<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tefekkür | Ateistlere Cevap</title>
	<atom:link href="https://ateistlerecevap.org/category/tefekkur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ateistlerecevap.org</link>
	<description>Ateistlere,deistlere ve İslam&#039;ı kabul etmeyenlere İslam&#039;ı tanıtmak cevap vermek ve Müslüman kardeşimize fikir vermeye çalışan dostlarız.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 11 Sep 2018 12:30:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.4.3</generator>

<image>
	<url>https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2020/10/cropped-logo-mavi-32x32.png</url>
	<title>Tefekkür | Ateistlere Cevap</title>
	<link>https://ateistlerecevap.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kurdun Yaptığını Yapmak</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/kurdun-yaptigini-yapmak/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/kurdun-yaptigini-yapmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Sep 2018 12:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2745</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir adamın elsiz olduğunu ve bir pazarda her çeşit el satıldığını farzedi­niz. O farazi pazara giden bu adam, insan eli satılan dükkana vardığında, bu elin üzerinde yüz elli bin lira etiketini ve yanıbaşında kurt eli satılan dükkanda ise kurt elinin üzerinde yüz elli lira etiketini müşahade etse, elbetteki ne pahasına olursa olsun insan eline müşteri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/kurdun-yaptigini-yapmak/" data-wpel-link="internal">Kurdun Yaptığını Yapmak</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak.png" data-wpel-link="internal"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2746" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak.png" alt="Kurdun-yaptığını-yapmak" width="1080" height="1080" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak.png 1080w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak-300x300.png 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak-1024x1024.png 1024w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak-150x150.png 150w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/09/Kurdun-yaptigini-yapmak-768x768.png 768w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></a><br />
Bir adamın elsiz olduğunu ve bir pazarda her çeşit el satıldığını farzedi­niz. O farazi pazara giden bu adam, insan eli satılan dükkana vardığında, bu elin üzerinde yüz elli bin lira etiketini ve yanıbaşında kurt eli satılan dükkanda ise kurt elinin üzerinde yüz elli lira etiketini müşahade etse, elbetteki ne pahasına olursa olsun insan eline müşteri olacak ve onu satın almak isteyecektir.<br />
Şimdi, bu adam yüz elli bin lirayı ödeyerek insan elini aldıktan sonra, o el ile kurdun elinin yaptığı işi yapsa ne kadar divânelik etmiş olacaktır.<br />
İşte, kendisine takılan bu cihanbaha cihâzat-ı insaniye ile hayvanatın yaptığı işleri işleyen bir kimsenin, ne derece hasarete düştüğünü bu misâlle kıyas ediniz!..<br />
Yazar: Mehmed Kırkıncı</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/kurdun-yaptigini-yapmak/" data-wpel-link="internal">Kurdun Yaptığını Yapmak</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/kurdun-yaptigini-yapmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrika&#039;da ki kabileye götürülen televizyon</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon-2/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Aug 2018 10:01:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2662</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayalen Afrika&#8217;nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: &#8220;Televizyon dediğiniz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon-2/" data-wpel-link="internal">Afrika'da ki kabileye götürülen televizyon</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/01.png" data-wpel-link="internal"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2663 size-large" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/01-1024x768.png" alt="Afrikada ki kabileye götürülen televizyon" width="640" height="480" /></a><br />
Hayalen Afrika&#8217;nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp<br />
seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: &#8220;Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.”<br />
Muhtemelen,, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek<br />
ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar,bkumandanın bu denli<br />
yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar. Yani televizyondaki görüntüyü izleyebilmemiz için arka planda birçok işlev vardır önce görüntüler kaydedilir, montajı yapılır, sonra özel sistemler aracılığıyla ve Uydu vasıtasıyla o görüntüler/sinyaller televizyon antenine aktarılır o antende televizyona aktarır ve Televizyonun içindeki sistem o sinyalleri görüntüye dönüştürerek bizlere sunar. Eğer biz desek ki bunların hepsini kumanda yapıyor o zaman ahmaklık etmiş oluruz ÇÜNKÜ:<br />
&nbsp;<br />
Çünkü; o kumanda da bunu yapacak ilim irade kudret yoktur arka planda aklı, iradesi, şuuru olan insanlar var bu görüntüleri onlar hazırlıyor özel sistemler kurarak bize aktarıyor kumanda ise bizim görüntüyü izlememizde sadece bir VESİLE/ARACI yani biz televizyon ekranındaki görüntüyü nasıl kumandadan bilmiyorsak &#8220;Bunun arkasında aklı, iradesi, şuuru olan birisi var bu görüntüleri bu sistemleri kumanda yapamaz bu işin arkasında bir ekip var&#8221; diyorsak aynen böylede tadı dilime, kokusu burnuma, güzelliği gözüme, vitamini vücuduma tesir eden, ağaçta yetişen bir elmayı, portakalı, armudu, narı ve daha nicesini o aklı, iradesi olmayan ağaç yapamaz bana bunları ancak beni tanıyan beni bilen bana RAHMET eden biri verebilir bu işin arkaplanında da büyük bir ilim iradare kudret var dememiz lazım.</p>
<h2>Dil ne bilir şekeri şerbeti. Aldığın lezzeti baldan mı sandın?<br />
Ne arı ne ağaç verir nimeti, Elmayı narı daldan mı sandın?</h2>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon-2/" data-wpel-link="internal">Afrika'da ki kabileye götürülen televizyon</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Afrika&#039;da ki kabileye götürülen televizyon</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Aug 2018 10:01:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2662</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayalen Afrika&#8217;nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: &#8220;Televizyon dediğiniz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon/" data-wpel-link="internal">Afrika'da ki kabileye götürülen televizyon</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/01.png" data-wpel-link="internal"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2663 size-large" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/01-1024x768.png" alt="Afrikada ki kabileye götürülen televizyon" width="640" height="480" /></a><br />
Hayalen Afrika&#8217;nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp<br />
seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: &#8220;Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.”<br />
Muhtemelen,, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek<br />
ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar,bkumandanın bu denli<br />
yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar. Yani televizyondaki görüntüyü izleyebilmemiz için arka planda birçok işlev vardır önce görüntüler kaydedilir, montajı yapılır, sonra özel sistemler aracılığıyla ve Uydu vasıtasıyla o görüntüler/sinyaller televizyon antenine aktarılır o antende televizyona aktarır ve Televizyonun içindeki sistem o sinyalleri görüntüye dönüştürerek bizlere sunar. Eğer biz desek ki bunların hepsini kumanda yapıyor o zaman ahmaklık etmiş oluruz ÇÜNKÜ:<br />
&nbsp;<br />
Çünkü; o kumanda da bunu yapacak ilim irade kudret yoktur arka planda aklı, iradesi, şuuru olan insanlar var bu görüntüleri onlar hazırlıyor özel sistemler kurarak bize aktarıyor kumanda ise bizim görüntüyü izlememizde sadece bir VESİLE/ARACI yani biz televizyon ekranındaki görüntüyü nasıl kumandadan bilmiyorsak &#8220;Bunun arkasında aklı, iradesi, şuuru olan birisi var bu görüntüleri bu sistemleri kumanda yapamaz bu işin arkasında bir ekip var&#8221; diyorsak aynen böylede tadı dilime, kokusu burnuma, güzelliği gözüme, vitamini vücuduma tesir eden, ağaçta yetişen bir elmayı, portakalı, armudu, narı ve daha nicesini o aklı, iradesi olmayan ağaç yapamaz bana bunları ancak beni tanıyan beni bilen bana RAHMET eden biri verebilir bu işin arkaplanında da büyük bir ilim iradare kudret var dememiz lazım.</p>
<h2>Dil ne bilir şekeri şerbeti. Aldığın lezzeti baldan mı sandın?<br />
Ne arı ne ağaç verir nimeti, Elmayı narı daldan mı sandın?</h2>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon/" data-wpel-link="internal">Afrika'da ki kabileye götürülen televizyon</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/afrikada-ki-kabileye-goturulen-televizyon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matematik bilen canlılar ve değişim örnekleri</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/matematik-bilen-canlilar-ve-degisim-ornekleri/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/matematik-bilen-canlilar-ve-degisim-ornekleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jun 2018 11:52:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2537</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çiçek Açma Zamanını Bilen Bitkiler Herkes kış mevsiminde kupkuru bir dala dönüşen bitkilerin bahar mevsimi ile tomurcuklanıp, önce yeşil yapraklara ve ardından rengarenk, muhteşem kokulu çiçeklere dönüştüğüne şahit olur. Adeta ölü konumundaki ağaçlar, insanların gözleri önünde yeniden canlanırlar. Bu muhteşem değişim bilim adamlarının önemli araştırma konularından biridir. Akıl ve şuur sahibi olmadıkları halde bitkiler zamana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/matematik-bilen-canlilar-ve-degisim-ornekleri/" data-wpel-link="internal">Matematik bilen canlılar ve değişim örnekleri</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><img decoding="async" class="attachment-medium size-medium wp-post-image" src="http://hayvanlaralemi.net/wp-content/uploads/2013/09/122892_canlilarin-mukemmel-matematik-hesaplari-ve-300x102.jpg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="http://hayvanlaralemi.net/wp-content/uploads/2013/09/122892_canlilarin-mukemmel-matematik-hesaplari-ve-300x102.jpg 300w, http://hayvanlaralemi.net/wp-content/uploads/2013/09/122892_canlilarin-mukemmel-matematik-hesaplari-ve.jpg 740w" alt="" /></div>
<div class="shortcodes">
<h2>Çiçek Açma Zamanını Bilen Bitkiler</h2>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar21.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2541" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar21.jpg" alt="" width="740" height="253" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar21.jpg 740w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar21-300x103.jpg 300w" sizes="(max-width: 740px) 100vw, 740px" /></a><br />
Herkes kış mevsiminde kupkuru bir dala dönüşen bitkilerin bahar mevsimi ile tomurcuklanıp, önce yeşil yapraklara ve ardından rengarenk, muhteşem kokulu çiçeklere dönüştüğüne şahit olur. Adeta ölü konumundaki ağaçlar, insanların gözleri önünde yeniden canlanırlar. Bu muhteşem değişim bilim adamlarının önemli araştırma konularından biridir.<br />
Akıl ve şuur sahibi olmadıkları halde bitkiler zamana bağlı olarak hareket ederler. Belirli faaliyetleri için belirli zamanları seçerler. Bunu da güneş ışığındaki değişimlere bağlı olarak yaparlar. İçlerine yerleştirilmiş biyolojik saat güneş ışığı ile kurulur ve bitki ritmik hareketler yapmaya başlar. Bu ritmik hareketler, bitkinin yaşaması ve neslinin devamı için, hep en uygun zamanlamayla gerçekleşir. Hareketlerin başarıyla tamamlanabilmesi içinse birçok kompleks işlemin kusursuz bir şekilde meydana gelmesi gerekir.<br />
