizde onlarla otursanız, bu adamlar Allanın azabı ilâhisine inana­mamışlar, dersiniz.»<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a><br />
Yukarda zikri geçen Cibril hadîsinin kıyamet&#8221; alâmetlerini beyan eden cümlelerle en son hadîsi şeriflerdeki hükümleri, mübarek peygamberimiz sanki cenabu hakkın lutfu keremiyle ifâhi televizyon ekranında seyri âlem etmiş, ondan sonra dünyanın son günlerinde olacakları, ilâhi televizyon ve manevî şeritlerden görüb okuduklarını bir bir haber vermiştir.<br />
Burada «televizyon» kelimesi geçtiği için bir cümlei mûtarıza arzetmek isteriz. Günümüzde beşerî dehâ ile İcat edilen televizyonun durumu hak­kında bir nebze düşünelim. Allâhü teâlanın kudret ve kuvveti ile insan oğlu­na vermiş olduğu akıl ve zekâ sayesinde yebyeni bir alet bulunuyor, fa­kat bu âlet san&#8217;at, teknik, tarihî gerçekleri açıklama, hadise ve olayları can­lı ve açık bir şekilde vermeyi, ilim tâlimi, insan oğlunun ahlak ve terbiyesi­ni haya ve edebi ile yaşamasını sağlayacak canlı ve temsîli olaylar ve ha­diseler göstererek en güzel hizmet aracı ve âleti olması gerekirken, maale­sef az zamanda yukardakilerin bâzılarına yer verilirken islâmın haram kıldı-dığı gayri ahlâkî ve şehevâni görüntü ve yaşantıları aksedib gösterdiği için, çok ve çok kötüye kullanılan bir alet şeklinde çalışmakta, çalıştırılmaktadır.<br />
İşte bu sebebden dolayı televizyon hakkında soranların kendilerine so­ruyoruz?<br />
Dans yapmak, içki âlemi yaparak maskarahkda bulunmak. Deveyi oy­natacak havalan çalmak, Reklam pahanesi ile bir kadının koca baldırının sonuna kadar çorap çekerek teşhirde bulunması, gibi halleri şuurlu ve kâ-ro&#8221; bir îmanla düşün, ondan sonra kendine cevâbını kendin ver. İmanın neder acobâ&#8230;!?<br />
Büyük baban ve annen, çocuğun ahlakı bozulacak diye müstehcen filim, tiyatro ve kötülüklerin yapıldığı veya görüldüğü yerlere evlatlarını gönder­mezdi, ozamanki çocuklarda büyüklerine saygılı, küçüklerinede sevgili idi­ler. Ya şimdi, bir oğlan pahanesi İle veya başka pahane ile baba ve dede­lerimizin sakındıkları veya sakındırdıkları o müstehcenin müstehceni acâ-ib programı ile gösteren genç oğlan ve kızların ve hatta yaşlıların dahi ah­lâkını, haya ve edebini, saygısızlığını artıran fenalıkları artık çekinmeden evlerde vesâir yerlerde cümbül cemaat halinde işleyenler, aceba soy ve saplarına rahmetmi okuyorlar?.. Gidip mezarın başında fatiha okumak yeri­ne saz çalıp ziyaret eden zavallı fasıkiarla bunların arasındaki fark ne dere­cedir? acaba..<br />
Bir alet ve edevatki, hayra hizmet eder ve onunla hayır kazanıhrsa, elbet çok ve çok iyidir. Şayet herhanki bir âlette şer öğretir ve şerre âlet olursa, elbette o alet şer olur ve sonu dünya ahiret felâket olur.<br />
Peygamber (S.A.V) efendimiz bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyurmuştur: «Hayra delâlet eden, hayrı işleyici gibidir.» Ahmed bin Hanbeî Şu halde elimizdeki âlet ve edevatların daha çok hayra delâieî etme­si, gönlümüze rahatlık verebilir. Mevcut âletlerinde aynı hal üzere olmasını diler, müslüman kardeşlerimize isabetli düşünce ve inançlara sahib olma­sını yüce mevladan niyaz ederiz.<br />
Evet yukarda kıyamet clametleri ile-ilgili hadîsi nebevilerin hükümle­rini görüb yaşadıkça, Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin mucizelerini müşâhade ediyor, sâdık ve mâerı,.. oln&#8221; peygamberimizin sa­dakatini mucizelerle tescil ve tasdik etmiş oluyoruz.<br />
Dînin ve inanan mümini kâmilin garib olup, şerü ve ıâsık kimselerin de şerefli olduğu, hak hukuk tanınmadığı, Allah korkusunun, Peygamber sev­gisinin yok hale geldiği, bâtılın savunulup hakkın ayıplandığı bir zamanda dînine sarılıp hakkın emirlerini yerine getirib yasak ettiklerinden kaçınan. Resulün sünnetine sarılan insanlar, elbet hak teâlanın yanında zamanın en şerefli ve en faziletli kimseleridirler. Ahirette de büyük ecre nail olacak­lardır.<br />
Peygamberimiz (S.A.V) efendimiz bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyur muştur :                             .<br />
«Ümmetimin fesâd olduğu zaman, benim sünnetime sarılan kimseye cephede Allah yolunda şehid olan yüz (100) şehidin ecri vardır.»<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720686"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>3 &#8211;</strong> (2) Ebû Hüreyre (R.A) muhtelif lafızlarla rivayet etmiştir. Ve bu<br />
rivayetinde şöyledir.<br />
«Yalın ayak, sırtı çıplak hakkı kabul etmekten sağır, hakkı söylemekde dilsiz ve (zâlimler) yer yüzünde hükümdar olduklarını gördüğün vakitteki (haller kıyamet alametidir).<br />
— Beş ğaybı Alfahdan başka kıimse bilmez, dedi ve şu meâldaki âyeti keriymeyi okudu :<br />
— «O saatin (kıyametin) ilmi, şübhesizki, Allanın indindedir.<br />
__Yağmuru (mukadder olan vakitte ve mahalde) O (Allahüteâla) indirir.<br />
— Rahimlerde olanı (Rahimlerdeki çocukların durumlarını) O bilir.<br />
— Hiç bir kimse, yarın (hayır ve serden, kâr ve zarardan) ne kazana­cağını bilmez.<br />
— Hiç bir kimse, hangi yerde öleceğini bilmez.<br />
— Şüphesiz Allah (C.C.) her şeyi bilendir. Her şeyden haberdardır.»<br />
Buhârî, Müslim (Bu hadisi Şerifin manasını, Ebû Dâvud ve Nesaî de zikretmişlerdir.) <a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720687"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravİ Hz. Ebû hüreyre kimdir?<br />
Hureyre, hirrenin ismi tasgiridir. Hirre kedi&#8217;manasınadır. Ebî hüreyre-kedicik babası demektir.<br />
İsmi ve nesebi hakkında insanlar ihtilaf etmişlerdir. Söylenenlerin en meşhuru, cahiliyet devrinde ismi Abduşşems veya Abdu Amr idi. Müslü­man olduktan sonraki ismi ise, Abdultah veya Abdurrahmandır. Ve kendisi devs kabilesine mensubtur.<br />
Hakim Ebû Ahmet demiştirki, bizim nazarımızda Ebû Hüreyrenin ismi hakkında en sahih olanı Abdurrahman bin sahrdir. Bu ismine Ebû Hureyre künyesi galip gelmiştir. Sanki bu künye söylenerek bir nevi başka ismi yok gibi olmuştur.<br />
Ebû Hüreyre Hayber kalesinin fethedildiği sene müslüman oldu ve bun­dan sonraki bütün muharebe ve sefeirerde Resûlüllahla beraber bulunmuş tu.<br />
Müslüman olduktan sonra karın tokluğuna razı olarak ilim tahsil et­mek ve hadisi şerif ezberlemek hayatına devam etmişti.<br />
Buhari şerif sahibinin beyanına göre, Ebû hureyre (R.A) den sekseni (80) mütecaviz sahabe ve tabiin hadîs rivayet etmişlerdir.<br />
Hadisi şerif rivayet edenlerden, ibni Abbas, İbni Ömer, Câbir ve Enes (R.A) de vardır.<br />
Ebû Hüreyre lakabının konmasına sebeb, Ebî hüreyre diyorki :<br />
«Günlerden bir gün benim koltuğum altında (yenimin içinde) bir kedi var idi. Resûltüllah (S.A.V) beni gördü ve buyurdu :<br />
«Bu nedir?»<br />
— Hemen bende kedidir, dedim.<br />
— Bunun üzerine Resulüllah (S.A.V.) :<br />
«Sende kedi babası ol» Manasına gelen «ya Ebû Hureyre» buyurdu. Ebî hüreyre hazretleride bu isimle çağırılıp söylenmesini bu sebebden çok severdi.<br />
Bu lakabla lakablanmasının başka sebeblerinide rivayet edenler ol­muştur. Fakat en isabetli rivayet yukardakidir.<br />
Rivayet ettiği hadisi şerif adedi, beşbin üçyüz atmışdört (5364) öür.<br />
Sahih olan rivayete göre, yetmiş sekiz yaşında hicretin elli dokuzun (59) cu senesinde medine-i münevverede vefat etmiştir. Ve cennetül bekı-a defnolunmuştur. Allah ondan razı olsun.<br />
Hadisi şerifin baş tarafında sayılan kıyamet alametleri hakkında gerek M malumat yukarda iki (2) numaraiı hadisi şerifin izah kısmında arz edilmiş­tir.<br />
Biz kısaca beş gaib hükümlerini açıklayalım. Her şeyden evvel her müslümanın inanması ve bilmesi lazımdırki, gaybı Allahdan başka kimse bilmez.<br />
Kaybın keyfiyetini bazıları bilmediğinden bazı kimseler ve varlıklar için malum olubda diğer bazıları için malum olmayan şeylerden huddamlar, cin ve şeytan vasıtası ile bâzı olmuş hadiseleri haber verenlere «gaybı bildi veya biliyor» diye biliyorlar. Mazide olmuş şeyler gaybden sayılmaz. An­cak o hadise ve meseleye şahit olmayan ve hazır olmayanlar için gayb ola­bilir. Cinnîler ise orada olub olanlardan haberdar olabilirler. Ve dolaysiyle onları istihdam edenlere söyleyebilirler.<br />
Şer ve haramda olsa, sihir, nuddamlık, falcılık ve kahinlik, müneccim­lik ve emsali şeylerle iştigal edenler, ekseriya böyle hareketlerle cahil kim­selerin akidesini bozuyorlar.<br />
<strong>Gayb :</strong> His ve ilimde veya vücudda hazır olmayan şey demektir.<br />
Ayeti kerime meali :<br />
«(Habibim]deki; göklerde ve yerde olan gaybı allahdan başka kimse bilmez.» «Nemi sûresi, 65<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720688"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>4 &#8211;</strong> (3) ibni Ömer (R.A.) dan mervidir, demiştir,<br />
Resûlütlah (S.A.V) buyurduki :<br />
«İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır. (Ve şunlardır) :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Allahdan başka ilah olmadığına ve Muhammed (S.A.V) in Allanın kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek,</li>
<li><strong>b)</strong> Namaz kılmak,</li>
<li><strong>c)</strong> Zekat vermek,</li>
<li><strong>d)</strong> Haccetmek,</li>
<li><strong>e)</strong> Ramazan orucunu tutmaktır.» <a href="#_ftn56" name="_ftnref56">[56]</a></li>
</ol>
<p>(Bu hadîsi şerifi, Ahmed bin hanbel, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesaî de zikretmişlerdir.) <a href="#_ftn57" name="_ftnref57">[57]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720689"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî ibni Ömer (R.A) kimdir?<br />
Peygamberimizin kayın biraderi, Hz. Hafza (R.A) validemizin kardeşi, Hz. Ömerin oğlu Abdullah (R.A), dir. Kendisi küçük yaşta iken babası ile beraber mekke-i mükerremede müstüman olmuştur.<br />
Sahih olan rivayete göre, harbe ilk iştiraki, handek muharebesidir.<br />
Hz. Abdullah ehli&#8217;ilim, ehli verâ ve ehli zühdden idi.<br />
Hz. Câbir demiştirki, «Ömer (R.A) ile oğlu Abdullah (R.A) den başka her fert dünyaya meyletmiştir.»<br />
Nâfi (R.A.) diyorki, «İbni Ömer, vefat ettiği zaman bin köle âzâd et­mişti.»<br />
Hutta bazı rivayetlerde şöyledir : «âzad olunmak İsteyen her köle na­maza devam eder abidler gibi ibâdete koyuiurmuş. Ve ibni ömerde hemen âzad eder ve hürriyetine kavuşsun rahat kuiluk etsin dermiş.<br />
— Bu duruma muttali olanlardan bâzı kimseler, bunlar seni aldatıp âzad olmak gayesi ile ibâdete koyuluyor, derler.<br />
Bunun üzerine ibni Ömerde cevaben «biz hak ile aldanırız.» buyuruyor.<br />
Hz. Peygambere vahy gelmezden bir sene evvel dünyaya geliyor. Ve Abdullah bin züheyrin öldürülmesinden üç ay sonra hicretin yetmiş üçüncü (73) senesinde rahmeti rahmana kavuşmuştur.<br />
Ibni Ömer vefat ettiğinde «Hıl» denilen mevkie defnoiunmasını vasiyet etmişti. Fakat Abdullah bin zübeyr gibi pek çok fazılların canına kıyan haccacı zalimin mâni olması ile muhacirlerin kabrine defnolunmuştur.<br />
Ibni Ömer Hz. leri Abdülmelikin nazarında çok hürmete layık olduğun­dan haccac (Zâlim namıyla anılır.) onu açıktan idam edememiştir. Haccac Abdui Meliki-in maiyetinde hac ettiği sırada Abdülmelik haccaca ibni Ömer hazretler:rıe iktida ve mutabaatı emretmiş idi. Böylece her yerde ibni ömer hazret&#8217;?*&#8221;! imam olarak öne geçerdi ve bu hal haccacın çok gücüne giderdi.<br />
Bir Kerede haccac arafatda hutbeyi uzatmış olduğundan ibni Ömer ha? -jueri «namazın vakti gecikiyor» mealindeki «güneş seni beklemez» demişlerdi.<br />
Bunun üzerine haccac hiddetlenip : «Şimdi senin boynunu vurasım geldi» demişti. Ibni Ömer de «Sen sefih (aklı az ve kısa) zâlim bir kimsesin, yapabilirsin» buyurmuştu.<br />
İşte bu haller ve bu gibi açıkça söylenen hakikat sözler, haccacı zâ­limin Ibni Ömer Hazretleri hakkında kin ve düşmanlığını mûcib sebebler-den dolayı haccacı zalim, birisine mızrakın alt demirine zehirli su verdire­rek haccin izdihamlı zamanında Hz. Ibni Ömerin ayağının üstüne saplat­mış ve bu suretle vefat ve şahadetine sebeb olmuştur,<br />
Islamın şartı olan beş esas hakkında yukarda ikinci hadis olan cibril hadisinde bazı izahat verilmiş isede, ehemmiyetine binâen zikredilen hü­kümlerin bazılarını tekrar ile birlikte bir kaç mühim mesele daha kısa kısa arz edelim.<br />
Hadisi şerifde «İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır. «Cümlesi ile islamın, imanın tezahürü olan amel hükümleri beş esas ve hakikat üzerine kurulmuştur, demektir.<br />
Bir kimsenin kalbindeki imanın varlığı bu beş esası yapması ve işle­mesiyle bilinir. Binâenaleyh her hangi bir kimse, dili keiime-i şahadeti söy­ler, beş vakit namazını kılar, zengin olan bir kişide maiının kırkda birini ze­kat olarak ehillerine verir, Ramazan ayında mükellef olup, meşru mazereti olmayan kişi orucunu tutar ve üzerine hac farz olan kişinin ömründe bir sefer hacc farizasını ifa etmesi, o kişinin îmanına delil ve şahittir.<br />
Hatta cenaze namazını dahi kılan kişi, İmanlı ve mümindir. Ancak bu vazifeleri İfadan sonra küfrü icab eden kelime ve iddialarda bulunan kim­seler, elbet mürted ve dinsiz olur.<br />
Nitekim zamanımızda bazı zaif ve şımarık cahillerde görülmektedirki, adam müslüman olduğunu söyler, cenazeye hatta cumaya ve bayram na­mazına gelir. Ondan sonrada «biz şeriatçı değiliz, şeriatın karşısındayız, şarab haram değildir, Puta saygı göstermek lazımdır, faiz helaldir, hacca gitmek günahdır gibi..» küfürleri söyleyenler oluyor. Bu îtikad ve sözler, müminin küfrüne sebeb olur ve kâfir olur. Onun için mü&#8217;minin böyle fena­lıklardan uzak olması lâzımdır. <a href="#_ftn58" name="_ftnref58">[58]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720690"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>5 &#8211;</strong> (4) Ebû Hüreyre (R.A) den rivayet olunmuştur, Resûlüllah (S.A.V.) buyurduki :<br />
«İman yetmiş (ve bir rivayette altmış) bu kadar şubedir. Bu şubelerin en efdalı, lâüâhe illallah, &#8211; Allahdan başka ilâh yoktur. Sözüdür. En aşağı derecesi ise, yoldan ezayı gidermektir. Hayada (utanmakda), İmandan bir şubedir.» <a href="#_ftn59" name="_ftnref59">[59]</a><br />
(Bu hadisi şerifi, değişik mâna ve lafızlarla Tirmizî de zikretmiştir.) <a href="#_ftn60" name="_ftnref60">[60]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720691"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Ebî Hüreyre Radyallahüteâla anh kimdir? Hz. Ebû hüreyre hakkında kısada olsa üçüncü hadisi şerifin îzâh bölü­münde malûmat verilmiştir.<br />
Bu hadisi şerifdeki «İman» kelimesi, îmanın semeresi, alâmet ve belir­tilerini beyan etmek maksadına matufdur.<br />
Nitekim hadisi şerifin aşağısında «yetmişden fazla şubedir.» denilerek bu şube ve alâmet olan güzel hasletlerde bulunan her ferdin mümin olabile­ceği ve mümin olan her müslümanında bu güze! hasletlerle zlnetleneceğini beyan etmektedir.<br />
İmanın yetmişden fazla şubesinin en efdal ve üstünü de; lâilâhe illallah &#8211; Allahdan başka &#8211; ilah yoktur, cümlesiyle beyan edilmiştir.<br />
Evet bu kelime-i tevhid, zikrin ve imanın şubelerinin en efdahdır. Zira mahza yüce halik her şeyin mabudu, şeriki ve naziri olmadığına ve ibâdete, yalvarmaya, huzurunda eğilmeye hulasa her zaman, her yerde ve her can-lının tapınağı, ilticağahı, teşbih ve tehlili odur, onadır. &#8211; Bu kelime-i tevhid ve zikrullahla sâde ve sâde halikı zülcelal zikredil-diğinden kalbdeki îmanın tezahürü en güzel ve en sevimli kelime ile görül­müş oluyor.<br />
imanın esas ve alâmetini ihtiva eden bu mübarek kelimeyi dili ile söy-!eYib kalbi ile tasdik eden bir müslüman, Allaha şerik koşacak her türlü soz, yazı ve davranışlardan kaçınır. Put, putculuk ve putcular, en çok buğz-ettiği şeylerden olur.<br />
Meselâ : Türbeye, tekkeye, şeyha, hocaya, taşa, leşe, heykele ve puta taparcasına harekette bulunmaz; Secde yapmaz. Çelenk koymaz, onlara hurmeten ve onlar için kurban kesmez, kan akıtmaz. Onlardan medet bek­lemez.<br />
Müslüman, hocasına, baba ve annesine, amirine, büyüğüne, şeyhine ve emsaline hürmet ve saygı göstermesi gereken kimselere haddi tecâvüz etmeden bir edep ve usul dahilfnd sever ve hürmet eder. Ve böyle yapma­sı zaruri ve lâzımdır.<br />
Hakiki mümin kelime-i tevhidi damarlarında dolaşan kanların içinde yaşartır v*î kanının son damlasına ve hayatının sonuna kadar dilinden ve gönlündet, asla eksik etmez, Tevhide engel olan her türlü tehlikelerden ka­çınır. Kalbini yumuşatır ve dilini tatlılaştırır. Zira Allanın zikri ile kalbler mutmain ölür ve insanda ilahi zikrin hazzı, neşesi ruhda-ve bedende huzur ve sukün hasıl eder.<br />
Evet bütün beşerin hakkıdır, beka emeli,<br />
Akif merhum şöyle buyurmuş :<br />
Fakat bu hakkı ne taşdan ne leşten istemeli.<br />
Öyle ise, îmanın en efdal şubesini teşkil eden kelime-i tevhidde beyan edildiği üzere, hakka tapıp, yalvarıb, ona kul olup, ondan mükafat ve mü-cazatını beklemek lazımdır.<br />
Nitekim fâtihe-i şerifede şöyle buyurulmuştur :<br />
«Yalnız sana ibâdet ederiz. Ve yalnız senden yardım isteriz.» Fâtihe sûresi, 4<br />
Hadisi şerifdeki «İmanın şüpesinin en aşağı derecesi ise, yoldaki ezayı gidermektir.» Cümlesi ilede, mümin insan ve hayvanların ve hatta taşıtların gideceği yollardaki çukurları, taşları ve ezâ veren her şeyi gidermesi lâzım­dır. Yollara taş, çukur, pislik, su ve taşıt gibi geçenlere zarar verecek şey­leri koymaz.<br />
Bir hadisi şerifde, «müslüman, müslümanların elinden ve diMnden salim kalan (zarar görmeyen) kimsedir.» Buyurulmuştur.<br />
Bu günkü trafik kanunlarının ve insan haklarının en câzib şekli istamda asırlarca evvel böyle vicdan ve îman esasları dahilinde beyan edilmiştir. İmanı olan her müslüman, insanlara ve hayvanlara ezâ verecek her türlü dav ranışda kaçınır.<br />
&#8216;İman ve ahlakdan nasibi olmayanlarda insanlara ezâ vermekten zevk alır. Ve insanların canını acıtmak, öldürmek, vurmak, kırmak sanki bir şey değilmiş ve hatta marifetmiş gibi mes&#8217;uliyyet hissini duymaz, belkide ifti­har ederler. Günümüzde kalbleri îman nurundan yoksun merhametsiz insan­larda görüldüğü gibi.<br />
Hadisi şerifde «Hayada, İmandan bir şüphedir.» cümlesi ilede insanın iç alâmindeki dışa vuran sızıntı ve îmân nurunun tâzâhurunu beyan etmek­tedir. Haya hakkında daha geniş malumat «İslâmda tesettür ve haya» adlı eserimizde beyan edilmiştir. Oradan o bahsi tekrar tekrar okumak lazımdır.<br />
Hadîsi şerifde, «İman yetmiş bu kadar şubedir» cümlesinin ihtiva et­tiği şubeleri ulemâ ve muhaddisler çeşitli eserlerde zikretmişlerdir. Yetmiş-den fazla şubelerin ancak üç adedini resulü ekrem efendimiz beyan buyur­muştur. Diğer mübarek sözlerinde ayrı ayrı açıkladıkları muhakkaktır.<br />
Şârih Aİiyyülkâri merhum, Mirkatülmefatih de Şeyhuüskım Ebülfazl İb-ni Hacerin Buhâri şerhinden naklen îmanın şubelerini şöyle sıralamıştır :<br />
<strong>1 &#8211;</strong> Allâhü teâlanin zatına ve sıfatlarına inanmak,<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Meleklerin nurdan yaratılmış masum varlıklar olduklarına inanmak,<br />
<strong>3 &#8211;</strong> Kitablarına inanmak,<br />
<strong>4 &#8211;</strong> Resullerine inanmak,<br />
<strong>5 &#8211;</strong> Kadere inanmak,<br />
<strong>6 &#8211;</strong> Öldükten sonra tekrar dirilmeğe inanmak,<br />
<strong>7 &#8211;</strong> Allâhü teâiayı sevmek,<br />
<strong>8</strong> &#8211; Allah rızası için bir kimseyi sevmek ve buğzetmek,<br />
<strong>9 &#8211;</strong> Peygamber (S.A.V.) efendimizi sevmek ve tazim etmek,<br />
<strong>10 &#8211;</strong> Peygamber Aleyhisselâma salâvâtı şerife getirmek,<br />
<strong>11 &#8211;</strong> Peygamber Aleyhisselâmm sünnetine tabî olmak,<br />
<strong>12 &#8211;</strong> İman, amel ve ahlakda ihlasiı olmak,<br />
<strong>13</strong> &#8211; Riyayr &#8211; Gösterişi ve nifakı terk etmek,<br />
<strong>14</strong> &#8211; Tevbe-Günah ve kötülüklerden nedamet etmek,<br />
<strong>15 &#8211;</strong> Allâhın azabından korkub rahmetinden umudu kesmemek;<br />
<strong>16 &#8211;</strong> Allâhın verdiği nimetlere şükretmek,<br />
<strong>17 &#8211;</strong> Verilen sözü yerine getirmek,<br />
<strong>18 &#8211; </strong>Belâ ve musîbetlere sabretmek ve kazaya razı olmak,<br />
<strong>19 </strong>&#8211; Haya-utanmak,<br />
<strong>20 &#8211; </strong>Şefkat ve merhametli olmak,<br />
<strong>21- </strong>Hakka tevekkül etmek,<br />
<strong>22 </strong> &#8211; Mütevâzî-Engin gönüllü olmak,<br />
<strong>23 &#8211; </strong>Büyüklere hürmet ve küçüklere şefkat etmek,<br />
<strong>24 </strong>&#8211; Kibir ve ucbu terk etmek,<br />
<strong>25</strong> &#8211; Hased ve kini terk etmek,<br />
<strong>26 </strong>&#8211; Öfkelenmeyi terk etmek,<br />
<strong>27 </strong>&#8211; Kelime-i tevhîdi söylemek,<br />
<strong>28 </strong>&#8211; Kur&#8217;anı kerîmi okumak,<br />
<strong>29 &#8211; </strong>Mim öğrenib öğretmek,<br />
<strong>30 &#8211; </strong>Dua ve zikrullahda bulunmak,<br />
<strong>31 &#8211; </strong>Günahların bağışlanması için hak teölaya istiğfar etmek,<br />
<strong>32 &#8211; </strong>Lüzumsuz ve mânâsız sözden kaçınmak,<br />
<strong>33 &#8211; </strong>Hissî ve hükmî temizlikde bulunmak,<br />
<strong>34 &#8211; </strong>Necaseti galize ve hafîfeden kaçınmak,<br />
<strong>35 &#8211; </strong>Setrülavrete riâyet etmek,<br />
<strong>36 &#8211;</strong> Farz, vâcib ve nafile namazları kılmak,<br />
<strong>37 &#8211;</strong> Zekat ve sadakayı edâ etmek,<br />
<strong>38 &#8211;</strong> Köle ve Cariyeleri azat etmek,<br />
<strong>39 &#8211;</strong> Cömertlik ve sahavette bulunmak,<br />
<strong>40 &#8211;</strong> Muhtaçlara ve müsâfirlere taam yedirib ziyafette bulunmak,<br />
<strong>41 &#8211;</strong> Farz ve nafile oruç tutmak,<br />
<strong>42</strong> &#8211; Ttikâfa girmek (Itikâfın İzahı, fıkıh kitablarında zikredilmiştir),<br />
<strong>43 &#8211;</strong> Kadir gecesinin ecrine nail olmak için, o geceyi araştırmak,<br />
<strong>44 &#8211;</strong> Hac ve Ömre yapmak,<br />
<strong>45 &#8211;</strong> Beyti şerîfi tavaf etmek,<br />
<strong>46 &#8211;</strong> Dîni korumak için, her türlü tehlikeden kaçınmak,<br />
<strong>47 </strong> &#8211; Hicret etmek (yâni, günahlardan kaçınmak) , A8 — Nezirleri îfa etmek,<br />
<strong>49 </strong>&#8211; Yeminlerin cihetlerini ve keffâretlerin edasında gereken şekilleri araştırmak,<br />
<strong>50</strong> &#8211; Nikahlanmak( evlenmek) suretiyle zinadan kaçınmak,<br />
<strong>51 </strong>&#8211; Aile efradın haklarına riâyet etmek,<br />
<strong>52 &#8211; </strong>Ana Babaya iyilik etmek,<br />
<strong>53 </strong>&#8211; Evlâdi terbiye etmek,<br />
<strong>54 </strong>&#8211; Sılai rahmi (akrabaları ziyaret etmeyi) îfa etmek,<br />
<strong>55 &#8211; </strong>Efendi ve büyüklere (ilmen, sinnen ve amelen&#8217;büyüklere) itaat etmek,<br />
<strong>56 </strong>&#8211; Hizmetçilere iyi muamelede bulunmak,<br />
<strong>57 &#8211; </strong>İşlerde adaleti elden bırakmamak,<br />
<strong>58 &#8211; </strong>Cemaata (hak üzere toplanmış kimselere) tâbi olmak,<br />
<strong>59- </strong>Bizden olan ülülemre itaat etmek,<br />
<strong>60 &#8211; </strong>İnsanlar arasını sulhu sükûnete kavuşturmak,<br />
<strong>61 &#8211; </strong>İslama ve müslümanlara tecâvüz edenlerle mücâdele etmek,<br />
<strong>62 &#8211; </strong>İyilik üzere yardımlaşmak,<br />
<strong>63 &#8211;</strong> İyiyi, güzeli emredib kötülükten nehyetmek,<br />
<strong>64</strong> &#8211; Zina, kıtal ve emsali suçların cezalarını icra etmek,<br />
<strong>65</strong> &#8211; Hak yolunda nefsfe ve düşmanla mücâdele etmek,<br />
<strong>66</strong> &#8211; Emâneti yerine ve ehline edâ etmek,<br />
<strong>67</strong> &#8211; Edasını niyyet etmekle beraber karzan birşey almak.<br />
<strong>68</strong> &#8211; Komşuya   ikram ve iyi muamelede bulunmak,<br />
<strong>69 &#8211;</strong> Malı heialdan kazanıb helal ve iyi yerlere sarfetmek,<br />
<strong>70</strong> &#8211; İsraf ve tebzîri terk etmek,<br />
<strong>71</strong> &#8211; Selamlaşmak,<br />
<strong>72</strong> &#8211; İnsanlara zarar yapmamak,<br />
<strong>73-</strong> Tığsırtnca hamd edene «yerhamükellah» demek.<br />
<strong>74 &#8211;</strong> Çalgı çalmak gibi lehviyattan kaçınmak,<br />
<strong>75</strong> &#8211; Ve yoldan ezâyi gidermektir.» <a href="#_ftn61" name="_ftnref61">[61]</a><br />
Yukarda maddeler halinde saymış olduğumuz güzel amel ve hasletleri yapanlar, îmanın dal ve şubelerini işleyen faziletli kimselerdir. Bu güzel has­letlerin zıddını işleyenler ise, dalâlet ve sapıklık da devam edenlerdir. Yâni bu hasletlerin zıddını vapanlar, kötü ahlak sahibi ve îmanın şubelerini çiğne­yen fâsıklardır. Cenâbu hak bütün müslüman kardeşlerle bizleri, bu iyi, has­letleri amel edip kendisinde bulundurarak îmanın süs ve zinetine bürünen­lerden eylesin. Amin. <a href="#_ftn62" name="_ftnref62">[62]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720692"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>6 &#8211;</strong> (5) Abdullah ibni Amr (R.A) den mervîdir.<br />
Nebiyyi muhterem (S.A.V) buyuruyor ki;<br />
«Müslüman (o kimsedir ki), dilinden ve elinden müslümanlar salim olan<br />
ur görmeyen) kimsedir.<br />
&#8212; Muhacir de (o kimsedir ki). Allanın (C.C.) yasak ettiği şeyi terk eden<br />
kimsedir.» Bu Buhârinin lafzıdır.<br />
Müslimin lafzı İse şöyledir :<br />
Abdullah ibni Amr (R.A) dedi ,ki,<br />
«Resûlüllah (S.A.V) e bir adam sordu :<br />
«Hanki müslüman daha hayırlıdır?<br />
— Resûlüllah (S.A.V) cevaben şöyle buyurdu :<br />
«(Hayırlı müslüman) o kîmsedirki, dilinden ve elinden müslümanlar sâ-Hm olur.» <a href="#_ftn63" name="_ftnref63">[63]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720693"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Abdullah ibni Amr (R.A.) kimdir?<br />
Abduilah ibni Amr (R.A), babası Amr ibni As (R.A) dan evvel müslü-man olmuştur. Babası ile kendi arasında onbir (I!) yaş farkı vardır. Musan­nif Hatibi Tebrizi ise, babası Amr Abdullahdan 13 sene yaş farkı ile büyük<br />
olduğunu beyan etmiştir. Bir kavilde de, babası on iki (12) yaş büyük de­nilmiştir.<br />
Hz. Abdullah (R.A) gayet âlim ve son derece âbid idi. Ömrünün son za­manında gözlen ama (kör) olmuştur.<br />
Hadîsi şerif bilgisi, sahabeden Ebî Hüreyreden çok idi. Zira Hz. Abdul-İah hadîsi şerifleri yazardı. Ebî Hüreyre hazretleri ise, ezberine alır yazmaz­dı. Ezberlenen unutulabildiğinden bâzı hadîsi şerifler hafızasından silinirdi. Fakat Hz. AbduÜah dâima yazdığı hadîsi şerifleri tekrar okur ve ezberinden zâyî etmezdi. Bu şekilde izahı, bizzat Hz. Ebî Hüreyre (R.A) beyan etmiştir.<br />
Gerçek böyle olmasına rağmen Hz. Abdullah (R.A) den rivayet edilen hadîsi şerif adedi, Ebî Hüreyre (R.A) den rivayet edilen hadîsi şeriflerden azdır. Hz. Abdullah (R.A) dan rivayet edilen hadîsi şerif, yedi yüz (700) ka­dardır. Halbuki Ebî Hüreyre (R.A) den rivayet edilen hadîsi şerif adedi, beş-bin (5000) in üzerindedir.<br />
Ebî Hüreyre (R.A) hakkında gerekli îzahat, üç numaralı hadîsi şerifin altında beyan edilmiştir.<br />
Hz. Abdullah (R.A) kitablan çok okurdu ve hadîsi şerifleri yazmak için peygamberimizden izin istemişdi. Resulü Ekrem efendimizde bu hususda gerekli İzni beyan etmişlerdi.<br />
Hz. Abdullah (R.A) Hicretin altmış beş veya yetmiş üç senesinde Mek-ke-i mükerreme de veya Tâifde veya Mısırda vefat etmiştir. Allah ondan Râzî olsun ve Rahmeti rahmana vasıl olsun. Amin.<br />
Hadîsi şerif de beyan edildiği üzere, hakîki müslüman, müslüman kar­deşlerinden hiç birine söverek, lanet ederek, gıybet bühtan, nemmarn ve iftira gibi kötülükleri söylerek dili ile zarar vermez. Böyle yapan kimselere, iyilik îavsiy eder ve ıslahları Üe meşkul olur.<br />
Keza hakîki müslüman, dövmek, vurmak, öldürmek, yıkmak, parçala­mak, kakalamak, itelemek, bâtıl ve küfürleri eli ile yazmak ve bunlara ben­zer kötü ve &#8216;haramları eli ile işleyerek hiçbir müslüman kardeşine zarar vermez. Zira müslüman, iyilik ve (ihsanda bulunur.,<br />
Müslümanlara ezâ ve cefâ ekseriya dil ve el ile yapıldığından hadîsi şerifde de bu iki âza zikredilmiştir. Ayrıca dili elden evvel zikretmekte bü­yük ehemmiyeti hâizdir. Zira dil iie ezâ vermek daha çok kolay ve daha yo-rası ağır olduğu görülür. Dilin yarası unutulmayacak kadar güç olması ve^ diğer azaların günaha girmesine başlıca sebeb olması hasebiyle dili elden efvve zikretmiştir.<br />
Dilim! seni dilim dilim difsem seni,<br />
Cennette sende Cehennemde sende ah hıfzedebilsem seni.<br />
Bir Beyt de de şöyle denilmiştir :<br />
Kurşun yaralarının tedavisi vardır,<br />
Fakat dil yarasının tedâvîsf yoktur.<br />
Ebî Saîd el-Hudrî (R.A) den mervî bir hadîsi şerifde Resûlülloh (S.A.V)<br />
buyurmuştur.<br />
«Ademoğlu sabahladığı vakit, bütün azaları dile lisânı hal İfe İltica ve talebde bulunarak şöyle der (ler); Bizim hakkımızda Allahdan kork, zira bizim istikâmetimiz sana bağlıdır. Eğer sen doğruiursan bizde doğruluruz. Ve eğer sen eğrilirşen bizde eğriliniz.» (Tirmizî)<br />
Evet insan oğlunun diti her yönüyle en kıymetli varlıklardandır. Fakat o dil ile îman kazanıldığı gibi küfürde kazanılmaktadır. Bu sebebden her Alla­nın günü sabahleyin bütün âza ve organlar, dile hallerini arz edib Allahdan hakkı iie korkmasını ve bütün amellerin çözüm ve cürüm noktası o küçücük cirimli dilin hareketine bağlı olduğunu bildirmektedirler.<br />
Büyükler bir sözlerinde şöyle demişler, «Efllsan, cirmühü sağtrün ve cürmühû kebîrun : Dil, cesed ve cirmi küçük, fakat cürüm ve günahı büyük oian bir varhkdır.»<br />
«Belâ ve musibet, dil ile konuşmaya bağlıdır.»<br />
Diğer bir hadîsi şerifde de şöyle buyurulmuştur :<br />
«Allâha ve âhiret gününe inanan bir kimse, ya hayır söylesin veyahut sükût etsin.»<br />
Büyükler de hikmetli sözlerinde yine şöyle demişler :<br />
«İnsanın belası, dilindendir. Bîr kimsenin aklı tamam oldumu, kelam ve sözü onksan ve az olur. İnsanın selâmeti, dilini, muhafaza etmektedir. Ve bedenin sıhhati, sükuttadır, Dilin muhafazası, insanın rahatlığıdır. Çok konuşan insan, helak olur.»<br />
Hulâsa-İ kelam İmanlı, ihlaslı ve ibâdetine devam eden her müslüman; diliyle, eliyle, ayağı İle, kalbi ile ve diğer azaları ile müslümanlara eziyet et­mez. Dâima iyilik eder ve iyilik temennisinde bulunur. Zira hakka îman ve iyi ameller, ono iyiyi ve güzeli yapdırır.<br />
Hadîsi şerifde beyan edilen «muhacir» kelimesinin tarif ve îzahı gayet stirihdir. Ayrıca birinci hadîsi şerifin izah kısmında bir nebze açıklama yapıl-mıştır. <a href="#_ftn64" name="_ftnref64">[64]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720694"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>7 &#8211;</strong> (6) HZ. Enes (R.A) den rivayet olunmuş, demiştirki: Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Hiç biriniz : beni babasından, evlâdından ve insanların   hepsinden daha fazla sevmedikçe îman «tmiş olmaz.»<a href="#_ftn65" name="_ftnref65">[65]</a><br />
(Bu hadisi şerifi, Ahmed bin hanbel, Nesâî ve İbni Möce de zikretmiş­lerdir.) <a href="#_ftn66" name="_ftnref66">[66]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720695"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravî Hz. Enes kimdir?<br />
Enes (R.A) Medînei münevveredeki hazrec kabilesinin Ne^câr soyundan Mâlik bin Nazrın oğludur. Ensârı kiromdandir. Resulü ekrem sallallâhü aleyhi veselleme medîne-i münevvere hayatında on sene hizmet etmiştir vo kendiside hizmete başladığında on yaşında idi.<br />
Resulü Ekrem efendimiz medîne-i münevvereye teşrif ettiklerinde Hz. Enesin validesi oğlunu getiriyor ve diyorki :<br />
«Ya Resûlellâh! bu çocuk sana hizmet etsin. Bunun için dua buyurun.»<br />
Bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizde şöyle dua ediyor :<br />
«Ey Allâhım! bunu mal ve evladında mübarek kıl. ömrünü uzun eyle ve günahını bağışla.»<br />
Hz. Enes bizzat diyorki : «kendi sulbumdan doksan sekiz çocuğumu toprağa gömdüm. Benim ağaçlarımın mahsulü senede iki sefer olurdu. O ka&#8217;-dar yaşadımki, nerede ise hayatımdan usanmıştım. Bu sebebden de duanın dördüncüsünü yani günahımın bağışlanmasını umuyordum.»<br />
Yüz sene veya yüz (100) seneden fazla yaşadığı yazılıyor, sahâbe-i ki­ramın en son vefat bdenlerindendir. Vefatı Basrada hicretin doksan üç (93) târihinde vuku bulmuştur.<br />
Basraya insanlara îlmi fıkhî tâlim etmek için, Hz. Ömerin hilâfeti za­manında gitmişti. Allah ondan razî olsun.<br />
Hadisi şerifde beyan edildiği üzere bir kimsenin îmânı kamil ile mü­min olabilmesi için, kendi nefsinden, baba ve annesinden, evlat ve ahfa-ttndan, aile efradı ve bütün insanlardan en çok sevdiği ve seveceği kimse, Muhammed aleyhisselam olacaktır. Aksi takdirde kemalli bir îmana sahip olamaz.<br />
8u husus Kur&#8217;anı kerimde şöyle beyan edilmiştir :<br />
«Peygamber, müminlere nefislerinden daha evladır.» Ahzab sûresi, 6<br />
Diğer bir âyeti kerime meâii :<br />
«Ey Habibim! (Allah ve Resulü yolunda hicreti terk edenlere) deki: baba larınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kanlarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz hale geleceğinden korktuğunuz bîr ticaret, hoşunuza giden mes­kenler, Size Allah ve resulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık ilahi emir (azabı ilahi) gelinceye kadar bekleyin. Allah (c.c.) fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.»   Tevbe sûresi, 24<br />
Buradaki sevgi insanların yaratılış itibârı ite olan tabî-i sevgi değil bel­ki aklî ve îmânî sevgidir. Zira insanların tabiatında kendini sevme ve be­ğenme hali tab&#8217;an vardır. İnsanlar arasındada denirya «İnsan kendini be-<br />
ğenmese çatlar ölür.» Yaratılış itibarı ile her insanda bu hai vardır. Yaratı­lış itibarı ile iç güdünün hali bir nevi zoraki olan haldirki, teklif dışı ve nefsin takati yetmiyeni teklif etmez.<br />
Fakat bu tabii hai aklın kemâle ermesi ve îmanında kemal derecesine ulaşması ile, kişi kendisinin derece ve mertebesini bilir. Ondan sonrada kendisinden daha kemalfı ve faziletli kimseleri takdir eder. Yine halk ara­sında bir ata sözü vardır; «Altının kıymetini, sarraf biiir.»<br />
Evet fazilet ve yüksek mertebe sahibi dünyanın efendisi ve sevgilisi olan Peygamberimiz Sallallahü aleyhi vesellem efendimizide her şeyinden fazla seven ve sevecek o!an ancak ve ancak îmanda kemale erişmiş olan kimsler olabilir. İmanı zaif olanlar ve kamil bir akla sahip olmaynlar, elbette nefislerinin arzularını, herşeyin üstünde tutacaklardır. Hatta nefislerinin arzu ve isteklerine taparcasına hareket edeceklerdir.<br />
Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur :<br />
«(Ey Habibim!) Şimo&#8217;ıi o kimseyi gördünya : (doğru yolu bırakıp keyfine taparcasına) zevkini kendisine ilah edinmiş.»   casiye sûresi, 23<br />
Şu halde Alfanın Resulünü seven onun sevgisini her şeyin üstünde tu­tar. Onun sünnetlerini sever, yapar ve onun sünnetlerini işleyen kimseleri sever ve sünnetin yayılmasına yardım eder ve bütün hayatını, Resûlüllaha tâ­bi kılar veya tâbi kılmaya çalışır.<br />
Peygamberimizin sevgisini taşımanın en bariz örneğini şu olayı okuya­rak anlamaya ve yaşamaya çalışalım :<br />
Ashabı kiramdan Abdullah bin hişam (R.A) diyorki,<br />
«Bir gün Resûlüllah (S.A.V) ile beraber bulunuyor idik, kendileri Ömer bin e! hattabın (R.A) elini tutmuşlardı. Hz. Ömer : «Ya Rasûlallah! zatı ne­bevinizi nefsimden başka her şeyden daha ziyade severim.» dedi.<br />
— Bunun üzerine rasulu Ekrem efendimiz şöyle buyurdular :<br />
«Nefsim yedi kudretinde olan zatı bariye yemin ederimki, benî nefsin­den de ziyade sevmedikçe, kemallt îmana mazhar olamazsın.»<br />
Peygamberimizin bu hitabı üzerine Hz. Ömer (R.A) in kalbinde başka bir hal tecelli etti :<br />
«Ya Resûlallah! AHâha yemin ederimki, ben şimdi zâtı nebevinizi nefsim-dende ziyâde severim.» dedi.<br />
Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizde buyurdu ki : .   «İşte ey Ömer! Şimdi îmanın kemal derecesine ulasdi.» <a href="#_ftn67" name="_ftnref67">[67]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720696"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>8-{</strong>7) Yine Enes (R.A) den mervidir, diyorki;<br />
Nebiyyi muhterem (S.A.V) buyurdu :<br />
«Kimde, üç şey bulunursa îmanın tadını tatmış olur. (Onlarda) :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Allah (C.C.) ile Resûlullah (SAV) kendisine   başkalarından daha sevgili otmak,</li>
<li><strong>b)</strong> Bir kimseyi yalnız Allah için sevmek,<a href="#_ftn68" name="_ftnref68">[68]</a></li>
<li><strong>c)</strong> Allah   (C.C.)   onu küfürden kurtardıktan sonra  (İmana     kavuştur-dukdan soma) yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanma­maktır. (küıYe dönmeyi kerih görmektir).» <a href="#_ftn69" name="_ftnref69">[69]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720697"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Hz. Enes. (R.A) hakkında malumat, yedinci (7). hadisi şerifde zik­redilmiştir.<br />
Bu hadisi şerifde imanın tad ve zevkinin müminlerde olabilmesi için, Allah ve Resulünün sevgisi bütün sevgilerin üstünde olması, bir kişiyide Aüah için sevmenin gerektiği ve îmandan çıkıp küfre girmeyi, ateşe atılma­yı kerih gördüğü gibi kerih görmekle mümkün olabileceği beyan edilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Birinci maddede beyan edilen halin değişik şekli oian Allahı sevip onun Resulünü sevmeyen veya Allaha inanıp itaat eden kimselerin Peygam­ber efendimize inanmayan veya itaat etmeyenler, Allaha inanmış ve itaat et­miş olmazlar. Allaha inanıp sevmenin Alamet ve sıhhati, onun   Resulüne inanıp sevmekle ve ona tâbi olmakla mümkün ve muteberdir. Bu   husus kur&#8217;anı kerimde şöyle beyan edilmiştir :</li>
</ol>
<p>«(Habibim!) deki, eğer siz Allahı seviyorsanız, hemen bana uyunki, Al-lahda sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın» Ali imran, 31<br />
Atlah ve Resulüne inanmanın tadına ulaşan kimseler ağızlarına balı alan kimselerin balın tadı ile mütelezziz oldukları gibi, îmanın lezzet ve zev­kini her şeyin üstünde görürler,</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Bir kimse, diğer bir kimseyi, dünyevi, şehvanî ve nefsâni hiç bir menfaat karşılığında veya düşüncesinde olmadan sâde ve sâde mümin kardeş olduğu ve İstikametti bir     imana sahip olmasından dolayı Allah rı­zası için sevmesi, en doğru ve en güze! sevgidir.</li>
</ol>
<p>Bu sevginin belirti ve alâmetlerinden bazıları şunlardır; Bir kimsenin her hangi bir istek ve arzusu o sevdiği kardeşinde olur, onunda verme­mesi veya müsbet karşılamaması halinde ona darılıp gücenmemesi, onu makul karşılaması halidir.<br />
Meselâ :Ûdjünç para, mal ve saire veya kız istendiğinde bu istekler verilmeyince veya red edilince gücenip dartlmamak gerekir. Darılıp gücenme olursa Allah için sevmenin olmadığı ortaya çıkar. Ancak böyle münâ­sebetlerde karşılıklı saygı ve sevgi hudutları muhafaza edilmek kaydida şürttır.<br />
Şayet biri arz ve ihtiyacda bulununca diğer birisi ona bed muamele yaparsa, bu takdirde o kimseye hakaret ve eziyette bulunmuş olur. Öyle oluncada karşılıklı sevgi va saygı bağlan ortadan kalkmış, olur.<br />
Ama böyle bir hal yok iken sâde arzu ve istekler müsbet karşılanmadı diye gücenilirse veya sevişme anında yapılan ikram ve yardımlar sayılarak başa kalkılırsa, işte bu sevişme Allah rızası için olmayan sevişmedir.<br />
Allah için sevişme nimetine erişen mümin kardeşler, bir birlerinin ku­sur ve ayıblarını karşılıklı bağışlarlar, doğru yolu tavsiye ederler, kötülük­ten men ederler, selamlaşırlar, birbirlerine ziyarete ve yardıma koşarak şifa dileklerinde bulunurlar. Akşam sabah bir birlerinin sevinci ile sevinir­ler ve üzüntüleri ile hüzün ve kederlenirler. Bir birlerinin ırz ve namusla­rını korumaktada âzami gayreti sarf ederler.<br />
Cenazeleri olduğunda her işlerini terk edip o cenazenin teçhiz, tekfin ve defnine ait işleri canı gönülden yaparlar.<br />
Hulesâ-i kelam Allah için sevişen mümin kardeşler, belki öz soy sop kardeşliğinden daha tatlı ve daha neşeli bir hayat yaşantısında olurlar.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Tman nuruna kavuşan bir müminde, bu îmanın zevk ve tadını Al­lah muhafaza bir gün gaybeder din ve îmandan çıkarak küfre giderim korkusu ve ızdırabı ona ateşe atılmak kadar ve hatta ateşe atilmakdan daha kötü gelirse, işte o kimsede îmanın tadına erişmiş olur</li>
</ol>
<p>Öyle ya fani dünyanın kazançlarının en kıymetlisi olan ve ebedî alem için yegane sermaye kalbin huzur, sükûnu, ruhun kıdası îmanı kaybetmek elbette en korkunç ve tehlikeli zararlardandır. Beikide kişiye, ateşe atıl­ması, imanı gaybetmekten daha ehven gelir. Zira dünya ateşine atılmak ve yanmak, imanı gaybedipde ahirette ebedî ateşe atılmaktan daha güç de­ğildir. Dünya ateşi hem geçici ve hemde âhiret ateşinden yetmiş (70) de­rece aşağıdır.<br />
Bu sebeblerden dolayı akıllı müslüman, imanına iyi sahip olur. Küfür icab eden her kelime, fiil ve inançlardan kaçınır. Kazanılmış sermaye ve mal bile her hangi bir sebeble tamamı yok olup gitse, sahibini perişan edip jzdırab ve dertlere sürükleyebilir, Halbuki bu fani dünyanın fani varlığın­dan bir gaibdir.<br />
Ebedi alem olan âhiretin yegâne sermayesi oian imanın yok olup git­mesi ise, elbette en büyük gayıb ve en ızdırablı dertlerdendir. Zira ce­hennemden kurtulup cennet ve cemali Nahiyeye nail olmanın tek serma­yesi kâmil ve muhkem îmandır.<br />
Nitekim cenâbu hak Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurmuştur :<br />
«O (Kıyamet) gününde ne mal fayda verir. Nede oğulları!<br />
— Ancak Allah a halis ve pak bir kalb ile (imanla) varan kimse müs­tesnadır. (Onlara îmanları fayda verir).»                         Şuara sûresi, 88-89<br />
İmanın tehlikesi olan küfür ve çeşitlerini en geniş şekilde «Müfteka tercümesi» adlı eserimizin ikinci cildinin «Mürted babı» altında izah edip naklettiâimizi hntırintın? naklettiğimizi hatırlatırız. <a href="#_ftn70" name="_ftnref70">[70]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720698"></a>Tercümesi</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>9 &#8211;</strong> (8) Abdulmuttalibin oğlu Abbas (R.A) den mervîdir, demiştir; Resûlüllah (S.A.V) buyurdu ki :<br />
«Allâhı (C.C.) Rab, islâmı din ve Muhammedi (A.S) Resul (kabul ede­rek) râzî olan kıimse, îmanın tadına erişmiştir.»<a href="#_ftn71" name="_ftnref71">[71]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720699"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravi kimdir?<br />