Bitkilerin çiçeklenmesi yılın belli bir zamanında çoğunlukla da ilkbaharda olur. Çünkü bu dönem bitki için en uygun zamandır. Bitkilerin bu zaman ayarlamalarını yapan biyolojik saatleri, güneş ışığının yapraklara düşme süresini bile hesaplar. Her bitkinin biyolojik saati bunu bitkinin kendi yapısal özelliğine göre yapar. Bu şekilde bir zaman ayarlaması yapan bitkiler ne zaman ekilirlerse ekilsinler, her zaman yılın aynı zamanlarında çiçek açarlar. Ancak bitki bu zamanlamayı nasıl yapar? İşte bu sorunun cevabını bilim adamları uzun süredir araştırmaktadır. Gün uzunluğu, hava sıcaklığı ve su miktarı gibi filizlenmeyi etkileyen faktörler bitkideki uzun mesafeli bir sinyali tetikleyerek yapraktan, çiçeklenmenin meydana geldiği en uçtaki filize kadar tüm damar sistemini dolaşır. Bu sinyalin mahiyeti bilim adamlarınca hala çözülememiştir. Araştırmalar bu sinyali verenin bitkinin yaprağındaki Flowering Locus T (FT) geninin ürettiği Flowering Locus T (FT) adında bir protein olduğunu bulmuşlardır. Bu protein, bitkinin damar sistemi içinde çiçek açmasına neden olan diğer genleri harekete geçirerek en uç filize doğru yol alır.<br />
FT proteini bir bitkinin yaprağında üretildiği yerden filizlere doğru ilerlerken CONSTANS adı verilen diğer bir gen tarafından tetiklenir, aksi takdirde FT proteini üretilmez. Bu nedenle CONSTANS yapraklarda kilit gen olarak tanımlanır ve gün uzunluğundaki değişimlere göre bitkinin çiçeklenme zamanını tespit eder. Modern bilimin çok yeni anlamış olduğu ‘bu kompleks program’ ağaçlar tarafından on binlerce yıldan beri bilinmektedir. Kuşkusuz bitkilerin hücrelerine gerekli olan bilgileri yerleştiren, her şeyi eksiksiz yaratan, her türlü yaratmadan haberdar olan Yüce Allah’tır. Allah bu gerçeği bir ayette şöyle haber verir:</p>
<p align="left">“Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil   donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır.” (Hac Suresi, 63)</p>
<h2>Sayı Saymayı Bilen Ağustos Böcekleri:</h2>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2540 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar.jpg" alt="" width="466" height="361" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar.jpg 466w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar-300x232.jpg 300w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" /></a>Her yazın sonuna doğru ortaya çıkan ağustos böcekleri böcekler arasında en gürültücü sese sahip canlılardır. Bu böceklerin kendilerine özgü sesleri sadece erkek ağustos böceklerine aittir. Bunun nedeni; dişilerin dikkatini çekerek yerlerini belirlemektir. Çünkü ağustos böceklerinin üremek için toprağın altından çıktıktan sonra maksimum 3 hafta kadar kısa bir süreleri vardır. Bu süre içerisinde dişilerin dikkatini çekerek çiftleşecek ve ardından öleceklerdir.<br />
Dişiler çiftleşmeden sonra ince dallara ve ağaç gövdelerine yarıklar açarak yumurtalarını bırakırlar. Yumurtadan çıkan yavrular yere düşer düşmez hızlıca toprağın alt kısımlarına gömülürler. Larva halindeki böcekler yeraltında uzun yıllar kalarak kendilerini sellerden ve su basmasından koruyacak yuvaları inşa ederler. Burada yıllar boyu ağaç köklerini emerek sağ kalırlar. Bu dönemden sonra ani bir mucize gerçekleşir: yaklaşık 20 yıl toprak altında kalan yavruların hepsi aynı anda topraktan yüzeye doğru çıkarlar. Daha da ilginci hep aynı anda yeryüzüne çıkan ağustos böcekleri bunu doğumlarını takip eden sadece asal sayılı yıllarda yaparlar. (11, 13, 17, 19 yılları gibi).<br />
Ağustos böceklerini çok ilginç kılan özellikleri adeta sayı saymayı bilmeleridir. Bu minik canlıların yıllık yaşam döngülerini nasıl bir asal sayıya denk getirdiklerini hala hiç kimse bilemez. Bu matematiksel zamanlamanın diğer birçok canlıda olan çift sayılı çiftleşme döngülerine rastlamamasının, olası avcı potansiyeline denk gelmemeleri için olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü ağustos böcekleri trilyonlarla ifade edilecek sayılarda aynı anda ve tek gecede topraktan çıkarlar. Ancak bunu diğer canlıların çift sayılı döngülerinde yapmış olsalar veya rastgele günlerde yapmış olsalar diğer canlılara yem olur ve nesilleri büyük tehlike altında olabilirdi. Bu asal sayı döngüsüyle mükemmel bir zamanlama elidmiş ve popülasyonunun azalması engellenmiş olur.<br />
Kuşkusuz insanların dahi mükemmel bir organizasyon ve iletişim sistemleri olmadan asla sahip olamayacağı bu özelliğin, hiçbir düşünme yetisi ve donanımı olmayan bu minik canlılarda bulunması Allah’ın bu canlılara ilham etmesinin bir sonucudur. Ayette şöyle buyrulur:<br />
<strong>“Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O’nun ayetlerindendir…”</strong> (Şura Suresi, 29)</p>
<h2>Dekoratör Örümcekler:</h2>
<p>Örümcekler salgıladıkları ipek liflerini, ağ çerçevesinin kesişen kenarlarına keskin açılarla döşer. Bu sayede örümceğin avlanma alanı çizilmiş olur. Örümceklerin ağlarını incelediğimizde ağın merkezinden çevredeki dallara ya da yeşilliklere bağlanmış olan her ipliğin, üzerinden geçtiği her sarmal eğri ile yaptığı açının “sabit” olduğunu görürüz. Özellikle bahçe örümceklerinin ağlarında gözlemlenebilen bu özel geometrik yapı, örümceğe avlanmak için büyük bir avantaj sağlar. Sarmal eğrilerden meydana gelen bu ağlar, görünmezlik ve geniş yakalama alanının eşsiz bir kombinasyonu olduğundan, uçan böcekleri yakalamada çok etkilidir. Ağı oluşturan sarmal eğriler merkezden çevreye doğru sürekli büyümelerine rağmen, ağın genel görünümünde hiçbir değişiklik meydana gelmez. Bu nedenle ağdaki her sarmal eğri, ağın boşlukta kapladığı alanı sürekli olarak sabit bir oranda genişlettiğinden ortaya çıkan şekil, uçan bir böceğin yakalanması için kullanılabilecek en mükemmel yapıdır.<br />
Çoğunlukla daire şeklinde ağlar dokuyan örümcekler aynı zamanda bu ağlarını dekore ederler. Örümceklerin ağlarını bu şekilde neden güzelleştirdikleri henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu uzmanlık isteyen konu ile ilgili önde gelen iddialardan birisi örümceklerin ağın üzerinde kendilerinin oturduğu yer olan merkez bölümünü, çok daha az görünür olacak şekilde yapmaları ve belki de hayvanların görüp kazayla onlara zarar vermelerini önlemek içindir. Başka bir teori ise yapılan dekorasyonun kurbanlarını kendine çekmesidir. Bilim adamlarının açıklayamadığı ise örümceğin bu ağı örerken nasıl hesap yaptığı ve nasıl bir strateji planladığıdır. Beyin benzeri bir yapıdan yoksun olan örümcek, böyle üstün bir tekniği nasıl kullanabilir? Şüphesiz örümceğin böyle bir tekniği kullanabilmesini ona ilham eden Allah’tır.</p>
<h2>Uçan En Küçük Böcek</h2>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar3.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2539 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar3.jpg" alt="" width="474" height="265" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar3.jpg 474w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar3-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 474px) 100vw, 474px" /></a>Uçan en küçük böcek asalak yabanarısıdır. Kanat genişliği 1 mm olan bu küçük böceklerin beyaz lahana kelebeğinin yumurtalarından havalanırken çekilen fotoğrafları bu canlıların tam bir akrobat olduklarını ortaya koymuştur. Asalak yabanarılarının havaya sıçramaları, etrafta zarif kanat çırpmaları, kimi zaman önce yüzleri, kimi zaman da ayakları üzerine olacak şekildeki yaptıkları iniş hareketleri hızlı kameralar ile çekilmiş, bu canlıların dünyanın en ilginç böceklerinden biri olduğu görülmüştür. Kanatlarını saniyede 350 kez çırpabilen bu canlılar,  1 gramın 1/40.000’ı olan ağırlıkları ile hiç hissettirmeden kelebeklerin veya başka böceklerin üzerinde seyahat edebilirler. Bu minik canlı küçük bir kelebeğin üzerinde, kelebeğin birleşik gözlerinin altındaki yüz tüylerinin altında adeta bir benek gibi görünecek kadar küçüktür.</p>
<h2>Manta Balığının Zarif Yüzme Tekniği:</h2>
<p>Manta balığının deniz altında kelebekler gibi görünen zarif yüzme şekli, adeta insanı hipnotize eden inceliğe sahiptir. Bu canlılar yüzüş şekilleri ile deniz altında verimli denizaltı araçlarına ihtiyacı olan mühendislerin imrendiği bir balıktır. 5 metre genişliğe kadar büyüyebilen bu canlıların kendine hakim, nazik hareketleri denizaltı araçları için büyük bir ilham kaynağıdır. Çünkü birçok balık yüzerken bedenini bir yandan diğer yana hareket ettirir. Manta Balığı sert ve gergindir. Fakat bu onların son derece sessiz ve verimli bir biçimde yüzmelerine engel olmaz. Nitekim en iyi denizaltı araçlarının dönme yarıçapı beden uzunluklarının 0.7’si kadarken manta balığının dönmesi için beden uzunluğunun sadece 0.27’sini kullanması yeterlidir. Bu küçük hareketle bir savaş uçağı gibi manevra yapabilirler. Manta balıkların  yüzüş biçimleri, bu yüzüşe uygun olan vücut yapılarını yaratan tüm alemlerin Hakimi olan Allah’tır. Kuran’da şöyle buyrulur:<br />
“Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü (aziz) olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye güç yetirendir.” (Hadid Suresi, 1-2)</p>
<h2>Uçuş Rekortmeni  Bataklık Çulluğu:</h2>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar41.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2538 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar41.jpg" alt="ilginç canlılar" width="503" height="323" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar41.jpg 503w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/Ilginccanlilar41-300x193.jpg 300w" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" /></a>Göç eden kuşlar içinde, dünyanın en uzun mesafesini, en  hızlı şekilde  uçan kuş, bataklık çulluğudur. Aslında Antartika deniz kırlangıcı daha yavaş fakat daha uzun mesafe uçabilir, fakat bataklık çulluğu hem hız hem de kat ettiği mesafe açısından birinci sıradadır. Bilim adamları bataklık çulluğunun hiç durmadan 6.700 km.yi saatte yaklaşık 100 km. hızla uçtuğunu tespit etmişlerdir. Bu kuşların bazıları İsveç’ten havalandıktan sonra Orta Afrika’ya (6.700 km.ye) 3.5 günde ulaşırlar. Kuşkusuz bu büyük bir başarıdır. Bu kuşların sahip olduğu özellikler üstün yaratış ve sonsuz merhamet sahibi Allah’ın dilemesi ve yarattıklarını koruyup gözetmesiyle mümkün olur. Ayette şöyle buyrulur:<br />
<strong>“Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah’)tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir.”</strong> (Mülk Suresi, 19)
</div>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/matematik-bilen-canlilar-ve-degisim-ornekleri/" data-wpel-link="internal">Matematik bilen canlılar ve değişim örnekleri</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/matematik-bilen-canlilar-ve-degisim-ornekleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tırtıldan Kelebeğe, Kozadan İpeğe</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/tirtildan-kelebege-kozadan-ipege/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/tirtildan-kelebege-kozadan-ipege/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jun 2018 07:14:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2529</guid>

					<description><![CDATA[<p>TIRTILDAN KELEBEĞE, KOZADAN İPEĞE Minicik bir böcek milyonlarca yıldır yeryüzünde bilinen en sağlam ipliği üretiyor. Bu böceğin yumurtaları bir yıl uyuyarak canlanmayı bekliyor, yeni doğanları ise kısa sürede ilk ağırlığının 30.000 katına çıkarak mucizevi bir gelişim gösteriyor. Binlerce yıldır insanların &#8220;en güzel ve en narin&#8221; olarak değerlendirdikleri, nadide kumaşların dokunduğu ipliği üretmek için kendini ördüğü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/tirtildan-kelebege-kozadan-ipege/" data-wpel-link="internal">Tırtıldan Kelebeğe, Kozadan İpeğe</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="style3" align="center"><strong>TIRTILDAN KELEBEĞE, KOZADAN İPEĞE</strong></p>
<p align="left">Minicik bir böcek milyonlarca yıldır yeryüzünde bilinen en sağlam ipliği üretiyor. Bu böceğin yumurtaları bir yıl uyuyarak canlanmayı bekliyor, yeni doğanları ise kısa sürede ilk ağırlığının 30.000 katına çıkarak mucizevi bir gelişim gösteriyor. Binlerce yıldır insanların &#8220;en güzel ve en narin&#8221; olarak değerlendirdikleri, nadide kumaşların dokunduğu ipliği üretmek için kendini ördüğü bir kozanın içine hapsediyor. Bu süre içinde böceğin kendisi de bambaşka bir görünüm kazanarak bir mucizenin adını alıyor: İpek Böceği Mucizesi</p>
<p>Yumuşaklığı ve parlaklığıyla yüzyıllardır en çok tercih edilen kumaş olan ipek, ipek böceği tırtıllarının ördüğü kozalardan yapılır. Bu mucizevi canlılar ilginç bir şekilde yalnızca dut yaprağı yerler. Dut ağacı yapraklarından başka hiçbir şeyle beslenmezler.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2531" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image002.jpg" alt="" width="217" height="289" /></a></p>
<p align="left">İpek böceği tırtılları gelişimlerini tamamlayınca, kelebek olmak için koza örmeye başlarlar. Sonunda da kendilerini, bu incecik ipek ipliklerden örülmüş kozalarına hapsedip, uykuya dalarlar. Önce görünürde yalnızca minik bir tırtılla başlayan bu sürecin sonunda tırtıl kaybolurken ortaya ipekten örülmüş bir koza ile bir kelebek çıkmaktadır. Peki bu olay nasıl gerçekleşmektedir? Şimdi bu mucizevi süreci en başından inceleyelim.</p>
<p><span class="style3"><br />
<strong>Altın Kadar Değerli İpeğin Tarihi</strong></span></p>
<p align="left">Tarihi kayıtlara göre, ipek ilk defa Çin&#8217;de bulunmuştur. M.Ö. 206&#8217;da başlayan Han Hanedanı dönemlerinde, daha önce pek önemli olmayan ipek, ülkenin gelir kaynağı haline gelerek uygarlığın önemli simgelerinden biri olmuştur. İpek, değerli bir madde olduğu anlaşıldıktan sonra para birimi olarak da kullanılmıştır. Devletin ödemelerinde ve yapılan hizmete karşılık ödül olarak verilen ipek, tıpkı altın gibi saklanmış ve gittikçe değer kazanmıştır. Başka ülkelerle Çin arasındaki anlaşmalar ipekle çözüm bulmuştur. O dönemde dünya ticaretinin dolaştığı tek kervan yolu olan &#8220;İpek Yolu&#8221; da adını, taşınan en değerli ticaret malı olan ipekten almıştır.</p>
<p><span class="style3"><strong>Tırtıldan Kelebeğe</strong></span></p>
<p align="left">İpek böceklerinin yeryüzünde birçok farklı türü (ırkı) bulunmaktadır. Bazı farklılıklar dışında hepsinde ortak olan dönemler; yumurta dönemi, larva dönemi, koza örme devresi ve ergin-kelebek dönemidir.</p>
<p><span class="style3"><strong>Bir Sene Bekleyebilen Yumurtalar</strong></span></p>
<p align="left">İpek böceklerinin bir türü (univoltin ırk) sadece ilkbaharda yumurtlar ve bu türün verdiği yumurtalar diğer ilkbahara kadar bekler. Başka bir tür (bivoltin ırk) ise yumurtalar ikinci yumurtlama için beklemeye girmeden, 11–12 günlük kuluçka devresi geçirerek yumurtadan çıkarlar. İkinci neslin verdiği yumurtalar ise bekleme dönemine girerek kışı geçirir ve ilkbaharda tekrar canlanırlar. Hindistan, Tayland gibi yetiştirildiği bölgelerin sıcak olması nedeniyle multivoltin ırklardan bir yılda 7–8 nesil elde edilebilir. Burada ilk akla gelen soru kuşkusuz, bir yumurtanın bir yıl nasıl canlı kalabildiğidir. Tıpkı tohumların toprağa ekilip nem, sıcaklık, karanlık gibi uygun koşullar sağlandığında filizlenerek bitki, ağaç haline gelmesi ve bu ana kadar uykuda olması gibi, ipek böceği yumurtaları da bir sonraki ilkbahar mevsimine kadar uykuda kalırlar. Vakti geldiğinde ise harekete geçerler. Bu durumu, tuşuna basarak komut verilen bir cihazın çalışmaya başlamasına benzetebiliriz. İpek böceği yumurtaları da bir yılın sonunda onları yaratan Allah&#8217;ın emriyle canlanırlar. Yüce Rabbimiz Kuran&#8217;da ilminin herşeyi kuşattığını şu şekilde bildirmiştir: <strong>&#8220;Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah&#8217;ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah&#8217;ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için.&#8221; </strong>(Talak Suresi, 12)</p>
<p><span class="style3"><strong>Deri Değiştiren Larvalar</strong></span></p>
<p align="left">Yumurtadan çıkan larvalar, iklim ve hava şartlarına bağlı olarak süresi değişen larva döneminde 4 defa deri değiştirirler.</p>
<p>Larvalar yem yeme safhasında çok iştahlıdırlar ve sürekli taze dut yaprağı yerler. Adeta yaşayacakları bir sonraki dönemde inzivaya çekileceklerini biliyor gibi karınlarını iyice doyururlar. Başları vücutlarına oranla küçük olan larvaların derilerinin parlaklığı ve gerginliği artar. Deri değiştirme (uyku) safhasının başlangıcında yemek yemeyi keserler ve durgunlaşırlar. Dinlenmek için yer ararlar. İpeğimsi bir madde salgılayarak yapraklar üzerine tutunurlar, başlarını yukarı kaldırarak hareketsiz bir şekilde dururlar. Deri değiştiren larvaların vücudu ise büyümüştür. Başları da vücutlarına oranla artık daha büyüktür. Yem yeme safhasında parlak ve gergin olan deri, deri değiştirme sonrası gevşer, buruşur ve solgunlaşır.<br />
9–10 günlük bir ipek böceği hemen hemen yumurtadan çıkış ağırlığının 10.000 katına ulaşmıştır. Üstelik bu gelişme 20–25 gün gibi kısa bir süre içerisinde oluşmuştur. Bu mucizevi gelişmeyi anlamak için gözünüzde yeni doğmuş bir bebeği canlandırın. Yaklaşık 3 kg ağırlığında doğan bebek, 20–25 gün sonra devasa bir boyuta ulaşarak 30.000 kg haline gelse her halde bu mucize karşısında şaşkınlığımızı gizleyemezdik. Ancak milyonlarca yıldır bu dönemleri geçiren ipek böceği larvaları bu mucizenin canlı birer örneğidirler. Böcek erginleştiğinde genellikle 7.-9. günlerde yem yemeyi keser, tedirginleşir, başını yukarı kaldırarak sallamaya ve oldukça nemli bir sıvı salgılamaya başlar. Göğüs ve karın bölgesinin yarı şeffaf olması nedeniyle vücudunun hemen hemen %40&#8217;ını kaplayacak şekilde genişlemiş olan ipek bezleri deri altında fark edilebilir. Sindirim kanalının boşaldığı ve larvanın kehribar rengini aldığı bu aşamada ipekböcekleri artık koza örmeye hazırdır ve askıya alınmaları için toplanmaları gerekir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2532" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image004.jpg" alt="" width="434" height="289" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image004.jpg 434w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image004-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 434px) 100vw, 434px" /></a></p>
<p><strong>Koza Örme Devresi Başlıyor</strong></p>
<p align="left">Yumurtadan çıkan ipek böceği tırtılı; önce büyük bir titizlikle seçtiği &#8220;askı&#8221; olarak kullanacağı dallardan birine çıkarak kendini aynı iplikle oraya bağlar. Daha sonra salgıladığı ipeğe sarılmaya ve koza örmeye başlar. Multivoltin ırklarda 2–3 gün, uni ve bivoltin ırklarda 3–4 gün içerisinde koza örme işlemi biter. İpek böceği, ipliğini çıkardığı sürece, başını 8 çizer gibi sürekli oynatır, kozanın bir bölümünden diğer bölümüne geçerek örme işlemine devam eder. Başı dönmeden ve dengesini hiç kaybetmeden yaptığı bu hareketi, 3–4 gün süresince toplam yaklaşık 130.000 kez tekrarlamaktadır. Bu rutin hareketi yapan tırtılın boynunun ya tutulması, ya da işlevini yitirmesi gerekirken, o büyük bir çaba ile üretimine devam eder. İpek üretimi sona erdiğinde ve bezler boşaldığı zaman artık çok zayıflamış olan tırtılın ya ölmesi, ya da hastalanması gerekir ancak tırtıl başkalaşıma uğrayarak, bir iki gün içinde daha güçlü bir yapıda olan &#8220;krizalite&#8221; dönüşür. Koza örmenin 4. veya 5. gününde krizalit haline dönüşen ipekböceği, 8–14 gün süren krizalit devresinde metamorfoza uğrayarak kelebek haline dönüşür. Burada ise yine başka bir mucize gerçekleşmiştir. Bir tırtıl kendi salgıladığı maddeyle kendini sarmalayarak gözden kaybolur, saklanmadan önce yerde yürüyerek ilerleyen bu böcek iki hafta içinde ise uçabilen bir kelebek olarak dışarı çıkar. Kelebek alkali yapıdaki salyası yardımıyla kozayı delerek dışarı çıkar. Yani kelebek haline gelen tırtıl, bir kozada olduğunu, buradan çıkma vaktinin geldiğini, buradan çıkmak için özel bir sıvıya ihtiyacı olacağını, kozayı delmek için bu sıvının sahip olması gereken formülü ve bunu vücudunda nasıl üreteceğini de adeta &#8220;bilmektedir&#8221;. Kuşkusuz bir kelebeğin tüm bu bilgileri bilmesi imkansızdır; ona, bu bilgileri alemleri yoktan var eden Yüce Rabbimiz ilham etmektedir.</p>
<p align="center"><span class="style3"><strong>Kozadan İpeğe</strong></span></p>
<p align="left">Kozayı örme ve tamamlama işlemi, gece gündüz durmaksızın 3–4 gün sürmektedir. Birkaç mm.lik boyuyla, günlerce ara vermeden çalışan bu tırtıl olağanüstü bir güç göstermektedir. Bunu insanlar ile kıyaslayarak daha iyi anlayabiliriz. Örneğin; insan günlük uykusunu almadığında hem zihnen, hem de bedenen güçsüzleşmesine rağmen, ipek böceğinde herhangi bir bitkinlik görülmemektedir. Yumurtadan tırtıla, tırtıldan kelebeğe giden bu döngünün içinde hayatını sürdüren ipek böceği, dünyanın en sağlam ipliğini üretir.</p>
<p>İpek, bilinen en sağlam doğal ipliktir, ancak bilim adamları henüz bu sağlamlıkta bir iplik üretmeyi başaramamışlardır. Son yıllarda araştırmalarını hızlandıran bilim adamları, ipekböceklerinin nasıl bu kadar sağlam iplikler yapabildiklerinin sırrına ulaşmaya çalışıyorlar. Uzmanlar, bulgularının doğruluğunun kanıtlanması halinde, çok sağlam koruyucu giysi ve spor malzemeleri üretiminin yanı sıra kemik dokusu için de laboratuvarda yapay ipek üretilebileceğini belirtiyorlar. Araştırmalara göre; ipek üretiminin sırrı, ipekböceklerinin salgı bezlerindeki ipek proteinlerinin, suda çözünebilirliğini nasıl kontrol ettiklerinde yatıyor. Tüm süreç, su miktarıyla kontrol altında tutuluyor. Organizma ipek bezine protein gönderiyor, ancak bunu yaparken oraya ne kadar su bıraktığını denetliyor. Bu hassas ölçüler de ipeğin sağlamlığında rol oynuyor. Uzmanlar, ipeğin tıp alanında, tahrip olmuş diz bağlarının onarılması ve yapay kemik dokusu oluşturulmasında kullanılabileceğini söylüyorlar.<br />
Her aşaması mucizelerle dolu olan ipek böceklerinin ipek üretmeleri çok çarpıcı yaratılış mucizelerinden biridir. Allah&#8217;ın ilhamıyla hareket eden ipek böceklerinin ürettikleri bu sağlam doğal iplik, bilim adamlarına da ilham kaynağı olmaktadır. Sağlam olduğu kadar estetik görünümüyle de dikkat çeken ipeğin, Kuran&#8217;da cennet ehline mükafat olarak sunulduğundan bahsedilmektedir.<br />
.<br />
<strong>&#8220;Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir.&#8221;</strong> (İnsan Suresi, 11–12)<br />
&nbsp;</p>
<p class="style3"><strong>KELEBEKLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ</strong></p>
<p align="left">Kelebeklerin kanatlarındaki renklerin ve desenlerin bir süs olarak yaratılmış olmalarının yanında, bu canlılar için başka pek çok hayati fonksiyonu vardır.</p>
<p>Kelebek kanatlarındaki renk oluşumu son derece ilgi çekicidir. Bir kelebeğin kanatlarının üzerindeki pullar vasıtasıyla ışık yansır ve ortaya &#8220;gerçekte olmayan&#8221;, ama akıl almaz bir simetri ve güzellik sergileyen renkler çıkar. &#8220;Gerçekte olmayan&#8221; diyoruz; neden mi?</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2533" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image006.jpg" alt="" width="425" height="319" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image006.jpg 425w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image006-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 425px) 100vw, 425px" /></a></p>
<p align="left">Kelebekler, vücutlarına kıyasla oldukça geniş bir yüzeye sahip olan kanatlarının güzelliğiyle bilinirler. Peki, kelebek kanatlarındaki bu muhteşem desenler ve renkler nasıl ortaya çıkmaktadır? Kelebekler aslında saydam olan bir çift zar kanada sahiptirler. Bunlar, yoğunlukları farklı pullarla kaplı olduğu için zar kanatların saydamlıkları belli olmaz. Kelebek kanatlarının aerodinamiğini (hava akımlarından faydalanarak yapılan hareketler) artıran, onlara rengini veren işte bu pullardır. Dokunulduğu anda yerlerinden kopacak kadar hassas olan pulların, kelebeğin kanadına saplanan sivri uçları vardır. Bu sayede pullar dökülmeden durabilirler. Kanadın üstüne bir damın kiremitleri gibi dizilmiş olan her pulcuk ya kimyasal pigmentlerle ya da sabun köpüğündeki gibi, üstüne düşen ışığı gökkuşağı renklerine kıran yapısı ile renk kazanır. Ayrıca laboratuar araştırmaları, farklı renklerin farklı kimyasal maddelere bağlı olduklarını da göstermiştir. Örneğin &#8220;pteridin&#8221; denilen boya maddesinin türevleri kelebeklerde genelde görülen pembe, beyaz ve sarı renkleri sağlayan maddelerdir. Çok sık rastlanan &#8220;melanin&#8221; adlı boya maddesi ise kanatlardaki siyah beneklerde bulunur. Ayrıca kelebeklerin kanatlarındaki renkler her zaman göründükleri gibi değildirler. Örneğin yeşil renkli pullar, siyah ve sarı pulların karışımından oluşmaktadır. Kelebeklerin kanatları üzerinde yapılan son incelemeler, pigmentlerin pulcuklarda sentezlendiğini ve melanin üretimi için gerekli olan enzimlerin pulcukların üst derisinde bulunduğunu göstermiştir.</p>
<p>Kelebeklerdeki bu çok değişken renkler yalnızca boya maddelerinden kaynaklanmaz. Kelebeğin kanatlarındaki pulların yapısı, düzeni, yansıma, kırılma gibi ışık olaylarının ortaya çıkmasına ve muhteşem güzellikteki renklerin doğmasına neden olur. Örneğin, Stilpnotio Salicis kelebeğinin hava kabarcıklarıyla dolu yarı saydam pulları vardır. Bu pullarda boya maddesi bulunmamasına rağmen, içlerinden geçen ışık, kelebeğin satene benzer bir görünüm almasını sağlar.<br />