Hz.1 Abbas (R.A) peygamberimizin amcasıdır. Peygamber efendimiz den yaş itibarı ile iki sene büyüktü.<br />
Bir gün Hz. Abbasa soruyorlar : «Senmi büyüksün, yoksa nebiyyi ek-rem sallallahü aleyhi vesellemrrii büyüktür?»<br />
Gayet zeki, idraklı ve ilmî metanete sahip olan Hz. Abbas, hemen şöy­le cevab veriyor :<br />
«O (Peygamber saliallahü aleyhi vesellem) benden büyüktür. Ben on­dan yaşlıyım.»<br />
Hz. Abbas, cahiliyyet devrinde reis idi ve mescidi haramın îmar ve ta­miri ona verilmişti. Oraya gelenleri sulama salahiyyetide onda idi.<br />
Hz. Abbas, İslama cok evvel girmişti, fakat gizlerdi. Gönülden istemediği halde mükrehen bedir savaşına bile çıkmıştı. Bu sebebden dolayı Rasûlü Ekrem efendimizde onun hakkında ashabına şöyle buyurmuştu :<br />
«Kim Abbasla karşılaşırsa, onu öldürmesin. Zira o müşriklerle gönül­den istemiyerek çıkmıştır.»<br />
Hz. Abbasın vefatı, Medine-j münevverede kendisi seksen sekiz (88) yaşında iken hicretin otuz ikinci senesinde Recebi şerifin on iki (12) sin­de cuma günü vuku bulmuştur. Ve cennetülbakîa defnolunmuştur Allahü-teâla ondan razı olsun ve bizlere şefaatini ihsan etsin. Amin.<br />
Hadisi şerifde beyan edilen hakikatlar, bir kimsenin gönlü, Allahı rab tanımaya kanaat eder, kalbi rahat eder göksü genişler ise, o kimse Allanın her işlediğini hoş karşılar, bela ve musibetlerine sabreder, nimetlerine kar­şıda şükreder, kaza ve kaderi ilâhîsine râzi olur, onun verdiği veya men edip vermediği şeylerede boyun eğer hoş karşılar, isyan etmez, bir hikmet ve sebebin olduğunu düşünerek hayır yolunu bulur.<br />
Şayet, puta, ateşe, leşe, ölüye, paraya, karıya, makam ve mansıba gönlü bağlanırsa, bu takdirde putpereslerden olur.<br />
Birde İslama razi ve kanî olan mümin, islamın şer&#8217;i hükümlerine imtisal edip emri ilahileri yapar, nehyi ilahilerden kaçınır, ve Muhammed Aley-hisselamın hak teâla tarafından Resul olarak gönderildiğine gönlü razi olup itminan olan kişide onun sünnet ve adaplarında ona tabi olur, onun ahlak ve yaşantısını kendisine rehber edinir, dünyadan çekinmesini kendi­sinde bularak ahireti unutmaz. Bütün yaptıklarının ahirette hesabını vere­ceğini düşünerek îmanın tadını bulmaya çalışır.<br />
İşte bu temiz gayeler esasına bağlı olan her mümin, taşıdığı imanın tadını vücudunda bulur. Mânevi zevklerin içinde huzur ve neş&#8217;e ile yaşar. Ve nihayet bu mânevi zevkin en büyük semeresi olan ahiret saadetine nail otur. Allahda istikametli imanının karşılığında o kulun razi ve hoşnut ola­cağı cennet, nimet ve cemali ilahisini lütfeder.<br />
Hadîsi şerifde şu mealdâki âyeti kerîmelere işaret vardır :<br />
«Allah onlardan razı ve onlarda ondan (Allahdan) râzt ve hoşnuttur­lar. İşte bu (mükâfatlar ve Allanın rızası) Rabbisinden korkanlara mahsus­tur.»   Beyyine sûresi, 8<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«Ve (Bugün) size din olarak, İslama razî oldum.» Mâide sûresi, 3<br />
«Kim, islamdan başka bir din ararsa, o istediği din, asla kendisinden kabul olunmaz ve o ahiretde ebedî zarar görenlerdendir.» Ali İmran sûresi, 85<a href="#_ftn72" name="_ftnref72">[72]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720700"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>10 &#8211;</strong> (9), Ebû Hüreyre (R.A) den rivayet olunmuştur, dediki ;<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Nefsi muhammediyem yedi kudretinde olan Allahüteâllaya yemin ederimkî, bu ümmetten (ümmeti dâvetden) yahûdi ve hjrıstiyan bir kişi be­ni işitmez, Sonra Peygamber olarak gönderildiğime îman etmeden ölürse, işte o kimse, ancak cehennemin yaranından olur.»   <a href="#_ftn73" name="_ftnref73">[73]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720701"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravî Ebî Hüreyre (R.A) hazretlerinin hai tercümesi, kısada olsa yukar­da üçüncü hadîsi şerifin îzah böiümünde zikredilmiştir.<br />
Hadîsi şerifin ilk cümlelerinde mes&#8217;elenin ehemmiyetine binâen Resu­lü Ekrem sallallâhû aleyhi vesellem efendimiz, hâltkı zülcelâla yemin ede­rek başlamıştır.<br />
Yahûdî ve Hıristiyanlar, Peygamberimizi Peygamber olarak tanıyıp inanmadıkları haide ölürlerse, küfür üzere öldüklerinden cehennemliktir­ler. Zira onların Alfaha îman edip sevmelerinin alâmet ve esası, cenâbu hakkın en son olarak gönderdiği peygamber olan Muhammed aleyhisse-lâma ve onun getirdiği Kur&#8217;anı Kerîme inanmalarıdır. Aksi takdirde Kur&#8217;-anı kerîmde cenâbu hakkın buyurduğu ve peyğamberimizinde yukardaki mübarek sözünde beyan ettiği üzere kâfirlerdir, ve küfürlerinden dolayıda cehennem   odunudurlar.<br />
Yahûdî ve Htnstıyan«keferelerinin durumları kur&#8217;ant kerimde şöyle be­yan edilmiştir :<br />
«Ey ehli kitaplar (yahûdî ve Hıristiyanlar}! Niçin hakkı bâtıl ile karış­tırıp örtüyor ve (Muhammed aleyhissefâmın hak peygamber olduğunu bil­diğiniz haide) hakikati gizliyorsunuz?.»     Ali tmran sûresi, 71<br />
Alitîmran sûresinin, 64-70 âyetlerimde mutlaka okumak gerekir. Zîra bu âyeti kerimelerde yahûdî ve Hıristiyanların, küfür ve fenalıkları, en güzel şekilde îzah edilmiştir.<br />
Hadîsi şerifde geçen «ümmet» kelimesinden m^kaad, ümmeti davet­tir. İslâmı kabul etmeyip, peygamberimize inanmayan vnhûdî ve Hıristiyan cinsinden olan ehfi kitap kefereler, en son peygambere ve onun getirdiği hükümlere {Kur&#8217;anı kerim ve sünnetlere) inanmaları için islâma davet edil­diklerinden bunlara «ümmeti davet» denilmiştir.<br />
Fakat en son din olan islamı ve bütün hükümlerini kabul eden üm­meti muhammede, «ümmeti îcâbet» denir. <a href="#_ftn74" name="_ftnref74">[74]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720702"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>11-</strong> (10) Ebû Mûsâ el&#8217;Eş&#8217;ari (R.AJ den mervidir, şöyle demiştir :<br />
Resûliuh (S.A.V) buyurduki!<br />
«Üç kişinin ikişer ecri vardır. (O kimselerde şunlardır) :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> EhM kitabdan bir adam oiubda, hem kendi Peygamberine, hemde Muhammet (S.A.V.) e iman eden kimsedir.</li>
<li><strong>b)</strong> Birinin mülkü olan köledirki, hem Allahü teâlantn, hemde efendile­rinin hakkını edâ ettiğinde (O da iki ecre nail olur).<a href="#_ftn75" name="_ftnref75">[75]</a></li>
<li><strong>c)</strong> Üçüncüsüde öyle bir adamdırki, kenöi yanında tasarruf edebile­ceği bir câriye bulunurda onun terbiyesini (yumuşaklıkla ve   şiddetden uzak olarak güzel güzel) terbiye eder, tâlimini (yine rıfk ile güzel güzel) Sâlîm eder ve sonradan onu âzâd edib nikahla alır. (İşte) böytesininde iki ecri vardır.» <a href="#_ftn76" name="_ftnref76">[76]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720703"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravi Hz. Ebû Musa Ei Eşr&#8217;ari kimdir?<br />
Hz. Ebû Musa Ei Eş&#8217;ari (R.A), ismi Abdullah Bin Gaysdır. Mensub oldukları (Eş&#8217;ari) Yemen de bir kabilenin ismi olması hasebiyle nisbet edil­miştir.<br />
Bu kabilenin pederlerinin gövdesi kıllı olduğundan sıfatı müşebbehe ismi ile (Eş&#8217;ar -çok kıllı) manasını ifade eden kelime ile isimlendirilmiş, son­rada onun evlat ve ahvadina (Eşarî) ve onlara mensup olanlarada (Eş&#8217;ariy-yün) denilmiştir.<br />
Ebû Musa (R.A), hicretten evvel müslüman olmuş sonra kendisi ile beraber inanan kardeşleri ve diğer kimselerle tekrar vatanlarına dönmüş­lerdir.<br />
Daha sonra Peygamberimizin hicretinin yedinci senesinde hayberi fet­hi esnasında Habeşistanlı muhacirlerle birlikde Rasûlü Ekrem efendimize kavuşmuşlardır.<br />
Hz. Ömer, Ebû Musa (R.A) ı basraya Vali .tayin etmiştir. Bir çok ül­kelerin fethini sağlamıştır. Hz. Ali zamanında basra valiliği ve ordu kuman­danlığı devam etmiştir. Ancak sonra azl olundular ve sıffiyn olayında ha­kemlik yaptığı zaman, aldanmıştı. Ondan sonrada hemen Mekke-i Mü-kerremeye gittiler ve orada hicretin elli iki (52) tarihinde vefat ettiler. Üç yüz atmış (360) hadisi şerif rivayet etmiştir.<br />
Hutbelerde hulefâya dua etmek, ilk defa Ebû Musa Eİ Eş&#8217;arî hazret-lerinden varid olmuştur. Basra valiliği esnasında Cuma hutbesini okuduk­ça Hz. Ömerül Faruk (R.A) a dua ederlerdi. <a href="#_ftn77" name="_ftnref77">[77]</a><br />
Daha sonra bu duanın benzerini ibni Abbas (R.A) Hz. Alinin hilafeti zamanında kendisinin basra valisi olduğu zaman cuma günü hutbede halife hazreti AN hakkında «Allahümmensur Aliyyen-Ey Allahım! Aliye yardım et» duasını yapardı. Aynı eser sahife, 22<br />
Hadisi şerifde beyan edilen iki ecir alacak üç kişiyi kısa kısa açıkla­maya   çüiışaltm;</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Yahûdî ve hırıstiyan taifeleri gibi ehli kitapdan olan kimselerin da­ha evvel kendilerine Peygamber olarak gönderilen Hz. Musa ve Hz. İsâya inanmalarından sonra en son Peygamber Muhammed   Aleyhisselâmada inanmaları ile iki ecre nail olacaklardır.</li>
</ol>
<p>Ecrin birisi, daha evvel gönderilen mübarek Peygamberlere onların getirdikler1 hükmü ilâhilere inanmaları, diğer bir*ecrü mükâfatda, tevrat ve incilde ismi ve vasfı beyan edilen ve en son Peygamber olarak gönderile­ne en güzel şekilde ihlasla inanmalarıdır.<br />
Her iki ecrin verileceği Kur&#8217;anı kerimdede şöyle beyan edilmiştir : «Kur&#8217;andan evvel kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve hınstıyan-lardan bazıları) Kur&#8217;ana îman ediyorlar.<br />
— Onlara Kur&#8217;an okunduğu zaman; Biz buna îman ettik. Şüphesiz bu Rabbıimiz tarafından inzal edilen hak kitapdır. Doğrusu   biz Kur&#8217;anı size okumadan evvelde müslüman olmuş idik, dediler.<br />
— İşte bunlar, hem kendi kitaplarına, hemde kur&#8217;ana îman hususun­da gösterdikleri azm (ve sebatla, yapılan eziyetlere) Sabırlarından dolayı mükafatları iki kat verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle defederler ve ken­dilerine verdiğimiz rızıkdan infak ederler.» Kasas sûresi, 52-54<br />
Birde Peygamber (S.A.V) efendimizin Hirakle yazmış olduğu mektup-da şu cümle var idi :<br />
«Müslüman ol, Allâhü teala sana ecrini iki kat verir.»</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Bir ağanın hizmetçisi olan kölede, hem Allâhü tealaya kulluk vazi­fesini yaparak namazını kılar, orucunu tutar, zengin ise zekatını verir, ha­ram ve halellara riayet eder ve teşbih, tehlillerine devam eder hemde ağa­sının hizmetinde koşar isyan etmezse, bu köle ve hizmetçide aym iki ecri mükâfata nâii olur.</li>
</ol>
<p>Keza bir işçide ağasına itaat eder yediği ekmeği hela! etmeye çalışa­rak doğru ve dürüst olur, aynı zamanda Allâhın emirlerini yapar, nehile-rinden kaçınırsa, işte bu işçi de iki ecre nail olur. Birisi Allâha kulluğundan, diğeride işini gördüğü ağasına itaatındandır.<br />
Bir dâirede çalışan memur, bekçi ve emsali kişilerde, çalışdığı kapıya nankörlük etmez, Allâhc kulluk vazifesi ile âmirlerine itaat ederlerse, bun­larda iki ecre nail olurlar.<br />
Peygamberimiz (S.A.V) efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuştur ; «Bizim küçüğümüze merhamet etmeyen ve   büyüğümüze hürmet ve saygıda bulunmayan, bizden değildir.»<br />
Evet müslüman büyük ve amirine, ağası ve babasına, itaat etmekle mükelleftir. Ancak ağa, baba, âmir ve iş verenler haram ve yasak olan şeyleri buyurursa, bu takdirde onlara itaat edilmez. Zira Allâha isyan olan yer ve şeylerde kula itaat etmek haram ve künah olur. Bu husus hem âyeti Nriyme ve hem hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir.<br />
Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Âflâha isyan olan şeyde, kufa itaat edilmez.»</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Bir adamda yanındaki cariyesini hem tedip ve din talimini öğre­terek edepli bir şekilde yetiştirir, sonrada bu cariyesini azad edip hürre hanımlar sırasına sokarak iffet ve namusunu korumak maksadı ile aile olmak için nikahlarsa, işte bu adamda iki ecre nail olur.</li>
</ol>
<p>Ecrin birisi, o kadıncağızın tâlim ve terbiyesini sağlamasının karşılı­ğında alacağı mükafattır.<br />
Diğeride câriyelikden âzad edip iffet ve namusunu korumak maksa­dı ile nikahlayıp aile efradına katmasının mükafatıdır.<br />
Bu son maddeden anlaşılmıştırki, bir kimsenin kendi evinde ve aile­sinin himayesinde büyütüp terbiye- ettiği kız çocuğunu, o evin erkeği ola­bilir. Ancak sıhriyyet ve akrabalık icabeden haramlıklar olursa, nikahlan­mak haram olur. Bu meselenin daha geniş izahı «Mülteka Tercümesi» ad­lı eserimizin birinci cildinin «Nikah bahsinde» ve «nikahlanmaları haram olanlar babında» mezkûrdur.<br />
Köle : İslam ve îmanı yükseltip yaymak için kâfirlerle harb esnasın­da esir alınan ve harbde bulunan müslüman askerlere hıssaları nisbetin-de taksim ve teslim edilen erkek kimselere «köle» denir.<br />
Câriye ; kölenin tarifi şeklinde kâfirlerden esir alınan kadırvlara da «câriye» ismi verilmiştir.<br />
Köle ve câriye ve hükümleri ile ilgili geniş malûmat, fıkıh kitablarında mezkurdur. <a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[78]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720704"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>12 &#8211;</strong> (II) İbni Ömer (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :<br />
«AlEâhdan başka hak ilah olmadığına ve Muhammedin Alfanın Resulü olduğuna (dil-ile) şehâdet etmeleri oluncaya kadar. Namazı dosduğu kılın-caya ve zekatı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emro-lundum.<br />
— Onlar, bunları yapınca müsiümanlar hakkının iktizası   (olan had­ler) islam hakkı müstesna olmak üezere, canlarını ve mallarını benim elim­den kurtarırlar, (içlerindeki   kalblerinin-niyyetlerinin) işlerimin hisâbına ge­lince, oda Allâha aittir (zira içden olan niyyet ve gayeleri Allah bilir).»<a href="#_ftn79" name="_ftnref79">[79]</a><br />
— Fakat müslim, «Ancak i s la m in hakkı müstesnadır.» Cümlesini zik-retmemiştir.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80">[80]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720705"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravi ibni Ömer hakkında kısa izahat, dördüncü (4) hadisi şerifin al­tında zikredilmiştir.<br />
Hadisr şerifde kelime-i şahadeti söyleyinceye, namazı dosdoğru kı-lıncaya, orucu tutup, zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe et­me meselesini şöyle anlamak icab eder :<br />
Burada zikri geçen «İnsanlar» puta tapan müşriklerdir. Zira kendile­rine kitap verilen yahûdi ve hırıstıyanlar, Allaha şehâdet ederler. Ancak onlar Muhammed Aleyhisselâmı tasdik edip Peygamber tanımadıkça bo-vunları kılıçdan kurtulmaz. Birde tayin edilmiş bir cizye olurda onu edâ etmeyen ehli kitaplardanda kılıç kaldırılmaz.<br />
«Namazı dosdoğru kılıncaya kadar» Cümlesindende şu hükümler an-laşılmaktadır :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Namaz kılmayanlar, Islamin şartlarından birisini terk   ettiklerinden onlarla muharebe edilmesi gerekir.</li>
<li><strong>b)</strong> İmamı   şafi-î hazretlerinin beyanına göre, namazı terkedenler öl­dürülür. Zira bilerek namazı terk eden kâfir olur, diyerek fetvada bulun­muştur. Sahabeden ve diğer müctehidlerdende aynı görüşü îzah edenler olmuştur.</li>
<li><strong>c)</strong> Namazı kılmayanların, en azından tedib edilip dövülmesi lazımdır. Nitekim İmamı Azam hazretleri, namazı vaktinde edâ edib kılmayanların hapsedilmesi ve namazı kılıncoya kadar dövülmesi gerektiğini beyan   et­miştir.</li>
</ol>
<p><strong>İlgili Fetva :</strong><br />
Namazı terk eden zeyde şer&#8217;an ne lazım olur?<br />
Ei-CEVAP&#8230; Tazir ve hapis lazım olur.   Fetâvâyı Abdun-ahim, C. 1,4 Bu hususda daha geniş malumat, «İslama sokulan Bidat ve Hurafe­ler» adlı eserimizle «Müiteka Tercümesi» isimli eserimizin ikinci cildinde verilmiştir.<br />
Evet namaz, zekât, oruç ve hac gibi îmanın yaşantısını ve alâmetin: ihtiva eden bu ameller, dînin direği, Islâmm şiarı ve müminin en mühim amellerinden birer farzı ilâhîdir. Hadîsi şerifde, «İslâmın hakkı müstesna­dır.» cümlesine gelince, Allâha ve ahiret gününe inanan her mümin, Kur&#8217;anı kerimde açık ve kesin olan ilâhi emir ve nehîlerden hiç birini inkâr ede­mez. İstisnasız Kur&#8217;anı kerîmin hükümlerinin hepsini kabul eder ve güzel görür.<br />
Şayet Kur&#8217;anı kerimde beyan edilen ilâhî hükümlerden herhangi biri­sini bir kişi inkar eder veya tahkir ederse, işte o kimse, islâmın hakkına tecâvüz ettiğinden mürted olur. Öldürülmesi gerekir.<br />
İslâmın hakkına tecâvüz eden kimse, daha evvel kelimei şehâdet ge­tirse dahî, böyle kimse, mürted olduğundan İslâmın kılıcından kendini kur­taramaz. Evvelâ Küfür ve irtidâdından nedamet edib islâmın hükmüne dönmesi teklif edilir. Şayet rucû etmezse, hemen boynu vurulur.<br />
Nitekim bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Bir kimse dînini tebdil eder müfted olursa, onu hemen öldürün.»<a href="#_ftn81" name="_ftnref81">[81]</a><br />
Diğer hadîsi şerif meali :<br />
«Allahdan başka ilah olmadığına ve benim onun Resûlu olduğuma şe­hâdet eden bir müsEümanın kanını akıtmak, ancak üç sebebden bîri ile olur.<br />
— (Bunlarda) Zina eden dul (evli veya evlenib boşanmış kimse), cana karşı canla mukabele (kısas) ve dînimi bırakıb cemaatı (islam cemaatını) terk eden kimsenin (mürtetdin kanı helal £&gt;lur.)»               Buhârî, Müslim<br />
Hadîsi şerifin bu son cümlesi ile hüküm istinbat edip icrayı hüküm­de bulunan ilk müctehid ve mücâhid, Hz. Ebû Bekir (R.A) olmuştur. Hz. Ebû Bekir Hilafete geçirildiği zaman, bakdıki insanların bir kısmı zekat ver­mekten kaçınıyor. Hemen ashabı kirami toplayıb bir hutbe îrad etti, bu hükmün hakikatini anlattı ve Allâhın emri olan zekatın en azını dahi bı-rakmıyacağını, tek basmada olsa, fakirin hakkı olan zekatı alıp ehline ve­receğini beyan etti.<br />
İşte bu hareket, islâmın hakkı olan zekâtın edası için icra edilmiş en güzel cihad ve mücâdeledir. İslâmin hakkı, kıyamete kadar böylece koru­nacaktır. <a href="#_ftn82" name="_ftnref82">[82]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720706"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>13 &#8211;</strong> (12) Enes (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :<br />
«Bir kimse, bizim namazımızı kılar, kıblemize İstikbâl eder ve kesdiği-mizi yerse. İşte bu müsiüman, Allanın ve Rasûlünün zimmetinde (sigorta­sında) dır. Binâenaleyh Aflâhüteâlânın zimmetinde (olan müslümana dil uzatarak) hainlik etmeyiniz.» <a href="#_ftn83" name="_ftnref83">[83]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720707"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Enes (R.A.) hakkında gerekli bilgi 7. hadisi şerifin altında zik­redilmiştir.<br />
Bu hadîsi şerifde de gayet açık ve seçik bir şekilde beyan edilmiştir-kt, kıbleye dönüp namazını kılan, kurbanda kurbanını kesen ve kesilme şartlarına riâyet ederek hayvanı kesen ve müslümanfann kesdiklerinr yiyen kimseler^ Ailâhın hâlis kulu peygamber efendimizin sâdık ümmetlerinden dirier.<br />
Binâenalehy böyle müminlere dil uzatıp, iftira ve isnadlarla küfür kelimesini veya kâfir damgasını söyleyip vurmanın asla doğru olmadığını ve olamıyaoağını açıkça ifâde etmektedir. Zira o müminler. Allanın ve Re­sulünün sigortasjndadırlar.<br />
Akâid kitaplarında uzun uzun İzahlar ve misallar yazılmış ve beyan ediimiştirki, ehli kıbleden her hanki bir müstümana asla kâfir denilemez. Günah işleyenlerine âsî ve mücrim denir. Yani mümindirler, fakat günah­kar ve âsî mümindirler.<br />
Esasen akıllı mümin, bu hükümlere mümasil bilgileri kendisinde top­lar, hiç bir mümine «kâfir» diyemez. Zira başkasına kâfir diyenler, kendi­leri kâfir olurlar.<br />
Daha geniş malûmat, «İslama Sokulan Bid&#8217;at ve Hurâferler» adlı ese­rimizin birinci cildinde beyan edilmiştir<a href="#_ftn84" name="_ftnref84">[84]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720708"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>14 &#8211;</strong> (13) Ebû Hüreyre (R.A) den mervidir, demiştirki :<br />
Bir Ârâbî (bedevi bir arab) Nebiyyi Ekrem (S.A.V) efendimize geldi ve dedi :<br />
«Bana bir amel delâlet et (öğret) ki, ben o ameli işlediğim de Cenne­te gireyim.»<br />
Resûlüllah   (S.A.V) de buyurdu :<br />
«Âllaha (C.C) ibâdet edersin ve ona (Allaha) hiç bir şeyi şerik koş­mazsın, farz namazları kılarsın, farz olan zekâtı edâ edersin ve Ramazan orucunu tutarsın.»<br />
Bunun üzerine Ârâbı dediki :<br />
«Nefsim yedi kudretinde olan Allâha yemin ederimki, bunun üzerine hiç bir şeyi ben ziyâde edemem (yâni, bundan fazlasını işleyemem) ve bundan da noksanlaştırmam.»<br />
Vaktaki o Ârâbî döndü gidiyor idi, Nebiyyi muhterem (S.A.V) efendi­miz : <a href="#_ftn85" name="_ftnref85">[85]</a><br />
«Bir kimse, Cennet ehlinden bir kişiye bakmakla sürurlanmak isterse, işte bu adama baksın, buyurdu.»   <a href="#_ftn86" name="_ftnref86">[86]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720709"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Ebî Hureyre hakkında üçüncü hadisi şerifde gerekli bilgi zik­redilmiştir.<br />
Hadîsi şerifde beyan edilen Allâha ibâdet ve kullukdaki ihlas ve ona hic bir şeyi şerik koşmamak, îman ve ibâdetin en üstünü ve bütün ha­yırların ekmelidir. Zira îman ve ibâdetin ihlasa bağlı olup şirkin her çeşi­dinden kaçınmak kulluğun en yüksek mertebelerindendir.<br />
Bir âyeti kerîmede meâlen şöyle buyuruSmuştur;<br />
«Her hangi bir kimse, Rabbisine kavuşmayı arzu ederse, sâlih bir amel işlesin ve Rabbisine yapdığı ibâdete hiç kimseyi ortak   koşmasın» Kehf sûresi, 110<br />
Şu halde Allâha kul :olan bir kişi. Şirkin eşed ve büyüğü olan puta, ateşe, leşe, resim ve heykele tapmayı yapmadığı gibi şirki hafi olan riya­karlığı (gösterişi) de yapmaz.<br />
Arâbînin sayılan ibâdetlerden fazla eksik yapamıyacağını beyan et­mesi ise, ya daha fazlasını yapmaya takati olmadığındandır veya o ibâdet­lerden fazia veya noksan yapacak olursa, Resulü ekrem efendimize saygı­sızlık yaparak isyan etmiş olacağındandır.<br />
Resûüflâha sorduğu ve taleb ettiği hüküm karşısında hulus ve sadâ-kaîla tesiimiyyetini gören peygamber, o zatı gösteriyor ve «Bir kimse cen­net ehlinden bir kişiye bakmakla sururlanmak isterse, işte bu adama bak­sın» buyruyor.<br />
Bu cümleleri okuyup iyi düşünen her mümin, Allâha ve Resulüne inan­madaki sadâkatini ve ilâhî emirlere itaatinin ne derece olduğunu düşünür. Düşünür ve araştırırda kendinin ihlaslı ve rızayı bâriye uygun ameli olup, olmadığını, dolaysiyle cennet ve cemâli ilâhiyye nimetine nâiliyyetini umar. <a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[87]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720710"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>15 &#8211;</strong> (14) Abdullah Essekafînin oğîu Süfyan (R.A) den rivayet olun­muştur, demiştirki :<br />
«Ben dedim; Yâ Resülellah! Bana islamdan bir söz söyleki, senden son­ra hiç bir kimseden sormayayım. Bir rivayette senden başkasından (sorma­yayım).<br />
Resûlüllah (SAV) buyurdu :<a href="#_ftn88" name="_ftnref88">[88]</a><br />
«Allâha îman ettim, de. Sonrada Müştekim (dosdoğru) ot.» <a href="#_ftn89" name="_ftnref89">[89]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720711"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir?<br />
Süfyan bir Abdullah Es sakafî (R.A), taifli müslüman sahabelerdendir, Resulü Ekrem efendimizle bir çok sohbette bulunmuşlar, rivayet ettiği hadisi şeriflerin en meşhuru yukarda mealini arz ettiğimiz hadisi şerifdir.<br />
Hz. Süfyan (R.A) emirül müminin Hz. Ömer (R.A) in hilâfeti zamanında tâıf valisi olmuştur.<br />
Râvi Hz. Süfyanın saf ve idraklı bir kişi olması hasebiyle resulü ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimize islam hakkında cok fevkalade bir sual soruyor. Öyle bir sual ki, kendisine ve ümmete garenti ve aydınlık getiren bir sual.<br />
Resulü Ekrem efendimizde ona cevab vererek ümmetine nur saçan kıy­metli yolu şöyle tarif ediyor.<br />
«AlEahü teâlaya îman ettim, de. sonrada istikâmet et.»<br />
İman hakkında yukarda cibril hadisi olan ikinci hadisi şerifde gerekli malumat verilmiştir.<br />
İstikâmet : İlahi emirlere imtisal edip nehiylerinden kaçınmaktır.<br />
Bu tarifin içine, kalblerin ve bedenlerin amellerinden oian îman, islam, ihsan ve emsali iyilikler girer. Zira istikamet, bütün eğrilik ve kötülükleri terk edip iyi ve hayır olanlara inanıp amel etmekle olur.<br />
Şayet kötü ve fena olan şeylerden bir şeyin bulunması olursa, bu takdir­de istikamet yok olur. Fenalık ve dalâlet ortada cereyan eder.<br />
İstikamet halinde yaşamak çok güç ve zordur. Zira beşer hak yolda devam edip dünkü gün ve amellerinden bu günkü amelleri daha iyi ve riaha güzel, İslama ve hakkın rızasına uygun olacaktır.<br />
Bu sebebden dolayı Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur:<br />
«Beni, hûd sûresi kocaltdı.»<br />
Sûre-i Hûdun kocaltmasından maksad, o sûredeki şu maldaki istika­met emri idi :<br />
«Habibim emrolunduğun gibi istikâmet et.»<br />
Resulü Ekrem efendimiz hâşa eğri yolda değildi. Doğru yolda idi. Bura­daki emir her ne kadar Resûlüllahın kendisine isede, «Kızım sana söylüyo­rum, gelinim sana» kabilinden, bu emri ilahi doğrudan doğruya ümmetlerine-dir.<br />
Ama bununla beraber, ilahi emre muhatap olup teklifi ilâhinin en güzel şekilde ifasının güçlüğü elbette Allahın Resulünü düşündürüyordu.<br />
Fahrüddini Razî Hz. diyor ki : «İstikamet, çok güç ve zor bir iştir. Zira İtikat ve inançda cenabu hakkı bir şeye teşbih etmekden, muattal nisbotin-den, suret ve siretlere kıyas etmekden kaçınarak ilâhi emirleri tağyir ve teb­dil etmeden olduğu gibi işleyip&#8217;ahlakî görüş ve yaşantılarda ifrad ve tef-riddan uzak olmak üzere gereken çok ciddi bir iştir.»<br />
İmcimi gazali Hz. de diyor ki : Dünyada doğru yol üzere istikamet et­mek cehennem sıratından geçmek gibi güçtür. Bunların her ikiside kıldan ince kılıçdan keskindir.<br />
Nitekim bir hadisi şerifde Resûlüilah (S.A.V) efendimiz şöyle buyur­muştur :<br />
«İstikamet ediniz, gayret ediniz. Zira hakkı ile istikamet etmeğe kadir olamazsınız. Fakat hakkı ile itaata yetişip ulaşılamıyanın hepsi, tamamen terk edilmez.» <a href="#_ftn90" name="_ftnref90">[90]</a><br />
Ehli takva mutasavvıflarda şöyle demişler :<br />
«Bir istikâmet, bin kerametten hayırlıdır.»<br />
Evet Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz istikametle emro-lunmuştur. ^erâmet izharı ile emrolunmamıştır. Aslında istikamet sahibi olan her kişide keramet zuhur eder. .Fakat keramet iddiasında bulunan her in­sanın durumuna bakılır. Eğer îtikat ve ameli şeriata uyuyor ve istikamet üze­re devam ediyor ise, keramet olur. Şayet îtikat ve ameli istikametde olma­yıp kötü yolda ise, onun iddiası batıldır ve kendisindeki görülen fevkalade haller, kâfir ve zalimlerde görülen ve «istidrac» ismi verilen zuhuratlar­dır.<br />
Esasen Peygamberlerde Mucize, Velilerde keramet, kâfir ve zalimlerde, istidrac gibi haller her zaman ve devirlerde görülmüştür. Böyle harikalar hakkında gerekli malumat «Islâmda Evliya meselesi ve Hârikalar» adlı ese­rimizde beyan edilmiştir.<br />
<strong>İstikamet :</strong> Kalbde ve amelde olmak üzere ikiye ayrılır.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> <strong>Kalbdeki istikâmet :</strong> doğru ve iyi olan şeyler üzerine kalbin karar ve sebat etme hâlidir.</li>
<li><strong>b)</strong> <strong>Amelde istikamet :</strong> Amellerin, islâmın beyan ettiği doğru yol üzerine olup ihlas ve hulusla yapılma halidirki, riya, süm&#8217;a dünyevi bir garaz ve ta­lep olmadan sırf rızayı bari için yapılmasıdır.</li>
</ol>
<p>Kalblerin istikametli olması, amellerin istikametli olmasını sağlar. Şayet kalbler istikamet üzere olmazsa, amellerde istikametli olmayıp bâtıl ve atıl olur.<br />
Bu hususu Resulü Ekrem efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle beyan buyurmuşlardır :<br />
«Kulun (Kalbindeki) îmanı, istikametli olmaz. Tâki kalbi istikametli ola. Kalbide istikametli olmaz, tâki dili istikametde ola.»<br />
Hadisi şerifde açıkça izah edildiği üzere, bir kişinin îmanının istikamet­ti olması, kalbinin temiz ve stikarhetli olmasına bağlıdır.<br />
Yine bir kimseninde kalbinin istikametli ve düzgün olabilmesi, dilinin is­tikametli olmasına bağlıdır.<br />
Binaenaleyh bir kimse, dili ile yalan, dolan, iftira, tezvir ve küfür keli­melerini söyler bir tarafdanda «Benim dilime bakmayın, benim kalbim te­miz» derse yalan ve aldatıcı bir ifâdede bulunmuştur. Zira insanın dili, kalbi­nin tercümanıdır.<br />
Şu halde bir kişi, dili ve fîli ile kötülük işleyor veya kötülüğü işleyenleri tasvip ediyorsa, işte o kimsenin kalbi ve niyyetide aynı kötülük içindedir.<br />
Hülasa dünya ve ahiret seâdetini temin etmek için, sağlam bir îmandan sonra istikâmet ve doğruluk üzere olmak kurtuluşun tek yoludur.   <a href="#_ftn91" name="_ftnref91">[91]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720712"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>16 &#8211;</strong> (15) Talha bin Ubeyduliah (R.A) den mervidir, demiştir : Necit halkından sacı darma dağınık   (fakir) bir kimse,     Resûlüllah &#8216;(S.AV) efendimize geldi. Uzaktan sesini karma karışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet (Resûlullaha) yaklaştı. Meğer islâmın ne olduğunu- soruyormuş. (Bu suâline karşı) Resûullah (S.A.V) : «Bir gün bir gecede beş (vakit) namaz» buyurdu.<br />
— (Adamcağız) : «Üzerimde bu namazlardan başka (Namaz da) ola-cakmı?» diye sordu.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) :<br />
«Hayır, meğerki nafile olarak kılarsan (yani, kendin fazladan kılarsan başka) cevabını verdi.<br />
— Ondan sonra Resûlüllah (S.A.V) : «Birde senede (biray) Ramazan Orucu» buyurdu.<br />
— (Adamcağız yine) : «Üzerimde bundan başkasıda olacakmı?» diye sordu.<br />
— Ö da (yani, Resûlüllah da) : «Hayır, ancak nafile olarak edâ eder tu­taçsın» cevabını verdi.<br />
— Talha (R.A) derki «Resûlüllah (S.A.V) Zekâtıda ona söyledi.<br />
— (O adam yine) : «üzerimde bundan başkasıda olacakmı?» diye sor­du.<br />
— Yine Resûlüllah (S.A.V) : «Hayır, ancak nafile (sadaka) olarak ve­rebilirsin.» Cevabını verdi.<br />
— Bunun üzerine (Necitli fakir) : «Vallahi bundan ne fazla, ne de ek­sik bir şey yapacak değilim.» diyerek ve arkasını dönerek gitti.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) o adamın sözünü duyunca) :<a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[92]</a><br />
«Eğer doğru söylüyorsa, feîah buldu gitti» buyurdu : <a href="#_ftn93" name="_ftnref93">[93]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720713"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir?<br />
Hz. Taiha (R.A) aşere-i mübeşşereden birisidir. İlk müslümaniardandır. Bedir savaşından başka bütün savaşlarda hazır bulunmuştur. Bedir Mu­harebesinde bulunmadığı halde peygamberimiz önada ganimetten nasîbmi vermişti.<br />
Uhud Muharebesinde Hz. Taiha Peygamber sallallâhü aleyhi veseileme atılan bir kılıcı kolu ile müdâfaa ettiği için çolak kalmıştı.<br />
Hz. Tatha, otuz sekiz (38) hadîsi şerif rivayet etmiştir. Yedisi Buftârî ve müslimde, ikisi Buhâri ve biriside müslümde mezkûrdur.<br />
Hz. Taiha (R.A) Hz. Ali (R.A) nin hilâfeti zamanında vuku bulan ve «Cemel vak&#8217;ası» diye isimlenen vak&#8217;ada altmış yaşlarında oldukları halde Mervanın oku ile şehid olduîar. Allah ondan rözi olsun.<br />
Yukardaki hadîsi şeîfi sormaya gelen müslümanın hâli, çok dikkat ge­reken ve düşünülmesi lâzım olan haldir. Adamcağız Tâ Necid çöllerinden kalkıyor, gece gündüz günlerce yol yürüyüb geliyor. Ve kendisinin seâdetini temin edecek îman ve amei meselelerini teker teker soruyor. Aldığı cevap­lara itiraz etmediği gibi tam bir inkıyadla, hiç eksiltme ve fazlalaştırmada bulunmadan buyuruiduğu şekilde yapacağını teahhüd ediyor ve gidiyor.<br />
İşte bu hal ve hareket ilim tâlim edenler ve edeceklere, ilim sahibi ulema ve bilginlere sual soracaklara ve sorup öğrendikten sonra ne şekilde hare­ket edilmesi gerektiğini bilmeyenlere, en güzel ve en doğru bir örnektir.<br />
Ataların bir sözü vardır : «Anlayana sivri sinek saz, Anlamiyana davul zurna azdır»<br />
Hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümler hakkında gerekli malumat, baş ta-rafdaki hadîsi şeriflerin îzah bölümünde beyan edilmiştir. <a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[94]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720714"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>17 &#8211;</strong> (16) İbni Abbas (R.A) den mervidir, demiştir : Abdul kays kavmi (Bahreyn taraflarında) Nebiyyi Muhterem (S.A.V) efendimizin huzuruna geldikleri zaman :<br />
— Resûlüllah (S.A.V) : «Siz, kimlerdensiniz?» yahut «Nerenin cemaatı­sınız?» diye sordu.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) : «Hoş geldiniz. (Allah sizi) utandırmasın, Peşîman ettirmesin.»   buyurdu.<br />
— Bunun üzerine (Müsafir olan cemâat) : «Ya ResÛlelleh, biz sana yalnız haram aylarda gelebiliriz. ,BUirsinki) aramızda kâfir olan Mudar (ka­bilelerin) den şu cemâat vardır. O halden bize kesin bir şey emir buyurda, geride kalanlarımıza haber verelim, o sebeblede Cennete girelim.» dediler.<br />
— (Nebiyyi Muhterem A.S.V) e, İçkileri (yahut içki kaplarını) da sordu-<br />
— (Resûlüllah; (S.A.V), onlara dört şey emretti ve dört şeydende neh-yetti. Onlara yalnız Allâha İman ile emrettikten sonra;<br />
«Bilirmisiniz her şeyde tek Allâha îman etmek ne demektir?» diye sordu.<br />
— (Onîarda), «Allah ve Resulü bilir.» dediler.<br />
— (Resûlüllah S.A.V) : «AElâhdan başka Hah olmadığına ve Muhamme-din Resûiüllah olduğuna şahadet etmek. Namaz kılmak, Zekat vermek, Ra­mazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (1/5 ni) vermektir.» buyur­du.<br />
— Keza onları {dört şeyden yâni) içi sırlı ağzı yanından yapılmış kır­mızı veya yeşil toprakdan yapılmış testi, Testi makamında kullanılan boş kuru kabak, şıra koymak, için içi oyulmuş ağaç parçası, Ziftle {kara sakızla) sıvanmış testi {denilen kaplara, hurma, yahut üzüm şırası : Şarab koymak) dan nehyetti.<br />
— İbni Abbas (R.A) in Müzeffet yerine mukayyer (zift manasına olan kâr veya kîr ile sıvanmış testi) dediğide mervidir.<br />
— Resûlüllah (S.A.V) :<br />
«Bunları hıfzedin ve sizin yanınızda olmayan kimselere haber verin.» buyurdu. <a href="#_ftn95" name="_ftnref95">[95]</a><br />
Bu hadîsi şerifin lafzı Buhârinindir. <a href="#_ftn96" name="_ftnref96">[96]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720715"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir?<br />
İbni Abbas (R.A) Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin am­casının oğlu Abdullah (R.A) dır. Hicretten üç sene veya beş sene evvel dün­yaya gelmiştir. Peygamberimizin öhirete irtihalı sırasında on üç (13) veya on beş (15) yaşlarında idi.<br />
Hz. Abdullah (R.A) bu ümmetin en âlim ve fazıllarındandı. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bunun ilim ve hikmet sahibi ve fıkıh İfmine âlim olmasına dua etmişti. Tefsir ve tevîlide iyi bilirdi. Peygamberimi­zin yanında çok bulunurdu. Bu sebeble vahyi ilâhiyi getiren cebrâil Afeyhis-selâmı iki sefer &#8216;görmüştü.<br />
Hz. Ömer, halifeliği zamanın da büyük ve dev sahabelerin yanında genç yaşda olan bu zatı yanına olurdur ve kendisi iie istişare ederdi.<br />
Beyaz tenli, uzun boylu, yüzü nurlu ve dili fasih bir zad idi. Ömürlerinin sonunda gözlerine âma arız olduğundan görmezlerdi.<br />
Hz. Abdullah (R.A) bin altiyüz altmış (1660) hadisi şerif rivayet etmiş­lerdir.<br />
Cuma günü hutbede hulefa-i reşidin ve sultanlara dua etmek, sahabe arasında Abdullah bin Abbas tarafından yapılmıştır. Basra valisi iken Haz-reti Ali hakkında dua etmiştir. Bundan evvelde Hz. Ömerin (R.A) hilafeti za-nanında aynı yerde Ebû Musa ef Eş&#8217;arî yapmıştı. Bu günkü hutbenin so­nunda veya içinde yapılan emsali dualar, bu zamana ve bu şahısların yap­akları dualara iltihak ve istinad etmektedir.<br />
Hz. Abdullah (R.A) yetmiş yaşlarında oldukları halde atmış sekiz (68) sene-i hicrîde Taifde vefat etmiştir. Allahüteâla ondan razı olsun.<br />
Hadisi şerifin baş tarafında geçen cümlelere dikkat etmek lâzımdır. Zira Resulü ekrem efendimiz, huzuruna gelen misafirlerine kimler oldukla­rını soruyor.«ve merhaba hoş geldiniz. Allah sizi utandırmasın, peşiman et­tirmesin» diyerek iltifat ediyor ve haklarında hayırlı duada bulunuyor.<br />
Bir müslümanın huzuruna veya ev ve dükanına bir müsafir geldimi, böyle iltifat edip iyi mukabelede bulunarak hal ve hatırlarını sorup dilek ve temennilerine takati nisbetinde cevab vermek gerekir.<br />
Rasûiüllahm huzuruna glen misafirler her zaman gelemediklerini an­cak tâ eski devirlerden beri devam ede gelen ve insanında ilk zamanların­da muharebe etmenin haram olduğu malum olan zil&#8217;kâde, zilhicce, muhar­rem ve receb aylarında ancak gelebildiklerini beyan etmeleri, şâyani dik-katdır. Zira diğer aylarda geilrlerse, kâfirlerden mudâr kabilesinin tecavu-zuna uğrama tehlikesi olduğu anlaşılıyor.<br />
Burada muharebe etmenin haram olduğu aylar hakkında bir kaç satır izahatta     bulunalım.<br />
Kur&#8217;anı keıimde şöyle buyurulmuştu :<br />
«Muhakkak gökleri ve yeri yarattığı günden beri kesin hükmünde ay­ların sayısı, Allah katında on iki (12) aydır. Onlardan dördü (zilkade, zil­hicce, muharrem ve receb) haram olanlardır. Bu ayların {içinde muharebe­nin) haram kılınışı (İbrahimden gelen) doğru dinin bir hükmüdür. Bu se-bebden bilhassa bu aylarda nefislerinize (bir birlerinize) zulmetmeyiniz. Bununla beraber, müşrikler sizinle top yekûn harp ettikleri gibi, sizde on-farfa topunuz harp ediniz. Ve bif.inizki Allah (cc.) fenalıklardan sakınan­larla beraberdir.» Tevbe Sûresi, 36<br />
Cahil, kâfir ve müşriklerin beytullahı ziyarete gelenlere ezâ ve cefc vermelerinden dolayı cenabı hak harp etmenin, ezâ ve cefada bulunmanın yasak ve haram olduğu ayları tayin ederek beytullahı ziyarete gelecekleri korumuştur. Bu hüküm islam&#8217;ın mekke devrinde ve Medine-i münevverenin ilk günlerinde aynı devam ediyordu.<br />
Sonra hükmün değişmesi ve haram ayların kaldırılması halinde müş-. riklerin öldürülmesi gerektiği beyan edilmiştir. Bu hükmü beyan eden âyet­ler şunlardır :<br />
«Eğer (o müşrikler) tevhid ve hicretten yüz çevirirlerse, onları buldu­ğunuz yerde yakalayın, tutun ve öldürün. Onlardan ne bir dost nede bir yar­dımcı edinmeyin.»   Nisa sûresi, 89<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«(Dkunulması) haram olan o aylar {zilkade, zilhicce, muharrem ve re­ceb) çıktını zaman artık müşrikleri, onları nerede bulursanız   öldürünüz.»Tevbe sûresi, 5<br />
Evet islamın ilk zamanlarındaki haram aylara tazim etme hükmü, son zamanlarında kaldırılmış ve neshedilmiştir. Kaldıran âyeti kerime de bu son âyetdeki, «artık o müşrikleri, onları nerede bulursanız, öldürünüz.» Hükmü ilâhi olduğu beyan edilmiştir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97">[97]</a><br />
Hadisi şerifdeki birinci dört emri beyan sadedinde Rasûlüllahın, «bilir-misiniz, her şeyde tek olan Allaha iman ne demekdir?» Sualine kendileri iman edip huzuru Resule geldikleri halde «Allah ve Rasûlü bilir» demeleride edep ve hürmetlerinden idi. Bir büyüğün huzurunda işte böyle hareket edi­lir. Nasibi olanlar bu edepli hareketden hisselerini alırlar.<br />
Yoksa b;&#8217;en fâzıl kişilerin huzurlarında onlardan küçük ve mertebece aşağı olanların, bilgiçlik taslamaları veya onlara saygı hududunu aşarak ko­nuşmaları, uzak yerlerden gelen bu kemallı insanların halinden çok ve çok aşağı ve bir edepsizlikdir.<br />
Şu dünyada aradım kıldım taleb,<br />
Her hüner makbuldür ama illa edep, illâ edep.<br />
Peygamberimiz bu edepli cemaatına dört emri beyan ettikden sonra, nefsin arzu ve emelinden ve şeytanın amelinden olan şarabınyapımı, mu­hafaza edilişi ve taşınışı, yani alınışı, satışı, içimi ve emsali kötü amel ve fiillerden nehyetmişti.<br />
Şarap ve emsali sarhoş eden şeylerden RasûlüNah (S.A.V) efendimiz yasaklıyor «ve hükümleri iyi muhafaza edin, gidiniz orada kalan müslü-manlara haber verin» diyerek islamın tebliğ vnzifesinide bırakmamalarını ehemmiyetle tavsiye ediyor.<br />
Evet şarabın ve emsali Sarhoş eden şeylerin iv^i haramdır. Şarob kadiyetle necisdir. Alınması, satılması, hamallığı ve vesair ameller haram­dır.<br />
Fakat şarabdan başka sarhoş edenlerin içimi haram oimak-n beraber başka yerlerde istimalları ve satışları, ihtilaflıdır. Daha geniş malumat, fikıh kitablarında mezkûrdur. Bizim «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin dördün­cü cildinin «İçkiler Bahsinde» de beyan edilmiştir.<br />
Allah ve Resulüne îman etme keyfiyyetini buyuran Resulü okrem efen­dimiz, Kur&#8217;an âyetlerine işaret etmektedir.<br />
«Artık (Ey Resulüm!) şunu bflki, Allahdan başka ilâh yoktur.» Muhammed sûresi, 13<br />
Resulü ekrem efendimizin AMâhın Resûlu olduğunu beyan eden ilah&#8217; âyet meali :<br />
«MHAMMED (A.S) Allâhm Resulüdür.» Fetih sûresi, 29<a href="#_ftn98" name="_ftnref98">[98]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720716"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>18 &#8211;</strong> (17) Ubâde ibni Essamit (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlüllah (S.A.V) etrafında ashabından bir takım kişilere buyurduki : «(Ey cemâat!) hiçbir şeyi Aliâha şenik koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evladınızı   öldürmemek, kendinizden     uydurduğunuz şey-lerEe hiç kimseye iftira etmemek ve meşru olan bir şeye karşı isyan etme­mek üzere bana bîat ediniz.<br />
— Binâenaleyh eğer sizlerden bir kimse, bu saydıklarımı yerine geti­rirse, onun ecir ve ssvâbı AÜâhü teâiânm üzerinedir. Ve bir kimse, bu say-tiikianmdan birini   (haramı)     işlerse,   dünyada   o işlediği şeyin cezasını görür. Dünyada ikab olunursa, işte o (ikab) onun günâhına keffârettir.<br />
— Ve eğer içinizden birinin işlediği bir suçu cenâbu hak örterde dün­yada cezasını görmezse, onun işi (Cezası veya afvi) Aliâha aittir, Cenâbu hak onu dilerse afveder, dilerse azâb eder.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99">[99]</a><br />
— Ashabı kiramda : Bizde bu şartlar üzerine bîat ettik (dediler).» <a href="#_ftn100" name="_ftnref100">[100]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720717"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi kimdir?<br />
Hz. Ubâde (R.A), medine-i Münevvereli ashabı kiramdan, Mekke-i mü-kerremeye iman edip bîata gelenlerdendir. Birinci, ikinci ve üçüncü akabe bîadlarında bulunmuştur,<br />