Argynnis kelebeğinin kanat pullarının yüzeyi inanılmayacak kadar yumuşaktır ve bu yumuşaklık gümüşi yansımalar doğurur. Bazı kelebeklerde birbiri üstüne gelen iki pul tabakasının farklı dizilişleri de değişik ışık yansımaları meydana getirebilir, mesela kelebeğin siyah ya da kahverengi değil de mavi görünmesini sağlayabilir.<br />
Kelebeklerin kanat yapısını, sadece renklerini göz önüne alarak incelediğimizde bile pek çok mucizeyle karşılaşırız. Böyle olağanüstü güzellikteki bir görünümün varlığı hiç kuşkusuz tüm bunları yaratan Allah&#8217;ın üstün kudretinin ve sonsuz sanatının delillerinden biridir.<br />
Ayrıca kelebeklerin kanatlarındaki renklerin ve desenlerin bir süs olarak yaratılmış olmalarının yanında, bu canlılar için başka pek çok hayati fonksiyonu da vardır.</p>
<p align="center"><span class="style3"><br />
<strong>Işığı Emen Siyah Benekler</strong></span></p>
<p align="left">Bazı kelebeklerde özellikle kanatların gövdeye yakın kısımlarında pullardan oluşmuş büyükçe koyu renkli benekler vardır. Her iki kanatta simetrik olarak yer alan bu benekler kelebeklerin uçabilmesi için çok önemli bir fonksiyona sahiptir. Uçmak için gerekli olan vücut sıcaklığına ulaşabilmek için kelebekler bu beneklerden faydalanırlar. Nasıl mı?</p>
<p>Pullar renklerine göre ısıyı maksimum veya minimum seviyeye getirebilme özelliğine sahiptirler. Güneşin altında, sanki belli bir açıyı tutturmaya çalışıyormuş gibi kanatlarını açıp kapayan kelebekleri hepimiz görmüşüzdür. İşte bu hareketi yaparak güneş ışığını almaya çalışan kelebeklere gövdelerindeki siyah benekler yardımcı olur. Gövdesini ısıtması gereken kelebek güneş ışınlarının bu beneklere gelmesini ayarlayacak şekilde kanatlarını açıp kapatır, böylece bedenini kolaylıkla ısıtmış olur.<br />
Açık arazide güneşin altında kalan kelebeklerin rengi diğerlerine göre daha açıktır, ormanlık arazidekilerin rengi ise daha koyudur.<br />
Lepidoptera kelebekleriyse kanatlarında pul olmadığı için ışığı yansıtamazlar, bu yüzden saydamdırlar. Bu kelebek türünü uçarken görebilmek mümkündür ama bir yere konduklarında görmek hemen hemen imkansızdır. Bu da kelebek için mükemmel bir korunma teşkil eder. Allah tüm canlılarda olduğu gibi kelebekleri de bütün ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecekleri sistemlerle birlikte yaratmıştır ve bunların hepsi birbirine bağlı olan, biri olmazsa öbürü olmaz sistemlerdir.<br />
<span class="style3"><strong>Kelebeklerdeki Yalancı Gözler</strong></span><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2534" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image008.jpg" alt="" width="357" height="237" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image008.jpg 357w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image008-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p align="left">Pek çok kelebeğin üzerinde büyük bir canlının gözlerini çağrıştıran koyu renkli yuvarlak desenler vardır. Yine kanatların üzerindeki renkli pulcuklardan meydana gelen bu gözler, kelebeklerin en ö-nemli savunma mekanizmasını o-oluştururlar. Kelebekler dinlenirken kanatlarını kapalı pozisyonda tutarlar. Herhangi bir düşmanla karşılaşma ya da ufak bir dokunuş sonucunda kanatlar ani olarak açılır ve kanat zeminindeki iri ve koyu renkli parlak göz desenleri ortaya çıkar. Bu sayede düşmana gereken mesaj iletilmiş olur.</p>
<p><span class="style3"><strong>Kelebeklerin Kamuflajı</strong></span><br />
Kelebeklerin sahte gözler dışında kamuflaj yetenekleri de şaşırtıcıdır. Kamuflaj yapan kelebekler çalının rengini görmekte, tespitler yapıp, bunları analiz etmekte, çok iyi işleyen bir sistemle vücutlarında ürettikleri renklerle çalının rengine bürünmekte, düşmanının zevklerinden haberdar olan başka bir türse onun hoşuna gitmeyecek renklere bürünerek uyarı mesajları vermektedir.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image010.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2535" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image010.jpg" alt="" width="356" height="253" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image010.jpg 356w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/06/9_clip_image010-300x213.jpg 300w" sizes="(max-width: 356px) 100vw, 356px" /></a><br />
Kelebek tüm bunları Allah &#8216; ın ilhamı sayesinde yapmaktadır. Yeryüzündeki tüm tasarımlar Rahman olan Allah&#8217;a aittir. Akıl sahibi insanlara düşen Allah&#8217;ın yaratması üzerinde detaylı olarak düşünmektir.<br />
<strong>Yerde sizin için üretip- türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayet vardır.</strong> (Nahl Suresi, 13)</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/tirtildan-kelebege-kozadan-ipege/" data-wpel-link="internal">Tırtıldan Kelebeğe, Kozadan İpeğe</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/tirtildan-kelebege-kozadan-ipege/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nautilus&#039;un Sarmal Kabuğu</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/nautilusun-sarmal-kabugu/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/nautilusun-sarmal-kabugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 May 2018 21:32:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Nautilus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2408</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eşit açılı sarmalın doğadaki varlığını gösteren en ünlü örnek, Nautilus adındaki deniz kabuklusudur. Nautilus’un kabuğu eşit açılı sarmal şekle göre büyür. Dolayısıyla bu canlının kabuğunda hacimsel bir genişleme meydana gelmesine rağmen kabuğunun şeklinde hiçbir değişiklik olmaz. Bu canlının kabuğunda gözlemlenen bu özel geometrik şeklin haricinde üzerinde durulması gereken önemli bir nokta daha vardır; kabuğa anlattığımız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/nautilusun-sarmal-kabugu/" data-wpel-link="internal">Nautilus'un Sarmal Kabuğu</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="design-home-images-one-title left margin-top-20"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full" src="https://i.ytimg.com/vi/qmE2gZMYC8A/maxresdefault.jpg" width="1280" height="720" /></div>
<div class="design-home-images-one-text left">
<div class="shortcodes">
Eşit açılı sarmalın doğadaki varlığını gösteren en ünlü örnek, Nautilus adındaki deniz kabuklusudur. Nautilus’un kabuğu eşit açılı sarmal şekle göre büyür. Dolayısıyla bu canlının kabuğunda hacimsel bir genişleme meydana gelmesine rağmen kabuğunun şeklinde hiçbir değişiklik olmaz. Bu canlının kabuğunda gözlemlenen bu özel geometrik şeklin haricinde üzerinde durulması gereken önemli bir nokta daha vardır; kabuğa anlattığımız biçimde geometrik şeklini veren içindeki canlıdır. Bu canlının bir yaratılış harikası olan kabuğunu nasıl yaptığını yakından incelediğimizde hayranlık uyandıran bir durumla karşılaşırız.</p>
<h2><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Nautilus.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2409" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Nautilus.jpg" alt="" width="1038" height="576" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Nautilus.jpg 1038w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Nautilus-300x166.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Nautilus-1024x568.jpg 1024w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Nautilus-768x426.jpg 768w" sizes="(max-width: 1038px) 100vw, 1038px" /></a></h2>
<h2>Nautilus Sarmal Evini Nasıl İnşa Ediyor?</h2>
<p>Nautilus’un kabuğunun içinde, sedef duvarlarla bölünmüş bir sürü odacığın oluşturduğu içsel bir sarmal uzanır. Hayvan büyüdükçe, sarmal kabuğun ağız kısmında, bir öncekinden daha büyük bir odacık inşa eder ve arkasındaki kapıyı bir sedef tabakasıyla örterek daha geniş olan bu yeni bölüme ilerler. Kabuğun içindeki boş odacıkları da gaz ya da hava ile doldurduğundan, kabuğun tümü suda kolaylıkla yüzebilmektedir.<sup>1</sup></p>
<h2>Bu Yöntemi Kullanan Tek Canlı Nautilus mudur?</h2>
<p>Nautilus’ün haricinde ‘Haliotis Parvus’, ‘Dolium Perdix’, ‘Murex’, ‘Fusus Antiquus’ ve ‘Scalaria Pretiosa’ türü deniz canlıları da kabuklarını eşit açılı bir sarmal meydana gelecek şekilde altın orana bağlı olarak inşa etmektedirler. Ayrıca fosil halinde bulunan ‘ammonit’ adındaki deniz kabuklusunda da yine aynı tip büyüme gözlenmektedir.<sup>2</sup><br />
Açıktır ki Yüce Allah bu küçük canlıları sarmal kabuklarını inşa edebilmeleri için gereken matematiksel bir bilgi ve beceri ile yaratmıştır. Bu canlılar Kuran’da,<b> “…Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.” </b>(Talak Suresi, 3) ayetiyle bildirilen gerçeği kendi kabuklarında tecelli ettirerek, Allah’ın eşsiz yaratma kudretini açıkça göstermektedirler.<br />
1.            H.E. Huntley, ‘The Divine Proportion: A Study in Mathematical Beauty, New York, Dover Publication, s. 166/Crosbie Morrison, ‘Along The Track’, Whitecombe and Tombs, Melbourne<br />
2.            http://www.spirasolaris.ca/sbb4d2c.html
</div>
</div>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/nautilusun-sarmal-kabugu/" data-wpel-link="internal">Nautilus'un Sarmal Kabuğu</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/nautilusun-sarmal-kabugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivrisinek Mucizesi</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/sivrisinek-mucizesi/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/sivrisinek-mucizesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 May 2018 19:59:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2398</guid>

					<description><![CDATA[<p>SİVRİSİNEK MUCİZESİ Kuran&#8217;da Allah sık sık insanları, doğayı incelemeye ve burada yaratılmış olan &#8220;ayetleri&#8221; görmeye çağırır. Çünkü evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar, &#8220;yaratılmış&#8221; olduklarını gösteren işaretlerle doludur ve kendilerini &#8220;Yaratanın&#8221; güç, bilgi ve sanatını göstermek için vardırlar. İnsan, aklını kullanarak bu işaretleri görmek ve Allah’ı tanımakla sorumludur. Tüm canlılar böyleyken, bir de Allah&#8217;ın özel olarak dikkat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/sivrisinek-mucizesi/" data-wpel-link="internal">Sivrisinek Mucizesi</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="style3" align="center"><strong>SİVRİSİNEK MUCİZESİ</strong></p>
<p align="left"><strong> <div class="su-note"  style="border-color:#e5e54c;border-radius:3px;-moz-border-radius:3px;-webkit-border-radius:3px;"><div class="su-note-inner su-u-clearfix su-u-trim" style="background-color:#FFFF66;border-color:#ffffff;color:#333333;border-radius:3px;-moz-border-radius:3px;-webkit-border-radius:3px;">&#8220;Şüphesiz Allah, bir (dişi) sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, ‘Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?’ derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.’’ (Bakara Suresi, 26) </div></div></strong></p>
<p>Kuran&#8217;da Allah sık sık insanları, doğayı incelemeye ve burada yaratılmış olan &#8220;ayetleri&#8221; görmeye çağırır. Çünkü evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar, &#8220;yaratılmış&#8221; olduklarını gösteren işaretlerle doludur ve kendilerini &#8220;Yaratanın&#8221; güç, bilgi ve sanatını göstermek için vardırlar. İnsan, aklını kullanarak bu işaretleri görmek ve Allah’ı tanımakla sorumludur.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/8_clip_image001_0000.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2400" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/8_clip_image001_0000.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/8_clip_image001_0000.jpg 250w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/8_clip_image001_0000-150x150.jpg 150w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p align="left">Tüm canlılar böyleyken, bir de Allah&#8217;ın özel olarak dikkat çektiği bazı canlılar vardır. Sivrisinek, bunlardan biridir.</p>
<p>Değersiz ve sıradan bir canlı gibi görülen sivrisinek bile aslında Allah&#8217;ın ayetlerini taşıması bakımından dikkat edilmesi, incelenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir varlıktır. İşte bu nedenle de Allah &#8220;sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez.&#8221;<br />
<span class="style3"><strong><u>Sivrisineğin Olağanüstü Macerası</u></strong></span></p>
<p align="left">Sivrisineklerle ilgili olarak genelde bilinen, onların kan emici yaratıklar oldukları ve kanla beslendikleridir. Oysa bu pek de doğru bir bilgi değildir. Çünkü sivrisineklerin tamamı değil sadece dişileri kan emer. Ayrıca dişilerin kan emme sebepleri beslenme ihtiyaçları değildir. Hem dişiler hem de erkeklerin besinleri çiçek özleridir. Dişilerin, erkeklerden farklı olarak kan emmelerinin tek nedeni, taşıdıkları yumurtaların olgunlaşmak için kanda bulunan proteinlere ihtiyaç duymalarıdır. Başka bir deyişle dişi sivrisinek sadece türünün devamını sağlamak için kan emer.</p>
<p>Sivrisineklerin diğer özelliklerine geçmeden önce bir noktanın sürekli hatırda tutulmasında fayda vardır. Allah’ın ayette dikkat çektiği bu canlıdaki kusursuz tasarım, şuurlu ve bilinçli davranışlar incelendiğinde sivrisineklerin tesadüfen oluşamayacakları gerçeği açıkça görülmektedir. Sivrisinekler de yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah tarafından yaratılmışlardır.<br />
Sivrisineğin en olağanüstü ve hayranlık uyandırıcı özelliklerinden bir tanesi de gelişim sürecidir. Bir canlının küçük bir kurttan, çeşitli değişiklikler geçirerek sivrisineğe dönüşümünün kısa öyküsü şöyledir:<br />
Olgunlaşan sivrisinek yumurtaları, yaz ya da sonbahar aylarında, nemli yaprakların üzerine veya kurumuş gölcüklere dişi sivrisinek tarafından bırakılırlar. Anne sivrisinek ilk önce karnının altındaki hassas alıcılar yardımıyla, zeminde yumurtalar için uygun koşullar arar. Gereken özelliklere sahip bir yer bulduğunda yumurtlamaya başlar. Uzunlukları 1 milimetreyi dahi bulmayan yumurtalar tek tek ya da gruplar halinde olmak üzere sırayla dizilirler. Bazı türler ise yumurtalarını bir sal oluştururcasına birbirine yapışmış şekilde bırakırlar. Bu yumurta gruplarının bazılarında 300 kadar yumurta bulunur.<br />
Anne sivrisineğin özenle yerleştirdiği beyaz renkli yumurtalar hemen koyulaşmaya başlar ve bir-iki saat içinde de tamamen simsiyah hale gelirler. Bu koyu renk, böceklerin ve kuşların kendilerini fark etmelerini engellediğinden yumurtalar için önemli bir koruma sağlar. Yumurtalardan başka bazı larvalar da bulundukları mekana göre renk değişimine uğrarlar ve bu sayede korunurlar.<br />
Çeşitli etkenlerden faydalanarak renk değiştirmek oldukça karmaşık kimyasal işlemlerin sonucunda gerçekleşir. Elbette ki sivrisineklerin değişik evrelerindeki renk değişimlerinden ne yumurtaların, ne larvaların, ne de anne sivrisineğin haberi yoktur. Bu canlıların böyle bir sistemi kendilerinin oluşturması ya da bu sistemin tesadüfen ortaya çıkmış olması da söz konusu değildir. Sivrisinekler ilk ortaya çıktıkları andan itibaren bu sistemlerle birlikte yaratılmışlardır.<br />
<span class="style3"><strong><u>Yumurtadan Çıkış</u></strong></span></p>
<p align="left">Kuluçka dönemi tamamlandığında kurtçuklar hemen hemen aynı zamanda yumurtadan çıkmaya başlarlar. Aralıksız bir şekilde beslenen kurtçuklar süratle büyürler. Kısa bir zamanda derileri daha fazla büyümelerini engelleyecek kadar gerginleşir. Bu ilk deri değişimi zamanının geldiğinin bir göstergesidir. Bu evrede, oldukça sert ve gevrek olan deri kolayca kırılır. Sivrisinek kurtçuğu, gelişimini tamamlayıncaya kadar iki kez daha deri değiştirecektir.</p>
<p>Kurtçukların beslenmesi için tasarlanmış olan yöntem oldukça ilginçtir. Kurtçuklar, tüylerden oluşan yelpaze biçimindeki iki uzantıyla su içinde küçük girdaplar oluşturarak, bakteri ve diğer mikroorganizmaların ağızlarına doğru akmalarını sağlarlar. Su içinde başaşağı duran kurtçukların solunumu ise dalgıçların kullandığı &#8220;şnorkel&#8221; benzeri bir hava hortumuyla sağlanır. Vücutlarında salgılanan yapışkan bir salgı da suyun hava aldıkları deliklerden içeri kaçmasını engeller. Görüldüğü gibi bu canlı, birçok hassas dengenin birarada işlemesi sayesinde yaşamını sürdürmektedir. Hava hortumu olmasa sivrisinek kurtçuğu yaşayamayacak, yapışkan salgı olmasa hortum suyla dolacaktır. Bu iki sistemin birbirinden farklı zamanlarda oluşması sivrisineğin bu evrede ölmesi demektir. Bu da sivrisineğin bütün sistemleriyle eksiksiz ortaya çıktığını yani yaratıldığını kanıtlar.<br />
Kurtçuklar bir kez daha deri değiştirmişlerdir. Son deri değiştirme diğerlerinden oldukça farklıdır. Bu evrede kurtçuklar gerçek bir sivrisinek olmak için son aşama olan &#8220;pupa&#8221; dönemine girmişlerdir. İçinde bulundukları kılıf iyice gerginleşmiştir. Bu da pupanın artık bu kılıftan kurtulma zamanının geldiğini gösterir. Kılıfın içinden öylesine farklı bir canlı çıkar ki, bunların aynı canlının farklı gelişim evreleri olduğuna inanmak gerçekten zordur. Görüldüğü gibi bu değişim, ne kurtçuğun, ne dişi sivrisineğin tasarlayamayacağı kadar karmaşık ve hassas bir işlemdir&#8230;<br />
Bu son değişim sırasında bir boru aracılığıyla suyun üstüne uzanmış olan solunum delikleri kapanacağından, hayvan havasız kalma tehlikesiyle yüz yüze gelir. Ama yeni çıkan canlının solunumu artık bu kanaldan değil, baş tarafında beliren iki boru aracılığıyla yapılacaktır. Bu yüzden kılıf değiştirmeye başlamadan önce bunlar su yüzüne çıkar. Pupa kozasının içindeki sivrisinek artık iyice gelişmiş tir. Bir anten biçimindeki duyargaları, hortumları, ayakları, göğsü, kanatları, karnı ve başının büyük bölümünü kaplayan gözleri ile sivrisinek artık uçmaya hazırdır.<br />
Pupanın kozası baş taraftan yırtılır. Bu aşamada en büyük tehlike kozanın içine su girmesidir. Ancak yırtılan kozanın baş tarafı, sineğin kafasının su ile temasını engelleyecek yapıda özel bir yapışkan sıvıyla kaplanmıştır. Bu an çok önemlidir; en ufak bir rüzgar bile suya düşüp ölmesine yol açacağı için sivrisinek suya sadece ayakları değerek çıkmak zorundadır. Bunu başarır.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/8_clip_image003_0000.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2399" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/8_clip_image003_0000.jpg" alt="" width="301" height="207" /></a></p>
<p align="left">Acaba ilk sivrisinek böyle bir dönüşümü geçirecek &#8220;yeteneğe&#8221; nasıl ulaşmıştır? Bir kurtçuk, kendi kendine, üç kez deri değiştirip bir sivrisineğe dönüşmeye &#8220;karar&#8221; mı vermiştir?</p>
<p>Elbette hayır, açıktır ki, Allah&#8217;ın örnek verdiği bu canlı özel olarak bu şekilde yaratılmıştır.<br />
Sivrisineğin &#8220;kan emme&#8221; tekniği ise akıllara durgunluk verecek kadar detaylı yapıların birlikte işlemesiyle oluşan kompleks bir sisteme bağlıdır.<br />
Hedef üzerine konan sivrisinek, hortumundaki dudakçıklar aracılığıyla önce bir nokta seçer. Sivrisineğin bir şırıngaya benzeyen iğnesi özel bir kılıfla korunmuştur. Kan emme işlemi sırasında işte bu kılıf iğneden sıyrılır.<br />
Deri, sanıldığı gibi iğnenin basınçla deriye batırılması yöntemiyle delinmez. Buradaki asıl görev, bıçak keskinliğindeki üst çene ve üzerinde geriye doğru eğimli dişlerin bulunduğu alt çeneye düşmektedir. Alt çene testere gibi ileri-geri hareket eder ve deri üst çenenin yardımıyla adeta kesilir. Açılan yarıktan içeri sokulan iğne kan damarına ulaşınca delme işlemine son verilir. Sivrisinek artık kan emmeye başlayacaktır.<br />
Ancak bilindiği gibi insan vücudu, damarlardaki en ufak bir zedelenme karşısında kanı anında pıhtılaştırarak, o bölgedeki kan akışını durduran bir enzime sahiptir. Aslında bu enzimin sivrisinek için büyük bir problem oluşturması gerekmektedir. Çünkü sineğin açtığı deliğe de vücut anında tepki gösterecek, o noktadaki kan hemen pıhtılaşmaya başlayacak ve yara onarılacaktır. Tabii ki bu da sivrisineğin hiç kan emememesi demektir.<br />
Ama sivrisinek için bu sorun tamamen ortadan kaldırılmıştır. Sivrisinek kan emmeye başlamadan önce, vücudunda salgıladığı özel bir sıvıyı soktuğu canlının damarında açtığı deliğin içine bırakmaktadır. Bu sıvı, kandaki pıhtılaşmayı sağlayan enzimi etkisiz hale getirir. Böylece, pıhtılaşma sorunu olmadan, sivrisinek besinine ulaşabilir. Sivrisineğin soktuğu yerde oluşan kaşıntı ve şişmeye neden olan da işte bu pıhtılaşmayı engelleyici sıvıdır.<br />
Bu, kuşkusuz olağanüstü bir işlemdir ve karşımıza şu soruları çıkarır:</p>
<div align="left">
<ol start="1" type="1">
<li>Sivrisinek, insan vücudunda bu tür bir pıhtılaştırıcı enzim olduğunu nereden bilmektedir?</li>
<li>Bu enzime karşı kendi vücudunda bir salgı geliştirmesi için, enzimin içeriğini (kimyasını) bilmek zorundadır. Bu nasıl olabilir?</li>
<li>Böyle bir bilgiye ulaşsa(!) bile, nasıl olup da kendi vücudunda böyle bir salgı üretip, bunu iğnesine aktaracak &#8220;teknik donanım&#8221;ı oluşturabilir?</li>
</ol>
</div>
<p align="left">Aslında bütün bu soruların cevabı basittir: Sivrisinek bunların hiçbirini başaramaz. Ne bunun için gerekli akla, ne kimya bilgisine, ne de salgıyı üretecek &#8220;laboratuvar&#8221; donanımına sahiptir. Bahsettiğimiz varlık, bir kaç milimetre büyüklüğünde akılsız ve bilinçsiz bir sinektir, o kadar!&#8230;</p>
<p>Onu böyle inanılmaz, olağanüstü ve hayranlık verici bir sisteme sahip kılan ise, insanı da sivrisineği de yaratan, &#8220;göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi olan&#8221; Allah&#8217;tır.</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/sivrisinek-mucizesi/" data-wpel-link="internal">Sivrisinek Mucizesi</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/sivrisinek-mucizesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Denizlerin güzel ve süslü canlıları</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/denizlerin-guzel-ve-suslu-canlilari/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/denizlerin-guzel-ve-suslu-canlilari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 May 2018 00:04:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2362</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu dikkat çekici canlı Siphonophore (Sifonofor) görünenin aksine tek bir  organizmadan oluşmuyor. Zooids adı verilen bir arada yaşayan çok sayıda küçük canlıların birleşiminden oluşuyor. &#160; Fizyolojik olarak birbirine bağlanmış pek çok “zooid”den oluşan koloni hayvanıdır. Her bir zooid, bağımsız olmak yerine birbirine yapışık yaşıyor. Ayrıca, bunlar birbirlerini bulup kolonileşmiyor da, bir tane zooid’den tomurcuklanarak zincirleme ortaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/denizlerin-guzel-ve-suslu-canlilari/" data-wpel-link="internal">Denizlerin güzel ve süslü canlıları</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu dikkat çekici canlı Siphonophore (Sifonofor) görünenin aksine tek bir  organizmadan oluşmuyor. Zooids adı verilen bir arada yaşayan çok sayıda küçük canlıların birleşiminden oluşuyor.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/zooids.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2363" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/zooids.gif" alt="" width="482" height="265" /></a><br />
&nbsp;<br />
Fizyolojik olarak birbirine bağlanmış pek çok “zooid”den oluşan koloni hayvanıdır.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Siphonophores3.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2364" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Siphonophores3.jpg" alt="" width="920" height="481" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Siphonophores3.jpg 920w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Siphonophores3-300x157.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Siphonophores3-768x402.jpg 768w" sizes="(max-width: 920px) 100vw, 920px" /></a><br />
Her bir zooid, bağımsız olmak yerine birbirine yapışık yaşıyor.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/caly-1_high2.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2365" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/caly-1_high2.jpg" alt="" width="558" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/caly-1_high2.jpg 558w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/caly-1_high2-300x278.jpg 300w" sizes="(max-width: 558px) 100vw, 558px" /></a><br />
Ayrıca, bunlar birbirlerini bulup kolonileşmiyor da, bir tane zooid’den tomurcuklanarak zincirleme ortaya çıkıyorlar.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Screen-Shot-2014-06-30-at-9.55.58-AM.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2366" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Screen-Shot-2014-06-30-at-9.55.58-AM.jpg" alt="" width="750" height="500" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Screen-Shot-2014-06-30-at-9.55.58-AM.jpg 750w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Screen-Shot-2014-06-30-at-9.55.58-AM-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 750px) 100vw, 750px" /></a><br />