Bedir ve diğer muharebelerin hepsinde hazır bulunan çok temiz bir sa-hâbî idi.<br />
Hz. Ömer (R.A), hilâfeti zamanında bu zatı şama hakim ve muallim ta-Yin etmişti. Humusda ikâmet etti. Sonra füistine nakli mekan ettiler ve ora-<br />
da ramle veya beyti makdis de yetmiş iki (72) yaşında iken otuz dörî (34) hicri senesi vefat etmiştir. Allah ondan razı oisun. Pek çok sahabe ve tabi­in bu zattan hadis rivayet etmişlerdir.<br />
Hadisi şerifde, Resulü Ekrem efendimiz sahabesinden bir gurubuna sözlü muahedede bulunarak «Alfana hiç bıîr şeyi şerik koşmamalarını, hırsız-hkda bulunmamalarını, zina yapmamalarını, evtad&#8217;cnnı (çeşidili nedenler-ie) öldürmemelerini, kendileri tarafından uyudurulan İftiraiarEa bühtanda bu­lunmamalarını ve maruf (iyi, hayır) olan şeylerde Allaha isyan etmemeleri­ni» beyan buyurmuştur.</p>
<ol>
<li>a) Allaha şirk, celî ve hafî olmak üzere ikiye ayrılır.</li>
</ol>
<p>Şirki celî : Puta, ateşe, ölüye, diriye, heykele, resim ve cisimlere tapın­ma şeklidir. Bu tapışda bulunan müşrikleri Allahü teâla asla afv etmez. Cehennemde ebedidirler.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Muhakkaktı Allah, kendine şerik (ortak koşanları,) bağışlamaz.»<br />
Ve şirkin en büyük çirk ve zulüm olduğu şu âyetlerde beyan edilmiş­tir :<br />
«Bir vakit lukman, oğluna öğüt vererek şöyle demiştir :<br />
— Ey oğulcağızim! Allaha ortak koşma, Çünkü Allaha ortak koşmak (şirk) çok büyük bir zulümdür»                                      Lukman sûresi, 13<br />
Bu hükümlerde okuduğumuz üzere hakiki kul, hic bir şeyi Allaha or­tak koşmaz ve-koşmaya çalışmaz. Aynı zamanda Allaha ortak koşmayı em­reden, âmir ve baba anada olsa itaat etmez ve öyle kişilerin sözlerine ku­lak vermez.<br />
Bir âyeti kerime meali şöyledir :<br />
«Şayet ana ve baban bilmediğin (hiç kıymet vermediğin put ve emsalin­den ve şirkden ibaret olan) bir şeyi bana ortak koşman ,için seni zorlarlar-sa, bu takdirde onlara itaat etme.»     Lukman sûresi, 14<br />
Evet Akıllı insan, hiç bir faide ve zarar sağlamıyan ve sağlamıyacak olan putlara, heykel ve resimlere kiymet vermez ve tapmaz. Onların hu­zurunda saygıda durup onlardan bir şeyler beklemez. Esasen o put bir kişi ise, ölümden kendini kurtaramıyan zavallı ve aciz bir yaratık olduğunu bilir. Asla tapmaz.<br />
Şirk ve putpereslik hakkında Kur&#8217;anı kerimde pek çok hâdise ve jbret alınacak kıssalar vardır. En başda gelen ve gayet açık olanı, İbrahim Aleyhis selamın putları kırıp en büyüğünün boynuna kırdığı aleti koyup sonra müş­riklere «Mademki bu sizin AIEahınızdır. Bunlara yapılanı size anlatsın.» Gibi ifadelerle müşrikleri rezil ve mahcup etmesi hâli, cok ve çok acaibdir.<br />
Bu kıssayı okumak isteyen kardeşlerimize Enbiya sûresinin, 57-70. Ayeti kerimelerini ve ya meal ve izahlarını okumalarını tavsiye ederiz.<br />
Şirki hafi: Açıkdan şirk olmayıb, gizli şekilde olan şirktirki, bu amel küf­re varmamakla beraber ahirette, işlenen iyiliklerin mükâfatı, sahibine veril­meyeceği&#8217;, kim ve ne maksadla yapıldı ise onlardan ecirlerin İstenmesi hu susunda halikı zülcelâl, kime beğendirmeye çalışıldı ise, onlara göndere­ceği şer&#8217;î hükümlerde beyan edilmiştir. İşte bu amelin adına, «Riya^&gt; denir.<br />
RİYA : Ahiret ameli ile {dünya menfeatını arzu etmektir. Yani, ahiret ameli olan ibâdet, hayır hasenat, iyilikler ve her çeşit ahiret amelini işleyen kişi, gösteriş ve başkalarına beğendirme veya başkalarının yanında öğün-me maksadına matuf işlenen amellerdir ki, görünüşde ahiret ameli iken, bir dünyalığa kavuşmak maksadına bağlı olması hasebi ile dünya amelidir.<br />
Namaz, niyaz, teşbih, tehlil, evrad, ezkar, hayru hasenat ve her çeşit ahiret amellerini sırf «iyi adam» desinler, insanların yanında iyi görünmek maksadı ile gösteriş olarak yaparlarsa, işte bu adamların yapdıkları amel­ler, katıksız «Riya» dır ki, bu şekildeki ameller, Münafık huylu insanlarda da­ha çok görülür.<br />
Riya ile amel edenlerin halleri, hiçde iyi değildir. Kur&#8217;anı kerimde ve hadîsi şerifler de bu zavallıların perişan halleri açık açık beyan edilmiştir.<br />
Bir ayeti keriymede şöyle buyurulmuştur :<br />
«Şiddetli azab (nifak maksadı İle) o namaz kıîanlaraki, Onlar, namaz­larından gaHEcLİrter. Onlar, (namazları ile insanlara) gösteriş yaparlar.» Maun sûresi, 4-6<br />
Diğer ayeti kerîme meali :<br />
«Bu sekebEe her kim Rabbisine kavuşmayı arzu ederse, sâiih bir antet iştesin ve Rabbssjne yapdığı ibâdete (Riya ile) hiç bir şeyi ortak koşmasın.» Kehf sûresi, 110<br />
Bir hadîsi nebevîde de şöyle buyurulmuştur: «S[zin fiçin en çok korktuğum şey, şirki asğar : Küçük şirktir.<br />
— Ashabı kiram dediier ki ; Ya Resûfellah! O şirki asğar : Küçük şirk nedir?<br />
— ResûEüHah (S.A.V) : Riyadır ki, Hak tealâ insanları amellerine karşt-Uk cezalandıracağı zaman (Ahirette) riyakarlara : Dünyada gösteriş yapdı-ğmız kimselere gidin, onların yanında bjir mükâfat butabilecekmisiniz? bu-Vuracakttr, dedi.» <a href="#_ftn101" name="_ftnref101">[101]</a><br />
Riya hakkında geniş malûmat, ilerdeki ciltlerde bahsî mahsûsunda ge­rçektir. Ayrıca kısada olsa, yukarda birinci ve ikinci hadîsi şeriflerin İzah kısmında bir nebze bahsedilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Hırsızlık yapmakda, islamda en kötü amel ve hareketlerdendir. Hırsızlık: Başka bir kimsenin malını gizlice alıp kaçmaktır. Böyle hır­sızlığı yapanların cezaî müeyyidelerle cezalandırılması lazımdır.</li>
</ol>
<p>«Erkek hırsızla kadın hırsızın, yaptıkları hırsızlığa karşıhk, ASlahoan bir azab /olmak üzere (sağ) Eslerini kesin.»                             Mâide sûresi, 38</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> İslamın haram kıldığı ve Adem Aleyhisselâmdan Muhammed Aley-hisselama kadar bütün dinlerde yasaklanan zina, Şer&#8217;i nikah bulunmayan ve nikahlanma izni Şer&#8217;isi olmayan kadın ile erkeğin cinsi     münasebetde hulunulan gayri meşru fiildir.</li>
</ol>
<p>Zinanın haramlığını nâtık ilâhi hüküm meali :<br />
«Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o (zina),, pek çirkin ve kötü bir yoldur.»İsrâ sûresi, 32<br />
Diğer âyeti kerime meâü :<br />
«(Bekar olupda) zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Alîaha ve âhireî gününe inanıyorsanız, bunlara AKahın dini hususunda (emri ilâhiyi yerine getirmekde) merhametiniz tutmasın. Mümin­lerden bir toplulukda bunların ceza tatbikinde şâhid (hazır) olsun.» Nur sûresi, 2<br />
Bu âyeti kerimede izah edildiği üzere zina eden erkek ve kadınlardan hiç birine, merhamet edip afv edilemiyeceğini gayet acık bir ifade ile beyan etmektedir. Hükmü ilahi böyle iken hem islamdan bahsedip, nemde hırsız­ları, katil ve canileri afv edenleri ve bu afv edenleri tasvip edenler, en azından büyük cürüm işleyen ve papazların yolunu-takip eden zalimlerdir. Kendilerini Allahın üstünde gören ve görmeye, göstermeye çalışan hainler­dir.<br />
Allanın «Afv etmeyin» diyerek kötülüğü işleyenlerin cezalarının tatbik ve infazını emir buyurması, açık ve seçiktir. Kesinlikle anlaşılan böyle hü-kümieri infaz etmek, gerçek mümin ve amirlerin vazifesidir. Aksini icra edenler veya bu fenalıkları himaye edenler zulmü alkışlayan, zâlimi seven, dîne söven alçaklardır.<br />
Hırsız ve zânilerin cezalan ile ilgili geniş malumat, fıkıh kitaplarında mezkurdur. Bilhassa bizim tercüme ve izahını yaptığımız, «Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin ikinci cildinde uzun uzun beyan edilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Evlatları öldürmekde, cehalet devrinde çeşidli Dedenlerle yapılmak­ta     idi.</li>
</ol>
<p>Meselâ; Bir kısmı kız çocuklarını kendileri için zül kabul ederlerdi. Bu sebeble yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Diğer bir kısım eahiilerde rızık korkusundan dolayı çocuklarını öldürürlerdi.<br />
İşte buna benzer sebeblerle çocuklarını öldürmemeleri için Resulü Ek­rem efendimiz müslüman cemaatdan sözlü ahd alıyor ve kendilerine ev­latlarını öldürmemelerini tavsiye ediyor.<br />
Bu husus Kur&#8217;anı kerimde şöyle zikredilmiştir :<br />
«Fakirlik korkusu ile (cahiiiyyet devrinde olduğu gibi) çocuklarınızı öl­dürmeyin. Onlarada sizede rızkı biz (Azimüşşan) veririz. Muhakkak ki onları öldürmek, çok büyük bıîr günahdır.» İsrâ sûresi, 31<br />
Çocukları öldürme keyfiyeti, şimdi birde ana rahminde henüz doğma­mış çocukları ilaç vesaire ile düşürerek öldürenlerde zuhur etmiştir. Bu hu­susun haram ve caiz olmayan yönleri ile cevaz cihetlerini «Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin birinci cildinin «köleyi nikahlama babı» adı altında genişçe zikrettiğimizi hatırlatırız,</p>
<ol>
<li><strong>e)</strong> Çeşidli yalan ve uydurmalarla iftira ve bühtanda buiunmakda en şeni kötülüklerden olduğu için Resûlüllah (S.A.V)   efendimiz ahd ve biat ederek yapmamalarını beyan ediyor.</li>
</ol>
<p>Bu iftira ve bühtan, bir kadının kötülüğünü görmeden zan ile töhmette bırakılması, keza bir erkek hakkında da çeşidli yön ve şüphelerle iftiraya gitmek gibi hallerde kötü hareketlerdir.<br />
Cahiiiyyet devrinde bir kadın, her hangi bir yitik çocuğu veya çaldığı çocuğu getirir kocasına «işte bu çocuk benim» diyerek iddia ve isnadlarla kocasını kandırmaya çalışırdı.<br />
İşte bu ve emsali mantık dışı uydurma ve yalanlarla bühtanda bulun/ mak adam öldürmekten daha kötü bir fenalıktır.</p>
<ol>
<li><strong>f)</strong> Mâruf ve iyi olan şeylerde isyan etmek ise, ilâhi emirleri yapmayıp ihmal etmek, doğru işleri terk etmek, güzel ahlak yolunu bırakıp kötü ah­lakı rehber edinmektir.</li>
</ol>
<p>Yukarda madde madde sayılan ahd nameye uyanların ecrü mükafa­tının Allaha ait bir hak ve lütuf olacağı, şayet bu fenalıkları işleyerek ahd-nâme biati bozanlar olursa, o kimselerinde dünyada bir ıkap ve cözâya carpmayıp azabı ilâhi görülmeyip Settarûluyup olan Allahü teâla o a/yıplan setrederse, böyle kişilerin hükmüde Allaha aittir. Dilerse âhirette af// eder dilerse ıkap eder.<br />
Şirk hakkındaki kesin hüküm ise, yukarda beyan edildiği üzâre ilahi afv yoktur. Ebedi azaba müstehaklık vardır.<br />
Bu hadîsi şerifde şu mealdaki âyeti kerimeye işaret vardır :<br />
«Ey peygamber! Mümin kadınlar, Allâha hiç bir şeyi ortak koşmama­ları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, evladlarını (kız çocuklarını) öldürmemeleri, elleri ve ayakları arasında (yani zina yoluyla bil? çocuk do-ğurub kocalarına nisbet ederek) iftira düzüp getirmemeleri, (emredeceğini her h&#8217;angi bir iyilik hususunda sana asi olmamaları sortiyle; sana biat et­meğe gelddiklerinde, bîatlarını kabul et. Onlar için Allahdan jrnagfiret iste-Viver. Zira Allah çok yarılğayıcı ve çok esirgeyicidir.» Mümieftıne sûresi, 12<br />
Bu âyeti kerîme, mekke-i mükerremenin fethinde nazil olmuştur. Re­sulü Ekrem efendimiz erkeklerle bîatı, el sıkmak suretiyle ydpmışdır. Ka­dınlarla ise, söz almak ve sözleşme suretiyle bîat etmiştir.<br />
Yani kadınlarla, el tutma ve vücutlarına dokunma olmadan âyeti kerime de beyan edilen hükümleri tebliğ edip söz ile bîat etmiştir. Bu şekildeki hük­mün tebliği, yabancı kadınla erkeğin ellerini tutmalarının haram oluşun dandır. <a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[102]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720718"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>19 &#8211;</strong> (18) Ebû saîd-i el Hudrî (R.A) den rivayet edilmiştir, demiştir. «Bir kurban veya Ramazan bayramında Resûlüllah (S.A.V) efendimiz yakımıza namazgaha çıktı. Kadınların yanından geçti ve (onlara) :<br />
«Ey kadınlar! Sadaka veriniz. Zira bana Cehennem halkı gösteril­di, ^gördüğümün) çoğu sizler (siz kadınlar) idiniz.» buyurdu :<br />
(Kadınlarda) : «Yâ Resûlüllah (S.A.V) Neden?» diyerek sordular. (Resûlüllah S.A.V. de) :<br />
— «Çünkü siz (ona buna) çokça lanet eder ve kocalarınıza karşı küf-rânı n\îmet gösterirsiniz.<br />
Lcâib şeydirki, kendini zabdeden akıllı ve dîninde) mazbut kimsenin aklını sizin (aklınız) kadar eksik akıllı ve eksik dinli hiç kimsenin gelebildiği­ni görmedim.» buyurdu.<br />
— (Kadınlar) ; «Aklımızın ve dînimizin eksikliği nedir? Yâ Resûlellâh» dediler.<br />
osûlüllah S.A.V) : «Kadının şehâdeti, erkeğin şehâdetinin yarısı değilmidir&#8217;i;» diye sordu.<br />
— (Kadınlar) : «Evet» dediler.<br />
— (Resûlüllah A.S.A de) :<br />
— «İşte bu akim noksanlığından, ve (Kadın), hayız zamanında namaz ve oruç tutmaz değiEmi?» buyurdular.<br />
—   (Kadınlarda) : «Evet» dediler.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103">[103]</a><br />
— (Resûlüllah S.A.V) :<br />
— «Eşte buda (Kadının) dîninin noksanlığındandır.» buyurdu. <a href="#_ftn104" name="_ftnref104">[104]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720719"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravi kimdir?<br />
Hz. Ebi Said el hudrî (R.A) in, isimleri saad bin maiikdir. Ensari kiram­dan ve ashabı güzîninin alim ve fazıllarındandır. Hz. Peygamberimiz ile be­raber bütün muharebelerde hazır bulunmuştur. Kur&#8217;anı kerime hafız idiler. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiin hadisi şerif rivayet etmiştir.<br />
Vefatları, kendisi seksen dört yaşlarında iken hicretin atmış dört veya yetmiş dört tarihinde Medine-i münevverede vuku bulmuştur. Kabri şerifi, «Cennetül baki» dedir.<br />
Hz. Ebi said el hudrî, bin yüz eytmiş (1170) hadisi şerif rivayet etmiş­tir. Sahihayn «Buhari ve müslümde» de yüzon biri (111), tek başına buha-ri şerifde, on altısı ve tek başına müslimdede, yetmiş ikisi mezkûrdur. Yu-kardaki hadisi şerifde, görüldüğü üzere buhari ve müsümin ittifakı ile riva­yet ettikleri hadisi şeriflerdendir.<br />
Hadisi şerifde, «Ey kadınlar! sadaka veriniz. Zira bana cehennem halkı gösterildi. (Cehennemde gördüğüm) çoğu sizler (siz kadınlar) idiniz.» Bu-yurulan cümlelerle kadınların cehennemlik olanlarının sadaka ve hayır ve­rerek kurtula bileceklerini veya sadaka-i cariyeyi veren kadınların direk ce­hennemden kurtulup cennete nail olacaklarını beyandır.<br />
Zira az sadaka, dünyada belayı def eder. Ahiretdede cehennemle sa­hibi arasına perde olur ve kıyamefde insanlar, vermiş olduğu sadakanın gölgesinde   gölgelenecektir.<br />
Nitekim bir hadisi şerifde buyurulmuştur :<br />
«VeEevki bir hurma danesi olsun, sadaka vererek kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz.»<br />
Birde sadakayı Allah yolunda verenler, erkek olsun kadın olsun dünya muhabettini üzerlerinden atarak dünyanın faniliğini anlayıp ebedî seadet yuvası olan ahireti kazanma gayreti görülür.<br />
Aslında kadınlar; Dünyaya çok meyilli, mal ve mülk sevdasına, dünya­nın süs ve zinetlerine&#8217; ekseriya çok düşkün olurlar. Çok sevdikleri malla­rından sadaka vermekle mal mülk sevgisi ve mala mülke tapınır halin yok<br />
olması, aynen dünya muhabbetinden neş&#8217;et eden puhulluk «cimrilik» has-talığıda ..uKsanlanmış veya tamamen gitmiş olur. Pahil ve cimrilik yapan­lar, i,ö kadarda âbid olsalar, varacakları yer yine cehennemdir.<br />
Kdınlar sadaka ve hayı verirlerse, işte bu cimrilikden kurtulup sahi ve cömert kişiler dahil oiunor. Cömert kimselerin varacakları yer, cennettir.<br />
Bu husus,; Peygamberiniz şöyle beyan buyurmuşlar :<br />
«Sahî ve cömert kişi, AEîaha yakın, insanlara yakın ve cennete yakın­dır ve cehenneme uzai:j?r.<br />
— Pah il-cimri kimse ise, AiCaha uzok, insanlara uzak, cennete uzak ve cehenneme yakındır.» <a href="#_ftn105" name="_ftnref105">[105]</a><br />
Başka bir hadisi şerifde, «ve.en el, alan efden hayırlıdır.» buyurmuş­tur.<br />
Hadisi şerifde, kadınların ekserisinin niçin cehenneme gireceklerini beyan saadedindede şu cümleler buyurulmuştur :<br />
«Çünkü siz (ona buna) laneti çok eder ve kocalarınıza karşı küfranı nîmeîde   tutunursunuz.»<br />
Bu mübarek cümieierdede iki husus belirtilmiş oluyor.<br />
<strong>a}</strong> Birisi, kadınların dili lanet etmeye pek çok kayar ve olur olmaz lü­zumsuz şeylerden dolayı efendisine, çocuklarına, komşularına ve hem cinsi olan kadınlara ve hatta hayvanlara ve eşyalara dahi lanet edenler oluyor.<br />
Kadın olsun erkek olsun, lanete dilini alıştırmaması ve lânetde bulun­maması lazımdır.<br />
Hakikat böyle olması gerekirken kendi çocuğuna kâfir dölü, piç, kâfir sıpası, kâfirin dölü, kâfir herifin piçi, e&#8217;şşek sıpası V.s.» Kendi malınada «kâfir malı, domuz malı, domuzun malı, gibi&#8230;» Kelimeleri en çok kadınlaı söylerler.<br />
İşte böyie lanetleri söyleyenler, kendilerini cehennem ateşine attıkları için ve böyle kötü kelimeleride daha çok kadınların söylemesindn doiayı Allanın Rasûlü, cehennemde olan kişilerin ekserisini kadınlar olduğunu ve oluş sebeblerinide böyle beyan ediyordu.<br />
Esasen insan dilini böyle lanet kelimelerinden sakındırması lazımdır.<br />
Hatta hayatında kâfir olarak yaşayanlara, öldükten sonra lanet etmek bile uygun görülmemiştir. Ancak Ebû cehil ve Ebû lehep gibi kişilere dair haklarında âyeti kerimeler gelen veya bizzat ölürken başında bulunupda Alfana küfrede küfrede öldüğüne şahid olan kimseler, şahid oldukları kim­selere lanet okuya bilirler ve lanet okuna bilir. Kesin bilgileri olmayan kim­seler ise, mücerret ondan bundan duydukları ile lanet ederlerse, bu davra­nış ve İfadeleri şer&#8217;a uygun değildir.<br />
Hâdise ve vakıaların vukuu muhakkak olan ve fakat bu hadiselere se-beb oian kimselerin son nefesleri, tam bir kesinlik ifade etmediğinden, ye­zide, Hz. Ali (R.A) nin şehâdetine sebeb olan kişiye ve haccac gibilerine lanet etmeyi muhakkik ve müdekkık olan ulemâ uygun görmemişlerdir. Uygun görmeyenler, Hz. Ali (R.A), İmamı Gazali, Aliyyül kâri ve emsali zevatı kiramlardır.<br />
Bu hususun daha geniş İzahı, «Bid&#8217;at ve hurafeler» le «İslamda evliya meselesi ve harikalar» eserimizde ayrıca «Mütlekâ tercümesi» isimli ese­rimizin «Mürted babı» altında zikredilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Kadınların, kocalarına karşı küfrânı nimette bulunmaları ise, bu gün daha ayan ve beyandır. Kocası karısına bütün gün ihtiyacını karşıla­mak için gayret sarf eder. Yüzlerce talep ve isteğini yerine getirir. Şayet bu isteklerin birisini günlerden birgün getirmez veya getiremezse, hemen kı­yameti koparır ve artık «zaten sen benim dediğimi hesaba almazsın, şim­diye kadar hiç dediklerimi yapmadın, sen adam değilsin, filan kişi şöyle almış böyle satmış, herif değilsinde bir baş belasısm gibi&#8230;» Cümlelerle bütün hayırları ve hizmetleri yıkar ve inkar eder.</li>
</ol>
<p>Küfrani nimetde bulunmadan kocasına itaat eden, iffet i/e namu­sunu koruyan saliha kadınlar ise, dünya mal ve servetinin en kıymetli ve hayırlısıdır. Böyle kadınlar, çok mutlu kadınlardır. Ve böyle kadınlara sa­hip olan erkeklerde, çok mutlu erkeklerdir.<br />
Bir hadisi şerifde Resûlüllah (S.A.V) şöyle buyurmuştur ;<br />
«Dünya, geçici bir meta (servet ve saman) dır. Bu dünya metâının (ser­vet ve kazancının) en hayırlısı, sâliha (namuslu itaatkar) kadındır.<br />
— (O sâliha kadın) sen (yâni kocası) ona baktığında sana surur ve neşe verir. Sen ondan ayrılıp gittiğindede (işine, çarşıya gittiğinde) seni koruyan (senin evini, çocuklarını ve namusunu senin için muhafaza eden) kadındır.»<a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[106]</a><br />
Kadınların Din ve akıllarının eksikliği ile ilgili izahat, «İsiamda tesettür ve haya» adlı eserimizde zikredilmiştir. <a href="#_ftn107" name="_ftnref107">[107]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720720"></a>Tercümesi ;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>20 &#8211;</strong> (19) Ebû Hüreyre (R.A.) den mervidir, demiştir : Resûlullah   (S.A.V) buyurdu   :<br />
«Allâhü teâla buyurdu : Âdem oğlu bana yalan isnâd etti. Halbuki ona yalan isnâd etmek muvafık değildir. Ve âdem oğlu bana noksanlığı tavsif etti. Halbuki ona o şekilde (cenâbu hakka noksanlık ve evlad isbâtı) isnadı lâyık değildir.<br />
— Şimdi âdem oğlunun bana yalan isnad etmesine gelince şu sözü : «Allah (C.C.), benii yoktan yarattığı gibi, elbet tekrar beni iade edemez.<br />
(Yani, tekrar diriltmesi hâli yokturdedi.). Halbuki bana göre (yani, ben âzî-müşşâna göre) âdem oğlunun, tekrar iade edilmesinden ilk defa yaratıl­ması daha ehven değildir.<br />
— Bana (ben âzîmüşşâna) şetmi (noksanlık isnadı) ise, âdem oğlunun şu sözüdür :<br />
«Allah (C.C.) kendisine evEâd ittihaz etti (çocuk edindi). Halbuki ben fâzîmüşşan) herşeyden müsteğni, benden hiç bir şey doğmadı ve ben hiç bir şeyden doğrulmadım ve benim için hiç bir şey denk değildir.»<br />
<strong>21 &#8211;</strong> (20) İbni Abbasdan (R.A) mervî olanda ise şöyledir :<br />
«Ben (âzîmüşşâna) söğmeğe &#8211; noksan isnad etmeğe gelince, âdem oğlunun :<a href="#_ftn108" name="_ftnref108">[108]</a><br />
«Benıim (yanı Allah) için çocuk vardır.» demesidir. Halbuki ben âzîmüş-şan bir arkadaş veya evlâd edinmekten münezzehimdir.» <a href="#_ftn109" name="_ftnref109">[109]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720721"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Hz. Ebî Hüreyre (R.A) hakkında kısa malumat, üçüncü hadisi şerifde izah edilmiştir.<br />
Hadisi kudside beyan edilen âdem oğlunun Allaha yalan isnadı Ve noksanlıkla vasıflanmasındaki ilâhi hükümlerde cereyan şekilleri ve ceva­bı ilahileri hulâsa olarak arz edelim :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Öldükten sonra tekrar dirilmenin daha doğrusu Allanın (c.c) tekrar dirilterek yaratması, çürüyüp yok hâle gelen cisim ve cesedlerin olamıya-cağını câhil ve beyinsiz kâfirlerden birisi çürümüş kemiği göstererek bunun tekrar dirilmesi olamaz, diyerek cenabı hakkın tekrar dirilteceğine dâir hükmü ilâhisini yalanlayordu.</li>
</ol>
<p>İşte bu hükmün cereyanı ve cenabı hakkın cevabı, ilâhi âyetlerde şöy­le zikrediliyor :<br />
«O (inkarcı) insan görmedimiki; Biz onu bir nutfeden (bir damla meni­den) yarattık, şimdide aşikara bir mücadeleci kesiliverdi.<br />
— (Nutfeden) yaratılışını unutarak bize birde (şöyle) misal getirdi : Bu kemikler çürüyüp dağılmışken bunları kim diriltir? dedi.<br />
— (Ey habibim!) deki : Onlan ilk defa yokdan vâr eden diriltir. Ve o, yaratılanı tamamı ile bilir.» Yasin sûresi, 77-79<br />
Evet kuru topraklara saçılan tohumları bitirip, yeşerten, kuru ağaç ve otlan yeniden yeşertip yaprak ve meyvalar yaratan hâhk zülcelâl, ölüleri tekrar diriltecek, hesap, kitap, sual, mîzan hükümlerini icra ederek haklıyı haksızı ayırd edecek, haksızlardan hak sahibinin hakkını alıvere-cektir. Hatta buynuzlu koyun ve keçi gibi hayvanların buynuzsuzlara te câvüzü var ise, onlarıda haklaşdıracaktır. Binâenaleyh aklı îman ile nur-lanan her mümin, örnek ve misali görülmeden bu âlemi ve içindekileri na­sıl yarattığını düşünür ve tekrar dirilme ve yaratılmanın güç olmayacağını idrak eder ve inanır.</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Cenabu hakka noksanlık vasıfları ise, yahûdilerin «Uzeyr Allanın oğludur», Hıristiyanların «Isa, Allâhı noğKldur.» ve bâzı arablarında «Me­lekler, Allâhın kızlarıdır.» gibi kötü isnad ve vasıflarda bulunmuş olmala­rıdır.</li>
</ol>
<p>Yahûdî ve Hıristiyanların böyle diyenleri müşrik menzilinde birer putcu mesâbesindedirler. Binâenaleyh böyle kitabîlerin kesdikleri yenmez. Ancak bu akidede olmadan Allâhı Rab, Musa ve îsa (A.S) ı peygamber tanıyıp en son peygamber Muhammed Aleyhisselâmı peygamber tanımazlarsa, bun­lar kâfirlerdir. Fakat bir kitaba ve peygambere inanıp şirkde de bulunmadık­larından kesdikleri yenir.<br />
Bu hükümlerin daha geniş şekli, fıkıh kitaplarında mezkûrdur. Bilhas­sa «Müiteka tercümesi» adlı eserimizin «Hayvanları kesme Bahsi» adı al­tında uzun izahat verilmiştir.<br />
Cenâbu hakka çocuk isnadı ise, pek çok âyeti kerimelerle red edilip açıklanmıştır. Cümleden bir tanesi ihlas sûresinde şöyle beyan edilmiştir :<br />
«(Habîbim!) deki : O, Allah birdir (eşi ve ortağı yoktur.) AHah sameddir (her yarattığı şeyin muhtaç olduğu eksiksiz bir varlıkdır.)<br />
— O doğurmadı ve doğru&#8217;modı da. Hiç bir şeyde ona denk ve eş ol­mamıştır.» <a href="#_ftn110" name="_ftnref110">[110]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720722"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>22 &#8211;</strong> (21) Ebû Hüreyre (R.A) den mervidir, demiştirki :<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurdu ;<br />
«Allâhü teâfâ dediki : Âdem oğlu dehre (zamana) söğmekle bana ezi­yet ediyor. Halbuki ben azimüşşân dehrim (yâni, ben azimüşşân yaratanım). İşler benim yedi kudretimdedir, gece ve gündüzü deveran ettirir çeviririm.»<a href="#_ftn111" name="_ftnref111">[111]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720723"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
RâvİHz. Ebî Hureyrenin hal tercümesi üçüncü hadisi şerifde geçmiştir.<br />
Bu hadîsi kudsîde de, cenâbu hak âdem oğlunun (insanların) zamana sövüp lanet etmeleriyle Allâha eziyet ettiklerini beyan etmektedir.<br />
İnsanlar, zaman zaman «bu zaman şöyle zamandır. Zaman olmaz ol­sun, zaman îcabı, zaman kötü zaman gibi.» cümlelerle zamanı kötülerler ve zamana söverler. Halbuki zaman; gece ve gündüzün deveran ve cereyan etme şeklidirki, dünya yaratıldığı günden beri, gece ve gündüz, mevsimler, iklim şartları ve zamanın cereyan ettiği mekanlar aynıdır.<br />
Ancak bu zamanın cereyan ettiği gece ve gündüzlerde ve mekanlarda yaşayan insanların, inanç, akide ve amelleri değişik şekilde devam etmek tedir. Kimisi Allâha ve hükümlerine hulusla îman edip ibâdet ve iyi ameU lerle yaşamış, güzel ahlak sahibi insanlar topluluğu halindedirler.<br />
Bir kısmıda şirk ve küfre dalmış âsî ve mücrimler güruhu hâlinde ya­şamışlar ve hâlada aynı şekil üzere devam edenler çoğunlukdadtr. Aüâhâ inanmayan veya inanıpda isyan eden kâfir, zâîim ve fâsık insanlar, çok zaman kendi işledikleri küfür ve isyanları başkalarına yükletmek »° ken­dilerini haklı edasına sokmak için hemen «zaman îcabı, olmaz olsun zaman yapdırıyor. Ne yapalım bu zaman böyle zamandır vs.» diyerek işin içinden çıkarlar.<br />
Halbuki gece ve gündüzün deveranından ibaret olan zaman, oynı za­mandır. Değişen ve kötüleşen var. ise, kendileridir. Öyle,ya geçmiş zaman­da anası, babası ve büyükleri îmanlı, ihlâslı, hak hukuk bilir, namaz kılar, orueunu tutar, zekatını verir, hac farîzasını îfa eder, her türlü hayır ve ha-sanatta bulunurlar, küfürden, ucub, riya, sum&#8217;a, kibir ve gururdan, yalan ve İftiradan, zina, içki, kumar, hırsızlık, adam öldürmek, dans ve balo gibi namus yıkıcı deyyus ve pezevenkiikd-^n, bî namazlıkdan, anaya babaya is­yandan, hulâsa Allâhın haram ve yasak ettiği her şeyden kaçınır ve kaçın-dırırlardı.<br />
Zamanı kötüleyip şovenler ise, ekseriya haramlara dalan ve yüzen in­sanlardır. Bir fenalığı işlerler, «alnımızın yazısı, zamanın yapdırdığı» diyerek sıyrılırlar. Zaman sizin elinizden tutupda, «haydi içki masasına, zinaya, ka­rınızı geydirin kuşatın dans salonuna götürün yabancı erkeğe teslim edin mi? diyor, falan yerde kumar oynanıyor haydi sizde oynayınmı? diyor, ca­miyi cemaatı bırakın, kumarhaneye, müstehcen filim seyretmeye gidinmi? diyor. Hak ve hukuk tanımayın, her türiü fenalık ve kötülüğü işleyin mi? di­yor.»<br />
Bu şekilde anlayıp nefislerinin ve şeytanın ığvası ile kendilerini kö­tülüklere iten ve atanlara yazıklar olsun. Be hey budalalar! zaman başka şey sizin işledikleriniz başka şeydir, zamanı Allah yaratır. O kötülükleri o yaratılan zamanın içinde siz işliyor ve siz kazanıyorsunuz. Zamanı kötü-ienekle kendinizi temize çekip o zamanı yaratan Allâhü teâlâyı kötülüyor-sunuz. Böyle görüş ve düşüncelere lanet olsun, Allâhü teâla sizleride ıslah edip doğruyu gören, bilen ve anlayanlardan kılsın. Amin.<br />
Bu izahatı okuduktan sonra yukardaki hadîsi kudsîyi tekrar bir daha okuyunuz. <a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[112]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720724"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>23 &#8211;</strong> (22) Ebû Musa el Eş&#8217;arî (R.A) den mervîdir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurduki :<br />
«Ezâ verici (küfür sözleri) işiden Alfandan başka hiç bir ferd, Allâhü teâ:â kadar sabırlı olamaz. Zira (kâfirler ve kötü söz söyleyenler,) Altâhii teâ&#8217;ava çocuk isnâd ederler. Ondan sonrada Allâhü teâla onlara afiyet verir ve onları (O küfür sözlerine rağmen) rızıklandırır.» <a href="#_ftn113" name="_ftnref113">[113]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720725"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Ebû Musa el Eş&#8217;arînin hal tercümesi, on birinci hadîsi şerifde geç­miştir.<br />
Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm, şâyânı dikkattir. Zira cenâbu hak­ka eza verecek şekilde isyan eden, kötü söz ve isnadlarda bulunarak şerik koşan, evlad isnad eden, çeşitli iftira ve tezvirlerde bulunanlara kar­şı, çok sabırlı ve çok tahammüllü, onun gibi bir daha sabırlı varlık olamaz. Öyle ya hem isyan edip şirk koşuyorlar, iftîra ve tezvirde bulunuyorlar, hem-de o yüce Allâhın rızkına ve çeşitli nimetlerine kavuşuyorlar.<br />
Cenâbu hakka yapılan kötülüklerin en azı insan oğluna yapılsa, hemen o âsilere gereken muameleyi yaparlar, vazifeden atılacaksa, vazifeden atar­lar, kovulacaksa kovarlar, eziyet edilecekse, eziyet ederler, aç bırakılma yolunuda düşünürler ve hatta hemen öldürenlerde olur.<br />
Halbuki cenâbu hak kendine en ağır itham ve isnadlarda bulunanları uzun müddet bırakıyor, yiyeceklerini, giyeceklerini, içeceklerini ve her türlü ihtiyaçlarını vererek yaşatıyor. Günlerden bir gün aklını erdirir îmana gelir, ıslâhı nefis yapar, tertemiz kullardan olur, dünya ve âhiret seâdetini elde eder kul olur diye, bu imkanı veriyor.<br />
İşte Alfâhın ahlakı budur. Allâha ve âhiret gününe inanan her mümin, bu ahlak ile ahlaklanmah, âsi ve günahkarların ıslâhı yolunu beklemeli. Böyle musibetlere göğüs gerip çok ve çok sabır etmelidir.<br />
Evet ilim tahsili, kur&#8217;antn hıfzı, namazın edası, iyiyi emredip kötülük-den nehyetmenin ifâsı, haccın edası ve sair dînî vazifelerin icrası anında uğranılan çeşitli itham, sıkıntı ve eziyetlere katlanarak yılmadan bu vazife­leri yapanlar, en sağlam ve metin îman sahibi müminlerdir Allanın ahfakı ile zînetlenen kimselerdir. <a href="#_ftn114" name="_ftnref114">[114]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720726"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>24-</strong> (23) Hz. Muaz (R.A) dan mervidîr, demiştir :<br />
Resûlullah {S.A.V) eşeğin üzerinde iken oendw terkinde idim. Onunla (ResûlulIahJa) benim aramda palan ipinden {hayvanın narindeki palan, eğer ve emsali şeylerin bağ ipinden) başka bir şey yoktu, Resûlullah (S.A.V) buyurduki :<br />
«Ya Muâzî Kulların üzerinde Allah m hakkı ve Allanın üzerinde kulların hakkı nedir, bilirmisin?<br />
— (Muâz R.A) :<br />
«Allah ve resulü bilir.» dedim.<br />
— Bunun üzerine Resûiullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Elbette kulun üzerinde Allâhın hakkı. Kulun Allâha ibâdet edip ona hiç bir şeyi şerik koşmamastdır.<br />
— Allâhın üzerinde kulun hakkı ise, (Allâha C.C.) hiç bjr   şeyi şerik koşmayan kimseyi azab etmemesidir.»<br />
— Bunun üzerine (Muâz R.A) dedimki :<br />
«Yâ Resûlellah! bunu insanlara sevinmeleri için   tebşir edeyim mi?<a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[115]</a><br />
—   Resûlullah {S.A.V) :<br />
«Onlara {{insanlara) tebşir etme. Zira çalışma ve cihâdı terk ederler» buyurdu. <a href="#_ftn116" name="_ftnref116">[116]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720727"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Hz. Muaz (R.A) kimdir?<br />
Hz. Muaz bin ce$)el (R.A) Ensârı kiramdan (Medine-i münevvereli) haz-rec kabilesine mensup Resulüllaha akâbede bîat edenlerden kıymetli bir sa­habedir. Bedir ve diğer muharebelerde hazır bulunmuştur. Resûlullah (S, A.V) onu yemene vali ve muallim olarak göndermişti.<br />
Hz. Muazdan, Hz. Ömer, Ibni Abbas gibi pek çok sahâbe-i kiram efen­dilerimiz hadisi şerif rivayet etmişlerdir.<br />
Reslûüllah (S.A.V) efendimiz şöyle buyurmuştur :<br />
«Ümmetime, ümmetimin en merhametlisi, Ebû Bekirdir. Ve ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni, Muaz ibni cebeldir.» <a href="#_ftn117" name="_ftnref117">[117]</a><br />
Hz. Muaz, Dini mübini islâmın hükümlerini en iyi bilenlerden olması hasebiyle Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz zamanında fetva ve­ren sahabelerdendir ve hatta kitap ve sünnete kıyasederek veya kitap ve sünnetden hüküm çıkararak ietihadda bulunan ve İetihad yapmasına İlk izin verilen sahabelerdendir .<br />
Hz. Muaz (R.A) Samda taun hastalığına tutuldu. Aynı hastalıkdan iki hanımı bir oğlu vefat ettikden sonra buda hioretin on sekizinci yılında otuz sekiz yaşında hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâla ondan razı olsun.<br />
Hadisi şerifin baş tarafında nakledilen ifadeler şâyânı dikkatin Zira Resulü Ekrem efendimiz Hz. Muazı kendi bindiği hayvana (arkasına) bindi­riyor, ondan sonra Allâhın ve kulun hakkını soruyor.<br />
Kendinin bindiği merkebe beraberce bindirmesi o, mübarek efendimizin tavazucnu ve misafir perverîiğini göstermekle beraber sevişen kişilerin yar­dımlaşmada ve bir birlerine yapacakları ülfet ve mahabbet bağlarının kuvvetlenmesinde, bu gibi hal ve hareketlerin gerekliliğine işarettir.<br />
Hadisi şerifde geçen «Kulların üzerinde, Allâhın hakkı ve Allâhın üze­rinde kulların hakkı» Cümlelerini kısaca açıklamaya çalışalım.<br />
Kulların üzerinde Allanın hakkı : Kulların üzerinde Allâhın hakkı de­mek, Allahüteâlanın kullara emir buyurub Farz, vaaib kılıp yapılması lazım olanı yapmalarıdır ki, insan oğlunu yokdan var etti ve bütün varlıkları on­ların emrine musahhar kılıp faydalanmalarını sağladı. Sonrada kendisinin varlığını tanıtıp bildirerek akıl ve idrakin anlayacağı hüküm ve hikmetler beyan etti ve bu hikmetleri tanıtıp bildiren elçiler gönderdi.<br />
İşte bu hikmetleri anlayıp hak ve hakikata vasıl olan insanlar, yaratanı tanıyıp bilerek inanacak ve onun emirlerini hakkı ile yerine getirerek her şe­yin halikı ve mabudu olan Allâhın hakkını ödemiş olacaklar.<br />
Neîekim bir âyeti kerimede meölen şöyle buyurulmuştur : «Ben (azimüşşan), insanları ve cinnîleri ancak bana (inanıp) ibadet etsinler diye   yarattım.» Zâriyat sûresi, 56<br />
Allanın üzerinde kulların hakkı : Bu cümlenin antamıda gayet açık ola­rak anlatılmıştır. Ancak şu hususu belirtelim; kulluk vazifesini hakkı ile yapanlara cenabı hak cennet nimetini ihsan edip cehennem azabından âzad edeceği bir vadi ilâhi ile lutf edecektir. Yoksa bazı mutezile kafalı kişilerin veya gurubların iddiaları gibi, Allahüteâla kendisine kulluk yapanları cen­netine katıp cehennemden azad etmek mecburiyetinde değildir. Zira eğer bu şekilde mecburiyet olursa, bu takdirde Allanın üstünde bir varlığın ol­ması, dolaysiyle onun emrinin yerine getirilmesi gibi doğru olmayan hü­kümler ortaya çıkar.<br />
Kur&#8217;anı kerimde pek çok âyeti kerimelerde beyan edilmiştir. Cenâbu hak şirkten başka günahları dilerse, afv eder, dilerse afv etmez. Keza îman edip iyi amelde bulunanlarıda dilerse, cennetine&#8217;katar, dilerse cehennemi­ne atar. Fakat îman edip iyi amelde bulunanlara ayrıca vâd etmiştir. O vadinin îcab ve iktizası, lutfu keremi ile cennetine katacaktır.<br />
Cümleden bir âyeti celile meali :<br />
«{Resulüm) altından ırmaklar akar (her çeşid meyvelerle süslenmiş) cennetler vardır.»                                                                      Bakara sûresi, 25<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«İşte iyi amellerde bulunanlara yapılan bu ihsan (cennet ve nîmeti), Allahdandır (Al la hin bir lutfudur).»                                               Nisa sûresi, 70<br />
Resulü Ekrem efendimizde, kendisini cenâbu hakkın rahmeti ilâhi mer­kezi olan cennet ve nimetine, onun fazlu keremi ile girebileceğini beyan buyurmuştur.<br />
Evet hiç bir kul, Allaha ibâdet ve tâatta bulunduğundan dolayı, onu cennetine katması Allaha vacib değildir. Vacib ve mecbur olmaz. Çünkü Ailahın fevkında emir verici bir varhk yoktur.<br />
Akâid manzumesinde şöyle nazm edilmiştir :<br />
Ana (Allaha) vacfb olur bir şey diyen kim?<br />
İlahın varmıdır fevkında (üstünde) hakim?<br />
Biiâ îcab durur (vacib değildir) her işde fîfî<br />
Buna var şahidim aklî ve nakli.<br />
Ne muhtacu ne âciz bir ganîdir.<br />
Cihan ferbani üzere mübtenîdir. <a href="#_ftn118" name="_ftnref118">[118]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720728"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>25 &#8211;</strong> (24) Enes (R.A) dan mervidir, demiştir :<br />
Peygamber (S.A.V) Ve Muaz deve üstünde binitin terkisinde beraber idi. Peygamber (S.A.V) buyurduki : «Yâ Muaz!» «Buyur ya Resûlailah! Şeâdetler dilerim.» dedi.<br />
—   Resûlüllah   (S.A.V) buyurdu : «Yâ Muaz!»<br />
— Muaz (R.A)   :<br />
«Emrin baş üstüne yâ Resûlellah; Şeâdetler dilerim.» dedi.<br />
— Rasûlüllah (S.A.V) tekrar buyurdu : «Ya Muaz!»<br />
— Muaz (R.A) :<br />
«Emrin baş üstüne yâ Resûlellah! Şeâdetler dilerim.» dedi ve bu nida hâli yukarda görüldüğü üzere üc sefer vâki oldu.<br />
— Enes (R.A) dediki : Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Bir kimse, lâilahe illah, Muhammedür Resûlüllahı kalbinden gelen sıdkıla derse, O kimseyi Allâhü teâla Cehenneme haram kılar.»<br />
— Bunun üzerine Muaz dediki :<br />
— Ya Resûlellah! Bunu insanlara sevinmeleri için haber vereyim mi?<br />
— Rasûlüllah (S.A.V) :<br />
«Bu taktirde (bu şehâdet ve tevhide) istinat edib amel ve cihâdı terk-ederler.» buyurdu.<a href="#_ftn119" name="_ftnref119">[119]</a><br />
Fakat Muaz (R.A) öleceği zaman ilmi ketmetmenin günahından kaçın­mak için insanlara haber verdi.» <a href="#_ftn120" name="_ftnref120">[120]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720729"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Enes hakkında gerekli malumat, baş tarafda geçmiştir.<br />
Hadisi Şerifde beyan edilen hüküm hakkında bir kaç kelime arz edelim.<br />
Keiîme-i tevhidi söyleyip inanan kimselerin, Allâha ve Resulüne inan­maları hasabiyle o inançlarının îeabını yaparlar, demektir. Böyle oiuneada cehennemden kendilerini korumuş olurlar.<br />
Veya burada sâde «lâilâhe illallah-Muhammedürrasûlüllah» kelime-i tevhidi sıdkı sadâkatla söyleyip inanan kimsenin, cehennemden âzad olup cennete gireceğinin beyanı, ferâizi ilâhiler, emir ve nehiyler nazil olmaz­dan evvel söylenmiştir. Bu husus, saîd bin müseyyeb gibi bâzı selef tara­fından beyan edilmiştir.<br />
Veya bu kelime-i tevhidi, uyuma, tevbe ve ölümü ânında sıdkı sadâkct-la söyler ondan sonrada ölürse, o kimseyi, cenabu hak cehennemine at­maz.<br />
Veya bu kelime-i tevhîdi sıdkı sadâkatla söyleyen kimse, o îmanı ile ölürse, cehennemde e*bedî kalmaz. Mutlaka cennete dâhil olur.<br />
Hadîsi şerifin son cümleside şâyâni dikkattir. Zira Resûlüllah sallallâ-hü aleyhi veseliem efendimize Hz. Muaz (R.A) soruyor, «Ya Resûlellah! Bu­nu insanlara sevinmeleri için haber vereyim mi?» diyor.<br />
Kelime-i tevhîdi sıdkı sadakatia söyleyen kimselerin kulluk vazifelerini ihmal edip terk edebileceklerini veya terk ederler düşüncesi ile Resulü Ek­rem efendimiz, Hz. Muaza haber vermemesini tavsiye eder mahiyette bu-yuruyorki :<br />
«Bu takdirde (Bu şehâdet ve tevhide) ist.inad edip amel ve cihâdi terk ederler.»<br />
Bu hükmü insanların avamı böyle anlayıp terk edebileceklerinden böy­le buyurulmuştur. Yoksa insanların kullukda zirveye ulaşıp havas olanları, müjdeyi duyunca sevinç ve neşelerinden nâşî ibâdetlerini dahada artırır­lar. Aşere-i&#8217; mübeşşere ve diğer sahabelerde bu hal   vâki olmuştur.<br />
Netekim Resulü Ekrem efendimiz ayak topukları şişinceye kadat gece ibâdete kâirn olduğu zaman; ya Resûlellah! geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olunduğu halde niçin ibâdete kâim oluyorsun, diyene şu cevabını veriyordu :<br />
«Allaha şükreden kullardan olmayayım mı?»<br />
Hz. Muazda sulahadan olması ve ilmi yaymayıp saklamanın cezasından korkduğundan, ölümünden evvel söyleyor. <a href="#_ftn121" name="_ftnref121">[121]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720730"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>26 &#8211;</strong> (25)   Ebu zer (R.A) den mervîdir, demiştirki : Peygamber (S.A.VJ e geldim, üzerinde elbise (bir örtü) olduğu halde uyuyordu :<br />
«Kuldan bir kiri, Lâifâhe illellah: Allahtan başka İlah yoktur, der sonra­da bu kelime-i tevhid üzere ölürse, o kimse ancak cennete girer.»<br />
— Dedim (yani, ben Ebuzer dedim) zina ve hırsızlık etsedemi?<br />
—   Resûlüllah   (S.A.V)   :<br />
— «Zina ve hırsızlık etsede» buyurdu.<br />
— Yine dedim : Zina ve hırsızlık etsede (cennete girecek) mi?<br />
—   Resüllüllah (S.A.V) :<br />
— «Zina ve hırsızlı ketsede» buyurdu.<br />
— Ebûzer yine dedimki : zina ve hırsızlık etsedemi?<br />
— Resüllüllah (S.A.V) :<br />
— Ebûzerin burnunu sürçmeye rağmen zina ve hırsızlık etsede (yine ke •lime-i tevhidi inanarak söyliyen cennete girer)» buyurdu.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122">[122]</a><br />
Ebûzer (R.A) bu sözleri tekrar söylerken, «Ebûzerin burnunun sür-çülmesine rağmende olsa» der idi, <a href="#_ftn123" name="_ftnref123">[123]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720731"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hz. Ebu zerrilğifârt (R.A), Mekke-i Mükerremede ilk müslüman olan sahâbîlerdendir. Hatta müslümarilann beşincisi olduğu söylenir.<br />
Handek muharebesinden sonra Medîne-i münevvereye hicret etti. O damana kodar.. müslüman olciukdon sonro kendi kavminin vomna a^rn^ onlara islâmi telkin ve tlâim ile meşkul idi. Vefat edinceye kadar Medine yakınlarında Rebze denilen yerde sakin oldu.<br />
Sahâbe-f kiramın en müttekî ve zâhidlerindendi. Hz. Ebû Zer ikiyüz seksen bir (281) hadîs rivayet etmiştir. Sahabe ve tabiînden pek çok kişi­ler, bundan hadis rivayet edip öğrenmişlerdir.<br />
Vefatı, Hz. Osman (R.A) in hilâfeti zamanında otuz iki (32) sene-i hic­ride Rebze denilen mahalde vefat etmiş ve orada, ibni mes&#8217;ud (R.A) le be­raber bir kaç kişi cenaze namazını kılıyorlar ve oraya defnediyorlar. Allah ondan râzî olsun.<br />
Hadîsi şerifin mâna ve anlamı gayet açıkdır, zinanın haramlığına ina­nıp helal demediği müddet, bu fîli işleyen kimse, mutlak ve muhakkak cennete girecektir. Bu giriş ya doğrudan doğruya cennete şevkle olur. Ve­ya günâhı nisbetinde cehennemde yandıkdan sonra cennet ve nîmete da­hil olur. Burası Allâhü teâlânın meşiyet ve iradesine bağlıdır. Zira şirk ve küfürden başka günahların ceza veya afv edilme ciheti Allanın dilemesine bağlıdır. Dilerse, afv eder. Dilerse azab eder.<br />
Bu husus kur&#8217;anı kerimde şöyle beyan edilmiştir :<br />
«Şüphesiz Allâhü teâla, kendisine ortak koşulan (Şirki), afvu mağfiret etmez. Ondan başka günahları (büyük olsun, küçük olsun) dilediği kimse­den afvu mağfiret eder.»   Nisa sûresi, 116<br />
Akâid manzûmesindeki beyt ise bu hükmü şöyle açıklar :<br />
Kebâir (büyük günah) abdi (kulu) imandan çıkarmaz,<br />
Mücerred mâsiyetten küfre varmaz :<br />
Yani, şirk ve küfür olmayan büyük günah, sahibini kâfir yapmaz ve büyük günahı günah îtikadi ile işleyen kimse, ancak günahkâr olur ve işle-diğide günahdaıi ileri gitmez. Binâenaleyh küfre varmayan günahlarda cennete girmeğe mânı olmaz. Ancak direk girmeyip cehennemde bir az yandıkdan sonra girer veya hiç cehenneme girmeden Allanın afvı keremi veya peygamberimizin şefaati ile girecektir.<br />
Bir hadisi şerifde Resûlüllah şöyie buyurmuştur : «Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah sahiblerinedir.» Evet zina yapmak, içki içmek, kumar oynamak, hırsızlık yapmak, ya­lan söylemek, iftira etmek, onaya babaya âsi olmak, namazın terkinin gü­nahını kabul ederek namazı terk etmek, gıybet etmek, riya, kibir ve hased gibi kalbin işlediği veya kötü niyyetin mahsulü olan büyük günahları, gü­nah ve haram diyerek işleyenler, âsi ve günahkâr müslümantardandırlar. Fakat haram ve günahlara helâl deyip işleyenler kâfirdirler.   Varacakları yerde ebedi cehennemdir. <a href="#_ftn124" name="_ftnref124">[124]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720732"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>27 &#8211;</strong> (26)Ubâde ibni Essamit (R.A) dan mervîdir, demiştir. — Resûlüllah (S.A.V) buyurduki :<br />
«Bir kimse, AHahtan başka ilah olmadığına, onun şeriki olmayıp bir olduğuna, ve Muhammedin onun (Allanın) kutu ve rasûlü olduğuna, İsa (A.S) onun kulu ve rasûlü, anasının oğlu olduğuna ve Meryeme onun (İsa aley-hisselâmın) kelimesini (olacağını) ilka ettiğine ve ondan (Allahdan) ruh ol­duğuna ve cennetle cehennemin hak olduğuna şehâdet ederse, o kimseyi Ailhü teâla amelden olan (yapılan) şey üzere cennete katar.»<a href="#_ftn125" name="_ftnref125">[125]</a></p>
<h3><a name="_Toc125720733"></a></h3>
<h3>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Ubâde ibni Essâmid (R.A.) hakkında gerekli bilgi, 18. hadisde zikredilmiştir.<br />
Hadîsi şerifde îmanın şartlarından bâzıları beyan ediliyor. Bilhassa Al-lâha ve âhiret gününe âid inaç ve itikadın ehemmiyetini arzetmekle, bu hususa âid sakat ve kötü düşüncelere kapılmamaya dikkat edilmesi ge-rekdiğine işaret ediliyor.<br />
Ana ve babası olmadığı halde yokdan vâr edilen Adem (A.S) hakkın­da düşünerek Hz. îsa (A.S) in Babası olmadan sâde anasından yaratılma­sını bir ilâhî kudret ve mucizenin tecellîsi olduğuna aklını erdirenler, en sâ-iim ve en mâkul kişiler olduklarını ortaya koyuyorlar. Çeşitli inkâr ve İftira yoluna saparak hareket edenlerde, basîretsiz ve hakkı görmeyen münkir­lerdir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Şüphesiz îsanın babasız dünyaya gelişi, Âdemin hâli gibidir.»Ali İmran, 59<br />
Diğer âyet mealleri :<br />
«Sonra onu (İsayı, annesi) yüklenerek kavmine getirdi, ona (meryeme) dediierki : Ey meryem! Doğrusu, sen acâib bir şey (babasız çocuk) getirdin.<br />
— Ey Harünun (soy itibari ile) kız kardeş,!! senin baban kötü bir adam değildi.ananda iffetsiz bir kadın değildi.<br />
— Bunun üzerine (Meryem onlara cevab kasdı ile) çocuğa işaret etti. Onlar : Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz, dediler.<br />
— (Ailâhın bir mucizesi olarak beşikteki çocuk Isa) dediki : Ben ger­çekten Allanın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni bir peygamber yapdı. Beni Her nerede olsam mübarek kıldı ve hayatta bulunduğum müddet, bana na­mazı ve zekatı emretti» Meryem sûresi, 27-31<br />
Hadîsi şerifde geçen «ruh» kelimesi hakkında bir kaç cümle arz ede­lim, şöyleki :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Isa aleyhisselâm, babanın sulbundan olmayıp   direk ilâhi irâdenin tecellîsi ile yaratılmasından dolayı «ruh» denilmiştir.</li>
<li><strong>b)</strong> veya Allâhü teâîanın izni keremi ile İsa aleyhisselâm, mucize olarak ölüleri dirüttip bir nevi ruh verme gibi olduğundan ona «ruh» denilmiştir.</li>
<li><strong>c)</strong> veya ruh ve cesedden mürekkeb olan. Hz.   İsa aleyhisselâm, ruh sahibi olan bir babanın veya bir canlının menisinden hasıl   olmadığından ona «ruh» denilmiştir.</li>
<li><strong>d)</strong> Veya Cebrail Aleyhisselâm-ı cenâbu hak gönderip anası Hz. Mer-yemin gömleğinin altından ayağına üfürmesi ile hâmile kalıp menînin kir­lerinden hiç bir şeyin olmaması ve bu şekilde dünyaya gelmesinden dolay; Hz. Isa aleyhisselâma,   «ruh» denilmiştir.</li>
</ol>
<p>Bu maddelerin bâzı yönleri çeşitli âyeti kerîmelerde beyan edilmiştir, kıyamette de aynı halın olması ile ilgili hitab tecelli edecektir.<br />
Nitekim bir âyeti kerîmede şöyle beyan edilmiştir :<br />
«Allah o zaman (kıyamette) şöyle diyecek : Ey Meryem oğlu İsa! hem senin üzerindeki, hem anayın üzerindeki (bunca) nimetimi hatırla. Hani ben seni Cebrail i!e desteklemiştim. Beşikde ikende, yetişkin ikende sen insan­lara söz söylüyordun. Hani sana kitabı (yazı yazmayı), hikmeti, Tevrâtı ve ncili öğretmiştim. Hani benim iznimle çamurdan bir kuş suretinin benzerini tasarlıyordun, içine üfürüycrdun da benim iznimle bir kuş oluveriyordu. Hem anadan doğma kor ile abrası da benim iznimle iyi ediyordun. Hani ölü­leri, benim iznimle (hayata) kavuşturuyordun. Hani israil oğullarını senden defetmiştim (seni öldürememişlerdi}. Kendilerine açık mucizeler getirdiğin zamanda, içlerinden o köfredenler şöyle : Bu aşikâr bir büyüden başka bir şey değildir, demişti.»                                                               Mâido sûresi, 119<br />
Cennetle cehennemin hak ve var olduğuna dairde pek çok ilâhi hüküm­ler, kur&#8217;anı kerimde mezkûrdur. Adem Aleyhisselâmın kendisi ile ailesi Hz<br />
Havvanın cennetten çıkarılışları ve müttekîler için cennetin hazırlandığını beyan eden âyetleri, cennetin hak ve el&#8217;an ^Jor olduğu, keza cehenneminde Kâfirler için hazırlandığını mâzî sığası ile beyan etmiştir. Erbabı mütealaa, akâid kitablanna müracaat eder, <a href="#_ftn126" name="_ftnref126">[126]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720734"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>28 &#8211;</strong> (27) Amr ibnil As (R.A) dan mervîdir, demiştir :<br />
— Nebiyyi Ekrem sallallâhü aleyhi veselleme geldim ki : (Ey nebiyyi Muhterem!) sağ elini uzat da sana bîat edeyim, Resûlüllâh (S.A.V) hemen elini uzattı, bende elimi geri çektim.<br />
— Bunun üzerine Resûlülla h(S.A.V) : «Hatırına ne geldi ey Amr?» dedi.&#8217;<br />
— Bende : Nefsimi bir menfeat karşılığında şartlamak istemiştim, de&lt; dim.<br />
— Resûlüllâh (S.A.V) : «Neyi şartlamak istiyorsun?» buyurdu.<br />
— Dedimki : Müslüman olduğumda afv olunmamı istiyorum.<br />
—   Resûlüllâh (S.A.V) buyurdu ki ;<br />
«Ey Amr sen bitmezmisin ki İslâm, müslümanltkdan evvtl geçeni (küf­rü ve günâhı) yok eder, Hicretde, hicretten evvel işlenenleri yok eder ve hacc da, haccdan evvel işlenenleri yok eder!»<br />
Ebt Hüreyre (R.A) den mervî şu iki hadisi kudsiyi : «Allâhü teâlâ buyur­du : Ben azîmüşşan şirk koşanların şirkinden beriyim» diğeri,<br />
«Büyüklük, benim gömieğimdir.» İlerde Riya ve kibir böbındo inşa Allah zikredeceğiz. <a href="#_ftn127" name="_ftnref127">[127]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720735"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Amr ibnil As (R.A), Mekke-i mükerremeli ve kureyş kabılesinden-dir. Hicretin yedinci senesi Hayberin fethi yılı müslüman olmuştur veya hic­retin sekizinci senesi mekke-İ mükerremenin fethinden altı ay evvel müs­lüman olmuştur.<br />
Resûlüllâhın huzuruna, Amr bin As (R.A), Hölid bin Velid (R.A} ve Os­man bin Talha (-R.A) hazretleri birlikte geldiler. Evvelâ Hz. Hâlid girdi müs-lüman oldu, bîat etti, sonra Hz. Amr bin As girdi müslüman oldu, biat etti ve geçmiş günahlarının afvini diledi.<br />
İşte o zaman Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu :<br />
«İslama girmek ve hicret etmek, evveîce işlenenleri yutar bitirir.»<br />
(Ahmed bin Hanbel)<br />
Amr bin As, muhtelif zamanlarda mısır valiliğinde ve ordu kumandan­lıklarında bulunmuştur. Ebu Musa El&#8217;eş&#8217;arînin karşısında Hz. Muâviye ta­rafından hakem tâyin edilmişti. Hâdise târih ve siyer kitablarında meşhur­dur.<br />
Amr bin el As (R.A) Mısır valisi iken 43. sene-i hicrîde vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun.<br />
Hadisi şerifde, «İslam, Müslümanlıkdan evvel geçen (küfür ve günahı) yok eder» cümlesindeki hüküm, islâm diyarında olmayıp kâfir diyarında olan harbîler hakkındadır. Yani kâfir memleketinde yaşayan bir kâfir, islâmı ka­bul eder müslüman olursa, Allah hakkı olsun, kul hakkı olsun, ne gibi gü­nahları var ise afv olunur. Anadan doğma tertemiz bir çocuk gibi müslüman-dır.<br />
Fakat islâm diyarında yaşayan zimmî (vatandaş) kâfirler müslüman olurlarsa, onlardan Allâha ait olan küfür ve günahlar bağışlanır, tertemiz olurlar. Kulların hakkı ise, helallaşma veya afv ettirmeden bağışlanmaz. Zira islâm diyarında yaşayan ve oranın islam hükümlerinin infazını daha evvel kabul etme ve bilme hâli gerektiğinden kul hakları afv olunmaz. Tâki helâl ettirilip bağışlattırıiırsa, o zaman ilâhi afve mazhar olunur.<br />
Hadisi şerifde, «Hicret iie haccın» geçmiş günahları bağışlatma meşe-leside yine zulüm ve kul haklarına tecâvüzde bulunmaların dışındaki günah­lar afv olunur, demektir. Zira zulmün ve kul haklarının isiâm diyarında ve müslüman halinde işlenmeleri, o günahların sahibleri ile helalllaşma veya afv ettirme yoluna baş vurmak suretiyle ilâhi afv olabilir.<br />
Yani hukûkullahın her çeşidi, Ressûlüllâhın diyarına hieret eden harbî­nin, islâmı kabul edip hicret etmesi ile afv olunur, ve Hacca giden bir müs-lümandanda, hukûkullahın büyüğü gücüğü bağışlanır.<br />
Hukuku ibâde gelince, bütün ulema ve müctehidlerin icma-ı ile afv olun­maz.<br />
Hukûkullahın afvi içinde, hacca giden kişinin hac esnasında, dedi ko­du, fışkı fucûr ve kavga gürültü yapmadan hac etmesi gerektiği âyeti kerî­me ve hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir.<br />
Riya ve kibir hakkında vârid olan hadîsi kudsilerin açıklamaları, bahis­lerinde gelecektir. <a href="#_ftn128" name="_ftnref128">[128]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720736"></a>Îmanla İlgili İkinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720737"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>20 &#8211;</strong> (28) Muaz ibni cebel (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
— Dedimki, yâ Resûlellah (S.A.V) bana bir amel haber verki, (o emel} beni Cennete katsın ve Cehennemden uzaklaştırsın.<br />
— Bunun üzerine   Resûlüllah (S.A.V} buyurdu :<br />
«Eibet sen büyük bir İşden sordum, O iş Aüâhü teâfânın müyesser kıl­dığı kimseye kolaydır   (ve şudur) :<br />
— Aüaha libâciet edersin, ona hiç bir şeyi şerik koşmazsın, Namazı kı­larsın, Zekâtı edâ edersin, Orucu tutarsın ve beyti şerifi hacc     (ziyaret) edersin.»<br />
— Bundan sonra Resûluilah buyurdu ki :<br />
— «Kulak ver bana ! sana hayır kapılarını haber vereyim? (bâzı rivayet­te. Evet haber ver, dir)<br />
(Resûluilah şunları saydı) :<br />
«Oruç (örtücü ve koruyucu) bir kalkand.T, sadaka; Suyun ateşi söndür­düğü gibi, hatayı söndürür. Ve gecenin yarısında bir adamın kıldığı namaz (da hayır kapılarından) dır.<br />
— Bundan sonra Resûluilah şu mealdeki âyetler^okudu :<br />
«Yan&#8217;arı yataklarından uzaklaşır, korku ve ümidjle Rablerine düâ eder­ler. Kendilerine rızıklandırdığımız şeylerdende (hayra) harcarlar.<br />
— Artık onfar için, yapmakda olduklarına kj.r mükâfat olarak, gözlerin aydın olacağı (nimetlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kim­se bilmez.» (Secde Sûresi, 16-17)<br />
— Sonra Resûluilah (S.A.V) buyurdu :<br />
— Dikkat et sana işin başını, direğini ve en yüksek zirvesini bildıire-yimmi?»<br />
— Dedim ki : Evet (bildir) ya Resûlellah!<br />
—   Resûluilah (S.A.V} buyurdu :<br />
«İşin başı: İslâm, işin direkler,&#8217;; Namaz ve işin en yüksek zirveside ct-haddır.»<br />
— Sonra Resûluilah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Sana bütün bunların esasını (ve başını) haber vereyim mi?»<br />
— Dedim ki : Evet (haber ver) ya Allanın nebisi!<br />
— Bunun üzerine Resûluilah dilini eli ile tuttu ve buyurdu : «Buna (diline) manî ol, üzerme hücum ettirme.»<br />
— Hemen dedim : Yâ nebiyyallah! Biz konuşduğumuzla cezalanacak-mıyız?<br />
— Resûluilah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Annen seni yitirsin ey muaz!, İnsanlar yüzleri üzerine veya burunları üzerine veya   dillerinin mahsul&#8217;arı üzerine Cehenneme düşmeyeceklerini<br />
zannedersin? (elbette böyle düşecekler). » (Hadisi; Ahmet, Tirmizi ve İbni mace rivayet etmişlerdir, ve Tirmizî hadîs, hasen ve sahihdir, demiştir.} <a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[129]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720738"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>30 &#8211;</strong> (29)   Ebî Ümame (R.A) den mervîdir, demiştir :<br />
Resûluilah   (S.A.V.) buyurduki :<br />
«Bir kimse, Al!ah için sever, Allah İçin buğzeder, Allah için verir ve Al­lah için meneder (vermez) se, işte o kimse, muhakkak kâmil îmana ermiş­tir.» <a href="#_ftn130" name="_ftnref130">[130]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720739"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir?<br />
Hz. Ebî Ûmâm^/bâhilî (R.A) ilk zamanlarda Mısırda sakin olup sonra Humusa nakli meker. sden ve sıffiyn muharebesinde Hz. Ali (R.A} in yanın­da yer alan sahâbîdendir. Sahabelerden en çok yaşayan ve pek cok hadîs öpretip nakledenlerden birisidir. Nakledip öğretmeyi yapdığı yer, çoğunluk la Şam olmuştur. Yetmiş bir (71} yaşlarında iken hicretin seksen altı (86) tânnınde bamaa vefat etmiştir ve Samda vefat eden sahabelerin en sonun­cusudur. Allah ondan razı olsun.<br />
Hadîsi şerifde, bir kişiyi Allah için sevmenin, Allah için buğz etmenin, Allah için verip, Allah için vermemenin, kâmil bir îmana kavuşmanın neti­cesi olduğu beyan buyurulmaktadır.<br />
Yani sevişmeler, rızayı bâriye uygun &#8216;olacak, iyilik ve hayır yollarında sevişip yardımlaşıiacak, dünyevî ve nefsânî hiç bir garaz  olmayacaktır.<br />
Keza bir kişiye buğzetmek de, o kişinin kötülüğünden ve kötü amellerle meşkul olduğundan o kötü amellerine karşı nefret edip buğzetmek, nefsâni bir garaz ve intikamı taşımaması hâlinde makbuldür.<br />
Bir kişiye yardım, ödünç ve iyilikde bulunmak veya taleb edilenleri o adamın kötülüğünden veya kötü yollarda harcayacağından dolayı Allâhın rızasını tahsil etmek gazabı ilâhîsinden uzak oimak maksadını taşıyarak verilmeyen veya red edilme hâlide, îmanın kemal ve fazilete erişmenin ne­ticesidir.<br />
Allah için sevişmek ve Allah için buğzetmek hakkında misallı izahat, baş tarafda geçen hadîsi şeriflerin altında beyan edilmiştir. <a href="#_ftn131" name="_ftnref131">[131]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720740"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>31 &#8211;</strong> (30) — Yukardaki hadisi şerifi İmamı Tirmizî Muaz Bin Enesten takdimli ve tehirli olarak rivayet etmiştir. Ve bunun rivayetinde, «O kimse­nin îmanı, muhakkak kemâle ermiştir.» şeklinde ifâde edilmiştir. <a href="#_ftn132" name="_ftnref132">[132]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720741"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Rövî kimdir?<br />
Hz. Muaz İbni Enes (R.A), Muaz bin cebelden başka bir sahâbîdir. Ah-med bin hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî ve ibni mâce-nin sünenlerinde bu zâtın rivayeti ile hadîsi şerifler mezkûrdur.<br />
Meselâ .- Süneni Tirmizide bu zattan rivayet edilen şu hadisi şerif mez­kûrdur :<br />
«Bir kimse, muhtelif elbiseleri giymeye kudreti olduğu halde sâde tevâ-zuundan dolayı terk edip geymezse, Allâhü teâla o kimseyi mahşerde hal­kın başı üstünde çağıracak, îman süsleri ile zinetlenmiş elbiselerden dile­diğini giymekle muhayyer kılacaktır.»<a href="#_ftn133" name="_ftnref133">[133]</a><br />
Hz. Muaz bin Enes (R.A), Mısırda sakin olup yaşamıştır. Vefat târihi bulunmamıştır. Allah ondan razî olsun. <a href="#_ftn134" name="_ftnref134">[134]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720742"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>32 &#8211;</strong> (31) Ebû zer (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah   (S.A.V) buyurdu :<br />
«Amellerin efdalı, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.»<a href="#_ftn135" name="_ftnref135">[135]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720743"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>33 &#8211;</strong> (32) Ebû Hüreyre (R.A) den rivayet olunmuştur, demiştir:<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Müslüman o kimsedirki, dilinden ve elinden müslüman&#8217;ar salim olur. Mü&#8217;minde, insanların kanları ve mallan ondan emin olan kimsedir.»<a href="#_ftn136" name="_ftnref136">[136]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720744"></a>Tercümesi! :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>34 &#8211;</strong> (33) Beyhakî «îmanın Şubeleri babında» Fadâlenin rivayeti ile (yukarda geçen hadisi şerifin devamına şu cümleleri) ziyade etti :<br />
«Mücâhid : Allaha itaat yolunda nefsi ile cihâd eden kimsedir. Muhacir ise, hatâ ve günahlardan kaçınan kimsedir.» <a href="#_ftn137" name="_ftnref137">[137]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720745"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir?<br />
Hz. Fadâle (R.A), Medîne-i münevvere de Evs kabilesine mensup Ensârı kiramdan bir sahâbîdir. İlk defa uhud muharebesine katıldılar ve ondan son­raki muharebelerin hepsinde hazır bulundular. Sûre-i fetihde beyan edilen ağacın altında bîat edenlerdendi. Şama, cihad maksadı ile gidenlerdendir. Daha sonra şama nakli mekan etti, orada sakin oldu ve sıffînde Hz. Muâvi-ya tarafından hâkimlik yetgisi verilmişti.<br />
Vefatı, Hz. Muaviyenin riyaseti zamanında samda hicretin elli üçüncü (53). târihinde vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun.<br />
Hadîsi şerifde, mücahid ile muhacir en güzel tarif ile îzah buyurulmuştur.<br />
Bu hadîsi şerifi tekrar tekrar okuyup ezberlemek ve hükmüne göre amel etmek en güzel ve en doğru yoldur.<br />
Günümüzde nefislerinin arzusu olan makam, mansıp, :!şöhret, mai, mülk, emsali hırslar içinde hırçınlaşmış ve gözleri, gönülleri kendi çıkar­larından başka bir şeyi görmeyip düşünmeyen pek çok muhterisler, hatta namaz ve abdestle ilgileri görülmeyen, riya, kibir, ucüb, hased ve buğz has­talığına kapılmışlar, kendilerine mücâhid süsü veriyorlar. Veya dalkavuk­ları onlara «Mücâhid» diyorlar.<br />
Büyüklerine saygı göstermeyip, küçüklerine şefkat da bulunmayan, hocasına ve babasına isyan eden, hak hukuk tanımayan, içkici, kumarcı, dansçı, zinacı ve iftiracı olan müfsitlerede «Mücâhid» ve bu hayat içinde ölenlere de «Şehid» diyenleri görüyoruz, duyuyoruz.<br />
Meselâ ; Bir zaman Gazetenin birisi yazmıştı, bir yerde dans ederken Kodaman sayılanlardan birisi öirrıüş, hemen aveneleri o adama «şehid» tâ­birini söyleyip yazıyorlar. Ne tuhaf ve ne acâibliktir. Küfür ve kötülük hak­kı gören göz ve kalblerini bürüyünce doğruyu göremiyor ve anlayamıyor­lar. <a href="#_ftn138" name="_ftnref138">[138]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720746"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>35 &#8211;</strong> (34)   Enes (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) bize hutbe îrad etti ve hutbede ancak şöyle buyurdu :<a href="#_ftn139" name="_ftnref139">[139]</a><br />
«Kendisi için emânet olmunmayan (yani, emânete riâyet etmeyip hiyâ-netlik eden) kimsenin (kâmil) îmanı yoktur. Ve verdiği sözü yerine getirme­yen kimseninde dininde kemal yoktur.»   <a href="#_ftn140" name="_ftnref140">[140]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720747"></a>Îmanla İlgili Üçüncü Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720748"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>36 &#8211;</strong> (35) Ubâde bin Es sâmit (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
Resûlullah (S.A.V) den işittim buyuruyordu :<a href="#_ftn141" name="_ftnref141">[141]</a><br />
«Bir kimse lâilâhe illallah, Muhammedürresûlüllah &#8211; Allahdan başka ilâh yoktur. Muhammed (S.A.V) de onun Resulüdür, diyerek şehâdet getirirse (yani bu kelime-i tevhidi söyler ve o inancı ilede ölürse), Allâhü teâla o kim­seye Cehennemi haram kılar.» <a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[142]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720749"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>37 &#8211;</strong> (36)   Osman bin Affan (R.A) dan mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah   (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn143" name="_ftnref143">[143]</a><br />
«Bir kimse, Lâilâhe illallah &#8211; Allahdan başka ilah yoktur (kelime-i tev­hidin manasını) bildiği halde (inanıp söylediği halde) ölürse, (O kimse) mu­hakkak Cennete girer.» <a href="#_ftn144" name="_ftnref144">[144]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720750"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir?<br />
Hz. Osman bin Affan (R.A.), Emevî sülâlesinden ve kureyş kabîlesin-dendir Vâni mekke-i mükerremelidir. İlk müslümanlardandır. Resulü Ekrem efendimiz «Dârul Erkama» girmezden evvel Hz. Ebû Bekirin delâleti ile rasûlüllâhın huzuruna gelip müslüman olmuştur.<br />
Habeşistana iki sefer hicret edenlerdendir. Resûlüllâhın kerimesi ve ken di zevcesi olan Hz. Rukiyyenin hastalığından dolayı Bedir,Savaşında hazır bulunamamıştır. Muharebede bulunmadığı halde rasûlüllah önada ganimet­ten senim ayırmıştı.<br />
Sulh için mekkeye gittiğinden hudeybiye sulhunda da bulunammaıştır. fakat Bîatürrızvanda efendimiz bir elini Hz. Alinin eli üzerine koymuş ve «iş­te bu Osman içindir» buyurmuştur.<br />
Peygamberimizin Rukıyye ve Ümmü Külsüm (R.A) isimli iki kızını aldı ğından dolayı kendisine «Zihnûreyn -&#8216;iki nur sahibi» denilmiştir, Resûlüllâhın damadı muhteremi Hz. Osman (R.A), üçüncü halîfe-i rasuldur. Beyaz tenli, güzel yüzlü, haya sahibi bir zâtı âlî cenab idi. Hilâfeti, on iki seneden bir kaç gün eksik olmuştur.<br />
Vefatı, Muharrem ayının ilk günlerinde Mısırdan isyan edip gelen âsî­ler tarafından hicretin yirmi dördünde seksen iki yaşında Kur&#8217;âm Kerimi Okur halde iken şehid etmişlerdir. Ve bir cumaertesine rastlayan günde cennetül Bakîa defn olunmuştur. Allah ondan razı olsun.<br />
Hadîsi şerifde; «lâilâhe illallah» kelime-i tevhidine «Muhammedürrasû-lüllah» in beraber söylenmemesi nedendir acaba?!<br />
Lâilâhe illallah, kelime-i tevhîdî artık bir alem olmuştur. Bu kelimeyi söyleyip tasdik eden kimse, «Muhammedürresûlüllah» kelimesinide ikrar ve tasdik etmiş demektir. Bu sebeble sâdece lâilâheillallah &#8211; Allahdan başka ilâh yoktur, kelimesi ile iktifa edilmiştir.<br />
Hadîsi şerifin sonuç hükmü ile ilgili malumat, yukarda geçmiştir. Ora­ları tekrar okumak faydalı olur. <a href="#_ftn145" name="_ftnref145">[145]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720751"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>38 &#8211;</strong> (37)   Câbir (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Vâcib kılan iki şey vardır.»<br />
— Bir adam dedi : Yâ Resûlellah! Vâcib kılan iki şey nedir?<a href="#_ftn146" name="_ftnref146">[146]</a><br />
—   Resûlullah   (S.A.V) buyurduki :<br />
«Bir kimse, Allâha bir şeyi şerik koşduğu halde ölürse, Cehenneme gi­rer (Cehenneme girmesi vâcib olur.) Ve bir kimsede, Allâha bir şeyi şerik koşmadığı halde ölürse, muhakkak Cennete girer (yani. Cennete girmesi vâcib olur).» <a href="#_ftn147" name="_ftnref147">[147]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720752"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Câbir kimdir?<br />
Hz. Câbir (R.A), Ensâri kiramdan meşhur Câbir bin Abdillahdır. Bu meş­hur sahâbî, aynı zamanda çok hadis rivayet edenlerdendir. Resulü Ekrem efendimizle beraber. Bedir ve ondan sonra vâkî olan muharebelerin hepsin­de hazır bulundular. Şama ve Mısıra gitmişlerdir. Ömrünün son zamanların­da gözleri görmez olmuştu. Pek çok kimse, bu 7atdan hadîs, nakletmişler-dir. Resûlüilahdan bin beşyüz kırk (1540) hadisi şerif rivayet etmiştir.<br />
Vefatı, doksan dört (94) yaşında iken hicretin y+miş dördüncü sene­sinde Medîne-i Münevverede vuku bulmuştur. Bir rivayette medîne-i mü-neverede vefat eden sahabenin en sonuncusudur. Allah ondan razî olsun. Hadîsi şerifde beyan edilen hükmü rasul, gayet açıktır. Allâhü teâlaya bir şeyi ortak koşan kimse, müşrik ve kâfir olması hasabi ile cehennemde ebediyyen azab olunmaları ilâhî adaletin tecellısidir. Zira dünyada Ailâha şirk koşan ve isyanda bulunanların cezalarının verilip icra edileceği yer, dünya değil, âhirettir. Orada zâlimlerden intikamını alacaktır. Allâhü teâla elbette böyle müşriklere şımarıklıklarının cezası olan cehennem ateşi ile cezalarını verecektir.<br />
Bir kimsede, Allâhü teâlaya hiç bir şeyi ortak koşmayıp cenabı hakka hulûsu kalb ile inanıp ibâdetine devam ederken ölürse, işte bu itaatkâr kulun varacağı yerde, ebedî seâdet, huzur ve neşe yeri oian cennettir. Zira cenâbu hak böyle kullarına cennetini hazırladığını vâd edip söz vermiştir. Bu sebebden ihlaslı mümin kullarını cennetine katacaktır. Kâmil îmana sâhib olupda ihlas üzere ölen müminler, elbette çok mutlu kişilerdir. Çünkü ebedî seâdete nail olacaklardır. <a href="#_ftn148" name="_ftnref148">[148]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720753"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>39 &#8211;</strong> (38) Ebû Hureyre (R.A) dan mervidir, demiştir : Biz, Resûlullah (S.A.V) in etrafında idik ve bizimle beraber bir Gurup Cemâat içinde Ebû Bekir ve Ömer (R.A) da vardı. Resûluilah (S.A.V} ara­mızdan kalkdı Ve yanımıza gelmesi gecikmişti. (Biz bu hâli görünce) bir düşmandan kötülük isabet etmesinden korktuk. Muzdarib olduk, kaldık. Muzdarib olanlardan ilki, ben idim. Resûlullah (S.A.V) in durumuna muttali olmak kasdı ile (meclisden) çıktım, tâ Ensardan (Medineli sahabeden) Beni Neccâra âid bahçeye gelinceye kadar tâkib ettim. Bahçenin etrafını dolaş-dım, acaba bahçenin bir kapısını bulabilirmiyim? diye Fakat (hiç bir) kapı bu lamadım.<br />
— Hemen gördüm ki, küçük bir nehir hâriçdeki kuyudan duvara orta­sından bohçeye giriyor.<br />
— Küçük bir nehir bir su kanalıdır.<br />
— Ebû Hureyre (R.A) dedi : girmeğe gayret ettim ve Resûlullah (S.A.V) efendimizin yanına dizleyerek sokulup girdim.<br />
— Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) : «Sen Ebû Hureyresin değilmi?» buyurdu.<br />
— Ebû Hureyre (R.A) : Evet (ben Ebû Hureyreyim) Yâ Resûlallah! de­dim.<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Dileğin nedir?»<br />
— Dedim ki : Sen bizim aramızda idin, kalkdın ve uzun müddet yok olup yanımıza gelmedin. Bunun üzerine biz, (her hangi bir düşmandan) sa­na bir kötülüğün isabet etmesinden korkduk ve bu halden muzdarib olduk. Hemde üzülen kimselerin evveli ben idim. İşte bu sebebden sizi tâkib ettim, bu bahçeye geldim. Girmek için tilkinin diz üstü sürünerek girmeye çalıştı­ğı gibi çalışdım. Ve bu insanlarda arkamda idiler.<br />
— Bunun   üzerinö   Resûlullah (S.A.V) :<br />
«Ey Ebâ Hureyre!» dedi ve iki nâlinini bana verdi. Hemen Resûlullah (S.A.V) tekrar buyurdu :<br />
«Ey Ebâ Hureyre! şu iki nâlinfe git, şu duvarın arkasında kaibi itmi&#8217;nan-!a lâilâhe illallah &#8211; Allahdan başka ilah yoktur, diyerek şehâdet eden bîr kimse sana mülâki olursa, o kimseyi Cennetle tebşir et.»<br />
— Ebû Hureyre (R.A) dedi ; İlk defa mülâki olduğum     (karşılaştığım) kimse, Ömer (R.A) oldu.<br />
— Hemen Ömer (R.A) dedi ki : Ey Ebâ Hureyre! bu iki nâlin nedir?<br />
— Ben dedim : Bu iki nâlin Resûlullah (S.A.V) efendimizindir. Beni bun­larla, kalbinin itmînânı ile lâilâhe illallah &#8211; Allahdan başka ilâh yoktur, di­yen kimseye mulâkî olduğumda o kimseye Cenneti tebşir edeceğim.<br />
— Bunun üzerine Ömer (R.A) benim iki Göksümün üzerine vurdu ve derhal ben o vurulmanın şiddetinden oturağımın üstüne düştüm.<br />
— Hemen Ömer (R.A) : Dön yâ Ebâ Hureyre, dedi.<br />
— Bunun üzerine bende Resûlullaha (S.A.V) döndüm. Ağlayacak şekil­de iltica ettim ve Ömer (R.A) beni tâkib etti. Bakdım ki, hemen Ömer (R.A) izim üzere (arkamda) idi.<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Ey Ebâ Hureyre! Seni ne dönderdi?»<br />
— Hemen ben dedim : Ömere tesadüf ettim, senin beni gönderdiğin şeyi ona haber verdim. Bunun üzerine benim iki Göksüm arasına şiddetli şekilde vurdu. Makâdımın üstüne düştüm. Ve bana dön dedi.<br />
— Hemen Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Ey Ömer! Seni işlediğin şeye (Ebî Hureyreyi tebliğden men etmeyi ve geri dönmesini emrettiğin şeye) sevk eden nedir?»<br />
— Ömer (R.A) dedi ; Anam, Babam sana feda olsun yâ Resûlellah! Ebâ Hureyre&#8217;yi iki nâünle lâilâhe illallah &#8211; Aiiahdan başka ilah yoktur ke-İime-i tevhidini kalbi ile mutmain olarak söyleyen kimseye mülâki olursa, Cennetle tebşir etmesi iîe gönderdinmi?<br />
— Resûluilah (S.A.V) buyurdu : «Evet».<br />
— Ömer (R.A) dedi :Bunu işleme!. Zira insanların bu söz üzerine îti-mad edip amel ve Cihaddan geri durmalarından korkarım. Binâen aieyh onları (insanları tebşiratsız olarak) bırakda çalışsınlar.<a href="#_ftn149" name="_ftnref149">[149]</a><br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : (Ey Ömer!) «Onları (insanları serbest) bırak» <a href="#_ftn150" name="_ftnref150">[150]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720754"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>40 &#8211;</strong> (39) Muaz bin Cebel (R.A.) den mervidir, demiştir. Resûlullah (S.A.V) bana buyurdu ki:<br />
«Cennetin anahtarları, Lâiîâhe illallah &#8211; Allahdan başka ilâh yoktur. (diyerek) Şehâdet etmek (inanarak söylemek) tir.» Ahmed<a href="#_ftn151" name="_ftnref151">[151]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720755"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>41 </strong>&#8211; (40) Osman (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Nebiyyi Muhterem (S.A.V) in ashabından bir kısım erkekler, -Resûlül-lahın vefatı üzerine mahzun oldular, hatta bâzıları (bu dînin sona ermesi) vesvesesine kapıldılar. Osman (R.A) dedi :<br />
— Bende onlardan (dinin sona ermesi ve nurunun sönmesi vesvesesi­ne kapılanlardan) idim. Bir zaman ben otururken Ömer (R.A) yanıma uğradı ve selâm verdi. Fakat ben-Musîbetin şiddetinden-Onun selâmının farkında olmamışım. Bunun üzerine Ömer (R.A) beni Ebû Bekire (R.A) şikâyet etti. Sonra her ikisi benim yanıma geldiler ve beraber selâm verdiler (bende se­lâmlarını aldım).<br />
— Hemen Ebû Bekir dedi : Kardeşin Ömerin selâmını red ettirmeyen saik nedir?<br />
—Bunun üzerine ben dedim ki : Ben onu işlemedim (yâni terk ettiğimi bilmiyorum).<br />
— Ömer (R.A) dedi : Evet, Vallahi işledi (yani, selâmımı almadı).<br />
— Osman (R.A), Dedimki : Vallahi senin bana uğrayıp selam verdiğini hatırlamıyorum, dedi.<br />
— Ebû Bekir (R.A Ömere) dedi: Osman tasdik olundu. (Ey Osman) seni o işi (selamı) anlamakdan büyük bir şey (vefatı nebî) meşgul etmiştir.<br />
— Bunun üzerine ben (Osman) : Evet (hakikat böylecedir), dedim.<br />
— Ebû Bekir (R.A), O büyük iş nedir? dedi.<br />
— Ben (Osman) : Allâhü teâla* bizim şu işden (Cehennemden) kurtulu­şumuzu sormazdan evvel nebisinin ruhunu kabzetti. dedim.<br />
— Ebû Bekir (R.A.) dedi.: ondan (Cehennemden kurtuluşdan) Ona (Re-sûiullâha) sordum.<br />
sen ona (Cehnnemden kurtuluşa) daha lâyıksın (bu kurtuluş nedir?).<br />
— Ebû Bekir (R.A) dedi : Dedim ki : Yâ Resûlellah! Bu işin kurtuluşu (Cehennemden kurtuluşu) nedir?<a href="#_ftn152" name="_ftnref152">[152]</a><br />
«Ammime (yâni, Ebû talibe) aı-zettiğim de onun reddettiği kelimeyi, (kelime-i şehadet veya tevhîd-i) benden kabul eden kimsedir, işte o (kelime) o kimse için (Cehennemden) kurtuluştur.» <a href="#_ftn153" name="_ftnref153">[153]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720756"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Vefatı nebiden mütevillid, ashabın arasında meydana gelen şaşkınhk-dan bir hali okumuş oluyoruz. Resûlüllahın<br />
âhirete irtihâli ile dîninin söne­ceği veya dinin hükümlerinin terk edileceği vehmine kapılanlar arasında Hz. Osmanda bulunuyor.<br />
Evet insan oğlu beşer şaşar, hele bilhassa çok acı musibet ve belalar, acılar karşısında yerli şaşkınlığa uğrar. Ne yaptığını ne yapacağını, ne söy­lediğini ve ne söyleyeceğini bilmez, şaşırır. Ölçü terazi olmadan rast gele bir şeyler yapar ve söyler. Doğru eğri veya zararlı karlı yönlerini inceleyemez, araştıramaz.<br />
Hz. Osman (R.A) da, dînin sahip ve vâznnın Allâhü teâla olduğunu ve bu dînin hükümlerinin kıyamete kadar devam edeceğini bilir. Fakat Resulü&#8217;-lanın vefat musibeti onu perişan etmişti. Onun içinde Dînin nurunun sönece­ğini vehmetme hâli zuhur etmiştir. Dinin vâzı-ı Allâhü teâla dâim ve baki­dir ve dîninde kıyamete kadar baki kalacağını yüce Alla (c.c.) kitabı ilâhi­sinde çeşidli âyetleriyle beyan etmiştir.<br />
Cümleden bir tanesi mealen şöyledir :<br />
&lt;&#8216;On!ar (müşrikler), Allanın nurunu (şeriatını) ağızlariyle (sözleriyle) söndürmek isteyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalarda, Allah (c.c) muhak­kak nurunu tamamlamak istiyor.» Tevbe. sûresi, 32<br />
Bu mevzuun daha geniş izahı, «İslama sokulan Bid&#8217;ad ve Hurafeler» adlı eserimizin birinci ve ikinci ciltlerinde zikredilmiştir. Ayrıoa hemen ilerde 42. Hadisi şerifin izahındada kısa bir açıklama yapılmıştır.<br />
Yukardak okuduğumuz Hz. Osman (R.A) in hâli gibi musibet ve be­lâların cok çeşidleri vardır. İmtihan ve îkaz için vakî olan belalara uğrayan­ların kusurlarına, yanlışlıklarına ve hatta ihmallerine karşı kızmayıp adam­ların hallerinden anlayıp mazur görmek en isabetli yoldur.<br />
Öyle ya bu ümmetin üçüncü derecede fazilet mertebesine yükselmiş ve en kamil îmana sahip olan bir zat, büyük musibetin karşısında şaşkın-&#8216;ığa uğrarsa, ondan derece ve mertebe itibarı ile her yönden aşağı olan kim­selerde bu hal, elbette daha şiddetli ve daha acaib şaşkınlıklar olabilir. Ce-nâbu hak bütün ümmeti muhammedi, belâ, musîbet, ibtila ve imtihanlar kar-<br />
şısında, metanetli, sabır ve tahammül sahibi kişilerden olmaların! nasıb et­sin ve tahammül nisbeti güç olan veya hiç tahammül edemiyeaeğimiz felâ­ket, musibet ve belâları göstermesin, yükletmesin. Amin.<br />
Şu â/Ptı kerimenin hükmünü her zaman dileriz :<br />
«Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder yükler. Her ke­sin kazandığı hayrın sevabı, kendinedir. Ve yaptığı kötülüğün zararıda yine onadır. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk yahut kasdimiz olmadan haîa etmiş isek, bizi (bundan dolayı) hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yükîe-diğln musibetler gibi, bize ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yet­mediği şeyi bize yükleme,»     Bakara sûresi, 286<a href="#_ftn154" name="_ftnref154">[154]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720757"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>42 &#8211;</strong> (41) Mikdad (R.A) den mervidir, ResûlulJah (SAV) den işitmîştir. Resûlullah) buyuruyordu :<br />
«Yer yüzünde Şehir ve köy evlerinden hiç bir ev kalmaz, mutlaka her eve (evde bulunan her insana) Allâhü teâla islâm kelimesini, azizin izzeti ve zelilinde zilleti ile sokar. Yâ onları Allah (C.C) aziz kılıp islam cemaatından kılar.   Veya onları zelil kılar, islam ehiine boyun eğerler.»<a href="#_ftn155" name="_ftnref155">[155]</a><br />
— Mikdad   (R.A) dedim ki:<br />
«Öve ise din, olduğu gibi Allah iç;in gâlib olur.»   <a href="#_ftn156" name="_ftnref156">[156]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125720758"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Kimdir?<br />
Hz. Mikdad Bin Amr elkindî (R.A), ilk müslümanlardandır. Müslümanla­rın beş veya yedincisidir. İslamlıklarını açıklayan ilk yedi kişiden birisidir. Habeşistana hicret etti, sonra tekrar mekke-i mükerremeye avdet etti.<br />
Hz. Mikdat (R.A) Uhud muharebesinde ve ondan sonraki muharebelerin hepsinde hazır bulunmuştur. Medina-i Münevvereye üç mil mesafede «Cerf» isimli yerde vefat etmiştir. Vefatından sonra Cennetül baki-a getirilmesi için Zübeyr bin Avvamâ vasiyet ettiğinden müslümanlar cenazesini omuzlarına<br />
alıp Cennetül Bakî-a getirip defnettiler. Doksan yaşında olan bu zatın vefatı, hicretin yetmiş üçüncü senesine raslayordu. Allah ondan râzi olsun.<br />
Yukardaki hadisi şerifin hükmü, en mükemmel şekli ile Hz. İsâ Aley-hisselâmın yer yüzüne tekrar indiği zaman görülse gerektir. Zira o zaman, islamı kabul etmeyenler öldürülecektir. Onun için her eve mutlaka islam girecektir.<br />
Hadisi şerifde beyan edilen hükmü Resule çok dikkat etmek lâzımdır. Zira pek çok kişiler, islamın yıkılacağını, zan ederler, arttk müslümanhk yok olur diyerek umutsuzluklara kapılan çeşidli zanlar ve şüphe ile karşılayan­ları görüyor ve duyuyoruz.<br />
Nitekim bir evvel okuduğumuz hâdise ve vakıada Resûlüllahın vefatın­dan müteessir olup perişanlaşan sahabe arasında şaşkınlığa uğrayan Hz. Osman (R.A) de «bende dinin sona ermesi vesvesesine kapılanlardanım» demişti.<br />
Resûlüllahın vefatından sonra aynı hal Mekkeli müslümanlar arasında-da görülmüştü. Mekke-i mükerremede irtidat edenlerin karşısına Süheyl Bin Amr (R.A) isimli bir sahabe hutbe irad ederek şöyle demişti .<br />
«Ey Kureyş halkı! Siz en son müslüman olupda en evvel mürtedlerden o&#8217;mayın. Vallahi! azim bu din, güneş ile ayın doğup batması halîeri devam ettikçe dinde devam edecektir.»<br />
Kur&#8217;anı Kerime ve Resulü Ekrem efendimizin sünnetlerine inanan mü­minler, bu zatlara bakıp dikkat etmelidirler. Umutsuzluğa kapılma tehlike­si ile karşılaşınca, hemen ilâhî ayetleri ve peygamberimizin mübarek cüm­lelerini okuyup rahata kavuşmak gerekir.<br />
Dinin dâim ve bakîiliği ve hatta her şeyin üstünde ve galip olduğunu ve olacağını beyan eden bir kaç hüküm daha nakledelim.<br />
Bir âyeti kerime meali şöyledir :<br />
«Hiç şüphe yokki, Kur&#8217;anı biz indirdik biz ve muhakkakki onu, tağyir ve tepdilden biz koruyup muhafaza edeceğiz.» Hicir sûresi, 9<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«O (Allah), Peygamberini hidayetle ve hak din ile bütün dinlerin üzeri­ne geçirmek için gönderendir. Velevki müşrikler, hoş görmesin.»Tevbe sûresi, 33<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Allah (c.c.) şöyle hüküm vermiştir : İzzi celalim hakkı için, muhakkak,] hem ben (azimüşan) galip geleceğim, hem Peygamberlerim. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir her şeye galipdir.» Mücâdile sûresi, 21<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«Allanın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dos doğru din budur. Fakat insanların çoğu (hak dininin islam olduğunu) bilmez­ler.» Rum sûresi, 30<br />
Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur :<br />
«Nefsi Muhammediyem yed,i kudretinden olan Allaha yemin ederimki, elbet sizin içinize Meryemin oğlu îsa (AS) m inmesi yakın zamanda olacak­tır. Adaletle hüküm verecek, putları kıracak, hınzırı öldürecek, {islam düş­manlarından) cizyeyi kaldıracak ve mal çoğalacaktır, o haldeki (zekat ve sa­dakayı) Hiç bir ferd kabul etmeyecek (veya kabul edecek ehil fakir kalma, yacak).» <a href="#_ftn157" name="_ftnref157">[157]</a>Emâlîde şu ibare manzumdur :<br />
«Muhammed Aleyh isselamın şeriatı, tebdil ve tağyir edilmeden her zaman kıyamete kadar baki ve daimdir.»<br />
Evet dünyanın son gününe kadar din bakîdir. Yok olmamış ve yok olma­yacaktır. Daha geniş izahat «İslama sokulan bid&#8217;at ve hurafeler» adlı ese­rimizin ikinci cildinin 54-70 sahffelerinde mezkûrdur. <a href="#_ftn158" name="_ftnref158">[158]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720759"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>43 &#8211;</strong> (42) Vehb ibni Münebbih (R.A) den rivayet olunmuştur, ona de­nildi ki;<br />
— Lâilahe illallah &#8211; AHahdan başka ilâh yoktur, Cennetin anahtarı de-ğilmidir?<br />
— Dedi ki : Evet, fakat (Cennetin) anahtarı yalnız (kelime-i tevhid) de­ğildir. Onun (anahtarın) dişleri vardır.<br />
— Binaen aleyh eğer anahtarın dişlerinide getirir (işler) sen, sana Cen­net (in kapısı) açılır. Şayet anahtarın dişleri (olan, namaz, zekat, oruç ve. hacc gibi ibâdetleri) işlemezsen sana (Cennetin kapası) açılmaz.» Buharı<a href="#_ftn159" name="_ftnref159">[159]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720760"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz. Vehb kimdir?<br />
Hz. Vehb bin Münebbih (R.A), Ebû Abdillah San&#8217;ânî künyesi ile künye-lenen fâris oğullarından bir zattır. Câbir bin Abdillah (R.A) ile Abdullah bin Abbasdan hadisi şerif işitmiştir. Bu sebeble tâbiîinden olduğu zikredilmiş­tir.<br />
Vefatı, hicretin yüz ondördüncü (114). senesinde vuku bulmuştur. Allah ondan râzî olsun.<br />
Yukardaki haberde açıklanan hükümler, müminin kuru bir îrnan ile yaşa-yamıyacağı ve âhiret seâdetinin de temininin mutlaka iyi bir amel ile veya amellerle olabileceği beyan edilmiştir.<br />
îman eden bir mümin, imanını muhafaza edib koruyarak o îmanla be­raber nhlrete gidebilmesi için, abdest, gusül, namaz, zekat, oruç, hac ve hayrı hasanattan olan iyi amelleri işleyib kötü amellerden kaçınması lazım dır. Böyle iyi ameller, îmanı kuvvetlendirir ve ahiret seâdetinin teminine se-beb olur.<br />
Şayet iyi amelleri terk edib, yalan, iftira, zulüm, içki, kumar, zina, livata, gıybet, nemmam, hasutiük ve fesatlık gibi kötü amellerle meşgul olmak ise, İmanı kirletir. Sahibini tehlikeye götürür.<br />