Koloninin tamamının bir hayvan olarak tanımlanmasının sebebi, zooidlerin özelleşmiş görevleri olması.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/h1335_06272014_14-44-48_0039.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2367" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/h1335_06272014_14-44-48_0039.jpg" alt="" width="800" height="441" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/h1335_06272014_14-44-48_0039.jpg 800w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/h1335_06272014_14-44-48_0039-300x165.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/h1335_06272014_14-44-48_0039-768x423.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></a><br />
Sifanoforlarla beraber yaşayan zooidler, muhteşem görüntüler ortaya çıkarıyor.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Marrus_orthocannax_521_357_80auto.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2368" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Marrus_orthocannax_521_357_80auto.jpg" alt="" width="587" height="402" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Marrus_orthocannax_521_357_80auto.jpg 521w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Marrus_orthocannax_521_357_80auto-300x206.jpg 300w" sizes="(max-width: 587px) 100vw, 587px" /></a><br />
Bir başka Sifonofor ve zooidler<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/37395479610_7d222b6cc0_b.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2369" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/37395479610_7d222b6cc0_b.jpg" alt="" width="920" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/37395479610_7d222b6cc0_b.jpg 920w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/37395479610_7d222b6cc0_b-300x169.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/37395479610_7d222b6cc0_b-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 920px) 100vw, 920px" /></a><br />
Zooidlerle birlikte yaşayan bir başka tür ise Physalia physalis – fizalyalardır.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Sipho_Physalia_C_Dunn.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2370" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Sipho_Physalia_C_Dunn.jpg" alt="" width="417" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Sipho_Physalia_C_Dunn.jpg 417w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Sipho_Physalia_C_Dunn-242x300.jpg 242w" sizes="(max-width: 417px) 100vw, 417px" /></a><br />
Fizalyalar sifonoforlar olarak bilinen denizanalarıyla akraba bir gruba dahil.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/photo_by_larry_madin__woods_hole_oceanographic_institution.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2371" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/photo_by_larry_madin__woods_hole_oceanographic_institution.jpg" alt="" width="550" height="379" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/photo_by_larry_madin__woods_hole_oceanographic_institution.jpg 550w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/photo_by_larry_madin__woods_hole_oceanographic_institution-300x207.jpg 300w" sizes="(max-width: 550px) 100vw, 550px" /></a><br />
Bu gruptaki hayvanların özelliği, tek bir organizma gibi durmalarına rağmen aslında bir koloni olmaları.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portuguese-man-o-war-on-sea-surface.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2372" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portuguese-man-o-war-on-sea-surface.jpg" alt="" width="650" height="432" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portuguese-man-o-war-on-sea-surface.jpg 650w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portuguese-man-o-war-on-sea-surface-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" /></a><br />
Sifonoforların, başka hayvanlarda olduğu gibi organları meydana getiren özel dokuları yok. Onun yerine, farklı görevlerde uzmanlaşmış genetik olarak özdeş bireylerden oluşuyorlar.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portugees-Oorlogsschip_Kwal.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2373" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portugees-Oorlogsschip_Kwal.jpg" alt="" width="777" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portugees-Oorlogsschip_Kwal.jpg 777w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portugees-Oorlogsschip_Kwal-300x200.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Portugees-Oorlogsschip_Kwal-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 777px) 100vw, 777px" /></a><br />
Bireylerin bazıları dokunaçları meydana getirirken, bazıları da beslenme birimlerini, yüzerlik ya da üremeyle ilgili yapıları oluşturuyor.<br />
<figure id="attachment_2374" aria-describedby="caption-attachment-2374" style="width: 774px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Physalia_physalis_cumbuco_brasilia.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2374" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Physalia_physalis_cumbuco_brasilia.jpg" alt="" width="774" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Physalia_physalis_cumbuco_brasilia.jpg 774w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Physalia_physalis_cumbuco_brasilia-300x201.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/Physalia_physalis_cumbuco_brasilia-768x514.jpg 768w" sizes="(max-width: 774px) 100vw, 774px" /></a><figcaption id="caption-attachment-2374" class="wp-caption-text">SONY DSC</figcaption></figure>
Fizalyalar, parlak renkleri ve uçucu yapısıyla insanı daha yakından bakmaya itiyor. Ama dikkatli olmakta fayda var; bu narin yaratık fazla yaklaşanları oldukça can yakıcı bir biçimde sokuyor.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/manowar.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2375" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/manowar.jpg" alt="" width="500" height="375" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/manowar.jpg 500w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/manowar-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a><br />
“Portekiz savaş gemisi” olarak da bilinen hayvanın denizcilikle ilgili bu adının kökeni, pupa seyrinde camdan yapılmış bir yelkenliye benzemesinden geliyor.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1024px-Portuguese_Man_O_War_Miami_March_2008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2376" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1024px-Portuguese_Man_O_War_Miami_March_2008.jpg" alt="" width="691" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1024px-Portuguese_Man_O_War_Miami_March_2008.jpg 691w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1024px-Portuguese_Man_O_War_Miami_March_2008-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 691px) 100vw, 691px" /></a><br />
Bazen karaya vurma pahasına da olsa rüzgârda sürüklenerek yol almasının nedeni de biçimidir.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/ANZANG-Matthew-Smith-850x455-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2377" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/ANZANG-Matthew-Smith-850x455-1.jpg" alt="" width="850" height="455" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/ANZANG-Matthew-Smith-850x455-1.jpg 850w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/ANZANG-Matthew-Smith-850x455-1-300x161.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/ANZANG-Matthew-Smith-850x455-1-768x411.jpg 768w" sizes="(max-width: 850px) 100vw, 850px" /></a><br />
Allah’ın böyle güzel canlıları, karanlık ortamda yaratması, aklının, sanatının, gücünün büyüklüğünü bize göstermektedir. Kendilerinin haberleri olmayan bu canlıların bu kadar güzel olmaları, sadece Allah’ın dilemesiyle olabilir.<br />
Kaynak: https://featuredcreature.com/deep-sea-siphonophore-creature-made-creatures/</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/denizlerin-guzel-ve-suslu-canlilari/" data-wpel-link="internal">Denizlerin güzel ve süslü canlıları</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/denizlerin-guzel-ve-suslu-canlilari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğada ki &#034;Simetri ve Uyum Sanatı&#034;</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/dogada-ki-simetri-ve-uyum-sanati/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/dogada-ki-simetri-ve-uyum-sanati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 May 2018 04:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Doğada ki Uyum]]></category>
		<category><![CDATA[Doğada ki Uyum ve Simetri]]></category>
		<category><![CDATA[Doğada Simetri]]></category>
		<category><![CDATA[Simetri Sanatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2279</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uyum ve Simetri Sanatı İçinde yaşamımızı sürdürdüğümüz dünyada ve dünyanın yer aldığı evrende çok büyük bir uyum vardır. Pencereden dışarıya sadece bir göz attığımızda bile bu uyumun pek çok deliliyle karşılaşırız; gökyüzündeki bulutlar, ağaçlar, çiçekler, hayvanlar ve bunlara benzer tüm örneklerde kusursuz bir düzen ve simetri söz konusudur. Doğaya baktığımızda her bitkinin ya da hayvanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/dogada-ki-simetri-ve-uyum-sanati/" data-wpel-link="internal">Doğada ki "Simetri ve Uyum Sanatı"</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2290" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb.jpg" alt="" width="640" height="426" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb.jpg 640w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></h1>
<h1 class="style1" style="text-align: center;">Uyum ve Simetri Sanatı</h1>
<p align="left">İçinde yaşamımızı sürdürdüğümüz dünyada ve dünyanın yer aldığı evrende çok büyük bir uyum vardır. Pencereden dışarıya sadece bir göz attığımızda bile bu uyumun pek çok deliliyle karşılaşırız; gökyüzündeki bulutlar, ağaçlar, çiçekler, hayvanlar ve bunlara benzer tüm örneklerde kusursuz bir düzen ve simetri söz konusudur.</p>
<p align="left">Doğaya baktığımızda her bitkinin ya da hayvanın kendi türüne özgü renk ve desenlere sahip olduğunu görürüz. Üstelik bu renk ve desenlerin her birinin canlılar için farklı anlamları vardır; tehlike uyarısı,çiftleşme çağrısı, kızgınlık ve bunlar gibi pek çok kavram hayvanlar arasında renkler ve desenler ile anlam kazanır.</p>
<p align="left">Her şeyin kendi kendine gelişen tesadüflerin sonucunda ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi, doğada sergilenen sanat, renk çeşitliliği ve uyum karşısında tam bir çıkmaz içindedir. Evrimcilerin canlılardaki tasarım karşısında içine düştükleri durumu teorinin kurucusu olan Charles Darwin de itiraf etmek zorunda kalmıştır. Darwin canlılardaki renklerin neden özel anlamlarının olduğunu anlayamadığını şöyle ifade etmektedir:</p>
<p align="left">[stextbox id=&#8217;download&#8217;]Zorlandığım nokta, neden bazı tırtılların oldukça güzel ve sanatsal bir şekilde renkli olduklarıdır. Bazıları tehlikelerden korunmak için renklendirilmişlerdir. Sadece fiziksel şartlar için böylesine parlak renklerinin olmasını zorlukla anlayabiliyorum&#8230; Eğer birisi, erkek kelebekler cinsiyet seçimi ile güzel bir görünüm almalarına rağmen neden aynı sebeplerle tırtılları kadar güzel olmadıklarını sorarlarsa nasıl cevap verirsin? Ben buna cevap veremem… Francis Darwin, Life and Letters,Vol.II, s. 275 [/stextbox]
<p align="left">Yine Charles Darwin başka bir ifadesinde kendi teorisi ile ilgili olarak içine düştükleri çelişkiyi şu şekilde ifade eder:</p>
<p align="left">[stextbox id=&#8217;download&#8217;]Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyonun kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum.  Francis Darwin, Life and Letters,Vol.II, s. 305[/stextbox]
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2280 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image001.jpg" alt="" width="170" height="225" /></a></p>
<p align="left">Elbette ki doğadaki renklerin, düzenin ve simetrinin doğal seleksiyonla oluşması imkansızdır. Bu noktada evrimin öne sürdüğü &#8220;doğal seleksiyon&#8221; kavramını incelemekte yarar vardır: Bilindiği gibi doğal seleksiyon evrim teorisinin hayali mekanizmalarından bir tanesidir. Buna göre doğadaki canlılardan ortama en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır, güçsüz olanlar ve çevre koşullarına uyum sağlayamayanlarsa elenir.</p>
<p align="left">Evrimci iddiaya göre bir canlı için faydalı olan bir değişim, diğerlerinin arasından seçilerek o canlıda kalıcı hale gelir ve bu şekilde bir sonraki nesle aktarılır.</p>