Evet her anahtarın dişleri vardır, dişler olmadan kapı açılmaz. îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah &#8211; Muhammedürrasûlüllah, dır. Bu îman anahtarı kelimei tevhîdinde dişleri, taharet, namaz, zekat, oruç, hac ve hayırlı amel­lerdir. Cennetin kapısını açacak olan îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah &#8211; Mu­hammedürrasûlüllah-! sokup açabilmek için, anahtarın dişleri mesâbesin-deki iyi-amellerin bulunması lâzımdır.<br />
Huiasai kelam îmanın nuru ve ışığı olan kelimei tevhidi söyleyib kalb ile tasdik etmekle iş bitmez. O îmanı bir muhafaza altına almak gerekir. İyi amel de bulunmadan sâde kelime-i tevhidi söyleyen kimsenin îmanı, açıkda ya­nan çc-çevesiz bir lamba ve çıra gibidir. Hafif bir rüzgar veya hareketten hemen söner. Fakat o lamba ve çıra, bir çerçeve ve cam içerisine alınırsa, kolay kolay sönmez. Işıkdan istifade devam eder.<br />
Mümin de iyi amelleri işlemekle îmanını muhafazaya alarak her türlü tehlikeden korur, îmanla ahirete gitmeyi sağlamaya çalışırsa, cennetin anahtarını dişleri ile eline alıp atıirete giden ve oradada cennetin kapısını eliyle açabilecek bir kimsedir.<br />
İşte iyi amelleri işleyen kimseler, cennetin anahtarını eline afıp cenne­tin kapısını açarak ebedî seadete giren, girecek olan kimselerdir.-Şayet iyi amelleri işlemeyip kötü amelleri işler ve o haldede ölürlerse, o kimseler ellerinde anahtarın dişlerini bulundurmadıklarından, cennetin kapısını aça­mazlar, cennetin kapısı açılmaz. <a href="#_ftn160" name="_ftnref160">[160]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720761"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>44 &#8211;</strong> (43) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah   (S.A.V) buyurdu :<br />
«Sizin biriniz islâmını güzel ettiği takdirde, işlediği her iyilik için işlediği nin on mislinden yedi yüz (700) e kadar katlanarak yazılır.<a href="#_ftn161" name="_ftnref161">[161]</a><br />
— İstediği bir kötülüğün ise, işlenen kötülüğü ile Ailâha kavuşunca­ya kadar yazılır.» <a href="#_ftn162" name="_ftnref162">[162]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720762"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Kulların dâima hayır ve iyilikde yarış yapmasını seven halikı zülcelâl, yapılan bir iyiliğe karşı niyyetlerin hulus derecesine göre ecrü mükâfat ver­mektedir.<br />
Hak teâla, bir hayır ve amele karşı enaz on misli mükâfat veriyor. İhlas ve iyi niyyet, rızayı bâriye daha fazla uygun olan iyiliklere, on mislinden yedi&#8221; yüz (700) misline hatta daha fazla ecrü mükâfat vermektedir. Kötü amel­leri ise, ancak misli ile cezalandırmaktadır.<br />
Hadîsi şerif de şu mealdeki âyeti gerîmeye işaret vardır :<br />
«Kim, bir hayırlı iş ve güzel amelle gef.irse, ona on misli sevab vardır, Kimde bir günah ile gelirse (şer işlerse) oda ancak misfi ile (işlediği günah kadarla) cezalanır. Onlar (gerek iyilik gerekse kötülük yapanlar), haksızlığa uğratılmazlar.»   En&#8217;am sûresi, 160<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«Mallarını Altah yolunda infak edenlerin hâli, her başağa yüz dâneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allanın ihsanı, çok geniştir ve her şeyi hakkı ile bilendir.»<br />
Bakara sûresi, 261<br />
Bu son âyeti kerîmede temsîli olan hüküm gereğince, tarlaya atılan bir dâne tohumdan yedi başak biteceğini ve her başak yüzer adet taneye sahib olarak ydiyüz adet olacağı ve Allah dilerse, yedi başaktan ve yüzer adet taneden fazla da yaratabileceğini beyan etmiştir.<br />
Evet her hangi bir iyilik ve hayırda bulunan kişi, o yapmış olduğu İyi­liğin en az on misli mükâfatını elde edecektir. Hayır ve iyilikler, rızâyı bâri­ye uygunluğu ve niyyetin hulus derecesine göre, on mislinden yedyüz hatta yedibin misli ve hatta yetmiş bin misli ve daha da fazla ecri mükâfata nail olacağı âyeti kerîme ve hadîsi şerifde beyan edilmiştir. Yeterki hayır ve iyi ameller, cenâbu hakkın rızasına uygun olsun.<br />
Ziraatçı bir kişi, tarlayı zamanında nadas eder ve gerektiği takdirde iki­ler, üçler ve ekme zamanında tarlanın tavına rastlatır, gübresi ve ilâcı ile beraber tohumu ekerse, tarlanın hakkını verir, emeğini son gayreti ile sarf-<br />
eder ve sulama ihtiyacı gibi hallerine dikkatle riayet ederse, o tarladan mahsul çok randımanlı olur. Cenabu hak, çalışanın emeğini korutur, kulun yüzünü güldürür, o emeğini zâyî etmez. Vadi Nahiyesi gereğince bir tane döneden yedi ulun ve her ulun ve kök-başakdan yüzer adet dâne vererek bire, yediyüz verir. Hatta bir döneden on, yirmi başak verib her başak da ellişer, yüzer adet tane mahsul verdiğide olur.<br />
Farz edelimki, bir taneden yirmi kök-başak olup her başakda da yüzer adet tane olsa, bire yediyüz değil, bire ikibin verilmiş olur. İlâhî hazînesinde çoktur. Dilerse bu kadar ve daha da fazla verir. Yeterki ondan gelen nimet­ler unutulmasın. Şükranla karşılansın.<br />
İşte bir adamda hayru hasanata koşar, yardım eder ve iyi amellerde bulunursa, bu ziraatçıya verilen maddi kâr ve kazanç gibi, bire on, bire ye­dibin, bire yetmişbin ve daha da fazla manevî kâr ve sevab vereceğini ce­nabu hak vâd etmiştir.<br />
İşlenen şer ve kötülüğe karşı da .katlama ve fazlalaştırırla olmadan günahın aynını yazıyor, yazdırıyor. O işlenen günah kadar cezalandıracağı­nı, fazlalık olmayacağını beyan buyurmuştur. Hatta günah işlenince hemen yazdırmayor. Tevbe ve nedamet ederde hayra yazdırmayı sağlar diyerek bir müddet mehil ve tehir ettirib ondan sonra yazdırdığını Resulü ekrem efendimiz muhtelif hadisi şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Yukarda birin­ci hadîsi şerifin İzah kısmında nalkettiğimizi hatırlatırız.<br />
Cenâbu hakkın yüce ahlak ve merhametini, yeterki kullan bilib idrak etsinler. Yapdıkiarı hayır ve hasanatla şer amellerinin hiç bir zaman boşa gitmeyeceğini, iyilik olursa kat kat ecre nail olunacağını, şer olan amelle­rin ise, tevbe edilib nedamet edilmediği takdirde ya azabı ilahi veya afvi ilâhiye uğranacağını bilmek gerekir. Cenabu hak, bu hakîkatları düşünen­lerden eylesin. Amin. <a href="#_ftn163" name="_ftnref163">[163]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720763"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>45 &#8211;</strong> (443 Ebû Umâme (R.A) den mervîdir, demiştir ki :<br />
— «Bir adam Resûlullah (S.A.V) e îman nedir? diye sordu.<br />
— Resûfullah (S.A.V) de buyurdu :<br />
«İyiliğin sent sevindirip, kötülüğünde yerindirdiği vakit, işte bu takdir­de sen müminsin.»<br />
— O ada/n dedi : Yâ Resûleliah! günah nedir?<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Nefsjne (gönlüne) bîr kötülüğü yapmak isteği geldiğinde onu hemen terk (ve def), et. (İşte o günahdır.)» <a href="#_ftn164" name="_ftnref164">[164]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720764"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
— Râvî Hz. Ebî Ümâme (R.A) hakkında gerekli malumat,     biraz yukar­da   zikredilmiştir.<br />
Yabancı bir müminin peygamberimize gelib îmandan sual etmesine karşı, Resulü Ekrem efendimiz yukarda ikinci hadîsi şerifde görüldüğü üzere cebrâil aleyhisselâmın, «îman nedir» diye sualına karşı verdiği cevabın başkası ile cevab veriyor. Acaba niçin böyle cevab vermiştir?<br />
Gelen kişinin îmanın esasından değil, îmanın alâmetinden sorduğunu anlayan Resulü Ekrem efendimiz, o adamcağızın soruş gayesine ve kendi emel ve amaline göre cevab vermiştir ve demiştirki;<br />
«Senin kalbindeki îmanıyın varlığına delâlet eden îmanıyın alameti, iyi bir iş yapdiğında veya iyi amele gayret sarfedip neticeye erişdiğinde bu başarı ve muvaffakiyyetinden dolayı sevinirsen ve işlemiş olduğun bir kötülükden utanır, üzülür, peşiman olur, Allanın azabına müstehak olman­dan nefsinde bir acı ve izdırab duyarsan, işte bu takdirde sen kâmil bir mü­minsin.»<br />
Günahın tarifi de gayet açıktır ki, «insanın, kalbinde tereddüt hâsıl edip gönlünde rahat bırakmayan .her hangi bir şey, günah oluyor. Öyle olunca şüp heli Pazar mîdeyi bozar, kabilinden olan her şüpheli şeyi terk edip, insanın gönlüne temiz, iyi ve doğru olduğunda itminan hâsıl eden şeyleri işlemek en doğru yoldur.»<br />
Hadîsi şerifde beyan edilen İmanın tarifine dikkat etmeliyiz. Zira bâzı isnâd ve iftiraya alışkın insanlar, bir zatın söz ve yazısında değişik ifâde ve îzahı görünce hemen saldırırlar. «Vay efendim îmanı yanlış tarif ediyor» gibi cümleleri yazanlar ve söyleyenler görülüyor. Hemen saldırmak doğru olamaz. Derinliğine tahkik ve tetkik etmek gerekir. Öyle saldırganlar, Pey-ğemberimizde de kusur aramaya kalkabilirler. Hakîki mümrnler ise, böyle sapıklara asla iltifat etmezler.<br />
Evet bir kişi, yapacağı bir iş hakkında gönlünde huzur ve iyi bir kanaat bulamazsa, o mes&#8217;eleyi hemen terk etmelidir. Velevki o yapılacak veya ya­pılmış iş hakkında bir fetvacıdan fetvada alınmış ise, o kişinin gönlü rahat etmiyor, bir ızdtrab duyuyorsa, yine terk etmelidir. Zira müfti, ifâdeye göre fetva verir. Belki ifade yanlışlığı ile sorulmuştur. Her ne ise, gönül rahatlığı vermeyen işi işlemek, günah olabilir. <a href="#_ftn165" name="_ftnref165">[165]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720765"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>46 &#8211;</strong> (45) Amr İbnıi Anbese (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) e geldim ve dedim : Yâ Resûlellah! bu iş (din) üzere seninle beraber ofan kimdir? Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «(Her) hür ve köledir.»<br />
— Dedim ki : İslam nedir?<br />
— ResûIuJlah (S.A.V) buyurdu :<br />
«(İslam, insanlara) tatlı söylemek ve taam yedirmektir.»<br />
— Dedim : îman nedir?<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Sabretmek ve sahavette bulunmaktır.»<br />
— Amr ibni Anbese : Müsiümantn hangisi af daldır? dedim,<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu ki :<br />
«Dilinden ve elinden müslüman salim olan (zarar görmeyen) kimse­dir.»<br />
—Amr ibni Anbese dedi : îmanın hangisi efdaldır? dedim. —Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Güzel ahlakdır.»<br />
— Amr ibni Anbese dedi : Namazın hangisi efdaldrr? dedim.<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Kunutu (kıyam, kıraat veya huşûu) uzun olan (namaz) dır.»<br />
— Amr ibni Anbese dedi : Hicretin hangisi efdaldır? dedim.<br />
—   Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Rabbiyıin kerih (ve kötü) gördüğü şeyden kaçınmandır.»<br />
— Amr ibni Anbese dedi : Cihâdın hangisi efdaidır? dedim.<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Atı öldürülen ve kanı akıtılan kimse (nin Cihâdı efdal) dır.»<br />
— Amr ibni Anbese dedi : Saatlerin hangisi efdaidır, dedim.<a href="#_ftn166" name="_ftnref166">[166]</a><br />
— Resûiullah (S.A.V) buyurdu : «Gecenin son yarısıdır.» <a href="#_ftn167" name="_ftnref167">[167]</a></p>
<h3><a name="_Toc125720766"></a></h3>
<h3>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî kimdir? ,<br />
Hz. Amr bin Anbese (R.A), ilk müslümanlardandır. Hatta müslümon lann dördüncüsü olduğuda söylenir. Sonra medine-i münevvereye hicret etmiş ve orada bir müddet ikâmet etmiştir. Şamada nakli mekan etmiş ve şamh sahâbîlerden sayılmıştır. Pek çok cemaat, kendisinden hadîsi şerif rivayet etmiştir.<br />
Bir üst hadîsi şerifin altında kısa bir cümle ile arzettiğimiz gibi, bu hadîsi rasulde de müslüman kişilerin îman ve amellerinin makbûliyetini be­lirten ölçü ve mihenktaşlan mesabesinde olan iyi amel ve faziletler, tekor teker sayılmıştır. <a href="#_ftn168" name="_ftnref168">[168]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720767"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>47 &#8211;</strong> (46) Muaz ibni Cebel (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) den işittim, buyurduki :<br />
«Bir kimse, Allâhü teâlaya bjir şeyi şerik koşmadan ona kavuşur, beş (vakit) namazı kılar ve Ramazan orucunu tutarsa, o kimse mağfiret olu­nur.»<br />
— Dedim : İnsanlara müjdeleyimmi? Yâ Resûlellah!<a href="#_ftn169" name="_ftnref169">[169]</a><br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«İnsanlara (müminlere) müjdelemeyi bırak, işlesinler.». <a href="#_ftn170" name="_ftnref170">[170]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720768"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Rasûiü Ekrem sallailahü aleyhi vesellem efendimizin;<br />
«İnsanlara (müminlere) müjdelemeyi terk et, işlesinler» Cümlesine dik­kat etmek gerekir. Zira her hâlukarinde ümmetine şefkat kanadını ge­ren ve bütün emel ve gayreti ümmetlerinin tehlikeye dûcar olmamalarıdır.<br />
Evet bu cümlesinde de aynı gayeler mevcuttur. Pek cok cahil ve avam­dan olan kişiler, beş vakit namazı kılıp ramazan orucunu tutup başka farzları ihmal ederler ve gafletten gaflete dalarak kendilerini tembellik ve atâlete sürükleyerek tehlike çukurlarına atabilirler, düşüncesiyle yukarıdaki cüm­lelerini buyurmuşlardır.<br />
Ashabı kiramdan ihtisas sahibleri gibi havasdan olan âlim, kâmil, âbid,, zâhid ve mütteki kimseler, cennet umudu ve cehennemden korkma halide olmasa böyle kişiler, yine Allaha isyan etmezler. Zira onların goye-si, gece ve gündüz rızayı bâriyi tahsil etmektir.<br />
Nitekim bir hadisi nebevîde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Allah (C.C.) suhaybe Rahmetini ihsan etsin, Allahdan korkmasadu, (Suheyb), ona isyan etmez.»<br />
Suhayb (R.A), Peygamberimizin değerli, âbid ve zahid sâhabelerinden-dir. Onun için bu zat Allahüteâla tarafından kendisine teminat verilerek azab olunmayacağını bildirse dahi, bu zat yine Allaha isyan etmez. Belki ibâdet ve taat ile meşkul olmanın müjdesini duyunca ibâdete daha fazla devam eder.<br />
İşte havasda olan zadlar, bu sahabe gibi ibâdet ve taat zevkine dalar­lar. Yapmış oldukları bir kaç iyi amel ile iktifa edip durmazlar. Hatta öyle zadlar yatamazlar, boş oturamazlar. Mutlaka faydalı ve hayırlı bir amelle meşku! olac^^dır.<br />
Bir âyeli kerimede meâlen şöyle buyurulmuştur :<br />
«(Onlar, o kimselerdirki, geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar (adeta) yatakları, onları sokar), Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden umarak dua ederler»   Secde sûresi, 16<a href="#_ftn171" name="_ftnref171">[171]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720769"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>48 &#8211;</strong> (47) Muaz ibni Cebel (R.A) den mervidir, Muaz, nebiyyi Ekreme (S.R.V) îmanın efdalı nedir? diye sordu.<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Allah için sevmen, Allah için buğzetmen ve Allanın meşgul olmasıdır.»<br />
— Muaz (R.A) dedi : Bu nedir? Yâ Resûlellah!<br />
—   Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Nefsine hoş gördüğün şeyi, insanlarada hoş görmen ve nefsine kerih Gördüğün şeyi, insanlara kerih görmendir.» <a href="#_ftn172" name="_ftnref172">[172]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720770"></a>(I) Büyük Günahlar Ve Nifak Alâmetleri Babı Birinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720771"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>49 &#8211;</strong> (1) Abdullah ibni mes&#8217;ûd (R.A) den menfidir ^emiştir : Bir adam dedi : Yâ Resûlellah! Allâhin indinde hangi günah daha bü­yüktür?<br />
— Resûlullah (S.A.V buyurdu :<br />
«Ailâhü teâlaya misil ve nazır (mahîûkata benzerlik) isnad etmendir, halbuki o (Allah) seni yaratandır.»<br />
— O adam dedi : Bundan sonra hangi günah daha büyüktür? «Çocuğuyun seninle beraber taam yemesinden (fakirlik ve rızkından)<br />
korkarak onu öldürmendir.»<br />
— Adam dedi : JB^ndan sonra hangi günah daha büyüktür?<br />
— Resûlullah (S.A.v&#8221;.) buyurdu : «Komşuyun karısına zina etmendir».<br />
—, Bunun üzerine Ailâhü teâla Resulünün bu sözünü tasdik ederek şu mealdeki âyeti kerimeyi inzal buyurdu :<br />
«Onlar ki, Allanın yanına bir ilah daha (katıp) tapmazlar. Allanın ha­ram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim, bunlar (dan birini* yaparsa cezaya çarpar.» (Furkan sûresi, 68) <a href="#_ftn173" name="_ftnref173">[173]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720772"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Büyük günah : Aslında İşlenen hatanın büyük kötülük olan ve o büyük kötülüğü işleyenin cezaya müstehak olması halindeki işlenen kötülüklerdir. Kendisine nisbetle daha aşağı isyanada, «büyük günah» denilmiştir.<br />
Veya işlenen her hangi bir günah hakkında had ve ceza tayin edüen gü-nahdır. Yani zinanın haddi, bekar olana yüz değnek, şarab içene ve iftira edene seksen değnek vurulur. İşte bu gibi suçlar büyük günahdır.. Hulâsa haram ve yasak olan şeyleri işlemek ve yapılması farz olanları terk etmek, büyük günahdır.<br />
Günahlar şahısların hal ve ahvâline görede değişebilir. Ve işlenen gü­nahlar, âlim ve fazıllar ile cahillere karşıda değişebilir.<br />
Meselâ : Hâsenatül ebrar, seyyiâtül mukarrabin, denilmiştir. Y~n; iyi ve salih kişilerin iyilikleri, mukarrabin = daha iyi ve üstün olanlcrm (Pey­gamber ve emsallerinin) günahları menzilindedir.<br />
Alimlere, evliya ve salih kişilere yapılan hakaret ve kötülüklerle, cahil kimselere yapılan hakaret bir olmaz. Alimlere, ilminden dolayı ve hakkı sa­vunduklarından için hakaret, küfre kadar varır. Câhil kimselere yapılan hakâ ret ise, en büyük günahdır.<br />
Veya her hangi bir masiyetki, cenâbu hakkın azamet ve şanına yakış­mayan bir isyan (işlenen günaha), günahı kebîre &#8211; büyük günah, denilmiştir.<br />
Veya küçük günahada devam edilip ısrarla işlenen her günaha, bü­yük günah denilmiştir. Zira Rasûlü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur ;<br />
«Israrla işlenen küçük günah, küçüklükde kalmaz, büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar edilen büyük günahda yok olur gider.»<br />
«Damlaya damlaya göl olur» kabilinden, küçük olan bir günah, işleme­ye devam edile edile kanber üstüne kanber büyür. Katmerleşir, katılaşır. Keza işlenen her hangi bir büyük günahda, tevbe ve nedamet ederek istiğ­far edilirse, o günahda defterden silinir. Günahsız ve tertemiz olunur ve küçük günahada ısrar edilmezse, afv olunur.<br />
Aslında büyük günahlardan kaçınılırsa, küçük günahlar, cenabu hak tarafından bağışlanır. Bu husus çeşitli âyeti kerime ve hadisi şeriflerde be­yan edilmiştir.<br />
Bir âyeti kerîme mealinde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Eğer siz nehyec&#8217;iîdiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız sizden diğer (küçük) günahlarınızı örteriz (bağışlarız). Ve sizi iyi bir gidişata soka­rız.» Nîsa sûresi, 31<br />
Bir hadisi şerifde de şöyle buyurulmuştur :<br />
«Beş vakit namaz, cumadan diğer cumaya ve ramazandan diğer ra­mazan (ayın) a kadar bunların arasında büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, iişlenen küçük günahlar bağışlanır.»   Müslim, Mişkat : namaz bahsi<br />
Büyük günahlar şirk ve küfre varmadıkça tevbe ile afv olunduğu gibi, tevbe ve istiğfar olmadan Allanın dilemesi ile de afv olunabilir.<br />
Nitekim ilahi hükümde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Şüphesizki, Allah (c.c.) kendine ortak koşanları bağışlamaz. Bu şirk­ten başkasını, dilediği kiimseden bağışlar. Kimde Atlaha şirk ederse (ortak koşarsa), doğrusu çok uzak delalete sapmıştır.» Nisa sûresi 16<br />
Büyük günahların adet ve mikdarı hakkında, çeşitli görüş ve îzahlarda bulunulmuştur.<br />
İbni Abbas (R.A) ; yetmişe yakın büyük günah vardır, demiştir.<br />
Saîd bin Cübeyr (R.A) ise; yediyüze yakın büyük günah vardır, demiştir.<br />
Büyük günahların adetlerini ve tariflerini, «kebâir ve sağair risâtesi» ile İbnji Hacerin «Ezzevâcir anilkebâir» adlı eserinde ve îmamı Birgivinin «tarikatı muhammediye» adlı&#8217;eserinde de çeşitli yönleriyle beyan edilmiştir.<br />
Günahlar dört kısma ayrılır ve şöyle hulasa edebiliriz :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Bir kısım günah vardırki, o günahdan nedamet edip   tevbe edil­medikçe afv olunmaz. Oda küfür ve şirktir.</li>
<li><strong>b)</strong> Bir kısım günahda, istiğfar ve diğer hayır hasanad cinsinden olan namaz, abdest, gusul, zekat, oruç, hac, teşbih, tehlil ve sadaka-i cariyeden olan iyiliklerle bağışlanması umulur. Buda küçük günahlardır.</li>
<li><strong>c)</strong> Bir kısım günahda, hem tevbe istiğfarla ve hemde tevbe ve istiğfar olmadan cenabu hakkın dilemesi ile afv olunan günahlardır. Buda Allahü-teâiaya karşı işlenen büyük günahlardır. Yukardaki âyeti kerime meali bu hususu açıklamaktadır.</li>
<li><strong>d)</strong> Bir kısım günahlarda vardırki, karşılıklı haklaşma ve heiallaşmaya bağlı olan günahlardır. Buda insan haklarıdır. Bu haklarda ya dünyada he-lallaşmak veya hak sahibinin hakkını veya bedelini vermekle haklaşılır.</li>
</ol>
<p>Yada âhirette, zalimin sevabı mazluma (hak sahibine) redetmekle ve­ya zulme uğrayan kimsenin günahlarını zalime yükletmek suretiyle veya cenabu Allah, hak sahiblerini fazlu keremi ile rızalaştırıp helallaştırmak su­retiyle bağışlanır. Bu son hükme ait pek çok hadisi şerifler mevcuttur. Za­manı ve yeri gelince ilerde görülecektir.<br />
Şimdi 49 numaralı hadisi şerifin râvisi ile hükümlerinden bir nebze bahsedelim.<br />
Râvi ibni mesud (R.A) ilk müslümanlardandır. İsmi Abduilahdır. Pey­gamberimiz dâri erkama girmezden evvel ve Hazreti Ömerin müslümaniı-ğından az bir zaman önce müslüman olmuştur. Hatta müslümanların altın­cısı olduğuda söyleniyor. Peygamberimiz bir yere çıktığında misvâkini, ibri­ğini ve nâlinini ona verirdi. Habeşistana ve medineye hicret etmiştir. Be­dir muharebesinden itibaren bütün harblerde bulunmuştur.   Peygamberimizin kendisinden razı ve memnun olduğunu bizzat ifâde buyurmuştur ve demiştirki ;<br />
«İbni mes&#8217;udun râzi olduğu ümmetimden bende razıyım. Onun gazab-landığına bende gazabfanırım.»<br />
Sima, endam, huy itibari ile Peygamberimize benzerdi. Ancak boyu kısa idi. O şekilde kısaki, cüsseli ve yiğit erkeklerin oturması halinde iken, o, aralarında ayakda bulununca aynı idi, hiç yüksekliği görülmez idi. Ve bünyesi zaifdi. Hz. Ömer ve Hz. Osman&#8217;ın ilk zamanlarında beytül mâlin na zırı idi. Hz Ömer zamanında küfe valiliğindede bulunmuştur.<br />
Mekke-i mükerremede Kur&#8217;anı kerimi müşriklere açıkça okuyub duyu­ran ilk sahabedir ki, sûre-i rahmanı haremi şerifin içinde makamı İbrahimin yanında cehren yüksek sesle kâfirlere karşı durdu okudu. Kâfirler ona çok hakaret ve ezada   bulundular, fakat o, sûrei rahmanı sonuna kadar okudu.<br />
Sahabenin en fakih adamlarından birisi idi. Onun için Resûlüllah-ın zamanında şer&#8217;i fetva yetkisi verilen ve fetva verenlerdendir. Kendilerinden küfede iken, alkarna ve ibrâhimi Ennaha-i (R.A) gibi zevatı kiram tefsir ve fı­kıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu sebebden ibni Mus&#8217;ud (R.A) ilmi tefsir ve ilmi fıkhın1 banisi sayılır.<br />
Hz. İbni Mes&#8217;ud (R.A) sekiz yüz kırk (840) hadisi şerif rivayet etmiştir. Cüsse ve cesedde küçük, ilim ve faziletçe büyük olan bu zat hakkında Hz. Ömerde şöyle demiştir :<br />
«İbni Mes&#8217;ud, ilim ile doldurulmuş bir dağarcığımızda.»<br />
Vefatı, Hz. Osmanın hilâfeti zamanında beytülmal nazırı iken Medİne-i münevverede hicretin otuz ikinci (32) senesinde atmış (60) yaşında vuku bulmuştur. Ve cennetül bakî-a defnoiunmuştur. Allah Rahmet eylesin.<br />
Hadisi şerifde en büyük günahın, Ailaha şirk koşmak olduğunu zik­retmiştir. Şirkin kötülüğü hakkında bir nebze yukarda bahsetmiştik. Ayrıca<br />
küfrün çeşidleri ve fena neticelerini ilerde (52). Hadisi şerifde izah edece­ğiz.<br />
İkinci derecede şirkten sonra büyük günah olarak adam öldürmek ol­duğu, bilhassa kendi evladını doyuramam, yedirib geydiremem, diyerek rı-zık korkusu ile canice öldürmektirki, günümüzde dört cyını doldurmuş, ha-rnıIe kadınların ilaç, karac ve başka yollarla çocuk düşürmeleri ve bunların çocuklarını zayıında yardımcı olan doktor, hemşire ve emsali kişileri hal ve hareketleri aynı günaha iştirak eden günahkarlardır. Çocuklarını bu şekilde öldürenlerin yanında, bu gün kız çocuklarını cini çıplak veya erkek panto-°nun!an ile sokağa çıkarıp erkeklerden analık ilmini öğretmeye çalışanla­rın durumları çok1 ve çok esef vericidir. İyi bir ev hanımı olacak çocuklarını, ateş ve barut mesabesinde olan kan beyinli gençlerle yan yana, el ele Ve dudak dudağa veriyorlar. Birde «Ne yapalım sınıf geçecek, arkadaşları ite çalışacak, okuyup bir meslek sahibi olacak gibi..» ifadelerle çocukların kötü hareketlerini normal karşılıyorlar.<br />
Böylelerine Mehmet Akif Merhum şu mısraları söylemiştir ;<br />
Bir selâmet yolu varmış.. Oda neymiş? mutlak,<br />
Dini kökten kazımak. Sonra, evet ruslaşmak.<br />
O zaman iş bitecekmiş.. O zaman kızlarımız,<br />
Şu tuttukları gayet kaba, pek manasız.<br />
Örtüden sıyırılacak.. Sonrada erkeklerden<br />
Analık ilmini tahsil edecekmiş.. Zaten,<br />
Müslümanlar o sebebden bu sefaletteymiş!&#8230;<br />
Din için, Millet için iş görecek alçağa bak,<br />
Dini pâmâl edecek, milleti ruslaştıracak!<br />
Çocuklarını, din ve iman esaslarını öğretmeyip cahil ve fasık kimseler halinde büyümelerine rıza gösteren ana ve babalarda dilber yavrularını manen öldürmüş oluyorlar.<br />
Çocuk düşürmenin haram ve caiz yönlerinin en geniş izahı, «Mülte-kâ Tercümesi» adlı eserimizin birinci cildinin «Kölenin nikâhı babı» altında beyan edilmiştir.<br />
Hadisi şerifdeki üçüncü hükümde, neslin soyunu yok eden, veraset ve irtikal hükümlerini alt üst yapan, ana baba haklarını mahvedip insanları yok eden, nikahsız ve helal olmayan kadınla bir erkeğin zina etmesi ha­hamlığından daha eşed ve kötüsü komşu kadını ile zinada bulunmaktır. Öyle ya komşunun en emin kişisi, koruyucusu, yardım edicisi olması gere­kirken ,bu adiliği işleyen kişi komşusunun ailesine tecavüz ederse, pek cok fahişe kadınla zina etmekten daha kötü bir fenalık ve haramı işlemiş olur.<br />
İnsan neslini alt üst eden, veraset ve neseb haklarını yok eden, mil­letlerin iman, ahlak ve örflerini yıkan zina, şahsın ve cemiyetin yıkılmasını, aile ocaklarını perişan eden yüz karası en âdi huysuzluk ve en iğrenç bir ameldir. Bilhassa komşu ailesi ile zîna etmek, dahada kötü ve daha fena­dır.<br />
Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur :<br />
«Zina, (maddî, mânevi) fakirlik meydana getirir.»<a href="#_ftn174" name="_ftnref174">[174]</a><br />
Bir hadisi şerif meali :<br />
«Bir memlekette, zina ite faiz şuyû bulursa, o memleket halkı kendile­rine AHâhın azabını helal kılmışlardır.»                                                  Hakim<br />
Diğer bir hadîsi şerirde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Bîr adama, komşusunun karısı ile zina etmekten, yabancı kadının on adedi ile zina etmesi daha ehvendir.»                         Ahmed bin hanbel<br />
Yani, aklı başında bir insana, yabancı kadınlardan on adedi ile zina etmesinden, komşu kadınından bir tanesi ile zina etmesi, daha ağır ve daha iğrenç olur. Komşu kadınına gönlü nefsi adetâ yaklaşmamak için kendini çeker, çekinir. Aslında zinanın fenalığı, imanlı kişiyi, Hz. Yusutun kaçdığı gibi, yabancı kadından kaçırır. <a href="#_ftn175" name="_ftnref175">[175]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720773"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>50 &#8211;</strong> (2} Abdullah ibni Amr (R.A) den mervtdir, demiştir : Resûlullah (SAV) buyurdu :<a href="#_ftn176" name="_ftnref176">[176]</a><br />
«Büyük Günahlar : Altâha şirk koşmak, Anaya, Babaya isyan etmek, (haksız yere) adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir.» <a href="#_ftn177" name="_ftnref177">[177]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720774"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>5l &#8211;</strong> (3}   Enes (R.A} in rivayetinde : «Yalan yere yemin» Cümlesinin yerine «Yalan şehâdet.» etmektir.»<br />
Cümlesi zikredilmiştir. <a href="#_ftn178" name="_ftnref178">[178]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720775"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde, «yalan yere şehâdet etmektir.» cümlesi ile, şu meaida&#8217;a âyeti kerîmeye işaret vardır :<br />
«Öyle ise, pis putlardan kaçının ve yalan sözden kaçının.» Hac sûresi. 30<br />
Diğer âyeti kerîme meali :<br />
«Hakkında bilgin olmayan bir şeyin ardına tabî olma. Zira kulak, göz ve kalb, bunlaırn hepsi ondan (bilmediği şeyden} sorumludur.»    İsrâ sûresi. 36 Bir hadîsi, şerifde de şöyle buyurulmuştur : «Yalancı şâhidliğinde bulunan kimseye,   Allah     (C.C.) lanet etsin.» Sağair, kebâir risalesi, 6<br />
Evet başkasının nâmı hîsâbına yalan yere şâhitlikde bulunar) kişi, en ahmak ve en abdal kişilerdendir. Zira başkasının menfeatı için dünyada in­sanların yanında ve hakkın huzurunda kötülenen, ayıplanan ve itibârı yok olan bir kişi oluyor. Ahirette de ilin nâmı nisâbına kendini ateşe atıyor. Al-&#8216;ah (c.c), böyle beyinsizleri ıslah eylesin. Şuuriandırsın. Amin. <a href="#_ftn179" name="_ftnref179">[179]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720776"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>52-</strong> (4) Ebu Hureyre fft.A) den tnervidir, demiştir: Resûlultâh (SAV) buyurau :<br />
«Helak edici yedi (günah ve haram)&#8221; dan kaçınınız.» — Ashabı kiram dediler : Yâ -Resûlellah! Onlar (helak eden yedi şey) nedir?<a href="#_ftn180" name="_ftnref180">[180]</a><br />
«Allâha şirk koşmak, sihir yapmak ve yapdırmak, Allâhü teâlahın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmek. Fakat hakti olarak öldürmek müstesna­dır Faiz yemek, yetimin malini yemek, Düşmanla şiddetli çarpışma günün­de harb sahasından dönüb kaçmak, fuhuş ve kötülükden haberi ve ilgisi ol­mayan iffetti ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmektir.» <a href="#_ftn181" name="_ftnref181">[181]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720777"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerîtde beyan edifen yedi adet helak, edşn günahları, maddeler halinde kısa kısa açıklayalım.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Allâha en büyük zulüm ve küfü:1 olan şirk, Allâha eş tanımakdır. Zi­ra her şeyin halikı ve râzıkı olan mevlayı müteâla mahlukları, ateş ve leş­leri, taş ve tunçları ilah tanımak veya cenabu hakka yakfaşama iddiası ile edindikleri putlara ilah diyerek tapmak şekli Allâha karşı en büyük küstahr liktır. Bu sebebdende dünyada en ağır beia, müsîbet ve felâketlerle helâku perişan olunup ahirettede dünyanın azab ve ateşinin yetmiş misli fazia olan cehennem ateşinde ebedî bir azabla cezalandırılacaklardır.</li>
</ol>
<p>Kur&#8217;an&lt; kerimde şöyle buyurulmştur :<br />
«Elbette âyetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın (âhirette) ateşe ataca­ğız. Derileri piştikçe azabı (ebedi) duysunlar diye onlara, değiştirerek başka deriler (et, kemik ve derilerini tazeleyerek azab) vereceğiz.» Nisa sûresi, 5c<br />
Müşrfk ve kâfirlerin cehennemde ebedi yanmasının sebebi hikmetleri ile daha başka kötülüklerini biririci hadisi şerifin izahında ve daha ilerdeki hadislerde zikredilmiştik Ayrıca «İslamda Evliya Meselesi! ve Harikalar» a&#8217;d-if eserimizde&#8217; beyan &#8220;edilmiştir.<br />
Müşrikler pek çok çeşitlere ayrılmıştır. Bâzılarını sıralayalım :<br />
<strong>1-</strong> Putlara tapanlar vardırki, bunlar, taşdan, tunçdan, gümüştün ya-pitmış putlara taparlar. Kendilerinin; kahraman, Q\&#8217;m, fâzıl ve   büyük kabul ettikleri kişilerin veya varlıkların^ resim ye heykellerini bu maddelerden ya­parak huzurlarında tapınmışlar ve saygıda bulunmuşlardır. Onlardan yar­dım dilemişler ve onlardan kurtuluş beklemişlerdir. Aynı müşriklik hâlâ iş­lenmektedir.<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Bir kısım müşriklerde, çeşidli agoç. ve otlara tapınmışlardır. Buda hemen hemen sevgiden nes&#8217;et eden bir şirktir.<br />
<strong>3 &#8211;</strong> Sığır ve öküze ve hatta sığırın tercine tapanlarda vardır. Bu şekil-ceki put perestler, Hindistanda pek çoktur. Vaktiyle buzağıya taDaniarda bu kabil müşriklerdendir.<br />
<strong>4 &#8211;</strong> Canlı insanlara tapon müşriklerde olmuştur. Meselâ : Fir&#8217;avrü, nemrudu ilah tanıyanlar bu kabil kâfirlerdendir. Ayrıca Uzeyr (A.S) Allanın oğlu diyen yahudiler ve mesih (İsa A.S.) Alfanın oğlu diye Htrıstıyanlarda&#8217;bu şekilde müşriklerdendir.<br />
<strong>5-</strong> Basit cisimlerden ateşe tapan müşriklerde vardır. Bunlarda ateşi nah tanırntşlardır. Bunlara «Mecûsi-ateş perest» denir.<br />
<strong>6 &#8211;</strong> Ulvi isimlerden güneşe, aya ve yıldızlara tapanlar olmuştur. Bun­lara sâbi-e ve müneccimler, denilmiştir. Aynı zamanda bunlara «Eflâkiyyünv de denir.<br />
Cisimlerden başka çeşid İlah tanıyanlarda olmuştur. Ve şu isimleri ta­şımışlardır :<br />
<strong>7- </strong>Alemi idare edenler nur ve zulmet isimli ilahlar idare eder, demiş­lerdir. Ayrıca mauyyen ruh kendine mahsus olan alemi idare eder, diyenler olmuştur. Yani her âlemi bir ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Bu sebeble bunlarda.ruhları, put şekline sokarak ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Do-iaysiyte bunlarda ruhları put şekline sokarak put perest müşrikler şeklini almışlardır<br />
<strong>8 &#8211;</strong> Alemi., yezdan ve Ehremen veya biri çfiv yani Allah, biri iblis ve şeytan ismi rle antlan iki kardeş ilâhın idare .ettiğini iddia, edenler olmuştur. Güya bu iki ilandan yezdan hayır, Bhremende şer yarattrmış veya hayırları div namındaki ilah, şerleride şeytan&#8217; yoratırmış. Bunlara, .sineviye-seneviye denilmiştir. Yanı; bunlara iki ilah tanıyan «stneviye» denilmiştir.-<br />
<strong>9-</strong> Her şeyin hâlıki ve idare edeni dört llahdır. diyenlerde vardır. Gü­ya hararet, soğukluk, yaşlık-ve kuruluk yaratirmış. Bunlara «tabialcıiars denilmiştir. Bunların apdailık ve küfürleride gayet barizdir.<br />
Bu çeşit ve emsali şirk ye küfürlerin hepsini birden cerh eden ilâhi ayet terden bir kaçının meallerini nakledelim.<br />
Bir âyeti kerime meali :<br />
«Aüah (C.C.J dedi : İki Hah edinmeyin. O (Allah), ancak bir ilandır. Onun için yalnız benden korkun.»                                                         Nahl Sûresi, 51<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Eğer yer ite gökte Allah d an başka ilahlar olsaydı, bunların ikiside şüp­hesiz fesada uğrar (gavga eder) yok oluyorlardı. Öyle ise, Arşın Rabbisi elan Allah, onların vasfett&#8217;kferi şeylerden (Noksanlıklardan) beri ve yücedir.»Enbiyâ Sûresi, 22<br />
Allaha ortak koşan müşriklerin necisliklerini beyan eden âyet meali :<br />
«Ey iman edenler! Müşrikler, ancak bir pisliktirler.»     Tevbe sûresi, 28</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Hadisi şerifde helak edici fenalıklardan birisininde «SİHİR» olduğu beyan edilmiştir.</li>
</ol>
<p><strong>SİHİR :</strong> Gizli ve hileli sebeblerie insanların gözüne asılsız şeyleri varmış gibi gösterme ve her çeşid hile ve aldatıcıhk mehâretiyle ortaya atılan ve yapılan fevkalâde şeydir. Ve bu sihir, fasık, zalim kimselerde görülür. Ha­ram ve serdir. Fakat yinede vâkî olur. Zira hayır ve şerri Allah yaratır. Hay­rı rızası ile yaratır. Şerride rızası olmadgnJstemiyerek ve sevmiyerek yara­tır. Kul. kazanır. Aliahda yaratır.<br />
Bâzı kişiler sihirbazların yaptıkları şeyleri keramet zannederler. Halbu­ki kerametle sihir arasında çok açık farklar vardır. Bu farkı kerametin tari-finîde yaparak anlamaya çalışalım.<br />
Keramet : Peygamberlik davası olmadığı halde âlim, kâmil, âbid ve salih kişilerde zuhur eden fevkalade hallere «keramet» denirkK bu adama «velî* ismi verilir ve bu zat hem Allanın hak ve emirlerine riâyet eder ve hemrie kulların ve hatta bütün yaratıkların haklarına riâyet eder.                               ;<br />
Sihir ise, abdest, namaz bilmeyen, hak hukuk tanımayan ve her türlü kötülükleri İşleyen veya işlemekten çekinmeyen kimselerde görülür.<br />
Dinin, insanların ve ferdjerin zararına olan sihir, haramdır. Çünkü bun­dan din, millet ve aileler zarar görürler. Din ve milletin zararına olan şey­lerle meşkul olmak ise, elbette haramdır. Bu sebebden haram olduğunu bi­lerek, yapan ve yapdıran âsi ve günahkâr olur.<br />
Helal diyen dinden çıkar. Sihire helal diyenin, itikudı küfre vardığından öldürülmesi gerekir.<br />
Nitekim sahabeden. Hz, Ömer ve oğlu Abdullah (R.A), Hz. Osman (R.A).-H.e diğer bazı sahabeler sihir yapan kimsenin öldürülmesinin lazım olduğunu beyan etmişlerdir. Keza İmamı mâlik, İmamı Azam ve Ahmet bin Hanbe! (R.A) gibi müctehidlerde sihirbazın öldürülmesinin çavib olduğuna hük­metmişlerdir.<br />
Bu zatların hükümleri, sihri helal diyen veya günah kabul etmeyen kim­seler hakkındadır.   Yoksa sihrin haramhğını kabul eder ve ancak harem diyerek yapar veya yapılırsa, bu takdirde âsi. bir mümin oiur. Sihrin nevile­rini ve Kur&#8217;andaki hükümleri «Kur&#8217;an dili» adlı eserin birinci cildi ile «İslum-tia Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde vardır.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Hadisi şerifde «Allartüteâkının haram kıldığı nefsi haksız yers öf-dürmek. Fakat haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Cümlesinde mündemiç olan hükümler. Fıkıh kitaplarında uzun uzun beyan edilmiştir. Bilhossc »Mülteka tercümesi» adlı eserimizin dördüncü cildinde geniş izahat vardır Biz burada haksız yere adam öldürmenin tehlikesi ile öldürülmeleri caiz olanlar hakkında bir kaç şer&#8217;i hüküm nakledelim.</li>
</ol>
<p>Kur&#8217;anı kerimde şöyle buygrulmuştur ;<br />
«Allanın haram kıldığı nefsi (canı) haksız yere öldürmeyin. Ancak haklı olarak öldürmek müstesnadır.»                                               Enam sûresi, 151<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Kim kısas (ve saire) gerekmeksizin veya yer yüzünden bir fesad çikar-maksızın (günahsız) bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi (gü­nah) olur. » Mâide sûresi, 32<br />
Haksız yere bilerek adam öldürmenin cezası ile ilgili hüküm meali<br />
«Kimde t&#8217;r mümini kasden (helal diyerek) öldürürse, onun cezası, için­de devamlı kalmak üzere, cehennemdir. Alfah ona (katile) gazab etmiş la­net etmiş ve büyük bir azab hazırlamıştır.»Nisa sûresi, 93<br />
Evet adamı haksız yere öldüren kimse, haram ve günah olduğunu bilip ve inanarak öldürürse, günah kabul ederek öldürdüğünden kâfir olmaz, âsî ve günahkar olur. Cehennem müstehak olur. Allahüteâla arda edebilir. Fa­kat haksız yere adam öldürmeyi helal der ve o inançla öldürürse, hararm helal deyip işlemekle kâfir-olur. Kâfirier ise. Cehennemde ebedi yanacak­lardır; Öyle olunca böyle katilde cehennemde ebedi yanacaktır.<br />
İntihar yoluyla kendini öldürenin günahı başkasını öldürenin günahın­dan/daha eşettür. Zira merhametsizliğin en aşağısı ve kötüsü yapılıyor.<br />
Haklı olarak öldürülmeleri caiz olanlar, şunlardır :<br />
<strong>1)</strong> Dinden dönüp irtidat ederek kâfir olan kimse, öldürülür.<br />
<strong>2)</strong>   Evli olduğu halde zina edenlerde, recim-taşlanmak suretiyle öldürü­lür.<br />
<strong>â)</strong> Haksız yere adam öldüren kimse, kısas yapmak suretiyle öldürülür, Bu üç hükmünde delilleri ve izahı, âyetlerle uzun uzun gerekir. Fakat bahsimiz çok uzayacak, bu sebeble fıkıhda beyan edilen bu   hükümleride<br />
kısa kısa saymış oluyoruz.<br />
Üç hükmü beyan eden bir hadisi şerif meali şöyledir :<br />
«Bir müslümanın öldürülmesi ancak üç hasletden biri sebebi ile helal olabilir.<br />
— Ya üzerinden nikâh geçmiş bir kimsenin zina etmesi ile recmedilir taşlayarak öldürülür.)<br />
— Yahut da müstümanı haksız yere kasden (bilerek) öldüren adam, öldürülür.<br />
— Yahutda İslamdan çıkıp ^mürten olan) Allah ve Resulüne karşı harb eden ve neticede öldürülen veya asılan yahut o yerden sürgün edi&#8217;en adam­dır.»   <a href="#_ftn182" name="_ftnref182">[182]</a></p>
<ol>
<li><strong>d)</strong> Hadisi şerifde «Faiz yemek» cümlesi ilede Kur&#8217;anı kerimde beyan edilen şu hükme işaret vardır :</li>
</ol>
<p>«Allah (c.c) plış verişi helal ve fâtzi (ribayı) haram kılmıştır.» Bakara, 275<br />
Faizin çeşidleri ve kötülükleri, fıkthdo beyan edilmiştir. Fikihdan olan «Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin üçüncü cildinde geniş bilgiler mevcut­tur.<br />
<strong>6)</strong> Hadisi şerifde, «yetimin malını yemek» cümlesi ilede yetimlerin mal­larını haksız yere zulmen yeminin haram ve tehlikelerini beyan den Nah* hükümlere işaret vardır. Maruf ve nak ölçüleri dâhilinde yetimlerin malını yemenin caiz olduğuda beyan edilmiştir.<br />
Kur&#8217;anı kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Yetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak)! yiyenier, karınlarına an­cak bir ateş yeyip doldururlar ve onlar, yakında alevli ateşe gireceklerdir.»<br />
Nisa     sûresi,   10<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Ey yetimlerin velileri (koruyucuları)! yetimleri,Ibüyüyüb) nikah çağına örmelerine kadar deneyin (koruyun). Eğer bulûğa vardıktan sonra kendile­rinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız, hemen mallarını onlara teslim edin. Büyüyüp ellerine alacaklar diye, c- mattan (yetimlerin mallarını), israfla yemeğe kalkışmayın. Şayet velî (yetimin koruyucusu) zengin ise, yetimin malına dokunmasın. Fakir olduğu takdirde, örfe göre (meşru şekilde) bir şey (ücret ve saire) yesin..»   Nisa sûresi, 6<br />
Evet yetimi evinde büyüten, işinde çalıştıran ve bir iş buyuran, o yeti­min ücretini vermesi lazımdır. Hatta öğreten ve talim terbiyesi İle maşkul olan hocası dahi bir iş buyurursa,,ü,cretini ödemesi gerektiği b.eyan ediimiş-tir. Ancak annesi buyurduğu ve yaptırdığı işler karşılığında, ücret ödemesi ge rekmediği açıklanmıştır.<br />
Yetimin hakkını koruyan ve yetime bakan kimselerin, cennette peygam­berimizle dip dibe komşu olacağı, dünyadada yetime bokan kişinin gönlü­nün sorudu, evinin bereketli ve ruhunun müsterih olacağı, ceşidli hadisi ne­bevilerde beyan edilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>f)</strong> Hadisi şerifde «Düşmanla göğüs göğüse çarpışma gününde harp sa­hasından dönüp, kaçmak» cümlesindede din, millet ve vatan müdafası ânın-</li>
</ol>
<p>da kaçmanın en büyük hıyanet ve fenalık olduğu beyan edilmiştir. Bu cümîe-dede.pek cok âyeti kerimelere işaret vardır. Fakat burada nakledemiyece-ğiz.<br />
<strong>9)</strong> Hadisi şerifde «Fuhuş ve kötülükten haberi ve ilgisi olmayan iffetli ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmek» Cümlesi ilede aile ocağın­daki saadet ve ahengi bozmak, ehli namus kişileri karalamak cinayetini i?-leyen âdi insanların kötülüklerini beyan etmiş oluyor.<br />
Ehli namus kadınlara iftira etmek. Her zaman görülmüştür. Hatta diz zaö Hz. Âişe validemize «ifik vak&#8217;ast» diye vasıflandırılan hâdise ile en ağır iftirayı yapmışlardır. Bu hâdise nûr sûresinin M. âyeti kerimesiyle başlayarak açık bir şekilde aydınlatılmıştır.<br />
Günümüzdede bu gibi haller, çeşidti neden ve seüeblerle görülmekte dir. Müfteriye 80 değnek vurulması hükmünün icra edildiği parlak zaman ve mekanda o âdi iftira olursa, artık bu gün daha acâibi işlenmekden alıkona-rraz. Zira sucun sahibi belfi olup ortaya çıksa, cezai müeyyide olan 8Odey-neği yememektedirler. Bu halde ve hareketde bir çok müfsidfere cüret ver­mekte ve serkeşlikleri artmaktadır.<br />
Zina He iftira edene yapılacak cezai müeyyide meali.:<br />
«İffetli müslüman kadınlara zina ile iftira edenler, sonra (bunu isbat İçin) dört şahid getirmeyenler (müfteriler vorya) işte bunlara seksen değ­nek vurun. (Hiç bir şey Hakkında) bunların şahitliklerini ebediyyen kabul et­meyin. İşte bunlar, fasıkların tâ kendileridirler.»   Nur sûresi, 4<br />
İffetli erkeklere zina ile iftira etmek, aynı günah ve haramdır.<br />
Bu hususu geniş şekilde ifâde eden fıkıh kitaplarına müracaat etmek lazımdır. Bizim «Müiteka Tercümesinin ikinci cildinde de beyan edilmiştir. <a href="#_ftn183" name="_ftnref183">[183]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720778"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>53 &#8211;</strong> (5) Yine Ebû Hureyre (R.A) deri mervtdir, demiştir :<br />
Resûlulfah (SAV) buyurdu :<br />
«Zina eden kimse, zina ettiği vakit : Mü&#8217;min olduğu halde zina etmez.<br />
— Hırsızlık yapan kimse, hırsızlık yaparken mü&#8217;min olduğu halde hır­sızlık yapmaz.<br />
— Şarap içen kimse, şarap içme esnasında mü&#8217;min olduğu halde şarap içmez.<br />
— Zulmen b;ir malı alan kimseye insanlar (korku ve heyecanla) bakar-tar iken gasbeden kimse, gasbettiği vakit mü&#8217;min olduğu halde kabıp almaz.<br />
— Sizin biriniz canilik (veya hainlik) yapdığt zaman mü&#8217;min ofduğu hal­de hainlik (hilekarlık) yapmaz.<a href="#_ftn184" name="_ftnref184">[184]</a><br />
— Binaen aleyh aman (bunları işlemekden) kaçınınız, kaçınınız,» <a href="#_ftn185" name="_ftnref185">[185]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720779"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerifde beyan edilen hüküm gereğince, haram ve büyük gü­nah olan zina, hırsızlık, şarab içmek, zulüm yolu ile malt gasbetmek ve hıya-netlikde bulunan kimse, îmanın kemahndan mahrum olur. Yukarda izah edil­diği üzere îmanın aslı yok olmaz. Zira büyük günah ve haramlar, sahibini kâ­fir etmez. Ancak haramlara helâl diye veya tahfif eden kimse kâfir olur. Yani hiçe sayan ve «gönlümün isteğini, alnımın yazısını işleyonım neden günah ve aytb olsun., gibi..» cümlelerle küçümseyen kimseler, kâfir olurlar.<br />
Şimdi bu hadisi şerif hakkında açıklayıcı tevilleri sıralayalım :<br />
Buradaki büyük günahları işleyen kimse, îmanı kâmil ile bu kötülüğü yapmaz, yahut Allanın azabından emin olduğu halde bu fenalıkları işlemez.<br />
Yahut Allaha itaat ve inkıyad ettiği halde bu kötülükleri yapmaz. Muti ve, itaatkar kimse, bu fenalıklara asla yanaşmaz. .Yahut bu fenalıkları işleyen kimse. Allanın azab ve cezasına müstehak olur. Bu korkudan dolayı İmanlı kimse böyle şeylere yanaşmaz.<br />
Yahut bu büyük günahları işlemekten inzör (korkutmak} için âKibetin kötülüğünü beyan etmiş oluyor.<br />
Yahut bu fenalıkları işleyen kimsenin İmanı, başının üstüne çıkıp gölge şeklinde durur. O kötüiükden tevbe ve rucû edince tekrar sahibine döner.<br />
Yahut bu fenalıkları işleyen kimse, Allahdan utanmadığı halde yapar. 7ira haya imandandır. Utanan kişi böyîe şeyleri işlemez. İşlerse, îmandan mahrum olan hayasızlıkdan dolayı yapar. Dolaysiyle kâmil îmandan mahrum dur, demektir.<br />
Bu mes&#8217;efenin daha geniş izahı, ikinci hadisi şerifde ve büyük günahlar bahsinde yazılmıştır. Ayrıca îmanın çıkış ve girişini temsîiî olarak ibni Abbas (R.A} in beyanını, hemen ilerde 54. hadisi şerifde okumuş olacağız. <a href="#_ftn186" name="_ftnref186">[186]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720780"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>54 &#8211;</strong> (6)   İbni Abbas (R.A) in rivayetinde :<br />
«Öldüren kimse, öldürürken mü&#8217;min olduğu halde öldürmez.» Zikredil­miştir.<br />
— İkrime (R.A) dedi. : İbni Abbas (R.A) a dedim ki: îman bu adamdan (katilden) nasıl soyulur?<br />
— Hemen ibni Abbas böylece dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi ve sonra çıkardı.<br />
— Binâen aleyh eğer tevbe ederse, iman ona böylece avdet eder, dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi.<br />
— Ebû AbdtHöh (yâni, İmâmı Buhârî) dedi : İşte bu kimse, tam mü&#8217;min olmaz ve o kimsenin îmanının nûruda olmaz.» Bu hüküm, Buhârînindir. <a href="#_ftn187" name="_ftnref187">[187]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720781"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>55 &#8211;</strong> (7) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir ;<br />
Resûiullah (S.A.V) buyurdu i<br />
ı&#8217;Münâfıkın alâmeti ücdür.» Müslim, şu cümleyi ziyâde etti : «Velevki (O Münafık) oruç tutsun, namaz kılsın ve müslüman olduğunu İddia etsin.» Bundan sonra Buhârî, müslim (Münafık alâmeti olan şu üç hükümde.) ittifak ettiler :<br />
«Münafık, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünden Va­dinden döner ve kendisine bir şey Emânet edildiğinde (emânete) hıyanetlik yapar.» <a href="#_ftn188" name="_ftnref188">[188]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720782"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifde «münafık» kelimesinin tarif ve izahı hemen ilerde 56. ha­disi şerifin altında gelecektir. Biz burada münafık alâmetinden olan üç adet hükmün kısa açıklamasını yapacağız.</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Münafık ahlaklı ve münafık amelli adamlar, konuşdularmı yalan ko-ruşurlar. Âdeta yalan lafı değirmen gibi öğütürler. Hiç düşünmez ve yalan söylemekden çekinip utanmazlar. Onların sermayesi yalandır. Bir utanmaz yüz, tükenmez sözleri vardır. Yalan, esah ne duyarlarsa hemen o duydukla­rının arkasına düşerler. İnceleyip araştırmadan zanla ve yalanla hüküm ve­rirler.</li>
</ol>
<p>Halbuki duyulan her sözün arkasına düşmek doğru olamaz. Zira söyle­nen ve duyulan söz doğruda olabilir, yalanda olabilir. Bu sebebden şuurlu mümin, hem söyleyeceği sözün doğru veya eğri olup olmadığını evvelâ kal­binde inceleyip araştırır, düşünür, sonra söyler. Münafık ise, düşünmeden, araştırmadan ağzına ne gelirse, onu söyler.       :<br />
İşte Resûlüllah (S.A.V) münafıkların laf konuşma kabiliyetlerini bu şekil­de beyan etmiştir.<br />
Müslüman böyle münafık amellerini işlemez, dosdoğru konuşur. Hem insanların yanında itibarlı ve itimatlı bir kişi olur ve hem Allahın katında yardıma, sevilmeye, lûtfa lâyık bir kul olarak dünya ve âhiret saadetini ka-znnır.<br />
Dûğru konuşanların dünyada işlerinin mükemmel olacağı ^e âhiretts Cjünahdan arınmış ter temiz bir rnüslüman olarak mükâfatlandırılacakjan, muhtelif âyetlerde beyan edilmiştir.<br />
Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurutmuştur<br />
«Ey Müminler! Allahdan korkun ve dosdoğru söz söyleyin ki, (Aileni size işlerini?! düzeltip muvaffakiyet versin ve günahlarınızı bağışlasın.» Ahzab sûresi, 70-7!<br />
Ataların bir sözü vardır: «Doğrunun yardımcısı Aiiahdır.»<br />
Gerçek mümin doğru konuşur yalan söylemez, ve hatta yalan söyleyen­leri sevmez, yalan söyleyenlerle sohbet etmez. Yalan söyleyenlere iltifat et­mez.<br />
Münafık amelli kimseler ise, sermayesi yalandır. Yalan düşünür, yalan konuşur ve yapdığı işleri yalanla veya yalandan yapar. Onun için atalar : «Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar» demişler<br />
Bu sebeble münafık amelli yalancılar, dünyada insanlar yanında îtibar-5iz, İtimatsız ve iğrenç kişiler olarak karşılanır. Allanın katında da en ac: ve şiddetli azabla azablanacakları, beyan edilmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>b)</strong> Resulü Ekrem efendimiz buyurduğu üzere, her ne kadar namaz kıfsa, oruç tutsa ve müslümanlığında iddialı olsa. yinede münafık amelli ve</li>
</ol>
<p>ahlakii adamlar; hayırlı bir işi yapmayı veya her hangi bir şeyi vermeyi vaad ederler, fakat o sözlerinde durmazlar, sözlerinden dönerler. Yapacakları şeyi yapmazlar. Anlcşarak sattıkları ve muhayyerlik şartı gibi meşru mazeret olmadığı halde cayariar, verdikleri sözlerinden rucû ederler. Evet münafık amelli adamlar, işte böyle kötü ve haram amelleri, işlerler.</p>
<ol>
<li><strong>c)</strong> Münafık amelli insanlar, kendilerine maldan, mülkden, paradun, ka­ndan, kızdan veya candan bir şey emanet edilince, o emânete hiyânetlik ederler. Bu sebebden emânete ehil ve lâyık,olmayan kimselere, her hangi bir şeyi emânet etmemeyi ve emâneti ehline tevdi etmeyi, hem halikı zülcela! ve hem Resulü Ekrem efendimiz beyan buyurmuşlardır.</li>
</ol>
<p>Kur&#8217;am kerimde şöyle buyurulmuştur :<br />
«Muhakkakki, Allah (c.c.) size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adaletle hükmetmenizi emreder.» Nisa sûresi, 58<br />
Komşu, diğer bir komşudan ma! ve saire istediğinde emânet ehli ise verilir. Emânet ehli değii emânete hiyânetlik yapan tipinden ise, verilme?..<br />
Keza insanın kızı, bir emânettir. Verilme çağı geldiğinde ehline vermek lazımdır. İlim ve makam mansıbda birer emânettir. Ehillerine verilmesi ge­rekir.<br />
Fasık ve fecir olup, fescd gayeli olan kişilere Mim öğretmek, domuz ve hınzırların boğazlarına cevher takmak gibi, kötü olduğu muhtelif hadisi şerif­lerde beyan edilmiştir.<br />
Makam ve mansıba veya her hangi bir vazifeye lâyık olmayan kişilere vazifeyi tevdi edip vermekde, emânete hıyanetliktir. Söylelerine vazife ver­mek kıyamet aiâmetlerindendir.<br />
Nitkim Peygamberimi &#8220;(S.A.V) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuş­tur :<br />
«Bir iş, ehünin gayrisine verildimi, kıyameti bekle.»<a href="#_ftn189" name="_ftnref189">[189]</a><br />
Evet müminler, hem emânete ehil olmalı ve hemde emâneti ehline tevdi etmelidirler. Böyle olan kişiler, hak talanın sevgili kullarıdır. Mal mülk, poz ve yazı gibi şeylerin emânet edilmesi halinde, emânete sahip olurlar.<br />
Kur&#8217;am kerimde şöyle buyurulmuştur ;<br />
«Ey Müminler! Allaha ve Peygambere hainlik etmeyin. Bile bile aranız­daki emânetlerede hiyânetlik etmeyin.»                               Enfaf sûresi, 27<br />
Diğer bir âyeti kerime meali :<br />
«(Hakka teslim olan) onlar (müminler), emânetlerine ve verdikleri söze riâyet ederler.»                                                                   Mearic sûresi, 32<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Eğer bir birinize emniyet ederseniz, kendisine güvenen kimse, üzerindeki emâneti sahibine ödesin ve (hiyânetliK yapmakdan) Rabblsl olan Allah-dan korksun.» Bakara sûresi, 283<br />
İşte bu gerçeklere taanan mümin, emânet ehli olur. Yapılan emânete hiyânetlik etmez. Zira emânete hiyânetliK yapan, sözünden dönen iki yüzlü münafıklardan olun<a href="#_ftn190" name="_ftnref190">[190]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720783"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>56 &#8211;</strong> (8) Abdullah ibni Amr (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (SAV) buyurdu :<br />
«Dört şey kimde bulunursa, O kimse hâlis munâfıkdır. Ve bir kimsede bu dört şeyden bir haslet bulunursa, o kimsede nifak hasletlerinden bir has­let vardır, tâki terk edinceye kadar, {o nifak hasleti olan dört şeyde şun­lardır<br />
<strong>1 &#8211;</strong> Kendisine emânet edildiğinde, hiyânetlik yapar,<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Konuştuöu zaman, yalan söyler,<br />
<strong>3 &#8211;</strong> Bir kimseye söz verdiği zaman sözünden döner,<a href="#_ftn191" name="_ftnref191">[191]</a><br />
<strong>4 &#8211;</strong> Ve bir kimseye husûmet yapdığında azgınlık yapar.» <a href="#_ftn192" name="_ftnref192">[192]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720784"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi ş&#8217;erifae beyan edilen dört adet münafıklık alâmeti hakkında izandan evvel «Münafık» Kelimesinin tarif ve îzahı ile buradaki manasını ve hükmü­nü izah edelim.<br />
Münafık : nifak kelimesinden gelmiştir. Nifak, tüğatta; iki yüzlülük ma­nasınadır.<br />
Şeriatda nifak, teinde gizli olanın muhalifini izhar etmektirki, içi dışına uymayan, içi başka dışı başka, oluşu başka görünüşü başka demektir. Ol­duğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan amel ve hareketin şekli­dir.<br />
Bu hadisi şerif dek i dört hasleti veya dört hasletten birini taşıyan, ışie-yen kimseye   «Münafık» denmesi, münafık amelli kimse manasınadır. İçi Kâfir dışı rr.üslüman manasını taşıyan münafık manasına değildir. Zira is-:ârmn hükümlerini kabul etmiş bir kişinin bâzı fenalıkları işlemesi, o hakikat-farı inkar manasını taşımaz. Bu hususda bazı görüşleri şöyle sıralaya biliriz :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Buradaki nifak, îtîkad ve imanı yok ederek islamı inkâr mânasını raşıyan nifak değil, içi dışına uymayan, gizlediğinin zıddına inanan mâna­sında olmayıb sâdece amel bakımından asıl münafıkların amelini işlemek manasınadır.</li>
<li><strong>b)</strong> Yahut buradaki münafıklık, münafıkların amellerini kendilerine iîi-yad edinmiş demektir. Bir nevi âdet edinip san&#8217;at ve hünermiş gibi nifak amellerini işler.</li>
<li><strong>c)</strong> Kâdi beydâvi hazretleri, «Bütün nifak amellerinden men etmenin sebeb ve hikmeti cenabu hakkı eğlenip maskaraya alarak istihza şekli gö­rülebileceğinden küfre varan nifakla birleşme ihtimalıda vardır. Çünkü şüp­helinin etrafında dolaşmak harama sokulma tehlikesini ortaya kor ve en tehlikeli olan küfre varmak olabilir.» demiştir.</li>
<li><strong>d)</strong> Yahut örf ve adette bilinen «içi dışına zıd olan, sözü özüne uyma­yan gibi..» mânayı ifade eden nifak şeklidir.</li>
<li><strong>e)</strong> Yahut münafık amellerini kendilerine meslek edinmeleri için, o kötü amelleri işlemkten tahzir ve tekdir içindir.</li>
<li><strong>f)</strong> Yahut buradaki nifak, itikadı nifak olmayıp, amelî nifakdır. Yani küfre varmaytp ancak kâfir olan münafıkların amellerini işlemektirki, bu şekildeki amelin kötüfüğüde aşikârdır. Zira nifak, şer&#8217;an küfrü gizleyip hükümleri açık-iamak, demektir.</li>
</ol>
<p>Örfde nifak ise, mâsiyet ve günahları gizleyip taât ve iyi amelleri aleni işlemektir, yani münafık amelini işlemektir. Buradaki nifak ve münafıklık, cmelî oian bu nifak oinsindendir.<br />
Fakat bu kötülükleri iyi ve helal itikat ederek işlerse, bu takdirde kâfir oları îtikad ye îmanda münafık olur.<br />
Hadisi şerifde beyan edilen dört adet münafık ameli, ehemmiyetine bi­naen beyan edilmiştir. Yoksa münafık ameli dört adetten ibaret değildir. Veya başka &#8216;münafık amelleri bu dördünün içinde toplandığından dört adet beyan edilmiştir.<br />
Burada münafık amellerinden bazılarımda Kur&#8217;anı kerimden okuyalım :<br />
«Elbet münafıklar (dilleri ve amelleri ile îman ve islâmı aşikar edip kalp­lerinde küfrü gizleyenler), Zanlarınca Allaha hile yaparlar. Halbuki Allah on­ların hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman, istemiye istemiye kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allahı pek az hatıra getirir anarlar.»                                                                                     Nisa sûresi( 142<br />
Diğer âyeti kerime meali şöyledir :<br />
«İnsanlardan bir kısım kimselerde vardır, biz Allaha ve âhiret gününe inandık, derler. Halbuki, onlar iman edenlerden değildirler.<br />
— (Güya kalblerindeki küfrü örtmekle) cenabu hakkı ve müminleri al­datırlar. Bilmezler ki, onlar ancak kendilerini aldatırlar.<br />
— Onların kalblerinde nifak ve hased hastalığı vardır. Cenabu Allah (kitabı ilahisini indirmekle) onların kalblerindeki hastalıkları artmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için şiddetli bir azab vardır.<br />
— Onlara, yer yüzünde (küfür ve nifaklarımızı gizleyerek müminleri al­datıp) fesadltk yapmayın, denildiği zaman, bizim gayemiz ancak ıslah etmek­tir, derler.<br />
— Dikkat edin ve bilinki, onlar {münafıkiar( ortalığı ifsad edenlerin ta kendileridir. Fakat şuurları yok, farkında değillerdir..»Bakara sûresi, 8-12<br />
Bu Âyeti kerimelerdeki hükümlere işaret eden Peygamberimiz, münafık amelli insanlar konuştuğunda yalan söyleyeceklerini, emânete hiyanetlik edeceklerini ve verdikleri sözlerinden dönen kimselerden olacaklarını be­yan buyurmuştur.<br />
Verdiği-sözünden dönen, namaza hiyanetlik eden ve ağzından yalan üğüden adamlar, elbet münafık amelli müfsit insanlardır.<br />
Hadisi şerifde dördüncü madde olan şiddetli husûmet ve düşmanlığı söylemeklede Resulü Ekrem efendimiz şu mealdeki âyeti kerimelere isârefc buyurmuştur :<br />
«İnsanlardan bir kısmıda vardırki (Habibim) onun dünya hayatına dit oîan zarif sözü senin hoşuna gider, ve o sözü kalbindeki olana uygundur, diye yemin ederek Allâhı şahid tutar. Halbuki o (içi dışına uygun olmayan münafık), düşmanların en şiddettisidir.<br />
— O (münafık) senin yanından ayrildımı, yer yüzünde fesad çıkarmaya, ekini (bağı bahçeyi v.s.) ve nesli (koyun, deve, sığır ve emsali nesli olan hay­vanları) helak etmeye koşar. Allah (c.c.) fesad çıkarmaya ve fenalık yapma­ya razî olmaz.» Bakara sûresi, 204-205<br />
Bu âyeti kerimeler üzerinde de çok ve çok düşünmek lazımdır. Zira gü­nümüzde gelip insanın yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazan iki yüzlü, adamların, bu münafıkları taklid ettikleri gayet açıkdır. Allanın Resulünün huzuruna geliyor, dizini Resulü Ekrem efendimizin dizine dayayor, gözleri yaşlı halde içden bağlı olduğuna Aflahıda şâhid koşuyor. Resulü Ekrem efen­dimizin huzurundan aynlıncada, müslümanlann otlarını ekinlerini, bağ ve bahçelerini, hurmalılkarını tahrip edip perişan ediyorlar. Hayvanlarının ku-iak ve kuyruklarını kesiyorlar veya tamamen öldürüyorlardı. Tabiiki bu işle­ri gizli ve sakh yapıyorlardı.<br />
İşte münafık amelli adam, insanın yüzüne karşı güler, yaltaklanır. Ayrı-iıncada arkalayı olmadık kötülükleri yapar, arkadan kuyu kazmaya çalışır veya   kazar, <a href="#_ftn193" name="_ftnref193">[193]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720785"></a>Tercümesi :</h3>
<p><strong> </strong><br />
<strong>57 &#8211;</strong> (9)   İbni Ömer (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Münafikin misâîi, döllemek (aşmak) maksadiyle kâh bu ve kâh şu ko-yunc cşmak için iki koyun arasında koşan koç gibidir.» <a href="#_ftn194" name="_ftnref194">[194]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720786"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerifde münafık amelli kişilerin iki yüzlülüğü, iki koyuna aş­mak isteyen döliük koça teşbih edilmiştir. Şehvetinin icrası için gözü dön­müş ve kızmış bir koçun oradan oraya koşması gibi, münafık adamlarda, bir bakarsın müslümanlarla, birde bakarsın kâfirlerle beraber olurlar.<br />
Münafık, kimin yanına varırsa ondan olur. Rüzgâr nereden eserse o ta­rafa dönen yelpaze gibidir. Hangi kurup, fırka ve zümreyi görürse, onlardan olur ve fırsatı, kollar, yeri gelince bu gün ak dediğine, görülür ve bilinir bfc aybı olmadığı halde yarın kara der.<br />
Hadisi şerifde şu mealdeki âyeti kerimeye işaret vardır ; «O münafıklar, küfürle îman arasında tereddütdedirler. Ne müminlere ve nede kafirlere bağlıdırlar. Allah (c.c.) kimi dalaletde bırakırsa, artık (habi-bim sen) ona kurtuluş yolu bulamazsın.» Nisa sûresi, 143<br />
Diğer âyeti kerime meâii ;<br />
«(O münafıklar) birde müminlerle karşılaştıkları zaman : Bizde (sizin gi­bi) îman ettik, derler. Halbuki şaytaniarıyla (kâfir ve fasık dostlariyle) yalnız başınc; kaldıkları zaman : Biz (dinde) sizinle beraberiz, biz ancak (müminleri) alay et- v-lorlz, derler.» Bakara sûresi, 14<br />
Bu âyeti kerirne ve hadisi şeriflere çok dikkat etmek lazımdır. Zira in­san, bilmeyerek veya bilerek bu fenalıkları bir marifetmiş gibi işleyebilir. Çe-şıdii menfaatine , dolayı bu kötülüğü işler, ondan sonrada «işin bitinceye kadar kâfire days nemek vardır* diyerek örümcek yuvası ve ağının evi mesa­besinden yalandan uydurulmuş belerle kendisini mazur görmeye çalışır. Cenc-bu hak bütün müslüman kardeşlerimizle bizlere, olduğu gibi gö­rünen ve göründüğü gibi olan, ciddi ve ehli namus insanların ihiası ile hare­ket etmeyi nasib buyursun; Amin.<br />
Dünyadaki fenalık ve rezaleti kâfirlerdende eşed oıan münafıkların, ahiretde görecekleri cezalarını beyan eden ilâni hüküm meâllerininde bir ka-cını okuyalım.<br />
Bir âyeti kerimede şöyle buyuruimuştur :<br />
«Ailahü teâfa münafıklar!, ettrkleri istihzanın cezası île cezalandırır, ve akşınlıkları içinde başrboş dolaşmalarına mühlet verir.» Bakara sûresi, 15<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Şüphesizki münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar (ce­hennemin dibinde dirler). (Habibim!) asla ve kafa onların azabım kaldırıp yok edecek bir yardımcı bulamazsın.» Nisa sûresi, 145<br />
Evet müslümanlara, İki yüzlü münafıkların zarar ve kötülükleri, kâfirler­den daha eşed ve daha kötü olduğundan âhiretde görecekleri azabda kâfir­lerin azabından daha eşed olacaktır. Zira ceza amelin cinsindendir. Amel ne derece ise, cezada o nisbet ve o derecede olur.<br />
Küfrü açıkdan görülen kâfire, hiç bir mümin aldanip bel bağlamaz. Kendini ondan korumasını bilir. Fakat dışdan mümin ve müslüman görünüp içinde küfrünü saklayıp islam ve müslüman düşmanı olan münafık, mümini can evinden vurur. Çünkü onun görünüşüne ve sözüne mümin inanır, îtimad eder. Halbuki en azılı ve tesirli düşman imiş, zamanla onun ağına düşünce mümin çok ve çok zarar görür.<br />
İşte bu yüzden iki yüzlü münafıkın zararı, kâfirden eşed olduğundan âhiretdede cehennem azabı, münafıklara kâfirlerden eşed olacaktır. Cenabu hak bizleri münafık alâmetlerinden uzak eylesin. Amin, <a href="#_ftn195" name="_ftnref195">[195]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720787"></a>Büyük Günahla İlgili İkinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720788"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>53 &#8211;</strong> (10) Safvan ibni Assai (R.A) den mervidir, demiştir : «Yahudi, arkadaşına dedi: Bizimle şu Peygambere (S.A.V) git. Bunun üzerine arkadaşı yahûdiye dedi : Peygamber deme, Zira eğer senden işidir-se, sevincinden onun gözü dört olur Ve bundan sonra yahûdî ile arkadaşı Resûiullaha (S.A.V} geldiler ve Peygamberden hükümler beyan eden dokuz âyetten sordular.<br />
— Hemen Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«AHâha hiç bir şeyi şerik koşmayınız, hırsızlık etmeyiniz. Zina yapma­yınız, haklı olanlar müstesna Allâhü teâlanın haram kıldığı bir nefsi öldür­meyeniz, sihir yapmayınız, Rîbâyı (faizi) yemeyiniz, namuslu kadına zina ile if­tira etmeyiniz, kâfirlerle savaş yaparken harp gününde firar etmeyiniz ve Ey yahûdî bilhassa siz cumartesi gününde tecâvüz etmeyiniz.»<br />
— Safvan (R.A) dedi: Yahûdî ile arkadaşı Resûlullâhın ellerini ve ayak­larını öpdüler ve şüphesiz sen Nebiyyi Muhteremsin şehâdet ederiz, dediler.<br />
— Resûlullah (S.A.V) buyurdu : «Bana uymayı sizden ne men ediyor?»<a href="#_ftn196" name="_ftnref196">[196]</a><br />
— Yahudi Ne arkadaşı dediler : Muhakkak Davut (A.S), Zürriyetinden Peygamberin devam etmesi için Rabbisine duâ etti ve eğer biz sana tâbi olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.» <a href="#_ftn197" name="_ftnref197">[197]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720789"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde sayılan dokuz madde hakkında gerekli malumat, yukar-daki hadîsi şeriflerin îzah bölümlerinde zikredilmiştir. Ancak biz burada Ra-sûlüllâhın huzuruna gelen iki yahûdînin tezat hâlindeki davranışlarına işaret edeceğiz.<br />
İki yahûdî gelirken birisi peygamber efendimize «Peygamber» demeyi uygun görmeyor, arkadaşını îkaz ediyor. Beraber geliyorlar. Dokuz sual so­ruyorlar, cevabı alınca her ikiside peygamber efendimizin ellerini, ayaklarını öpüyorlar ve Peygamberliğine şehâdet getiriyorlar.<br />
Burun üzerine Peygamberimizin, «Bana uymayı, sizden ne men sdi-yor?» buyurüğur.a karşıhkda, gûyâ Dâvud aleyhisselâm, neslinden peygam­berin devam etmesi için dua etmişde, ondan ve birde iman ederlerse yahû-dî&#8217;er onları öldürürlermiş!.<br />
İşte bu yahûdîlerin davranışları, iki yüzlü, yalan sözlü, içi başka dışı başka olan münafıkların amel ;ve hareketlerinin aynısıdır. Zira adamların uzakdan gelişleri başka, peygamberin huzuruna gelince hareketleri yine<br />
başka ve aynı zamanda Dâvud aleyhisselâma yalan isnad etmek suretiyle güya ona tâbi ve itaatkâr olduklarını söyieyorlar. Halbuki, Zeburda, Tevrat ve İncilde, peygamberimizin peygamberliği ismiyle, cismiyle ve her şeyiyle zikredilmişti. Onlardan hakîkata âlim olanlarda vardı. Belki bu yahûdîlerde, biliyorlardı. Fakat inanamadıklanndan gerçeği göremiyen ve anlayamıyan iki yüzlü münafıklar misâli rezalet işleyorlar.<br />
Aslında yahûdîler, islâmın ve müslümanların en azılı ve en eşed düş­manlarıdırlar.<br />
Bu husus Kur&#8217;anı Kerimde şöyle beyan ediliyor :<br />
«And olsun ki (Ey habîbim!) yahûdılerle müşrikleri, müminlere düşman­lık bakımından, insanların en şiddetlisi bulacaksın.»Mâide sûresi, 82<br />
Yahudilerin gelişlerinden anlaşılması gereken diğer bir hususda şudur:<br />
Peygamberimize bu iki yahûdînin dert ve meselelerini sormaya gelme­leri de, şayanı dikkattir. Müslümanların müracaat edib dertlerini İzah edip ikna edici cevabı aldıkları gibi, yahûdîlerde gidiyorlar, çok ve çok tatmin oluyorlar. Sevinç ve memnuniyetlerini de Resulü Ekrem (S.A.V) efendimizin ellerini ayaklan öperek beyanda bulunuyorlar.<br />
Peygamberimizin bütün insanlara önder ve rehber olduğu böylece gö­rülmüş oluyor. Binâen aleyh onun makamım işgal eden onun varisleri olan Din adamlarıda, her cemaatin iltifat edip değer vereceği, ona müracaat ederek dertlerini anlatıp çâre bulabilecekleri kimseler hafinde olmaları gere­kir.<br />
Günümüzdeki bâzı tefrikacıtarın maşası hâline gelib, bir kısım halkın inanıb, diğer kısımlarında inkar ettikleri Din adamları gibi olmamak gere­kir. Gerçek ve doğru yolda olan din adamları, bütün cemaat ve cemiyetlerin müracaat edebileceği kişiler hâlinde olanlardır.<br />
Peygamberimizin bütün insanlığın irşad ve îmanı için gönderildiği şu mealdaki âyeti kerîmede beyan edilmiştir :<br />
«(Ey habîbim!) biz, seni ancak bütün insanlara cenneti müjdeleyici ve cehennemden korkuducu olarak peygamber gönderdik..»     Sebe sûresi, 28<a href="#_ftn198" name="_ftnref198">[198]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720790"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>59 &#8211;</strong> (M) Enes (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurdu :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Lâilâhe illallah &#8211; Allahdan başka ilah yoktur, diyen kimseye taarruz­dan kaçınmak, (küfürden başka) bir günâhından dolayı bir kimseyi tekfir et­me ve (yine küfürden başka büyük günah dahi olsa) işlediği bir amelinden dolayı islamdan çıkarma.</li>
<li><strong>b)</strong> Cıihâd, Allâhü tedlanin beni (cihâd emri veya tebliğ vazifesi ile) gön­derdiği zamandan bu ümmetin en son gelenleri, decca! ile savaşıncaya ka­dar devam edecektir, bu cihâdı, zâlimin zulmü ve âdilin adaleti sakıt etmez.<a href="#_ftn199" name="_ftnref199">[199]</a></li>
<li><strong>c)</strong> (İmanın üç hasletinden üçüncüsüde) Hayır, şer her şeyin kaderi Hâni ile olduğuna inanmaktır.» <a href="#_ftn200" name="_ftnref200">[200]</a></li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720791"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde geçen îmanın aslından ve alâmetlerinden olan üç haslet, çok ve çok mühimdir. Zira bugün bu hasletlere sahib olanlara küfür kelime­sini söyleyen, küçümseyen veya hiçimseyenler, pek çoğalmıştır.<br />
Meselâ : Çeşitli kurup ve fırkalara mensub olanlar, kendilerine iltihak etmeyen veya kendilerini desteklemeyenlere «küfür» kelimesini söylemek­tedirler. Bu iltihak etmeyenler veya desteklemeyip ilgilenmeyenler, mihrab-da imam, hutbede hatip, kürsüde vaiz, beş vaktini kılan, zekatını veren, oru­cunu tutan ve hac farizasını edâ eden müslümanlarda&#8217;nda olsalar, çekinme­den yine serserice kötüleme, ithametme ve tekfir etme dalâletine düşenlere şâhid oluyoruz, duyuyoruz.<br />
Zavallı adamcağızlar, başkasına «kâfir» demekle belkide ve muhakkak kendileri kâfir olacaklarını, veya olduklarını bilemiyorlar.<br />
Evet akıllı müslüman, bir mümine bir günahından veya kötü olan bir amelinden dolayı küfür kelimesi ile ısnad etmez. Zira böyle hareket etmek, imanlı ve kâmil bir îmana sâhib olmanın alâmetinden olduğu, peygamber efendimiz tarafından beyan buyurulmuştur.<br />
Firakı dâlleden Havâricler, bir müslüman büyük günah veya küçük gü­nah işledim! kâfir olur, demişler. Keza mutezilelerde, küfürle îman arasında bir mertebede olduğunu söylemişlerdir. Yani büyük günâh işleyen kimseye ne müslüman ve nede kâfir hiç birisini söylemiyorlar. îmanla küfür arasında olur, demişlerdir.<br />
Bu her iki fırkanın, tehlikeli ve kötü yolda ve akidede oldukları aşikar­dır. Zira âyeti kerime ve hadîsi şeriflere muhalefetleri meydandadır.<br />
Bir de hak yolunda cihad etmenin, Deccâl ile savaşıncaya kadar devam edeceğini beyan buyurmasıda, cihâdın kıymetli ve çok mühim bir vazife ol­duğuna işarettir.<br />
Cihadın en efdalı, zâlim sultanın yanında ve zamanında hakkı olduğu gi­bi söylemek ve yapmakdır. İslâmı alaya aian, ağızlarında geveleyen, islam-dan bahseden veya islâmı yaşayanların hoş karşılanmadığı bir zaman ve mekanda, islâmı savunmak için her çeşit mücâdele ve cihad yolunu tâkib etmek, elbet çok ve çok değerli amellerdendir.<br />
Yazıyla, sözle, amelle, maila, mülkle, evlad ve ahfadla bu cihadı yap­maya çalışanlar, elhamdülilflah bugün devam etmektedir, ve kıyamete ka­dar, hem dînimiz bakî kalacak ve hemde hak mücâdelesi devam edecektir Yeterki cenâbu hak, bizleri ve neslimizi bu kıymetli dâvanın birer neferi olarak çalışmamızı ihsan buyursun, devam ettirsin. Amin.<br />
Deccâlın gelmesi keyfiyeti hakkında, çok çeşitli rivayetlerle hadîsi şe­rifler vardır. Kıyametin büyük alâmeti olarak beyan edilmiştir. Deccâlın otuz dan fazla olduğuda bâzı hadisi şeriflerde zikredilmiştir. Fakat en büyük ve en azılısı, Deccâlın zuhuru ânında Isa aleyhisselâmın yer yüzüne ineceği ve azgınlıkda son hadde varmış olan Deccâh öldüreceğini bizzat peygamberi­miz buyurmuştur.<br />
Ayrıca yukarda geçen 42. hadîsi şerifin izahını dikkatla okuyunuz.<br />
Akait kitablarında bu mevzu açık bir ifâde ile yazılmıştır, keza Emâüde şöyledir :<br />
«İsa (A.S), ilerde gelecektir. Sonra azgın ve çapkın olan Deccâh öldü­recektir.»<br />
Bu gerçekler açık iken, bazı sapık fikirliler, Deccâlın zuhurunu ve İsâ aleyhisselâmtn yer yüzüne ineceğini inkâr etmektedirler. Gerçek mümin, böyle sapıklara iltifat etmez. Kader hakkında, ikinci hadîsi şerifin izahına bakınız. <a href="#_ftn201" name="_ftnref201">[201]</a></p>
<h3><a name="_Toc125720792"></a></h3>
<h3>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>60 &#8211;</strong> (12) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (SAV) buyurdu ki:<br />
«Kul, zina ettiği vakit: Sman çıkar, sanki başının üstünde gölge gibi olur. Binâenaleyh o amelden (zinadan) çekindiği vakit, îman ona tekrar döner.»<a href="#_ftn202" name="_ftnref202">[202]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720793"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm hakkında şu anlayışlar ve İzahat vardır :</p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Mümin, zinayı haram ve günah olduğunu bilip inandığı halde yapar­sa, ondan îmanın nuru ve kemâh çıkar. Zinadan tevbe edrb   çekindiğinde îmanın nur ve kemâli tekrar avdet eder.</li>
<li><strong>b)</strong> Zinada bulunan bir müminden, îmanın en büyük ve mükemmel olan şubesi haya, ondan çıkar. Tevbe edib zinadan çekindiğinde îmanın şubesin­den olan haya tekrar avdet eder.</li>
<li><strong>c)</strong> Yahut zina eden bir kişi, sanki kendisinden îman sökülüp çıkan za­vallı kimselerin hali gibi, çirk   ve müievvesliğe dalan kimse gibidir. îmanını kirletir, îmanı olmayan kimseye döner, demektir. Zira kâmil îman, sahibine böyle mülevves ve kirli işleri yapdırmaz.</li>
<li><strong>d)</strong> Yahut bu hadîsi şerifi Resulü Ekrem efendimiz, müminleri böyle kö­tülükleri işlemekten kaçındırmak için tekdir ve tahzir için buyurmuştur Zira zinayı haram ve günah kabul ederek işleyen kâfir oîmaz. İmandan çıkmaz. Asî ve günahkâr bir mümin olur.</li>
</ol>
<p>Her ne şekil ve maksadla olursa olsun, zina en kötü ve haram ameller­dendir. Zinaya tevessül eden bir kişi, kendi anasına, kız kardeşine, hanımına halası ve tezyesine başka birisi zina yaparak tecâvuzda bulunmasına gönlü râzî olmaz. Hoş karşılamaz.<br />
Başkasının ırzına tecâvüz ederek zinada bulunmak isteyenler, evvelâ bunları düşünmeli ondan sonra ile tecâvuza bakmalı. Böyle şuur ve izanla düşünen bir mümin, asla ve kafa zinaya tevessül etmez.<br />
Şu hakîkatı iyi bilmek lazımdır. «Zina yapana, zina yapılır, ilin kapısını çalanın, kapısı çalınır. İlin ırzına yan bakanın, ırzına yan bakılır.»<br />
Ataların bir sözü vardır. «Çalma kapıyı, çalallar kapını.»<br />
Evet «bu dünya, et kulum bul kulum, dünyasıdır.» Eden bulur. Ama er, ama geç, mutlaka eden, bulur, yapana, yapılır.<br />
Zinanın çeşitleri ve şekilleri hakkında gerekli bilgi, ileride seksen altın­cı (86). hadîsi şerifde gelecektir. <a href="#_ftn203" name="_ftnref203">[203]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720794"></a>Büyük Günahla İlgili Üçüncü Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720795"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>61 &#8211;</strong> (13) Muaz (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) bana on kelime ile vasiyyet etti ve buyurdu ki ;<br />
<strong>1 &#8211;</strong> Yakılmak ve öldürülmek tehdidi ile karşılaşsan dahi, Allahü teâlâ ya hiç bir şeyi şerik koşma,<br />
<strong>2 &#8211;</strong> Ehli iyâlinden ve mâlinden ayrılmayı emretseler dahi. Anana, Ba­bana asla ve kat&#8217;â muhalefet (isyan) etme.<br />
<strong>3 &#8211;</strong> Farz olan namazı bilerek kat&#8217;iyyen terk etme; Zira bir kimse bilerek farz namazı ter* ederse, o kimseden Allâhü teâlânm zimmeti (sıkor-tası) kalkar.<br />
<strong>4 &#8211;</strong> hiç fair suretle şarap içme; Zira şarab, bütün kötülüklerin ba­şıdır.<br />
<strong>5 &#8211;</strong> Mâ&#8217;siyet (günah) işlemekden kaçın; Zira günah işlemekle Al­lâhü teâlânın gazabı (sana) helâl olur,<br />
<strong>6 &#8211;</strong> İnsanlar helak olsa (kırılsa) dahi, harp meydanından kaçmakdan   çekin.<br />
<strong>7 &#8211;</strong> sen bir memleketin insanları içinde bulunurken,   İnsanlara<br />
(bir hastalıkdan dolayı) &#8211; ölüm (kırılmak) isabet ederse, (O insanların içeri­sinde) sebat et (oradan ayrılma),<br />
<strong>8-</strong> Kendi kazancından (ana sermâye ve kârinden) aile efradına<br />
[İhtiyaçlarını karşılayacak şekilde) intak et,<br />
<strong>9-</strong> Aile efradından edep maksadı ile asanı (değneğin)i kaldırma,<br />
<strong>10-</strong> Onian (aile efradını) Allâha karşı gelmekten sakındır.» <a href="#_ftn204" name="_ftnref204">[204]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720796"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>62 &#8211;</strong> (14) Huzeyfe (R.A) den mervidir, demiştir ki : «Nifak, ancak Resûluilah (S.A.V) zamanında idi. Ama bugün, küfür veya îman vardır.»<a href="#_ftn205" name="_ftnref205">[205]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720797"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Hz   Huzeyfe (R.A) kimdir?<br />
Hz. Huzeyfe (R.A), aslı yemenli, Ebu Abdillah künyesi ife mâruf ve Hu-zeyfetülyemânî lakabı ile lakablandırılmıştır. Peygamberimizin sır ve gizli olan haber ve hükümleri bildirdiği sahâbesidir. Bilhassa münafıkların isim­lerini liste hâlinde bildirdiği sırları bu bilirdi. Onun için bu hayatta iken bir cenaze vuku bulursa, Hz. Ömer (R.A) bakar, cenazede Hz Huzeyfe bulu­nursa, oda iştirak ederdi. Şayet Hz. Huzeyfe cenazede hazır bulunmazsa, Hz. Ömerde cenaze namazına iştirak etmezdi.<br />
Hatta Hz. Ömer (R.A), zaniün zaman : «Ey Huzeyfe kardeşim! Allah aşkına söyle, münafıkların listesinde bende varmıyım.» dediği zikredilmekte­dir.<br />
Cennetle tebşir edilen Hz. Ömer (R.A), hak teâlânın rahmetinden mah­rum, azabının en şiddetlisi ile azablanacak olan münafıklardanmıyım aca­ba! diyerek bu şekilde dikkat eder ve hassasiyet gösterirse, bizlere ne yap­mak ve ne şekilde dikkatli olmak gerektiği artık gayet açıktır.<br />
&#8216;Kıyamet alâmetlerinin küçüklerinden pekçoğunuda Resulü Ekrem efen­dimiz, bu mübarek Hz. Huzeyfeye bildirmişti.<br />
Kendisinden, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebidderdâ ve daha pek çok saha­be ve tabiîn hadîsi şerif rivayet etmişlerdir.<br />
Vefatı, Hz. Osman (R.A) in şehâdetinden kırk gece sonra hicretin otuı beşinci (35). senesinde Medâinde vuku bulmuştur. Kabri şerîfide oradadır. Allah ondan razî olsun.<br />
Medöıin : Bağdad yakınlarında bir şehrin ismidir.<br />
Hz. Huzeyfenin beyan ettiği ve Buhârî şerifde «Münafık ancak Resülül-lah (S.A.V) zamanında idi.» mezkur olan bu cümlenin anlamı şöyledir:<br />
Münafıklar hakkında verilen hükümler, icra edilen ahkamlar, ancak Ra-sûtüliah zamanında tâyin edilip yapılabiliyordu. Zira onların kimler olduğu­nu ve onlara karşı nasıl davranılması gerektiğini Resulü Ekrem efendimiz bildirirdi.<br />
Meselâ, Resûlüllah zamanında münafıklardan bizzat bilinen ve bildiri­lenlere selam vermemek, iltifat etmeyip bakmamak gibi halier zaman zaman ve bâzı şahıslar hakkında icra edilmiştir. Bilinmeyen ve bildirilmeyenlere kar­şıda hiç bir muamele yapılmaz, müslüman kardeşlerden sayılır ve kardeş muamelesi yapılırdı.<br />
Bugün ise, münafıkların tâyin ve tesbiti, olamıyacağından ancak müna­fık amellf kişifer görülebildiğinden veya görülebileceğinden bizzat «Bu adam münafıkdır» hükmü verilemez. Belki «Bu adam münafık amelli kişidir.» denebilir.<br />
Günümüzde en bariz ve en kesin bilinib hüküm verilebilen, ve hüküm verilebilecek olan, hak ve hakikati istisnasız kabul edenlere «Mümin», hak­kı inkar edenlere de «kâfir» hükmü verilebilir iki yüzlü nifak amelleri görülen lere de «münafık amelli» denilebilir.<br />
Bir münafık harbe çıkıyor, çok gayret gösteriyor, Ashab bunun gayre­tine hayran kalıyor, hoşlanıyorlar. Fakat Resulü Ekrem efendimiz onun iç gayesine vâkıf olduğundan o adamın kendi menfaatini korumak için savaş-dığını beyan ediyor ve «bu adam cehennemliktir» buyuruyor. Bugün bu teş­hisi yapmak güç olduğundan, münafık amelini işleyenleri görünce «Münafık amelli adam» diyebiliriz.<br />
. Bu hadîsi, Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir. <a href="#_ftn206" name="_ftnref206">[206]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720798"></a>Vesvese   Babı Birinci Fasıl</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>63 &#8211;</strong> (I) Ebû Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn207" name="_ftnref207">[207]</a><br />
«Muhakkak Allah (teâla), ümmetimden sadırlarının (nefislerinin) verdi­ği vesveseyi &#8211; onu İşlemedikçe veya konuşmadıkça afveder.» <a href="#_ftn208" name="_ftnref208">[208]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720799"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde geçen «vesvese» kelimesini tarif edelim.<br />
Vesvese : Gönül ve hatıra gelen şey, insanı kötü olan şeylere sevk eder­se, ona «vesvese» denir.<br />
İlham : Gönül ve hatıra gelen şey, insanı faziletli şeylere teşvik ederse, oda «ilham» dır.<br />
Şu halde kalbe gelen bir şeyin vesvese veya ilham olduğunu teşhis ede­bilmek için, o gönüle gelen ve icra edilmesi için İtici kuvvetin şer veya kötü olan şeyleri yapmaya teşvik ediyorsa, o vesvesedir.<br />
Şayet kalbe gelen şey, iyi amelleri yapmaya teşvik ediyor ve iyiliğe iti­yorsa, işte bu gönle gelen şey, ilhamdır.<br />
İlham OtSi;n, vesvese olsun hankisi olursa olsun, bunlarla bir hüküm çıkarılamaz. Heı hangi bir şeyin hakîkat ve aslına delil olamaz.<br />
Vesvesenin çeşitleri ve uzun îzahı, «Ameller niyyetlere göredir» hadîsi şerifin altında Zikredilmiştir.<br />
İlham hakkında da «İslamda Evliya meselesi» adlı eserimizle «İslama sokulan Bid&#8217;at ve Hurafeler» isimli eserimizde açıklama yapılmıştır.<br />
Hadîsi şerifin manası, gayet açık ve sarihki; insanların gönüllerine ge­len şeyleri söylemedikleri veya işlemedikleri takdirde cenabu hak o gönül­lere gelenleri bağışlayor. Ancak gönüllere gelenleri, insanlar dilleri ile söy^ ler veya onları bizzat icra edip işlerlerse, onlardan mes&#8217;ul   olurlar. Tabiiki gönüllere vesvese ile gelenler, şer ve kötülüktür.<br />
İşte kalbe gelen kötülükler, işlenmedikçe veya dil ile söylenmedikçe günah olmaz, cezayı müstelzim değildir. Allah (c.c.) onları bağışlamaktadır.<br />
Hatta bir hadîsi kudsîde şöyle buyuruimuştur :<br />
«(Allâhü teâlâ buyuruyor : Ey meleklerim!) bir kulum bir günah işlemek istediğinde, ona hemen günah yazmayınız. Eğer o gönlüne aldığı günahı iş­lerse, onun üzerine bir günah yazınız.»   <a href="#_ftn209" name="_ftnref209">[209]</a><br />
Kalbe gelen vesvese ve kötü şeyleri telkin etme hâli, ilk defa şeytanin Adem aleyhisselâma telkini ile başlar. İnsanın nefsinin vesveseside dâima &#8211; kötülük telkin eder.<br />
şeytanın Adem aleyhisselâma telkini şu âyeti kerimede beyan edilmiş­tir :<br />
«Ve nihayet şeytan Ademe vesvese verdi ve şöyle dedi: Ey Adem! Seni (cennette kalmana sebeb olacak) ebedîlik ağacına, bir de son bulmayacak devlete delâlet edeyim mi?» Taha sûresi, 120<br />
Nefsin vesveseside şu mealdâki âyetde beyan buyurulmuştur.<br />