<p align="left">Böyle bir mekanizmayla doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, desenlerindeki simetrinin oluşması elbette mümkün değildir. Bu, son derece açık bir gerçektir. Teorinin kurucusu olmasına rağmen Darwin de hayali doğal seleksiyon mekanizmasının böyle bir düzeni oluşturamayacağını itiraf etmek zorunda kalmıştır. Bundan başka J. Hawkes, New York Times Magazine&#8217;de yayınlanan &#8220;Nine Tentalizing Mysteries of Nature&#8221; adlı makalesinde doğal seleksiyonun anlamsızlığını şöyle sorgulamaktadır.</p>
<p align="left">[stextbox id=&#8217;download&#8217;]Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da uygarlık nimetlerinin yaratıcısı insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcı imgelem (muhayyile), &#8220;yaşam savaşımı&#8221; denen orman yasasının bize bir armağanı olsun ? J. Hawkes, Nine Tentalizing Mysteries of Nature, New York Times Magazine, 1957, s.33 [/stextbox]
<p align="left">Evrimcilerin bu itiraflarından da anlaşıldığı gibi, kendi teorilerinin ne derece çıkmazda olduğunu kendileri de bilmektedir. Zaten yeryüzünde şimşeklerin çakması, yağmurların yağması sonucunda tesadüfen meydana gelmiş bir hücrenin, zaman içinde rengarenk canlılara dönüştüğü iddiası akıl sahibi hiçbir insanın savunabileceği bir iddia değildir. Düşünün ki, bir bilimadamı çıksa ve tek bir hücre, örneğin bir bakteri hücresini alsa, en uygun laboratuvar şartlarını sağlasa, gereken her türlü malzemeyi kullansa, milyonlarca yıl (olmaz ama olduğunu varsayalım) bu hücrenin evrimleşmesi için çaba harcasa, sonunda ne elde eder? Bir bakteriyi göz alıcı renkleriyle bir tavus kuşuna, veya üzerindeki kusursuz desenlerle bir leopara, ya da kadife görünümündeki kırmızı yapraklarıyla bir güle dönüştürebilir mi? Elbette böyle bir şey akıl sahibi insanlarca ne düşünülebilir, ne de iddia edilebilir. Ama evrim teorisinin iddiası tam olarak budur.</p>
<h2 align="center"><span class="style1">Evrimin Renk Çıkmazı</span></h2>
<p align="left">Canlıların sahip olduğu renklerin ve renk değiştirme sistemlerinin doğal seleksiyonla oluşamayacağını bir örnek üzerinde görelim. Bukalemunları ele alarak düşünelim. Onlar ortamın renklerine uyum sağlayabilen, bulundukları ortama göre renk değiştirebilen canlılardır. Yeşil bir yaprağın üzerindeyken yeşil bir renk alır, kahverengi bir dalın üzerine geçtiğindeyse derisi çok kısa bir süre içinde kahverengi olur. Renk değiştirme işleminin nasıl oluştuğunu birlikte düşünelim.<br />
Bir canlının derisinin rengini değiştirmesi, vücudunda meydana gelen son derece karmaşık işlemler sonucunda gerçekleşir. Bir insanın kendi rengini ya da başka bir canlının rengini değiştirmesi mümkün değildir. Çünkü insan vücudunda buna uygun sistemler yoktur. Böyle bir sistemi bir insanın kendi kendine oluşturması da mümkün değildir. Çünkü bu üretilip yerine takılacak bir teknik alet değildir. Kısacası bir canlının renginin değişebilmesi için o canlının renk değiştirme mekanizmasıyla birlikte var olması şarttır.</p>
<p align="left">Yeryüzündeki ilk bukalemunu düşünelim&#8230; Eğer bu canlıda renk değiştirme özelliği olmasaydı neler olurdu? Öncelikle bukalemun saklanamayacağı için kolay bir av olurdu. Bundan başka kolay fark edileceği için avlanması da son derece güçleşirdi. Bu da, başka bir savunma sistemi olmayan bukalemunun ölmesine ya da aç kalmasına ve bir süre sonra da türünün yok olmasına neden olurdu. Ama bugün dünyada hala bukalemunların bulunması, böyle bir olayın gerçekleşmediğinin en önemli delilidir. O halde bukalemunlar, ilk ortaya çıktıkları andan itibaren bu kusursuz sisteme sahiptiler. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2281 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image002.jpg" alt="" width="160" height="155" /></a></p>
<p align="left">Evrimciler bukalemunların bu sistemi zaman içinde geliştirdiklerini iddia ederler. Bu durumda akla bazı sorular gelecektir. Bukalemun renk değiştirmek için bu kadar kompleks bir sistem geliştireceğine neden daha basit bir savunma sistemi geliştirmeyi tercih etmemiştir? Neden bu kadar çok savunma çeşidi varken renk değiştirmeyi seçmiştir? Renk değiştirmek için gerekli olan kimyasal işlemlerin oluştuğu mekanizma bukalemunda nasıl var olmuştur? Böyle bir mekanizmayı bir sürüngenin akletmesi ve ardından gerekli sistemleri vücudunda oluşturmasına imkan var mıdır? Ayrıca bir sürüngenin hücrelerindeki DNA&#8217;lara renk değişimi için gerekli bilgiyi kodlaması mümkün müdür?</p>
<p align="left">Elbette böyle bir şey asla mümkün olamaz. Bu sorulara ve benzerlerine verilen cevaplardan elde edilen sonuç tektir: Bir canlının kendi rengini değiştirebilecek kadar kompleks bir sisteme kendi kendine sahip olması mümkün değildir.</p>
<p align="left">Sadece renk değişimi sistemleri değil, canlılardaki renk ve desen çeşitliliği de üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Papağanlardaki canlı renklerin, balıklardaki renk zenginliğinin, kelebeklerin kanatlarındaki simetrinin, çiçeklerdeki göz alıcı desenlerin ve diğer canlıların renklerinin kendi kendine oluşması imkansızdır. Böylesine kusursuz desenler, canlıların yaşamında çok önemli görevleri olan renk ve şekiller apaçık bir yaratılışın delilleridir. Çevremizdeki renklerin oluşumunda üstün bir tasarım olduğu açıkça ortadadır.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2282 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image003.jpg" alt="" width="130" height="123" /></a>Bunu şöyle bir örnekle belirginleştirelim: Herhangi bir ürün için bir tasarım yaptığımızı ve bu tasarımın da karelerden oluştuğunu düşünelim. Bu karelerden birini çizebilmek için bile küçük bir hesaplama yaparak, dört kenarı birbirine eşit olacak, ayrıca dört açısı da her zaman 90 derece olacak şekilde bir ayarlama yapmamız gerekir. Kareyi ancak bu ayarlamalardan sonra çizebiliriz. Görüldüğü gibi tek bir karenin çizimi için bile bir akıl gereklidir.</p>
<p align="left">Aynı mantığı çevremizdeki canlılara uyarlayarak düşünelim. Canlılarda tam anlamıyla kusursuz bir uyum, düzen ve plan vardır. Bir karenin çiziminde akıl gerektiğini anlayabilen bir kişi, evrendeki düzenin, uyumun, renklerin, şekillerin ortaya çıkışının da çok üstün bir aklın ürünü olduğunu hemen anlayacaktır. Bu durumda evren gibi bir sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmenin akli ve ilmi yönden hiçbir dayanağı yoktur. Tüm evren sonsuz güç sahibi Allah tarafından yaratılmıştır. Allah yarattığı her şeyi en güzel yapandır.</p>
<h2 align="center"><span class="style1">Doğada ki simetri Allah&#8217;ın sanatıdır Tesadüfen Oluşamaz!</span></h2>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2283 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image004.jpg" alt="" width="200" height="245" /></a>Evrendeki uyumu sağlayan en dikkat çekici konulardan biri de kuşkusuz ki simetridir. Canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler. Doğada gördüğümüz herhangi bir şey; örneğin bir tohum, bir meyve ya da herhangi bir yaprak incelenecek olursa yapılarındaki simetrinin varlığı hemen görülecektir. Yapraklı bir bitkiyi ele alalım. Yapraklar gövdenin etrafına bir spiral gibi dolanırlar. Bu da belirgin bir simetri oluşturur. Aynı şekilde bir tohumun çekirdeklerinin yerleştirilişinde de, yaprağın damarlarının dizilişinde de belirgin bir düzenlilik hakimdir.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image005.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2284 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/renk_clip_image005.jpg" alt="" width="170" height="221" /></a>Doğadaki simetriye başka bir örnek olarak kelebek kanatlarını verebiliriz. Kelebeklerin her iki kanadında da aynı renk tonu ve aynı desen vardır. Bir kanatta bulunan desen diğer kanatta da aynı yerde olacak şekilde mevcuttur.<br />
Çevremizde bulunan birkaç örnekte özetlediğimiz simetrinin daha pek çok çeşidini görebiliriz. Ancak önemli olan şudur: Verilen örneklerde elde edilen ortak bir sonuç vardır. Canlılarda benzersiz bir düzenlilik, daha doğrusu muhteşem bir sanat söz konusudur. Evrenin hiçbir şekilde tesadüfen oluşamayacağının en büyük delillerinden biri de bu düzenlilik ve inceliklerle donatılmış sanattır. Prof. Cemal Yıldırım evrimci olmasına rağmen Evrim Kuramı ve Bağnazlık adlı kitabında bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:</p>
<p align="left">[stextbox id=&#8217;info&#8217;]Canlılarda üstelik belli bir amaca yönelik görünen bu düzeni, şans ya da rastlantı ürünü saymak inandırıcı olmaktan uzaktır. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s.108 [/stextbox]

<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/4.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="251" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/4-300x251.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/4-300x251.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/4.jpg 619w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/111.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="240" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/111-300x240.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/111-300x240.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/111.jpg 647w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/67546_canlilardaki_uyum_ve_simetri.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="260" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/67546_canlilardaki_uyum_ve_simetri-300x260.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/67546_canlilardaki_uyum_ve_simetri-300x260.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/67546_canlilardaki_uyum_ve_simetri.jpg 598w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="200" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb-300x200.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb-300x200.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/f5b7e286f5bb.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/flower_symmetry.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="225" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/flower_symmetry-300x225.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/flower_symmetry-300x225.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/flower_symmetry.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/kar-tanesi.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="267" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/kar-tanesi-300x267.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/kar-tanesi-300x267.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/kar-tanesi.jpg 583w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/simm.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="200" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/simm-300x200.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/simm-300x200.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/simm.jpg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1313236566_d6818cc3e48e39e809ab7a11dee2530e_271042791.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="222" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1313236566_d6818cc3e48e39e809ab7a11dee2530e_271042791-300x222.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1313236566_d6818cc3e48e39e809ab7a11dee2530e_271042791-300x222.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/1313236566_d6818cc3e48e39e809ab7a11dee2530e_271042791.jpg 565w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/guzel-kelebek.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="201" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/guzel-kelebek-300x201.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/guzel-kelebek-300x201.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/05/guzel-kelebek.jpg 400w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>

<p align="left">Evrendeki her şey Allah tarafından büyük bir düzen ve sanatla yaratılmıştır. Allah her şeyi kontrolü altında tutandır:</p>