«And olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdi­ğimde biliriz..» Kof sûresi, 16 <a href="#_ftn210" name="_ftnref210">[210]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720800"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>64 &#8211;</strong> (2) Yine Ebû Hureyre (R.AJ den mervidir, demiştir : Resûlullâhın ashabından bir kurub insan Nebiyyi Ekrem (S.A.V) e gel­di ve ondan sordular : Biz, birimizıin söylemesini büyük (günah, veya küfür ve kötü) gördüğü şeyi nefislerimizde (nefislerimizin vesvese ve iğvâsında) buluyoruz!<br />
— Bunun üzerine R££û3ullah (S.A.V) buyurdu : «Siz, bunu buluyormusunuz?»<br />
— Ashabı kiram : «Evet» dediler.<br />
— Resûluilah (S.A.V} de :<a href="#_ftn211" name="_ftnref211">[211]</a><br />
«İşte bu îmanın sarihidir.» buyurdu. <a href="#_ftn212" name="_ftnref212">[212]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720801"></a>Îzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde beyan edildiği üzere, bir kısım cemaatın kalblerine gelen kötü vesvese ve vehimlerin âkibp*inin ne olacağı ve bu kalbe gelmenin iyimi, yoksa kötümü olduğu sorulunca, mübarek pyeğmdberimiz, «İşte bu (kalblere gelen vesvese), îmanın sarihidir.» buyuruyor.<br />
Evet kalbleri don yağı gibi donub, katilaşanlar pek makbul kişilerden değillerdi. Müşrik ve kâfirler gönüllerine yerleştirdikleri şirk ve küfür sebe­biyle, onların gönüllerine şeytanın sokacağı bir şey kalmamıştır. Onun istediai Ç&#8217;rk ve fenalıkların en eşeddi yerleşmiştir. Artık vesvese ve şüpheler sokmaya veya sokmak için çapaya lüzum kalmamıştır,<br />
Fakat gönlünde îmanı olan müminin îmanını, kirletmek veya çalmak için bütün gayretini sarf ediyor. Her türlü çâreye baş vuruyor. Çünkü onun kal­binde en büyük sermâye olan îman cevheri vardır. Bütün gayesi o cevheri<br />
çalmaktır.<br />
Netekim, mal, eşya, para ve emsali şeylerle dolu olan bir eve veya oda­ya, hırsız girib çalmak için bütün gayretini sarf eder.<br />
Şayet odada, ev veya dükkanda hic bir şey olmazsa, hırsız iltifat et­mez. İçeriye girmek dahî İstemez.<br />
İşte müminin kalbine gelen vesvese ve acâib vehimlerin çeşitleri, mü­minin kalbindeki îmanının mükemmel ve sağlam olduğuna delâlet eder. Zira şeytan o îmanı kirletmek için vesvese veriyor. Müminde bu vesvese ile mücâdele ediyor. En kemallı cihadı nefsi ile yapmış oluyor.<br />
Hz. Ali (R.A) de şöyle demiştir.<br />
«Bir namazki, onda vesvese olmazsa, işte o namaz ancak yahûdî ve Hı­ristiyanların namazıdır»<a href="#_ftn213" name="_ftnref213">[213]</a><br />
İslom hukukunun hükümlerini beyan eden fıkıh kitablarında «sehvi sec­de babı» başlığı ile yazılan hükümleri okumalı ondan sonra bu hadîsi şerif ve İzahı \\e bu irtibat kurmaya çalışılmalıdır.<br />
Tercümesi : 65 — (3} Ondan (yani Ebû hureyre R.A. den) mervidir, demiştir :<br />
Resûlüllah   (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn214" name="_ftnref214">[214]</a><br />
«Sizin bîrinize şeytan vesvese verir ve der : Şunu kim yarattı? Bunu kim yarattı? hatta şöyle der : Rabbini kim yarattı? İşte böyle soru ile karşı­laşırsan, Allâha sığın ve (düşünmeyi) Terk et.» <a href="#_ftn215" name="_ftnref215">[215]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720802"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifde Resulü Ekrem sallallahü gleyhi vesellem şu mealdeki âye ti kerimeye işaret etmiştir:<br />
«Allah o iblisi (şeytanı; Rahmetinden kovdu..O da (İblisde) dediki : uhakkak kullarından bir muayyen pay arayıp saptıracağım. Onları gerçekden saptıracağım. Kendilerini uzun amellere düşürüp olmayacak kuruntu­larla aldatacağım ve muhakkak onlara (insanlara) emredeceğimde davar­ların kulaklarını (putların nâmına) kesip yaracaklar. Elbette onlara emrede­ceğimde, Allanın yarattığı (Putlaştırarak, tebdil ederek) değiştirecekler Kim Allahı bırakıpda şeytanı dost edinirse, gerçekden bir ziyana düşmüştür.<br />
— Şeytan onlara vad eder, onları uzun amel ve kuruntulara düşürür, Şeytanın kendilerine vaad ettikleri aldatmadan başka bir şey değildir.» Nisa   sûresi,     18-20<br />
Bu âyeti kerimelerdede belirtildiği üzere, şeytan her zaman ve saatte durmadan İnsanları saptırmak ve kötülükleri yaptırmak için, elinden geleni yapmaktadır. Esasen huzuru ilâhiden kovulunca, Allahü teâladan yetgi istedi, İnsanları azdırmak ve azıtmak için yetgiyide aldı.. Ancak ihlaslı ve doğruluk üzere olan kimselere tesiri olmayacaktır.<br />
İşte bu sebeblerden dolayı, şeytan durmadan insanoğluna kötülükleri yaptırmak için vesvese vererek, akıl ve mantık djşı kötülükleri yapdırmak için akıl ve mantık dışı soruları sorarak şaşırtmaya çalışır, o haldeki hadisi şerifde belirtildiği üzere. Allâhı inkâr ettirmek için uzun sorular sorabile­cektir.<br />
Evet şeytan insanın sağından, solundan, önünden, arkasında, altından ve üstünde gelecek her çeşid kötü telkinlerde bulunacak, nefsin tuğyan et­mesi için çok acâib vesveseleri verecektir. Varlıkların kim tarafından yara­tıldığını sorarak. Şunu kim yarattı, bunu ki myarattı, v nihayet Allâhı kim yarattı? şeklinde sorulprla insanı şaşırtacaktır.<br />
İmanı kuvvetli olanlar, onun bu vesveselerine iltifat etmezler, onun soru ve vesveselerini def ederler veya en güzel bir şekilde cevablandırırlar. Hak­kın kudret ve azametine sığınarak onun şerrinden kurtulurlar.<br />
Fakat zaif îmanlı-fasık kimseler, onun vesvesesinin arkasına düşerler, şüphenin birini def etmeden&#8217; biri gelir. Vesevese ve vehimler içerisinde ken­dilerini perişan eder-ler.<br />
Aslında akıNı-adam düşünür, iblis hakkın huzurundan kovulmuş bir münkirdir. Kendisine cehennem yoldaşı arayor. Kendisinin huzuru ilâhiden kovulmasına sebeb olan Âdem (A.S) in neslini azdırıp sapıtmak içinde elinden gelen gayreti sarf edecektir. Ve onun gayret ve emeli, insanları ken­disi gibi isyan ettirip cehenneme attırmaktır.<br />
Bu husus bir âyeti kerimede şöyle beyan edilmiştir :<br />
«Şeytan size fakir olacaksınız diye korkutur ve size fuhşiyatı (kötülü­ğü, cimriliği) emreder.»                                                             Bakara sûresi, 268<br />
Diğer âyeti kerime meali :<br />
«Muhakkak şeytan, (devamlı) size düşmandır. Binaenaleyh sizde onu düşman tanıyınız.<br />
Çünkü o etrafına toplanan avânesini ancak cehennemlik olsunlar, diye çağırır.»                                                                                             Fatır Sûresi, 6<br />
Böyle kötülük ve ebedi hüsrana davet eden ve insan oğlunun en azılı düşmanı olan iblisin şerrinden korunmak için. Resulü Ekrem sallallahü aley­hi vesellem efendimiz hadisi şeriflerinde «İşte böyle (tehlikeli) soru ile kar­şılaşırsan, hemen AHaha sığın (düşünceyi) terk et.» Buyurmuştur.<br />
«Eğer şeytandan bir fit (kötülük telkini) gelirse, hemen AHaha sığın..»<br />
Araf sûresi 200<br />
Esasen inşam vesvese ve vehim, nefsinden olsun, şeytandan olsun, kadından ve$£rÖlö»r insanlardan olsun nereden ve ne şekilde gelirse gel­sin, hemen Altoha sığınıp münakaşayı terk etmesi lâzımdır.<br />
Şeytanın vesvese ve ığvasından halikı zülcelaîa şu dua ve kelimelerle sığınılması oerektiğ*ni bizzat ResOlüilah (S.A.V) tavsiye buyurmuşlardır : «Lahavle veta -kuvvete. iHîa&amp;ftfdh&#8217;ıIaliyyılazım» veya «eû^übiliâhimineşşeyta-nirracim.»<br />
Ayrıca kur&#8217;ant kerimden dua ve i&amp;iâze ayetlerini okumakda çok fayda­lıdır.<br />
Mesela : Ayetelkürsî, ihlası şerif ve Rabbena duaları, birde hasbünal-lahü veniğmel vekil, gibi dua ayetlerini okuyarak Allaha sığınmak lâzımdır. Vakit bulabilen ve imkanı olan kişiler, abdest veya gusul yaparak bir kaç rekat namaz kılmak ve kur&#8217;an okumak suretiyle vesvese ve vehimleri gider­meye çalışırlarsa, en doğru yol takip etmiş olurlar.<br />
Tabiiki bu ameller ihlasla ve en güzel niyyetle işlenirse, hak teâla ya­pılan duaları red etmez. Şeytanın ve insanların vesveselerinden kurtarır.<br />
Kur&#8217;anı kerimin en son sûresi olon sûrei nasda ve tefsirlerinde uzun uzun beyan edildiği üzere, her honkj bir kimse, nefsin ve şeytanın vesvese­sinden, Allaha sığınmak ve yüce Allanın ismi şeriflerini, lafzâi celalini zik­retmekle selamete erişe bilir.<br />
Bu hususda aşağıdaki hadisi şerifleride dikkatla okumak lazımdır. <a href="#_ftn216" name="_ftnref216">[216]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720803"></a>Tercümesi ;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>66 &#8211;</strong> (4) Ondan (Ebû Hureyre R.A. den) mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurdu ki : <a href="#_ftn217" name="_ftnref217">[217]</a><br />
«İnsanlar, dâima birbirleriyle soruşma yaparlar, Hatta denilir : 8u mühluku Allâhü teâla yarattı, Allâhü teâtayı kim yarattı ya? Binâen aleyh bir kimse böyle bir şeyle karşılaşırsa, hemen Allâha ve Resullerine îman ettim, desin.» <a href="#_ftn218" name="_ftnref218">[218]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720804"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>67 &#8211;</strong> (5) jbni Mes&#8217;ud (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Sizden hiç bir kimse olmaz, ancak ona (şer emretmek için) cinden bir yahni ve (hayrı beyan etmek için) meleklerden bir yakını kendisine musal­lat kılınır.»<br />
— Bunun üzerine ashabı kiram dediler : Yâ Resûlellah senin içinde böyle musallat kılman bir arkadaş varmıdır?<br />
—   Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn219" name="_ftnref219">[219]</a><br />
«Evet benimde vardır. Fakat Allâhü teâla beni korumakla ona gâlib kılmakda yardım etti de, oda müslüman oldu. Binâen aleyh benim cinden ar­kadaşım bana ancak hayır emreder.» <a href="#_ftn220" name="_ftnref220">[220]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720805"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>68 &#8211;</strong> (6) Enes (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûiuilah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn221" name="_ftnref221">[221]</a><br />
«Şüphesiz şeytan, insanın kanının akdığı (dolaşdığı) yerde cereyan eder (dolaşır.» <a href="#_ftn222" name="_ftnref222">[222]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720806"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>69 &#8211;</strong> (7)   Ebû Hureyre (R.A) den mervidir demiştir :<br />
Resûlullah   (S.A.V.) buyurdu :<a href="#_ftn223" name="_ftnref223">[223]</a><br />
«Adem oğlundan doğan her çocuğa doğum zamanında mutlaka şey­tan mes eder (dokunur). Binaen aleyh çocuk şeytanın mes etmesinden fer-yadla ağlar. Ancak meryem ve oğluna (İsa &#8211; Aieyhisselâma) mes etmemiş­tir.» <a href="#_ftn224" name="_ftnref224">[224]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720807"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerifin açık ve zahir manasında belirtildiği üzera annesinden yeni doğan her çocuğa&#8217;doğum anında şeytan dokunuyor ve o şeytanın do­kunması iie dünyaya gelirken çocuk ağlayarak anasından doğuyor. Bu şe­kilde dc&#8217;jum şekli Adem aleyhisselâmdan bu güne kadar böylece cereyan etmiştir. Ancak Hz. Isâ aleyhisselam ile annesi Hz. Meryemin doğum zama­nında şeytan mes edip dokunmamıştır. Şeytanın bu hal ve hareketi, kıya­mete kadar aynı minval üzere devam edecektir.<br />
Hadisi şerifde geçen «mes» kelimesinin manası, el ile dokunmak ma­nasında kullanılmaktadır, Dolaysiyle şeytan çeşidli şekil ve kılıklara bürü­nerek insanlara her çeşid zarar ve kötülüğü yapmak için, dokunmak yolu ilede zarar verebilir.<br />
Ehli sünnetin görüşü, şeytanın mes edip dokunması vakî olmuştur ve vâkî olabilir.<br />
Ehli sünnetin görüşü şu mealdaki âyeti kerimeye dayanmaktadır.<br />
«Riba (faiz) yiyenler (tefecilik yapanlar), kendilerini şeytan çarpmış (bi­rer mecnun) dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar (ancak şeyta­nın çarpımasından cinnete uğrayan hâlinde kalkarlar).»   Bakara sûresi, 275<br />
Burada şerhi akaid sahibi allâme-i teftâzânînin cin ve şeytan hakkın­da şerhi mekâsıdındaki şu tarifleride nakledelim :<br />
<strong>Cin :</strong> Hevâî bir şekilde latif cisimlerdirki, pek çok muhtelif şekillere gi­rerler ve onlardan pek çok ocöib şeyler zuhur eder .<br />
<strong>Şeytanlar :</strong> Ateşden yaratılmış cisimlerdir. Bunlar insanlara fesadlık ve azgınlık telkin ederler.<br />
Melekler, cinniier ve şeytanlar gayet dar menfez ve deliklere girebilir­ler. Hatta İnsanların kursaklarına dahi girebilirler. İnsanlar onların durum­larını açık bir şekilde gözleriyle göremezler.<a href="#_ftn225" name="_ftnref225">[225]</a><br />
Halk arasında «falanı cin çarpmış, şeytan çarpmış» derler. «Şeytan carpmışda ağzs eğilmiş, cin çarpmasına uğramışda aklını oynatmış gibi..» Cümleler söylenmektedir. Bu ve emsali cümlelerin ehli sünnet görüşüne<br />
uyan tarafları vardır. Ancak bazı mübalağa ve ilaveli yalanlarda söylenebi­lir.<br />
Şeytan ve cin çarpmasının olmıyacağını iddîa edenler, firakı dâlleden mutezilelerdir. Onlara göre âyeti kerime ve hadisi şeriflerdeki «Messüşşey-tan» kelimesinin menası hayalidir ve çocuğa şeytanın elinin tasviri gösteri-lirki, bir nevi vurma şeklini görür derler.<br />
Yukardaki âyeti kerime ve hadisi şerifler acıkca beyan ederken böyle indî teviller, elbet fasid ve batıl görüşlerdir.<br />
Şeytan ve cinnin çarpmasından, iğfal ve vesveselerinden Allâha sığın­mak her müslümanın vazifesidir. Daha uzun izahat, akâid, tefsir ve kelam kitaplarında mezkûrdur.<br />
Melek, şeytan ve cinnin dünyada insanlara görülmeyip ahirette tersi ile insanların onları görüp, onların insanları göremiyeceklerinin sebebi hikmeti yukarda iki (2) nolu hadisi şerifin izah kısmında geçmiştir.<br />
Yukarıdaki hadisi şerifde Resûiüllah sallallahü aleyhi vesellem efen­dimiz «Peygamberlere ve evliyalara şeytan dokunamaz» cümlesini söyle­yenleri veya iddia edenleri red etmiştir.<br />
Birde cinnilerle insanların nikahlanıp izdivaç edenleri olabilir, olamaz meseleside düşünülecek bir hususdur. «Agamul mercan fi ahkamilcân» isimli eserle «Eşbah vennezâir» adlı eserde bu mes&#8217;elenin uzun izahı geç­miştir. Oralardan okumak faideli olur. <a href="#_ftn226" name="_ftnref226">[226]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720808"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>70 &#8211;</strong> {8) Ebû Hüreyre {R.A) den mervidir, demiştir : Resûiüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Doğum zamanında doğan çocuğun bağırması, şeytanın dokunmasın-dandtr.»   <a href="#_ftn227" name="_ftnref227">[227]</a><br />
Tercümesi   :<br />
<strong>71-</strong> (9) Câbir (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûiüllah (S.A.V) buyurdu ki :<br />
«Muhakkak surette iblîs, tahtını su (deniz) üzerine kor, sonra insanla­ra fitnelik etmeleri için askerlerini sevk eder. Ona (iblise), askerlerinin rner-îebe bakımrndan en yakını fitnesi en büyük olanlarıdır. Onlardan (iblisin as­kerlerinden) birisi gelir ve der: Şöyle şöyle işledim (mesela : Kumar oynat­tım, zina yaptırdım, der.)<br />
— Bunun üzerine iblis der : Hic bir şey istememişsin.<br />
__ Resûluliah   (S.A.V) buyurdu : Sonra onların (aske.ieıin) birisi gehr<br />
ve der: Ben onu (adamı) bırakmadım, takt onunla (adamla) karısının arasını ayırdım, ondan sonra terk ettim.<br />
__ Resûiüllah (S.A.V) buyurdu : İblis ona (o askerine) yaklaşır ve : Sen ne güzelsin, der.»<br />
— Ameş (bu hadîsi şerifi rivayet edenlerden birisi) dedi : Zan eder sem Resûiüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn228" name="_ftnref228">[228]</a><br />
«iblis bu askerini kucaklar.» <a href="#_ftn229" name="_ftnref229">[229]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720809"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>72 &#8211;</strong> (10) Ondan {Câbir R.A den) rivayet olunmuştur;<br />
Resûiüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Şüphesiz şeytan, Ceziretül arabda Namaz kılanların ibâdet yapma­sından me&#8217;yüs (umutsuz ve mükedder) olur. <a href="#_ftn230" name="_ftnref230">[230]</a>Fakat yine orada namaz kılan insanlar arasında, fesat çıkarmaya çalışır.» <a href="#_ftn231" name="_ftnref231">[231]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720810"></a>Vesvese İle İlgili İkinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720811"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>73 &#8211;</strong> (1) İbni Abbas (R.A) den mervicfir :<br />
Nebiyyi ekrem (SAV) efendimize bir adam geldi ve dedi : Bana nefsim bir şeyler söylüyor, onu (nefsimin söylediği vesvese verdiğini) söylemekten simsiyah kömür olmam bana daha sevimlidir.<br />
— Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn232" name="_ftnref232">[232]</a><br />
«Bir adamın işini (Nefsinin kötü telkinini) vesveseye çeviren Allâha ham dü senâtar olsun.» <a href="#_ftn233" name="_ftnref233">[233]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720812"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Bu hadisi şerifden evvel geçen ve aşağıda gelecek hadisi nebevilerde okuduğumuz üzere&#8217;şeytan insana küfür ve şirki telkin eder. Eşyaların yara­tılışı kim tarafından olduğunu sorduktan sonra Allâhü leâlayı kimin yarattı-ğmt sorarak Ademin neslini küfre iterken bu hadisi şerifdede kalbe ondan hafif ve fakat söylenmesi iğrenç ve ayıp olan şeyleri nefsine telkin etteğini dolaysiyle nefsinde acâib iğrençliği duyan kişinin küfür telkininin tehlike­sinden kurtulmasından dolayı Allâha hamd etmeyi nebiyyi muhterem efen­dimiz tavsiye buyuruyor.<br />
Evet şeytanın küfür telkininden nefsin vesvesesi, daha hafifdir. Bu se-bebden dolayı Adem Aleyhisselamın nesli olan insanlara şeytan küfür tel­kin edip en tehlikeli hal karşısında kalan kişisinin hemen Allâha sığınması tavsiye edilmiştir.<br />
Nefsin bu telkini ise, ondan hafif ve kalpdeki îmanın takviyesine gayret gerektiren nefsiyle mücadele şeklinin zuhuruna sebeb olduğundan için, bu acâib telkin ve vesvesenin oluşuna hamd etmek, imanın kemalini icâp et­tiren bir şükürdür. Bu hale şükrecftlirse, yüce Allah (c.c.) müminin kalbin­deki imanını kuvvetlendirir. Zira cenabu hak bir âyeti kerimesinde şöyle buyurmuştur   :<br />
«Elbet siz (bir nimete) şükrederseniz, mutlak ve muhakkak ben azi-müşşan sizin nimetinizi artırırım.»                                         Sûrei İbrahim, 7<a href="#_ftn234" name="_ftnref234">[234]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720813"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>74 &#8211;</strong> (2) İbni Mes&#8217;ud (R.A) den mervfdir, demiştir :<br />
Resûlüllah (S.A.V) buyurdu   :<br />
«Elbet âdem oğluna, bir şeytanın yaklaşması, birde meleğin yaklaşması vardır.<br />
— Şeytanin yaklaşmasına gelince, o (şeytan) şerri ve hakkı yalanla­mayı telkin etmesidir.<br />
— Meleğin yaklaşması ise, hayra (namaz ve oruç gibi hayra) ve hakkı tastık etmeye (kitablara ve peygamberlere îman gibi şeylere) teşvik eder,<br />
— Binâen aleyh bir kimse, bunu (hayır ve hak telkinini) bulursa, bu tel­kinin AHâhdan olduğunu bilsin ve Allâhü teâlaya hamdetsin.<br />
— Şayet diğer birini bulursa, habis ve necis olan şeytandan Allâha sı­ğınsın.»<br />
— Bundan sonra (şu âyeti kerimeyi) okudu : (Şeytan, size fakirlik vöd eder ve fuhşiyâtı emreder. (Bakara Sûresi, 268). Tirmizi, Tirmizi, bu hadisin «garib» olduğunu söylemiştir. <a href="#_ftn235" name="_ftnref235">[235]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125720814"></a>Tercümesi ;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>75 </strong>&#8211; (3) Ebî Hureyre (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
Resûluliah (SAV) buyurdu :<br />
«İnsanlar dâ&#8217;ma birbirleriyle sualleşirler, hatta denir: Bu halkı Allâhü te-âla yarattı peki, Alfâhü teâlayı kim yarattı ya? İşte böyle söyledikleri vakit, hemen deyiniz: Allah birdir, Allah samed (her şeyden ganî) cfiir, doğmamış ve doğurulmamıştır, ve onun için denk (ve misli) yoktur, Bundan sonra o adam sol tarafına üç sefer tükürsün ve habis olan şeytandan Allaha sığın­sın,» Ebû Davud. İnşallah ilerde kurban gününün hutbesi babında Amr bin ahves hadîsini zikredeceğiz. <a href="#_ftn236" name="_ftnref236">[236]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720815"></a>Vesvese İle İlgili Üçüncü Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720816"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>76 &#8211;</strong> {14) Enes (R.A) den mervîdir demiştir :<br />
Resûluliah (S.A.V)) buyurdu :<br />
«Elbet insanlar hiç ayrılmadan devamlı (olarak) sualleşirler, hatta der­ler :<br />
«Bu görünen her şeyi Allâhü teâla yarattı. Binaen aleyh aziz ve celil olan Allahı kim yarattı?»                                                                          Buhâri<br />
Müslimde ise şöyledir ; «Resûluliah (S.A.V) buyurdu : Aziz ve celil olan Allah buyurduk!; Şüphesiz senin ümmetin dâim derler : Bu nasıl? Bunun durumu nedir? Hatta : Bu yaratılanı Allâhü teâla yarattı, aziz ve celil olan Allahı kim yarattı?» derler. <a href="#_ftn237" name="_ftnref237">[237]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125720817"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadisi şerifde beyan edildiği üzere pek çok İnsanlar, hak teâlaya is­yan ve hakkı inkar etmek için basiretsiz ve hakka vasıl olamamış kişiler ha-<br />
linde lüzumsuz sorular sorarlar. Yada kendilerinin acizliklerini anlayamı-yan beyinsiz sivri akıllı kişiler halinde akıllarının eremediği şeylerle meşgul olarak bütün yaratıkların yaratınını sorduktan sonra hâşa «Atlahı kim ya­rattı?» diyecek kadar alçalırlar veya alçalanlar olur.<br />
Günümüzdede bu tip münkirler pek çok görülmektedir. Adamcağız ba­şının, kaşının ve bıyığının kıl adedini sayıp öğrenmekten acizdir. Acaba kaşı­nın birinin kaç adet kılı vardır onu sayıp ortaya koyamaz. Kendisini en doğ­ru ve en iyi şekilde teferrûatiyle bilemiyen zavallı, gidiyor, kendini ve her şe­yi yaratanı bilip anlamak için güya araştırıyor. Sorup inceleyor. Akıllı insan evvela kendin: öğrenir ve kendini bilmeye çalışır. Kendini bilincede Aüahı bilir.<br />
Be hey zavallı! Eğer sen kendini iyi bilir ve öğrenirsen halikı zülceiâhn hakikat ve zâtına karşı nasıl bir bilgi gerektiğini anlarsın. İnsan nefsini bi­lirse, Rabbisini bilir. Şayet kendi nefsini bilmez ve bilmek için gayret sarf etmez ise, Rabbisini bilemez.<br />
Bir âyeti kerimed eşöyle buyurulmuştur :<br />
«Kurre-i arzda kâmil bsfgi sahipleri .için, nice âyetler (ilâhi kudrete delâ­let eden ve birliğini isbâtlayan nice alâmetler) vardır.»     Zâriyat sûresi, 20<br />
Yer yüzünde cenabu hakkın yarattığı dağlara, denilzere, ağaçlara, ne­batatlara, madenlere&#8221;, hayvanlara ve daha sayılamıyacak kadar muhtelif isimler altında yaratılan varlıklara bakan ve idrak eden insan, Alîâha karşı isyan değil hakkı ile kulluk edemediğini ve edemiyeceğini itiraf eder. Daima hak ile meşgul olur.<br />
Diğer bir âyeti kerime meâlide şöyledir :<br />
«Kendi nefislerlnizdede (nice âyetler var. Bunları) görmüyormusunuz?» Zariyat sûresi, 21<br />
Yukarda insan oğlunun bedeninin kıiını saymakdan aciz olduğunu mi-sallamıştık. Nefsine ve bütün yaratıklara bakan insan, halikı zülcelalın ne kadar mükemmel bir sânî ve ne kadar azametli bir kudrete, irâdeye sahip olduğunu anlar. Misal ve örneği görülmeden yarattığı varlıklar içerisinde sırf insan ve hayvanların âzâ ve organlarının gayet güzel ve mükemmel yaratılışına nazar edip düşünülürse, her âzâ ve organın normal şekilde ça­lışıp hiç birinin diğerinin işine engel olmayışı ve her âzânın gayet güzel şekilde yaratılıp oturtuluşu şâyani ibrettir.<br />
Meselâ : Ağızdan yenen bir gıda, vuaudda ayrı ayrı yollara dağılıyor. Bir kısmı kan oluyor. Bir kısmı su, bir kısmı süt, bir kısmı et, bir kısmı yağ, bir kısmı sümük, bir kısmı idrar, bir kısmı büyük abdest olarak dışarıya çı­kıyor. Bu maddelerin bir birini batırmayişr ayrı ayrı yollarda cereyan edişi ve nihayet hayatın devamı en güzel şekilde oluşu, elbet düşünen insan için çok ve cok ibret alınacak ve hakkın huzurunda eğilmeyi gerektirecek hal<br />
gayet açıktır. Yeterki cenabı hakkın lutfu keremine nail ofarak doğru yol görülmüş olsun.,<br />
Cenabı hak bütün müslüman kardeşlerle bizleri hak ve hakikati gören, bilen ve anlamaya çalışan mutlu kimselerden kılsın. îmân edememiş basiret-sizleride hidâyete erişenlerden kılsın. Amin. <a href="#_ftn238" name="_ftnref238">[238]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720818"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>77 &#8211;</strong> (15) Osman bin Ebil&#8217;AS (R.A) dedi : Dedim ki; Yâ Resûlellah! Şüphesiz şeytan benimle namazım ve kıraatim arasına giriyor, bana vesve­se veriyor.<br />
— Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«İşte o, Hınzep denilen şeytandır. Binâen aleyh onu hissettinmi, ondan Allâha sığın ve sol tarafına üç sefer tükür.»<a href="#_ftn239" name="_ftnref239">[239]</a><br />
— Osman bin Ebil AS : ben bunu işledim, Allâhü teâla onu benden def etti, diyor.» <a href="#_ftn240" name="_ftnref240">[240]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720819"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravi Osman bin Ebil Ass (R.A) kimdir?<br />
Hz. Osman bin ebil As (R.A.), sekafî kabilesine mensub genç yaşda müslüman olan bir sahabedir. Peygamberimize hicretin onuncu senesinde sekıf kabilesinin cemaatı ile gelib îman etmişti. Gelen cemaatın en genci idi. Kendisi o zaman ondokuz (19) yaşında idiler. Peygamberimiz efendimiz bu zatı Taife Vali tâyin etmişti. Resulü Ekrem efendimizin ahirete irtihaline kadar aynı vazifede devam ettiler. Hz. Ebû Bekrin hilafeti zamanında ve hatta Hz. Ömerin hilafeti zamanında da iki sene kadar aynı vazifede bu­lunmuştur.<br />
Sonra Hz. Ömer bu zatı Tâifden azletti, Amman ve Bahreyne Vali tâ­yin etti* Basrada sakin oldu ve orada hicretin elli bir (51) inde vefat etmiş­tir.<br />
Peygamberimizin ahirete irtihah ânında taifdeki Sekif kabilesi dinden çıkıp mürted olmaya azmettiklerinde, bu zat onları şu hitabesi ile uyardı :<br />
«Ey Sekif cemaatı! İnsanların İslama girenlerinin en sonu oldunuz. Bi­naenaleyh insanların mürted olanlarının evveli olmayınız.»<br />
Bu îkaz üzerine Sekif kabilesi irtidat edib dinden çıkmakdan çekindiler, dolayısiyle islamda devam ve sebat ettiler.<br />
Pek çok sahabe ve tabiin bu zatdan hadîsi şerif rivayet etmişlerdir. Allah (c.c.) Hepsinden râzî olsun.<br />
Yukardaki genç yaşda kemallı îmana sahib olan sahabenin haline dik­kat etmek lazımdır. Zira zatı muhtereme namaza ve kur&#8217;an okumaya teşeb­büs ettiğinde veya huzû ve huşu ile namaz kılmaya ve kur&#8217;an okumaya az­mettiğinde şeytan vesvese veriyor, namaz ve kıraati kur&#8217;an anında ona şek ve şüpheler ilka ediyor. Bu halden Peygamberimize yakınıyor.<br />
Resulü ekrem (S.A.V) efendimizde onun Hınzep veya Hinzip ismincio bir Şeytan olduğunu, bu Şeytanın musallat olduğunu hissettiği zaman, he­men Allâha sığınıp sol tarafına üç sefer tükürmesini tavsiye buyuruyor. O sahabede «Ben Resûlüüahın dediğini yapdım, Allâhü teala o hâli benden giderdi.» diyor.<br />
Şu halde hayatta yaşayan her müslüman, namazında, kur&#8217;an okuma anında ve her hangi bir ibâdet anında böyle vesveseye kapilırsa, eûzü bes­meleyi çekib âyetelkürsiyi ve emsali dua âyetlerini okumalı ve dua ederek sol tarafına üç sefer tükürmelidir. Bu şekli inanarak yaparsa, o sahabenin kurtulduğu gibi o halden kurtulur. <a href="#_ftn241" name="_ftnref241">[241]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720820"></a>Tercümesi :</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>78 &#8211;</strong> (16) Kasım bin Muhammed (R.A) den mervidir, bir adam ona (Kâ-sıma)sordu ve dedi : Şüphesiz ben namazımda vehimleniyorum ve bu hal bende çok oluyor.<br />
Kasım bin Muhammed o adama dedi : Namazına devam et, zira bu hal sen namazdan ayrılıncaya kadar senden gitmez ve sen dersin : Nama­zım tamam olmadı.» <a href="#_ftn242" name="_ftnref242">[242]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720821"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvî Kasım (R.A) kimdir?<br />
Kasım bin Muhammed (R.A), Hz. Ebû Bekir essıddık (R.A) in oğlu vo abıınden Medîne-i münevvereli meşhur yedi fakıhden birisidir. Zamanının en fazılı ve kâmili idi.<br />
Yahya ibni saîd hazretleri bunun hakkında şöyle demiştir : «Medinede kasım bin Muhammed-in üzerine tere ili edeceğimiz bir ki­şiye ben erişmedim.»<br />
Pek çok sahabe ve tabiîn bu zattan hadis rivayet etmişlerdir. Hadis rivayet eden sahabelerden mesela, Hz. Aişe (R.A) ve Hz. Muâviye (R.A) da vardır.<br />
Vefatı, hicretin yüz birinci senesinde yetmiş (70) yaşında vuku bul­muştur. Allah ondan razî olsun.<br />
Bu zatın* yukarda kendisine namazında vuku bulan vesvese hakkında ki cümlelerine çok dikkat etmek lâzımdır. Zira namazdan çıkıncaya kader vesvesenin gitmeyeceğini ancak namaz kılan adamın o vesveseye itibar etmeyip namazının tamam olduğunu hükmetmesi gerektiğini beyan buyu­ruyor.<br />
Şeytan, müminin îmanını çalamayınca namazını ifsad ettirmek için dı­şardan vehim ve vesveselere tevessül etmektedir. Ailâhü teâlayı unutup zikri ilâhiden, namazdan, abdesten uzak olan kişilere musallat oiur, hatta kalbe hortumunu sokar, kan damarlarında dolaşmaya çalışır. Ne zaman hak teâla anılırsa, o anda şeytan hortumunu çeker uzaklaşır. Fakat yinede ibâdet ve tâatı ifsad ettirmeye veya sekler içinde yapdırmaya çalışır. Bu hâ­lin oluşu bir bakıma îmanın kemâlma delâlet eder. Zira şeytanın gayesi ya îman veya amelin ifsadıdır. Bunları yapdıramaz ise, ibâdetin içinde iken dı­şardan vehim ve vesveseler vererek namazda sehiv veya sekler yapdırma­ya çalışır. En son ameli ve ibtilası budur.<br />
Şeytanın Eşed zararlarından kurtulup hafifleri ile karşılaşan kişiye, dua ve hamdu sena ile şükretmesi lâzımdır. <a href="#_ftn243" name="_ftnref243">[243]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720822"></a>(3) Kadere İman   Bâbı Birinci Fasıl</h3>
<h3><a name="_Toc125720823"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>79 &#8211; </strong>I) Abdulfah bin Amr (R.A) den mervidir, cdemiştir : Resûlulfah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Ailâhü teâla mahlûkâtın miktarlarını (kaderleri   ni), yeri ve gökleri ya­ratmazdan etli bin sene evvel yazdı {takdir etti.) «(Û anda) Allah m arşı su üzerinde idi.» <a href="#_ftn244" name="_ftnref244">[244]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720824"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Burada evvela kader hakkında kısa bir malumat verdikten sonra hadîsi şerifin izah iner geçelim.<br />
KADER : Luğatta, bir şeyin neticesi, aslı, mikd»ları, takdir olunan şey, kolay olan şey, dar, az olarak icra edilen şey gibi mancalara gelir.<br />
Şeriatta Kader : Her mahlûkun kendisinde bulur-nması gerekecek iyilik, kötülük, menfeat ve mazarrat, mekan ve zamanla il® gili olacakların muhte­viyatı ve mükâfat ve cezadan îcab edecek şeylerin nee şekilde ve niçin teret-tüb edeceği keyfiyetlerin tahdit ve takdir edilmesidir?<br />
KADER : Her hanki bir mukarreb melek-in ve hak tealâ tarafından gönderilen bir Peyğamber-in dahi muttalî olamadığı: ı Ailâhü tealanın sırla­rından bir sırdır. Kader hakkında enine boyuna müna 3kaşa yapmak caiz oia-maz ve akıl yolu ile bahsetmek de hiç doğru olmaz *. Allah muhafaza aklî yönden bahsetmeye veya anlamaya çalışmak iddiası   ı, insanı tehlikeye atar.<br />
Kader hakkında nakliyata dayanarak anlamaya ^çalışmak en doğru yol­dur. Kadere îman hakkında ilmî tarif ve îzah şöyle b-oeyan edilmiştir :<br />
İlim; iki kısımdır ve şöyledir :<br />
Birincisi,   Halkda mevcut olan ilimdir. O da şemsrîat ilmidir.<br />
İkincisi de, Halkda ilmi olmayıb gaib olan llimdir.-r. O da kader ilmidir. O kader ilmini halikı zülcelal yaratıklarından saklamış^, muttalî kılmamış ve hakîkatına muttalî olmak için uğraşmaktanda nehye-atmiştir.<br />
Halk tarafından öğrenilebüen mevcud ilmiki, şer^rîat ilmini inkâr etmek, küfürdür. Halk tarafından bilinme imkanı olmayan vese ğaib olan ilmi ki, ka­dere muttali olmak iddiası da küfürdür. Zira kader il; ilmini Allahdan başka kimse bilemez. Bilirim iddiası ve hatta bilmek için ioîddiada bulunmak, ilah iddiasında bulunmak olduğundan seksiz ve şüphesiniz küfür olur.<br />
Kader hakkında, aslı malum, vasfı meçhul olaraMak bilip inanmaKtir. As­lının esasının varlığına inanıp ne şekilde ve nasıl oîdu*sjğu hakkında bilme im­kanı olmadığına inanmak en doğru yoldur. Kadere îmonan elbet farz ve lazım­dır. Ona îman ise şöyledir :<br />
«Allâhü teâla bütün kullarının işlerini hayır olsun şer olsun yaratıcısı olduğuna, Levhi mahfuzda yazdığına aynı zamanda levhi mahfuza yazması bütün mahiukatı yaratmazdan evvel olduğuna ancak su ile arşı âlânın on­lardan evvel yaratıldığına, her şeyi ilâhi kaza, kader, irâde ve meşiyeti ilâhî ile olduğuna inanmaktır. Ancak îman ve itaat cinsinden olan hayırları sev­mesi, rıza ve mehabbeti ile olup onları mükâfatlandırmasıda rızası iledir. Kü­für ve mâsiyete ve bunların ıkab ve cezasına rızası olmadan yaratır.<br />
Kader hakkında inanmak, îman esasındandır, Allâhü teaia mahlukatı iki fırka yaratmıştır. Bir fırkasrnı fazlu keremi ile cennet için yaratmıştır. Diğer bir kısmını da adlı ilâhisinin tecellisi için cehennemlik yaratmıştır.<br />
Hz. Ali (R.A) a bir adam sordu : Bana kaderden hpber ver!<br />
Hz. Ali (R.A) dediki :<br />
«O karanlık bir yoldur. O yola sülük etme.»<br />
O adam tekrar sordu.<br />
Hz. Ali (R.A) yine dedi: «Derin bir denizdir. Aman içine dalma.»<br />
O adam suali tekrarladı.<br />
Bunun üzerine Hz. AH (R.A.) şu cevabını buyurdu : «Kader, Allâhın sırrıdır. Onu senden gizlemiştir. Dikkatli ol, o   kader hakkında teftiş edip araştırma yoluna kat&#8217;iyyen gitme.»<br />
Kader hakkında bir nebze îzahat, yukarda iki nolu îman hadîsinin al­tında geçmiştir.<br />
Yukardaki Hadîsi şerifde de bütün malılukat ve mahlukatın kaderleri ile ilgili tecelliyatın yer gök yaratılmazdan elli bin sene evvel takdir edilib levhi mahfuza yazıldığını beyan etmektedir. Hadîsi nebevide beyan edildiği üze­re, her şeyden evvel arşı âla ile suyun yaratılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zira yer gök yarattlmazdan ellibin sene evvel mukaddarratın takdir edildiği ve o takdir zamanında arşi âlânın su üzerinde olduğu beyan buyurulmuş-tur. Bu duruma göre arşı âla ve su yerden gökten ve onlardan yaratılan ve haklarında takdir edilib yazılanlardan evvel olduğu açıkça beyan edilmiştir. Ancak muhtelif kitablarda nakledilen bilgi ve hükümlere göre, iik defa resûlüllahın nurunun, ondan sonra kalemin yaratıldığıda rivayet edilen ha­disi nebevilerden anlaşılmaktadır.     *<br />
Levhi mahfuzdaki yazılanlar katî değil vasfîdir. İnsanların irâdesine bağ­lı olmak kaydı ile yazılmıştır. İnsanlar, hanki tarafı tercih ederlerse, o İşlenen şekli ile kesinlesin Ömrün kısalması ve uzalması meseleside bu hususlara bağlı şekilde yazılmıştır.<br />
Levhi Mahfuz ve yazılanlar hakkında gerekli malumat, akâid kitabla-rında mevcuttur. Bilhassa imamı azamın fıkhulekber adlı eserinde beyan edilmiştir. Ayrıca hemen ilerde gelecek hadîsi şeriflerde açıklayıcı bilgiler gelecektir. <a href="#_ftn245" name="_ftnref245">[245]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720825"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>80 &#8211;</strong> (2) İbnİ Ömer (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Her şey (Allâhın) kader,! iledir. Hatta âcizlikve akıllılık (veya arzu edi lene kavuşmak, bir şeyi neşe ile yapamamak veya zevkle ibâdet ve itaatta bulunmak) da kaderle (takdiri ilâhî ile) dir.» Müslim, (keza A hm e d bin han-belde de mezkûrdur.) <a href="#_ftn246" name="_ftnref246">[246]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720826"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>81 </strong>&#8211; (3) Ebû Hu rey re (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
Resûlullah (SAV) buyurdu<br />
«Âdemle Musa (AS) Rabbilerinin huzurunda delil getirdi (!er), ve Âdem (A.SJ Musa (A.S) a ğâiib geldi.<br />
— Mûsâ (A.S) dedi : Sen, Allâhü teâlâmn yedi kudreti İle yarattığı Ademsin, sana ruhundan üfürdü, Meleklerini sana secde ettirdi, seni Cen­netinde sakin kıldı, sonra hatan sebebi ile insanları yere indirdin değilmi?<br />
~- Âdem (A.S) dedi : Sen, Allâhü teâlâmn risâlet ve kelâmı ile temiz­lediği (taltif ettiği) Musa sın, sana kendisinde her şeyi beyan eden levhayı<br />
verdi. Seni pak olarak kendine yaklaştırdı, işte bu sebeble ben yaratamaz­dan evvel Allâhü teâlânin tevrâtı yazdığı zaman ne kadar idi?<br />
— Musa (A.S) dedi : Kırk sene (idi.)<br />
— Âdem (A.S) dedi : Tevratta «Âdem Rabbisİne isyan etti ve isyanla doğru yo! d an çıktı» (Ta ha sûresi, 121) âyeti buldunmu?<br />
— Musa (A.S) evet dedi.<br />
— Âdem (A.S) dedi : «Ben yaratılmazdan kırk sene evvel benim işle­mem bana Allâhü teâla tarafından takdir edilen ameli işlediğimden dolayı beni kötülermis-in?»<br />
— Resûlullch (S.A.V) buyurdu :<a href="#_ftn247" name="_ftnref247">[247]</a><br />
«Âdem, Musa ya gâlib geldi.» <a href="#_ftn248" name="_ftnref248">[248]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720827"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Hadîsi şerifde beyan edilen huccetleşme meselesinin îzah şeklini şöy­le beyan etmişlerdir: Adem (A.S) ile Musa (A.S) arasında gecen huccetleş­me, Hz. Adem le Hz. Musa&#8217;nın rûhan temessüi edib gaib âleminde karşılaş­mışlardır. Cenabu hak.onları ruhlarıyle karşılaştırmak suretiyle birbirleriyle delil ve izahlarda bulunmuşlardır.<br />
Veya her ikisini cismânî olarak karşılaştırmıştır ki, şöyledir : Hz. Mu­sa&#8217;nın zamanında Hz. Adem-i cismen tekrar diriltmiştîr. Bu suretle her ikisi karşılıklı hüccet ve delil ile birbirlerini yukarda geçtiği üzere takdir ve ten-kidlerde bulunmuşlardır.<br />
Veya her ikisini tekrar diriltib huzuru ilâhîsinde cismâni bir hayatla karşılaşmışlardır. İşte o andada karşılıklı münazara ve hucceîleşmeyi yap­mışlardır. Nitekim Mîrac gecesinde Resulü ekrem efendimiz bütün Peygam­berlerle İçtimâ ettiğini ve hatta onlara imamlıkda bulunduğunu beyan bu­yurmuştur. Bu husus, akâid kitablarında dahi yazılıdır.<br />
Hz, Adem le Hz. Musa&#8217;nın aralarında geçen muhaverelerinin hükümle­ri, kurbanı kerimde geçmektedir.<br />
Ve nihayet aralarında geçen mes&#8217;eleninde bir kaderi İİâhinin tecellisi olduğu beyan edilmiştir. <a href="#_ftn249" name="_ftnref249">[249]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720828"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>82 &#8211;</strong> (4) Ibrsi Mes&#8217;ud (R.A) den rivayet edilmiştir, demiştir : Sâdık ve masduk olan Resûlullah (S.A.V) bize söyledi : «Mutlak surette sizin birinizin yaratılması, annesinin karnında kırk gün nutfe (meni) olarak cem olunur. Ondan sonra o kadar (kırk gün kadar) za­manda pıhtılaşmış kan olarak durur. Ondan sonra o kadar zamanda   et parçası olarak bulunur. Ondan sonra Allâhü teâla dört kelime ile bir me­lek gönderir;<br />
— (O melek, rahimdeki çocuğun) amelini, ecelini, rızgını ve şaki veya said olacağını yazar, sonra ruh üfürür.<br />
— Binâen aleyh ondan (Alİâhdan) başka ilâh olmayan (Allah) a ye­min ederim ki, Muhakkak sizin biriniz Cennet ehlinin   amelini İşler hatta onunla Cennet arasında bir zira (altı yedi tutam) kalır. Fakat sonra onun aleyhine tecelli eden takdir (kötü amel) sebebiyle döner ve   Cehennem amelini işler ve Cehenneme girer.<a href="#_ftn250" name="_ftnref250">[250]</a><br />
— Ve yine sizin biriniz Cehennem ehlinin amelini işler, takı     onunla Cehennem arasında bir zira&#8217; (altı yedi tutam) kalır. Hemen kitab, aleyhine sepkat eder ve Cennet ehlinin amelini işler. Bununiada Cennete girer.» <a href="#_ftn251" name="_ftnref251">[251]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720829"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Yukardaki Hadîsi nebevide belirtilen kırkar gün hakkında bâzı büyük­ler şöyle demişler: Çocuğun kırk gün meni, kırk gün pıhtı kan ve kırk gün­de et parçası hâlinde durması, Adem aleyhisselâmın yaratılışı ânında balçık hâlinde kırk gün durmasına muvafakatmdandır. Yahut Musa aleyhis-selârnın kırk gün mîkâtta bulunmasına muvafakat gibi kırklarda hayır olma­sındandır.<br />
Hadîsi şerifde belirtildiği üzere daha çocuk ana rahminde mükemmel şeklini alır almaz bir melek geliyor. Çocuğun hakkında dört şeyi derhal ya­zıyor çocuğun amelini, ecelini, rızkını ve şakî (azgın) veya said (düzgün, iyi) olacağı hususları yazıyor. Ondan sonrada cisim yapısı tamamlanmış olan çocuğa ruhu üfürüyor. O çocukda canlı bir varlık olarak hayata devam ediyor.<br />
Hadîsi şerifin son cümlesinde de esas hayatın son zamanının muteber ve makbul olduğu beyan ediliyor. îtibcr son nefese bağlıdır. Onun için mü­min ilk günlerinde her ne kadar iyi amel ve hayırda bulunsada son zaman­da o hayırları yıkıp îmanını terk edebilirde.<br />
Keza bir kişide pek çok kötülükleri bir zaman işler, bir de bakarsın o kötülükleri terk eder. Gayet iyi ameller işler ve o şekilde kâmil bir iman ve<br />
Bu sebebden her mümin, dâima hakka sığınıp onun rahmetini umup azabından korkarak yaşamalıdır. İşte böyle kişiler mutluluğa nail olurlar. iyi amelleri ile âhirete gider seâdete nail olabilir. <a href="#_ftn252" name="_ftnref252">[252]</a></p>
<h3></h3>
<h3><a name="_Toc125720830"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>83 </strong>&#8211; (5) Seni bin şad (R.A) den mervidir, demiştir:<br />
Resülullah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Muhakkak bir kul, Cehennem ehlinin amelini işler ve fakat o kul {bu­nunla beraber yine) Cennet ehlindendir.<a href="#_ftn253" name="_ftnref253">[253]</a><br />
— Ve yine bir kul, Cennet ehlinin amelini işler fakat o kul, Cehennem ehlindendir. Zira ameller ancak ve ancak son hatimelere (nefeslerin son çı­kışlarına) bağlıdır.»     <a href="#_ftn254" name="_ftnref254">[254]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720831"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Ravî sehl bin sâd (R.A) kimdir?<br />
Hz. Sehl bin sâd (R.A) medine-i münevvereli ensârı kiramdandır. Ebul Abbas künyesi ile künyeîenmiştir.<br />
Bu zatın ^smi, daha evvel «Huzn» idi. Resûiüilah (S.A.V) efendimiz bu­nun ismini «Sehl» olarak değiştirip isimlendirdi. Hz. Shel onbeş (15) yaşın­da iken Re~û!üiiah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz âhirete irtihal etmiş­tir,   &#8211;<br />
H2. Sehl i&#8217;R.A) hicretin dpksan bir (91) inci senesinde medine-i münev-verede vefat etmiştir. Medme-i münevverede vefat eden sahabenin en so­nuncusudur. Allah ondan razı olsun.<br />
YukaraaKi hadisi şerifde beyan edilen hükmün hulâsa ve esası şudur :<br />
Bir mümin ömrünün ilk zamanlarında cehennem ehlinin kötü amellerini işlerken tevbe istiğfar ederek itikat ve amelini düzeltir. Bu iyi haldede hak­kın rahmetine kavuşur. Son nefesinde îman ve iyi amelle öldüğü içinde cennet ehünden oiur.<br />
Diğer bir kişide ilk zamanlarda cennet ehlinin ameli ile meşkul olur. Fakat sonraları akide ve amelini bozarak cehennem adamlarının kötü amel leri ile meşku! olur. Bu kötü amelleri işlediği halde ikende veiat eder. Vefat etîigi hai üzerede cezalandırıhrkı, cehennem ehlinin ameli üzere öldüğü gi­bi, cehennemi boylar. Zira İtibar, son nefesde âhirete gidişe göredir.<br />
Son nefeslerinde cehennem ehlinin ameli ile ölenler, Cehennemi boy­larlar. Şayet son nefeslerinde cennet ehlinin amelleri ile ölürlerse, cennete dâhil olurlar.<br />
Bu hadisi şerifin daha geniş açıklamalı izahı, yukarda birinci hadisi şerifin izah bölümünde geçmiştir. <a href="#_ftn255" name="_ftnref255">[255]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720832"></a>Tercümesi;</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>84 &#8211;</strong> (6) Aişe (R.A) den mervidir, demiştir :<br />
ResûîuÜch (S.A-.V) Ensardan bir çocuğun cenazesine çağrıldığı zaman ben dedim K . Yo Rasüieüâh! ne mutiü bu çocuğa, Cennet kuşlarsndan bir kuşdur. Hiç bir kötülük işleme çağmada yetişmedi.<br />
— Hemen Rasûluüah (S.A.Vı buyurdu :<br />
— Bu.sözünden (ve itiküdfrıdan) başka sözün varmı? Ey ÂîşeJ Şüphe­siz Aiiâhü teâiâ Cennet için bir ehil halk etmiştir ve onların (Cennet adam­larının) Cennet İçin yaratılmaları onlar babalarının sulbierinde jkendir.<a href="#_ftn256" name="_ftnref256">[256]</a><br />
— Ve Cehennem içinde ehil yaratmıştır ve onları (Cehennem adam­larını) &#8211; Cehennem için yaratması ise onlar (Cehennem adamları) babala­rının suiblerinde ikendir.» <a href="#_ftn257" name="_ftnref257">[257]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720833"></a>İzahat</h3>
<p>&nbsp;<br />
Râvi Hz. Aişe (R.A) kimdir?<br />
Hz. Aişe (R.A), Hz. Ebu Bekir (R.A) tn kızıdır. Annesi Ümmü Rumman-dır.<br />
Peygamber (S.A.V) efendimiz, nübüvvetinin onuncu senesi mekke-i mükerremede Hz. Aişe ile Şevval ayında hicretten üç sene evvel nişanlanıp nikahlandılar. Fakat izdivaç muamelesi olan zifafa girmeleri, hicretin ikinci senesi şevval ayında vuku bulmuştur. Hz. Aişe zifafa girme zamanında dokuz yaşlarında idi.<br />
Hemen yukardaki izdivacın oluş zamanı ile yaş hadleri hakkında bir kaç cümleyi hatırlatacağım.<br />
Evvela Resûlüllah (S.A.V) efendimiz hem nişan ve nikâhını ramazan ayından sonra gelen şevval aynıda yapıyor ve hem zifafa girmeside şev­val ayında oluyor.<br />
Günümüzde bazı kimseler, «iki bayram orasında nişan, nikah ve zifaf oyjndan sonra gelen Şevval ayında yapıyor ve hem zifafa girmeside şev­ler<br />
Bilindiği üzre Hz. Peygamberimiz efendimiz, validemiz Hz. Aişe ile ni­şanı, nikahı ve zifafı iki bayram arasında oluyor. Öyle ise, iki bayram arası, nişan, nikah, öügün ve zifaf olur. Caizdir. Olmaz diyenler, hakikati bilme­yen câhil, yada hurafeci kişilerdir.<br />
Diğer bir hususda 40-50 yaşlarındaki erkeklerden birinin 18-20 veya 25-30 yaşlarındaki bir kız ile evlenenleri, ayıplayan, hoş karşılamayanlar olu­yor. Bu görüş ve düşüncede sakat ve kötüdür.<br />
Bilindiği üzere Resulü Ekrem efendimiz, 54 yaşında, Hz. Aişe validemiz­de dokuz (9) yaşında iken izdivaç buyurdular. Peygamberimizin amel ettiği şeyi veya onun ameline yakın olanını ayıplamak Peygamberimizi ayıpla­mak olur. Ancak kendisine her yönden güvenemiyenler, mazerete binâen uzak olurlar.<br />
Peygamber efendimiz, Hz. Aişe ile dokuz sene aile hayatında bulundu­lar. Hz. Aişe on sekiz (18) yaşlarında iken, Resulü Ekrem efendimiz âhirete teşrif buyurmuşlardı.<br />
Peygamberimiz bakire olarak aldığı hanımı bir tek kişidir. O da Hz. Aişe validemizdir. Peygamber efendimizin Hz. Aişeden çocuğu olmamıştır,<br />
Hz. Aişe (R.A), fakıh, âlim, fazıl, fasih ve pek çok hadis rivayet eden sahabelerden idi. Arapların âdet ve günlerine ve şiirlerinin çeşidlerinede<br />
vâkıf idi. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiîn hadisi şerif rivayet etmiş­lerdir.<br />
Hz. Aişe (RA) hicretin elli yedi (57) inci senesinde ramazan ayının on yedi (17) s!nde saiı günü Medine-i münevverede vefat etmiştir. Cenaze na­mazını Ebî Hureyre (R.A) kıldırmıştir ve cenazesi, Cennetül Bakıa defnolun-muştur. Kendisinin oraya defnedilmesini daha evvel emretmiştir.<br />
Rivayet ettiği hadisi şerif, bin ikiyüz on (1210) adettir. Allahü teâla on­dan razı olsun. Amin. <a href="#_ftn258" name="_ftnref258">[258]</a><br />
&nbsp;</p>
<h3><a name="_Toc125720834"></a>Tercümesi:</h3>
<p>&nbsp;<br />
<strong>85 &#8211;</strong> (7) Ali (R.A) den mervidir, demiştir : Resûlüllah {S.A.V) buyurdu ki:<br />
«Sizden her birinizin bir mâk&#8217;adı Cehennemde ve bir mak&#8217;adı (oturmu mahalli ve varacağı yer) Cennette oimak suretiyle yazılmıştır.»<br />
— Ashabı kiram dediler : Yâ Resûlellah! Öyle ise biz kitabımız (mu­kadderatımız) üzerine dayanmıyacak ve ameli terk etmiyecekmiyiz?<br />
— Resûlüllah (S.A.V) buyurdu :<br />
«Amel ediniz, zira her ferd, halk olunduğu şey için müyesser kılınır.<br />
— Şu halde b,ir kimse, seâdet (Cennet) ehlinden olursa, önada şakâ-adet amefj! kolay kılınır.<br />
— Şayet bir kimse, şakâvet (cehennem) ehlinden olursa, önada şakâ-vet ameli kolay kılınır.<br />
— Bundan sonra (Resûlüllah şu âyeti) okudu :<br />
«(Bundan sonra) kim verir (Aliâhın hakkını öder) mâsiyetten sakınır ve en güzelide tasdik ederse, bizde onu en kolaya hazırlarız.<br />
— Ama kim, cimrilik eder ve kendisini müsteğnî görür ve o (kimse) en güze!,&#8217; yalanlarsa bizde ona en güç (ve kötü) olanı kolaylaştırırız (onu işle­tiriz),» (Leyi sûresi, 5-10) <a href="#_ftn259" name="_ftnref259">[259]</a><br />
<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 5-6.<br />
<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İmamı Bağavî hakkında gerekli malumat, eserin mukaddime kısmında gelecektir.<br />
<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 7-10.<br />
<a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/11-12.<br />
<a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tirmizi<br />
<a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Tirmizi<br />
<a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Muvattâ<br />
<a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/12-13.<br />
<a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 13- 14.<br />
<a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Receb efendi, C. 3, S. 369<br />
<a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 15-22.<br />
<a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> İmamı Beğâvî, dört bin dört yüz otuzdört (4434) Hadisi şerif&#8217; ihtK/â eden «Kitabül mesabih» adlı eserin yazarı; müfessir, muhaddis, fakih, ilmi kıraata âlim, âbid, zahid ve bütün ulemâ ve selefi şalinin tarafından takdir edilen ilmi ile âmil bir zad idi. İlk zamanlarında katıksız kuru ekmek yerdi. Sonra ihtiyanlğı zamanında ekmeğe katık olarak ya zeytin veya kuru üzüm yemiştir.<br />
İmamı begâvîden hafız Musa elmedînî ve Avarİfül meârif sahibi İmamı suhreverdi gibi zadlar ilim tahsil ederek kemale erişmişlerdir.<br />
Diğer meşhur eserlerinden bazıları şunlardır Hadis hakkında «Şerhis sünne», Fıkıhdan «Kitabüttehzip» ve tefsirden «Meali müttenzil»<br />
Vefatı, hicri beşyüz on altı (516) tarihinde olmuştur ve üstadı Kâdi Hüseyin (R.A.) yanına defnolunmuştur. Rahimehullahü aleyh.<br />
<a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> İmamı buhari nâmı ile mâruf, hadis kitaplarında «Şeyh» denince ilk isim ve maksat bu olduğu bilinen «Sahihayn» denilen cümlelerde de bu­hari ve müslim kitapları yine müsellemdir.<br />
Hadisi şerifi hıfzeden bir kişi onun zamanında görülmemiş, on yaşın­da hadisi şerif hıfzına başlamış, Allahın kitabı Kur&#8217;anı kerimin ve hadisi şeriflerin manalarını gayet iyi anlayan zamanın en zeki, fakih, zühüt de ke­mâle erişmiş, gayet mütteki, hadis yollarının en ince yönlerine vakıf, ictihad ve istimbatı kuvvetli ve duası müstecap bir zat idi. Her gün iki veya üç ba­dem yediği beyan olunarak zühtü ve ilme çalışması yazılmaktadır.<br />
İmamı buhari, maverain nehirde «Buhara» nami ile anılan bir beldede yüz doksan dört (194) hicri tarihinde dünyaya teşrif etmiştir. Küçük yaşta ilim erbabı üstadlardan tahsili ilme başlamış ve hadisi şerifin tahsili.ve teb-yini için bin kadar hadis âlimi muhaddislerden talim etmiştir. Soy itibarı ile türktür.<br />
Pek çok telifatı vardır. Hadis ilmini ve hadisi şeriflerin sağlam ve sıh­hatli senetlerle kitap telif eden en imtiyazlı alimlerdendir. Telif ettiği kitap­lardan en meşhuru, Buhari ismi ile anılan «El camiüssahih» adlı eseridir. Mükerrerler ile dokuzbin seksen iki (9082} Hadisi şerifi camidir. Bütün ule­ma ve muhaddislerin en çok îtimad ettikleri ve Kur&#8217;andan sonra şer&#8217;i dei;l ve kaynağın birincisi kabul ettikleri yegâne hadis kitabıdır.<br />
Binlerce muhaddisin hadis ilmini ve hadisi şeriflerin tâlimini yaptığı âlim, kamil, mudakkik ve muhaddis İmamı Buhari, ikiyüz eili altı (256) hic­ride vefat etmiştir. Allahüteâla Rahmeti ilâhisini ihsan buyursun ve âh&#8217;ret-te şefaatini cümlemize nasip etsin. AMİN.<br />
<a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> lmamî müslim, İmamı Buharinin talebesi, itimad edilen hadis hafı­zı, büyük musannif ve fıkıh âlimidir. Kuşeyr kabilesine mensup iki yüz dört (204) hicri senesinde Neysâburda dünyaya gelmiştir. Sülâle ve asalet iti­bârı ile bir türk soyundandır.<br />
Hadis talimi ve hıfzı için çok yerlere nakli mekan etmiş, diyar diyar gezmiştir. En çok gittiği yerler, Irak, hicaz ve Mısırdır. Bağdata seferi ise, sayılmayacak kadar çok-olmuştur.<br />
imamı müslimin pek çok telKatı vardır. Bunlardan en meşhuru, Buhaıi şerifden sonra «Müslim» Namı ile anılan «El Camiüssahih» dir. Mükerrer hadisin zikrinin azlığı ve tertibinin güzelliği ile imtiyazlıdır. Kur&#8217;andan son­ra şer&#8217;i kaynakların ikincisi sayılmaktadır. İmamı Müslim, 261 hicride vefat etmiştir. Allahüteâla rahmeti ilahisini lütfedip ahirette şefaatına nail bu­yursun, AMİN.<br />
<a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> İmamı Malik mezheb sahibi, Büyük fakih, müetehidi mutlak, Medî-ne-i münevvere Alimi, Medine-i Münevverenin muhaddisi, mudakkik, müt-<br />
teki, telif ve tasnifde Buhari ve müslîmden evvel olan tabiin veya tebe-i ta­biinden fazilet sahibi bir âlimdir, 93 &#8211; Veya 103 Hicride Medine-i Münevve-rede dünyaya gelmiştir. Ve 179 Hicride vefat etmiştir. Kabri şerifi Cennetül bakîdedir. Meşhur olan kabri şerifini hamdü senalar olsun ziyareti aciza-nem olmuştur.<br />
İmamı malik radiyaliahü anh, dininde salabetli, hıfzı kuvvetii ve fetva hususunda çok hassas idi. Bir hadisi şerif nakledeceğinde, abdest alır ve­ya güsl eder özel minderine oturur, sakalını tarar güzel kokuyu sürünür on­dan sonra hadisi nebevi okur ve fetva verir, talebe-i ulûme okuturdu, rah-metüliahi aleyh.<br />
<a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> İmamı şâfi-i İmamı Malik hazretlerinin talebesi ve İmamı Azamın talebesi imamı muhammed hazretlerininde talebesidir. İmamı azam radiyal-lahü anhın vefatı yılı olan 150 hicride ğazzede dünyaya gelmiştir. İki ya­şında Mekke-i Mükerremeye nakledilmiştir. Annesinin yanında yetim ola­rak yetişmiş çok zaman ilim talimi için muaiim ücreti bulamazdı. Bu sebebe den ilim talimi sıkıntılı olmuştur.<br />
İmamı şâfi-i merhum çok zeki hafızası kuvvetli, şair, fasih ve beliğ bir zat idi. Lugatta, fıkıh ve hadisde îmam idi. Usûlü fıkhı ilk yazan âlimdir.<br />
İmamı şâfi-i merhumun pek çok eserleri vardır. Bunların en meşhuru yedi cilt halinde olan «Ef&#8217;üm» dür.<br />
İmamı şafi-i hazretlerinin kıymetli sözleri vardır. Cümleden bir tanesi şudur :<br />
«Eğer â!iim&#8217;er evliya olmazlarsa, Aflah için veli yoktur. Zira Allahüte-â!a cahil kimseyi velî (dost) edinmez.» Mirkat C 1,20<br />
İmamı şâfi-i merhum. Recebi şerifin son perşembe veya cuma gecesi akşam namazını eda ederken 204 hicride vefat etmiştir. Kabri şerifi Mısır­dadır. Rahmetüllahi aleyh.<br />
<a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> İmamı Ahmet bin hanbei Radiyallahüteâla anh, 164 hicride bağ-datda dünyaya gelmiş, orada ilme çalışmaya koyulmuş ve sonra imamı şâfi-i hazretlerinden ilim tahsil etmiştir. Böylece ilim tahsili için, Mekke-i Mükerremeye, Küfe ve Basraya, Medine-i Münevvereye, Yemene, şama ve ceziretül araba nakli mekan etmiş oralarda bulunan büyük âlim, fâkih, mu-haddis ve müdekkik meşâyihi kiram ve ulemayı uzamdan fıkıh, hadis ve il­mi kelam dersleri ile tefsir ve edep ilmi gibi Şer&#8217;i ilimleri tâlim etmiştir.<br />
Abbasi halifelerinden Mûtesim zamanında Kur&#8217;anı kerimin Mahluk ol­madığını beyan edip direnmekle halife bu büyük âlimi bazı tahrikçi ve fe­satçıların telkini ile zindana atmış ve yirmi sekiz (28) ay kadar bir zaman<br />
zindanda kalmıştı. Sonra halife mütevekkil onun kadri kıymetini takdir et­miş ikram ve izzette bulunmuştu.<br />
Fakıh, müctehidi mutlak, muhaddis, zahid, müttekî ve abid olan bu bü­yük âlimin telifatı kesiresi vardır. En meşhuru ise, «Elmüsned» isimli hadis kitabıdır. Vefatı ikiyüz kırk bir (241) hicride bağdatda vuku bulmuştur. Rah­metüllahi aleyh.<br />
<a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> İmamı Tirmizi Rahimehullah, ceyhun nehri tarafında «tirmizi» isimli bir şehirde 200. hicride dünyaya gelmiştir. İlmi ile âlim, âmil, itimada layık muhaddis, hadis hafızı, zahid ve mütteki bir zat idi. Pek çok teiifatı vardır. En meşhurları, «Süneni tirmizi» ismi ile anılır. «El cami» adlı eseri ile pey­gamberimizin şemailini beyan eden «Şemaili Tirmizî» dir. Doğduğu yer olan Tirmizde 279 hicride vefat etmiştir. Cenabı hak Rahmeti dahisine gark eylesin. AMİN.<br />
<a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Muhaddis ve sünen sahiblerinden İmamı Ebû davud Radiyaliahü anh, horasan diyarında Sicistan isimli 202 hicride doğmuş, İmamı buhari ve İmamı Ahmet bin Hanbei gibi Büyük muhaddislerden ilim tahsil etmiş ve ezberlemiştir. Defalarca Bağdata gidip hadis tahsil edip hıfzetmiş ve Bas­raya sakin olup orada tedrisadda bulunmuştur.<br />
İmamı Ebû Davud Hazretlerinin telifatı kesîrası vardır. En meşhuru, beşbin kadar hadisi şerifi muhtevi «Sünen-i Ebi Davud» isimli eseridir. Bu eseri İmamı Ahmet Bin hambele ar zettiğinde takdir ve tebrik edilmiştir. 275 Hicride Basra da vefat etmiştir. Allâhüteâla Rahmetini ihsan buyursun. Amin.<br />
<a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> İmamı Nesâ-i Radiyaliahü teala anh, Horasanda «Nesâ» ismi ile müsemma olan karyede 215 hicri senesinde doğmuştur. Asrının   hadis imamlarından tahsil etmiş, Horasan, Hicaz, Irak, Mısır ve Şam âlimlerin­den talimi ilim yapmış hadis hafızı, müdekkik ve zahid bilginlerden idi.<br />
Pek çok telifatı vardı. En meşhuru «Essünen» dir. Sonra bu süneni ih­tisar etmiş «elmüctebâ mines sünen» ismini vermiştir. 303 tarihinde Mek-ke-i Mükerremede vefat etmiştir. Rahmetüllahı Aleyh.<br />
<a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> İbni mâce, 209 hicri tarihinde kazvinde doğmuş, sonra ilim tahsili için bağdat, basra, şam, Mısır, hicaz ve rey şehrine gitmiş oraların âlim ve muhaddislerinden hadis tahsil etmiştir.<br />
Kütübü Sitteden sayılan «Sünen-i İbni mâce» gibi pek çok eseri olan bu muhaddis ve büyük âlim, 273 tarihinde vefat etmiştir. Rahmetüllahi Aleyh.<br />
<a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Muhaddis ve hadis imamlarındarHDiricie İmamı darimi Rahimahuf-lah, 181 hicride doğmuş hadis ilmini ve hadisi şerifi tahsil için hicaza, şa­ma. Mısıra, Iraka ve Horasana gitmiştir.<br />
Akıllı, zeki, müfessir, fakih ve yüksek ahlâka sahib olan bu zatında telifatı çoktur. En meşhuru «El camiussahih» ve «Essünen» isimli eseridir. 255 tarihinde vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun.<br />
<a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> İmamı Dâre kutnî, hadisde asrının âlimi ve kıraat ilmi hakkında ilk kitap tasnif eden ve pek büyük âlimler yetiştiren bir fazılı muhteremdir. Şâfiiyyül mezhebdir.<br />
Bağdatın bir mahallesi olan dare kudnda 306 sene-i hicride doğmuş­tur. İlim tahsili için mısıra gitmiştir. Sonra Bağdata tekrar dönen imamı Dâ­re kudni, 385 tarihinde Bağdaîta vefat etmiştir. Telifatının en meşhuru, «Essünen» dir. Allah ondan râzi olsun.<br />
<a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> İmamı Beyhakî Rahimehullah, hadis imami&#8221;rındandır. Neysabur yakınlarında «Bey hak» isimli beldede 384 tarihinde doğmuş, ilim tahsili için Bağdat&#8217;a, Küfeye, Mekke-i Mükerremeye ve diğer memleketlere git­miştir.<br />
Muhaddis, fakih, mütteki ve usul ilminin âlimi olan imamı Beyhakının pek cok telifatı vardır. En meşhurları, «Essünenül kebir» «Marifetüs süneni vel âsâr», «Kitabül bâsi vennüşür», «Kitabü şuabil İman» ve «Kitabü fezâ-ilüssahâbe» dir. 258 senesinde Neysaburda vefat etmiştir. Allah ondan ra­zî olsun.<br />
<a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Hadis İmamlarından biride İmamı Abderî Rahimehullahdır. Kütübü siddeden toplanmış «Ettecridü lissıhahissitte» isimli eser sahibi bu büyük âlim, uzun zaman Mekke-i Mükerremede mücaveret etmiş ve orada 535 tari­hinde vefat etmiştir. Allah ondan râzî otsun.<br />
<a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 25-32.<br />
<a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/   32.<br />
<a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Mirkatüîmefatih, C. I, 34<br />
<a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/32-34.<br />
<a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 34-40.<br />
<a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Mişkât şerhi Mirkat, c. 1-36<br />
<a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/40.<br />
<a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> İbni Mâce<br />
<a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Nesaî, İbni mâce<br />
<a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> Ahmeî ibini Hanbel ve tirmizi, Akkirmâni, 22<br />
<a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> Hadisi Erbeîin şerhi Akkirmânî<br />
<a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> Buhârî, Müslim<br />
<a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a> Beyhakî<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/40-47.<br />
<a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> Eşbah Vennezâir, 7<br />
<a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> Merâkılfefah Tahtâvîsi, 117<br />
<a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> Mültekâ ve şerhi Dâmad, 85<br />
<a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 48-53.<br />
<a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> Müslim<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 55-56.<br />
<a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a> Mirkat, C. 1, 51<br />
<a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> Kenarlı berika, 280<br />
<a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> Feyzulkadir, C. 2, 536<br />
<a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> Receb efendi, c. 1, 237<br />
<a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> Recep efendi, c. 1, 237<br />
<a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> Berîka, C. 1-98<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 56-78.<br />
<a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/ 79.<br />
<a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[55]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/79-80.<br />
<a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[56]</a> Buhari, Müslim<br />
<a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[57]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/81.<br />
<a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[58]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/81-82.<br />
<a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[59]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[60]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/83.<br />
<a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[61]</a> (Mârkatülmefâtih, C. I, 62)<br />
<a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[62]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/83-87.<br />
<a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[63]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/87.<br />
<a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[64]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/87-89.<br />
<a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[65]</a> Buhârl, Müslim<br />
<a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[66]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/89-90.<br />
<a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[67]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/90-91.<br />
<a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[68]</a> Buhâri, müsiim(Ayracı Ahmet bin hanbel, Tirmizî ve Nesaînin süneninde zikredilmiş­tir.)<br />
<a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[69]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/92.<br />
<a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[70]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/92-94.<br />
<a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[71]</a> Müslim (Keza Ahmed bin hanbel, tirmizî ve deylemîde tahriç etmişlerdir.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/94.<br />
<a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[72]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/94-95.<br />
<a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[73]</a> Müslim<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/95.<br />
<a href="#_ftnref74" name="_ftn74">[74]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/96.<br />
<a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[75]</a> Buhâri, Müslim(Çeşitli lafız değişikliği ile Tirmizî, Nesâî, ibni mâce ve Ahraed tahric etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[76]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/97.<br />
<a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[77]</a> Elhakâik, C. 1,143<br />
<a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[78]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/97-99.<br />
<a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[79]</a> Buhâri, MüsLim<br />
<a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[80]</a> (Hadîsi şerif, Nesâî ve ibni Mâcenin sünenlerinde ve Tabarânî filevsatda&#8217; vardır.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/100.<br />
<a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[81]</a> Buhâri<br />
<a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[82]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/100-101.<br />
<a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[83]</a> Buharı(Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî de bu mânada hadîsi şerif zikretmişler­dir)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/102.<br />
<a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[84]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/102.<br />
<a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[85]</a> Buhârî, Müslim<br />
<a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[86]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/103.<br />
<a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[87]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/103-1014.<br />
<a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[88]</a> Müslim (Nesâî, İbni Mâce ve Tirmizîde sünenlerinde zikretmişlerdir. Ve Tirmizî, hasen hadis, demiştir.)<br />
<a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[89]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/104.<br />
<a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[90]</a> Mirkatül mefatih, 73<br />
<a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[91]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/104-106.<br />
<a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[92]</a> Buhâri, Müslim(Ebû Dâvud ve Nesâîde sünenlerinde zikretmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[93]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/107-108.<br />
<a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[94]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/108.<br />
<a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[95]</a> Buhâri, Müslim.<br />
<a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[96]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/109-110.<br />
<a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[97]</a> Keza mirkatül mefatih, 77<br />
<a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[98]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/110-112.<br />
<a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[99]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[100]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/113.<br />
<a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[101]</a> Ahmet Bin Hanbel<br />
<a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[102]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/113-118.<br />
<a href="#_ftnref103" name="_ftn103">[103]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[104]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/118-119.<br />
<a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[105]</a> Tirmizi<br />
<a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[106]</a> Müslim, ibni mâce<br />
<a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[107]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/119-121.<br />
<a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[108]</a> Buhâri<br />
<a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[109]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/122.<br />
<a href="#_ftnref110" name="_ftn110">[110]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/122-123.<br />
<a href="#_ftnref111" name="_ftn111">[111]</a> Buhâri,   Müs!;m<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/123.<br />
<a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[112]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/124-125.<br />
<a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[113]</a> Buhâri, Müslim<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/125.<br />
<a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[114]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/125-126.<br />
<a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[115]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[116]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/126.<br />
<a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[117]</a> Üstüiğabe, C. 5,194<br />
<a href="#_ftnref118" name="_ftn118">[118]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/127-128.<br />
<a href="#_ftnref119" name="_ftn119">[119]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref120" name="_ftn120">[120]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/129.<br />
<a href="#_ftnref121" name="_ftn121">[121]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/130.<br />
<a href="#_ftnref122" name="_ftn122">[122]</a> Buhârî, Müslim<br />
<a href="#_ftnref123" name="_ftn123">[123]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/131.<br />
<a href="#_ftnref124" name="_ftn124">[124]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/131-132.<br />
<a href="#_ftnref125" name="_ftn125">[125]</a> Buhâri, Müslim(Bu hadîsi şerif, Nesâînin süneninde de mezkûrdur.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/133.<br />
<a href="#_ftnref126" name="_ftn126">[126]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/133-135.<br />
<a href="#_ftnref127" name="_ftn127">[127]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/135.<br />
<a href="#_ftnref128" name="_ftn128">[128]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/136-137.<br />
<a href="#_ftnref129" name="_ftn129">[129]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/137-139.<br />
<a href="#_ftnref130" name="_ftn130">[130]</a> Ebu Dâvud<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/139.<br />
<a href="#_ftnref131" name="_ftn131">[131]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/139.<br />
<a href="#_ftnref132" name="_ftn132">[132]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/140.<br />
<a href="#_ftnref133" name="_ftn133">[133]</a> (Üsdül ğâbe, C. 5, 193)<br />
<a href="#_ftnref134" name="_ftn134">[134]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/140.<br />
<a href="#_ftnref135" name="_ftn135">[135]</a> Ebû Dâvud<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/140.<br />
<a href="#_ftnref136" name="_ftn136">[136]</a> Tirmizi, Nesâî (Râvî Hz. Ebî Hüreyre ve hadisi şerifin ihtiva ettiği hükümler hakkında gerekli bilgi, yukarda geçmiştir.}<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/140.<br />
<a href="#_ftnref137" name="_ftn137">[137]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/141.<br />
<a href="#_ftnref138" name="_ftn138">[138]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/141.<br />
<a href="#_ftnref139" name="_ftn139">[139]</a> Beyhakî (Hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümlerle ilgili gerekli îzahat, ilerde 56. Hadîsi şerifde zikredilmiştir.<br />
<a href="#_ftnref140" name="_ftn140">[140]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/142.<br />
<a href="#_ftnref141" name="_ftn141">[141]</a> Müslim (Râvî Hz. Ubâde bin Essâmİt (R.A) hakkında 18. hadisde malumat ve­rilmiştir. Hadîsi Şerif hakkında da îzahat, geçmiştir.)<br />
<a href="#_ftnref142" name="_ftn142">[142]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/142.<br />
<a href="#_ftnref143" name="_ftn143">[143]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref144" name="_ftn144">[144]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/143.<br />
<a href="#_ftnref145" name="_ftn145">[145]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/143.<br />
<a href="#_ftnref146" name="_ftn146">[146]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref147" name="_ftn147">[147]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/144.<br />
<a href="#_ftnref148" name="_ftn148">[148]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/144.<br />
<a href="#_ftnref149" name="_ftn149">[149]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref150" name="_ftn150">[150]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/146-147.<br />
<a href="#_ftnref151" name="_ftn151">[151]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/147.<br />
<a href="#_ftnref152" name="_ftn152">[152]</a> Ahmed bin Hanbel<br />
<a href="#_ftnref153" name="_ftn153">[153]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/148-149.<br />
<a href="#_ftnref154" name="_ftn154">[154]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/149-150.<br />
<a href="#_ftnref155" name="_ftn155">[155]</a> Ahmed, Bin Hanbel<br />
<a href="#_ftnref156" name="_ftn156">[156]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/150.<br />
<a href="#_ftnref157" name="_ftn157">[157]</a> Buhari, müslim &#8211; Meşârik, C. 2,171<br />
<a href="#_ftnref158" name="_ftn158">[158]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/150-152.<br />
<a href="#_ftnref159" name="_ftn159">[159]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/152.<br />
<a href="#_ftnref160" name="_ftn160">[160]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/152-153.<br />
<a href="#_ftnref161" name="_ftn161">[161]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref162" name="_ftn162">[162]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/154.<br />
<a href="#_ftnref163" name="_ftn163">[163]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/154-155.<br />
<a href="#_ftnref164" name="_ftn164">[164]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/155-156.<br />
<a href="#_ftnref165" name="_ftn165">[165]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/156.<br />
<a href="#_ftnref166" name="_ftn166">[166]</a> Ahmed ,ibni hanbel.<br />
<a href="#_ftnref167" name="_ftn167">[167]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/157-158.<br />
<a href="#_ftnref168" name="_ftn168">[168]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/158.<br />
<a href="#_ftnref169" name="_ftn169">[169]</a> Ahmed ibni hanbel.<br />
<a href="#_ftnref170" name="_ftn170">[170]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/158.<br />
<a href="#_ftnref171" name="_ftn171">[171]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/158-159.<br />
<a href="#_ftnref172" name="_ftn172">[172]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/159.<br />
<a href="#_ftnref173" name="_ftn173">[173]</a> Buhârî, Müslim<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/160.<br />
<a href="#_ftnref174" name="_ftn174">[174]</a> Beyhakî Tergıb Terhib, C. 3, 271<br />
<a href="#_ftnref175" name="_ftn175">[175]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/161-165.<br />
<a href="#_ftnref176" name="_ftn176">[176]</a> Buharı<br />
<a href="#_ftnref177" name="_ftn177">[177]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/165.<br />
<a href="#_ftnref178" name="_ftn178">[178]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/165.<br />
<a href="#_ftnref179" name="_ftn179">[179]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/165.<br />
<a href="#_ftnref180" name="_ftn180">[180]</a> Buhöri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref181" name="_ftn181">[181]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/166.<br />
<a href="#_ftnref182" name="_ftn182">[182]</a> Ebû Dâvud^ Nesâi<br />
<a href="#_ftnref183" name="_ftn183">[183]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/166-171.<br />
<a href="#_ftnref184" name="_ftn184">[184]</a> Buhârî, Müslim.<br />
<a href="#_ftnref185" name="_ftn185">[185]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/171-172.<br />
<a href="#_ftnref186" name="_ftn186">[186]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/172.<br />
<a href="#_ftnref187" name="_ftn187">[187]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/173.<br />
<a href="#_ftnref188" name="_ftn188">[188]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/173.<br />
<a href="#_ftnref189" name="_ftn189">[189]</a> Keza Tecrid tercümesi, C. 1. 67<br />
<a href="#_ftnref190" name="_ftn190">[190]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/174-176.<br />
<a href="#_ftnref191" name="_ftn191">[191]</a> Buhârî, Müslim<br />
<a href="#_ftnref192" name="_ftn192">[192]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/176.<br />
<a href="#_ftnref193" name="_ftn193">[193]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/176-178.<br />
<a href="#_ftnref194" name="_ftn194">[194]</a> Müslim<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/179.<br />
<a href="#_ftnref195" name="_ftn195">[195]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/179-180.<br />
<a href="#_ftnref196" name="_ftn196">[196]</a> Tirmizti, Ebû Dâvud, Nesaî<br />
<a href="#_ftnref197" name="_ftn197">[197]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/181.<br />
<a href="#_ftnref198" name="_ftn198">[198]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/181-182.<br />
<a href="#_ftnref199" name="_ftn199">[199]</a> Ebû Dâvud<br />
<a href="#_ftnref200" name="_ftn200">[200]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/183.<br />
<a href="#_ftnref201" name="_ftn201">[201]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/183-184.<br />
<a href="#_ftnref202" name="_ftn202">[202]</a> Tirmizi, Ebû Dâvud(Bu hadis, Hâkimin süneninde de vardır ve hâkim, sahih hadisdir. de­miştir.)<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/184.<br />
<a href="#_ftnref203" name="_ftn203">[203]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/185.<br />
<a href="#_ftnref204" name="_ftn204">[204]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/186-187.<br />
<a href="#_ftnref205" name="_ftn205">[205]</a> Buhârî<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/187.<br />
<a href="#_ftnref206" name="_ftn206">[206]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/187-188.<br />
<a href="#_ftnref207" name="_ftn207">[207]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref208" name="_ftn208">[208]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/189.<br />
<a href="#_ftnref209" name="_ftn209">[209]</a> Mirkatül mefâtih, 113<br />
<a href="#_ftnref210" name="_ftn210">[210]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/189-190.<br />
<a href="#_ftnref211" name="_ftn211">[211]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref212" name="_ftn212">[212]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/190.<br />
<a href="#_ftnref213" name="_ftn213">[213]</a> Mirkatülmefatih, 114<br />
<a href="#_ftnref214" name="_ftn214">[214]</a> Buhârî, müslim<br />
<a href="#_ftnref215" name="_ftn215">[215]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/190-191.<br />
<a href="#_ftnref216" name="_ftn216">[216]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/191-193.<br />
<a href="#_ftnref217" name="_ftn217">[217]</a> Buhârî, Müslim<br />
<a href="#_ftnref218" name="_ftn218">[218]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/193-194.<br />
<a href="#_ftnref219" name="_ftn219">[219]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref220" name="_ftn220">[220]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/194.<br />
<a href="#_ftnref221" name="_ftn221">[221]</a> Buhârî, Müslim {Hadîsi şerifi, Ahmed bin hanbel, Ebû Dâvud ve ibni mâcede rivayet et­mişlerdir.<br />
<a href="#_ftnref222" name="_ftn222">[222]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/194.<br />
<a href="#_ftnref223" name="_ftn223">[223]</a> Buharı, Müslim<br />
<a href="#_ftnref224" name="_ftn224">[224]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/195.<br />
<a href="#_ftnref225" name="_ftn225">[225]</a> Bak, Tefsiri kasımi, c. 3, S. 702<br />
<a href="#_ftnref226" name="_ftn226">[226]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/195-196.<br />
<a href="#_ftnref227" name="_ftn227">[227]</a> Buharı, Müslim<br />
<a href="#_ftnref228" name="_ftn228">[228]</a> Müslim{Bu hadîsi şerifi, Ahmed bin hanbel de Müsnedinde rivayet etmiştir.) (Kısa îzahat, «İslamda Tesettür ve Haya» adlı eserimizde zikredilmiş­tir. Arzu eden orayı okur.)<br />
<a href="#_ftnref229" name="_ftn229">[229]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/196.<br />
<a href="#_ftnref230" name="_ftn230">[230]</a> Müslim(Keza bu hadisi, Ahmed bin hanbei ve Tirmizî.rivayet etmişlerdir.)<br />
<a href="#_ftnref231" name="_ftn231">[231]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/197.<br />
<a href="#_ftnref232" name="_ftn232">[232]</a> Ebû Dâvud<br />
<a href="#_ftnref233" name="_ftn233">[233]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/198.<br />
<a href="#_ftnref234" name="_ftn234">[234]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/198.<br />
<a href="#_ftnref235" name="_ftn235">[235]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/199.<br />
<a href="#_ftnref236" name="_ftn236">[236]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/200.<br />
<a href="#_ftnref237" name="_ftn237">[237]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/200.<br />
<a href="#_ftnref238" name="_ftn238">[238]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/200-202.<br />
<a href="#_ftnref239" name="_ftn239">[239]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref240" name="_ftn240">[240]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/202.<br />
<a href="#_ftnref241" name="_ftn241">[241]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/202-203.<br />
<a href="#_ftnref242" name="_ftn242">[242]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/203.<br />
<a href="#_ftnref243" name="_ftn243">[243]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/203-204.<br />
<a href="#_ftnref244" name="_ftn244">[244]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/205.<br />
<a href="#_ftnref245" name="_ftn245">[245]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/205-206.<br />
<a href="#_ftnref246" name="_ftn246">[246]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/207.<br />
<a href="#_ftnref247" name="_ftn247">[247]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref248" name="_ftn248">[248]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/207-208.<br />
<a href="#_ftnref249" name="_ftn249">[249]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/208.<br />
<a href="#_ftnref250" name="_ftn250">[250]</a> Buhâri, Müslim<br />
<a href="#_ftnref251" name="_ftn251">[251]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/209.<br />
<a href="#_ftnref252" name="_ftn252">[252]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/209-210.<br />
<a href="#_ftnref253" name="_ftn253">[253]</a> Buhârî, Müslim<br />
<a href="#_ftnref254" name="_ftn254">[254]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/210.<br />
<a href="#_ftnref255" name="_ftn255">[255]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/210-211.<br />
<a href="#_ftnref256" name="_ftn256">[256]</a> Müslim<br />
<a href="#_ftnref257" name="_ftn257">[257]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/211-212.<br />
<a href="#_ftnref258" name="_ftn258">[258]</a> Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/212-213.<br />
<a href="#_ftnref259" name="_ftn259">[259]</a> Buhârî, Müslim<br />
Mustafa Uysal, İzahlı Mişkat El Mesabih Tercümesi, Uysal Yayınları 1/213.</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-1-2/" data-wpel-link="internal">Mişkatül Mesabih {Cilt-1 | Bölüm-1}</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/miskatul-mesabih-cilt-1-bolum-1-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