<p align="left">[stextbox id=&#8217;alert&#8217;]Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır. (Bakara Suresi, 163-164)[/stextbox]The post <a href="https://ateistlerecevap.org/dogada-ki-simetri-ve-uyum-sanati/" data-wpel-link="internal">Doğada ki "Simetri ve Uyum Sanatı"</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/dogada-ki-simetri-ve-uyum-sanati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uçan Kertenkelenin Şaşırtıcı Kamuflaj Tekniği</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/ucan-kertenkelenin-sasirtici-kamuflaj-teknigi/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/ucan-kertenkelenin-sasirtici-kamuflaj-teknigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Apr 2018 10:27:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2174</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uçan Kertenkelenin Şaşırtıcı Kamuflaj Tekniği Güneydoğu Asya’daki Borneo Adası’nda Uçan ejder olarak da bilinen Ejderha Kertenkelesi yırtıcılardan kaçmak için hayranlık uyandıran bir yöntem kullanır. 20-30 cm boyundaki bu kertenkelelerin gövdelerinin iki tarafında zar yapısında kanatlar yer alır. Hayvan bu kanatları gererek planör gibi 10 metreyi aşan mesafelere uçuş yapabilir, bir ağaçtan diğerine uçarak kendilerini tehdit [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/ucan-kertenkelenin-sasirtici-kamuflaj-teknigi/" data-wpel-link="internal">Uçan Kertenkelenin Şaşırtıcı Kamuflaj Tekniği</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-2181" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee.jpg" alt="" width="620" height="412" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee.jpg 780w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee-300x199.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee-768x510.jpg 768w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" /></a></h1>
<h1 class="entry-title">Uçan Kertenkelenin Şaşırtıcı Kamuflaj Tekniği</h1>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/02-Ucan-kertenkele-231x300-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2175 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/02-Ucan-kertenkele-231x300-1.jpg" alt="" width="231" height="300" /></a>Güneydoğu Asya’daki Borneo Adası’nda Uçan ejder olarak da bilinen Ejderha Kertenkelesi yırtıcılardan kaçmak için hayranlık uyandıran bir yöntem kullanır.<br />
<span id="more-3648"></span>20-30 cm boyundaki bu kertenkelelerin gövdelerinin iki tarafında zar yapısında kanatlar yer alır. Hayvan bu kanatları gererek planör gibi 10 metreyi aşan mesafelere uçuş yapabilir, bir ağaçtan diğerine uçarak kendilerini tehdit eden şeylerden hızla uzaklaşabilirler. Bu süzülme tekniğinde o kadar başarılıdır ki, ağaçtan kontrolsüz olarak düşse bile derhal kendini topar ve süzülmeye başlar. Bu kanatları kullanmadığında varlıkları hareketlerine hiçbir zaman kısıtlama getirmez. Dinlenirken veya gezinirken ince deri kanatlar bedenlerinin yanlarında arkaya doğru katlanır. Kanatlar eğer ağır ya da hantal bir yapıda olsaydı kaçamaz, kolaylıkla düşmanlarına yem olabilirdi.<br />
Kertenkelenin uçuşu mükemmel bir iniş tekniği ile tamamlanmıştır. Hayvan ne kadar uzaktan ve yüksekten atlarsa atlasın bir ağacın gövdesine dikey konumda bile yumuşak bir iniş gerçekleştirir. Kertenkele bu teknikten yoksun yaratılmış olsaydı uçuş özelliği bir işe yaramayacak, bir hayvana yem olmasa bile düşerek canından olabilecekti.<br />
<strong> </strong></p>
<h6><span style="font-size: 20px;"><strong>Uçuş Şeklinden Kanatlarının Rengine Kadar Hikmetli Bir Yaratılış Örneği</strong></span></h6>
<p>Bu hayvana Allah hayranlık uyandırıcı iki özellik daha vermiştir. Yaprakların rengini taklit etmekle kalmayıp, yaprak gibi düşebilmeyi de becerir ve bu sayede avcı kuşların saldırılarından korunur.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/03-Ucan-Kertenkele-225x300-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2176 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/03-Ucan-Kertenkele-225x300-1.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>Avustralyalı ve Malezyalı bilim adamlarından oluşan bir araştırma ekibi Borneo’ya gidip farklı iki bölgede uçan kertenkeleleri, video çekimleri yaparak gözlemlediler.<br />
Ekibin gözlemlerine göre, adada farklı bölgelerde yaşayan kertenkelelerin kanatlarında farklı renkler bulunmaktaydı. Bir bölgedeki kanatlarda kırmızıya çalan paslanmış renkler bulunmaktayken, diğer bir bölgedeki mesela; mangrov sahilindeki ormanda yaşayan kertenkelelerin kanat renkleri koyu kahverengi ve yeşile çalıyordu.<br />
Çok şaşırtıcı olan şey kanat renkleriyle yaşadıkları bölgedeki ağaç yapraklarının renklerinin tam bir uyum içinde olmasıydı. Üstelik kertenkelenin rengi ağaçların üzerindeki yapraklarla değil, ağaçlardan düşen yapraklarla aynı renkteydi.<br />
O bölgedeki Mangrov ağaç yapraklarının rengi parlak yeşil renktedir ama yere düşmeden kısa bir süre önce kırmızı renge dönüşürler. Büyük bir mucize olarak buradaki kertenkelelerin kanat renkleri de kırmızıdır ve uçarlarken ağaçtan aşağı düşen yaprak görüntüsündedirler. Bu sayede havadayken kamufle olarak bir saldırıya uğramaktan korunurlar.</p>
<div id="attachment_3659" class="wp-caption aligncenter">
<figure id="attachment_2177" aria-describedby="caption-attachment-2177" style="width: 920px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/Fazladan3-1024x428-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-2177 size-full" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/Fazladan3-1024x428-1.jpg" alt="Bölgelere göre kertenkelelerin kanat rengiyle o bölgedeki ağaç yapraklarının rengi birbirleriyle uyum içindedir. En solda kanatlarının üzeri kırmızı olan kertenkele ve yanında ağaçlardan düşen kırmızı renkli yapraklar görülüyor. Sağda ise yeşil kanatlı kertenkele kanadı ve yaşadığı yerdeki yeşil ağaç yaprakları görülüyor." width="920" height="385" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/Fazladan3-1024x428-1.jpg 920w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/Fazladan3-1024x428-1-300x126.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/Fazladan3-1024x428-1-768x321.jpg 768w" sizes="(max-width: 920px) 100vw, 920px" /></a><figcaption id="caption-attachment-2177" class="wp-caption-text">Bölgelere göre kertenkelelerin kanat rengiyle o bölgedeki ağaç yapraklarının rengi birbirleriyle uyum içindedir. En solda kanatlarının üzeri kırmızı olan kertenkele ve yanında ağaçlardan düşen kırmızı renkli yapraklar görülüyor. Sağda ise yeşil kanatlı kertenkele kanadı ve yaşadığı yerdeki yeşil ağaç yaprakları görülüyor.</figcaption></figure>
</div>
<h1><strong>Uçan Kertenkeledeki Akıllı Plan: Kamuflaj</strong></h1>
<p>Uçan keledeki kamuflaj özelliği başlı başına bir akıl ve sanat gösterisidir. Bununla birlikte kamuflaj, aynı zamanda bir savaş stratejisidir. İnsanlar tarih boyunca bu yöntemle kendilerini ve teçhizatlarını gizleyerek düşmana karşı başarı sağlamıştır. Bu savaş taktiği ve akıl kullanmanın yanında eğitim, beceri ve yaratıcılık da gerektirmektedir. Dolayısıyla, her insanın kolaylıkla becerebileceği bir şey değildir.<br />
&nbsp;<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/06-kamuflaj-1024x640-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2178" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/06-kamuflaj-1024x640-1.jpg" alt="" width="829" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/06-kamuflaj-1024x640-1.jpg 829w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/06-kamuflaj-1024x640-1-300x187.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/06-kamuflaj-1024x640-1-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 829px) 100vw, 829px" /></a>Oysaki uçan kertenkeleler dallar arasında iken bulundukları ortamdan kesinlikle ayırt edilemeyecek şekilde bu işi başarırlar. Üstelik, insan yapısı kamuflaj tekniklerinden çok farklı ve benzersiz olarak,  bir yaprağın havadaki hareketlerini andıran bir uçuş tekniği ile bulundukları ortamda fark edilemez hale gelirler.<br />
Bu durumda şu sorular akla gelmektedir: İnsanların bile akıl, bilgi ve beceri kullanarak yapmakta zorlandıkları bir şeyi, kertenkelenin inanılmaz estetik ve plan içerisinde başarması nasıl mümkün olmaktadır? Ya da şöyle soralım: Kamuflaj yaparak kaçmak, avlanmak, tuzak kurmak tamimiyle bilinçli ve akıllı bir harekettir, bunlar bilinçsiz ve şuursuz kertenkelelere değil, insanlara özgü özelliklerdir, o halde, sıçramasını uçmasını yadırgamadığımız hayvanların (ki bunlar da çok dikkat çekecek bir tasarımlardır), plan yaparak gizlenmesini nasıl doğal karşılayabiliriz? Ayrıca, bu hayvanlar kendi vücutlarında meydana gelen renk veya şekil değişikliklerini ya da duruş pozisyonlarını dışarıdan görmedikleri halde,  (kertenkelenin ağaçtan düşen yapraklarla aynı renkte olan sırtını görmeyi bile başaramadığını hatırlayın) nasıl olurda bulundukları ortama bu kadar uyum sağlayabilirler? Ve bunu nereden bilmektedirler? Kaldı ki, ne olmak istediklerine karar verseler bile bunu nasıl başarabilmektedirler?<br />
Bir başka soru: Tüm fiziksel planlamayı ve uygulamayı biran için göz ardı etsek bile, kertenkelenin kamuflajı tam anlamıyla sağlamak için kuru yaprak düşününü andıracak bir süzülme tekniğini geliştirebilecek bir iradeye ve zekâya ne şekilde sahip olduklarını, nasıl açıklarız? İnsan bile, zeki bir varlık olmasına rağmen böyle bir iradeye sahip değilken, bir hayvan nasıl olurda, bilinçli bir şekilde, yaptığı işin başarıya ulaşacağını da umarak hem uçuş hem de kusursuz bir iniş tekniği kullanabilir?<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/01-Banner-Ucan-kertenkele.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2179" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/01-Banner-Ucan-kertenkele.jpg" alt="" width="882" height="350" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/01-Banner-Ucan-kertenkele.jpg 882w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/01-Banner-Ucan-kertenkele-300x119.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/01-Banner-Ucan-kertenkele-768x305.jpg 768w" sizes="(max-width: 882px) 100vw, 882px" /></a><br />
Aslında bu soruların cevabı açıktır. Hayvanlar harika sistemlerle donatılmışlardır. Bir örümcek sahip olduğu ağ sayesinde beslenir, bir leopar hızlı koştuğu için avını yakalar ya da bir kertenkele yapraklara uyumlu kanatları olduğu için av olmaktan kurtulur… Bu hayvanların hiçbiri bu kadar mükemmel bir sistemi kuracak ve yaşatacak akla ve güce sahip değillerdir. Zaman içinde küçük değişimler geçirerek bugünkü kusursuz durumlarına da gelmiş olamazlar. Eğer evrimcilerin iddia ettiği gibi, yavaş yavaş bir gelişim olsaydı, sahip oldukları ölümcül derecede önemli sistemler daha oluşmadan yok olup giderlerdi.<br />
Uçan kertenkelenin kullandığı uçuş ve gizlenme tekniği bir bütündür. Yaprak gibi süzülme, iniş tekniği, kanatların hafif ve katlanabilir olması, sırtının renginin yapraklarla uyumu, sistemin başarılı biçimde işleyişi için gerekli özelliklerdir.  Bunlardan birinin eksik olması durumunda diğer özellikleri bir işe yaramayacak kertenkelenin hayatı tehlikeye girecektir. Yani sistemin daha ilkelinin ya da yarımının bir faydası yoktur.</p>
<div class="wp-video">
<div id="mep_0" class="mejs-container wp-video-shortcode mejs-video" tabindex="0" role="application" aria-label="Video oynatıcı">
<div class="mejs-inner">
<div class="mejs-controls">
<div class="mejs-button mejs-volume-button mejs-mute"></div>
<p><iframe loading="lazy" src="https://player.vimeo.com/video/98966790" width="640" height="360" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>Her biri akıl ve sanat ürünü olan bu canlılar; bilinçsiz, tesadüfi ve şuursuz doğa şartlarının (doğal afetlerin) ürünü de olamazlar. Kaldı ki, mükemmel olan sadece tek bir canlının oluşması değil, tüm canlıların yaşamlarını sürdürecek şekilde birbiriyle uyumlu olarak var olmalarıdır.<br />
Doğada gördüğümüz bu müthiş denge bize göstermektedir ki; tüm canlılar, uçan kertenkelede olduğu gibi hayatta kalabilmek için en ideal şekilde, bugünkü mükemmel şekilleriyle bir anda yaratılmışlardır. Bu üstün aklın, gücün ve sanatın sahibi de, yeri, göğü ve ikisi arasındaki her şeyi yaratan Allah’tır.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee3-560x420-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2184" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee3-560x420-1.jpg" alt="" width="560" height="420" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee3-560x420-1.jpg 560w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee3-560x420-1-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 560px) 100vw, 560px" /></a><br />
<figure id="attachment_2185" aria-describedby="caption-attachment-2185" style="width: 500px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee4.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2185" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee4.jpg" alt="" width="500" height="338" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee4.jpg 500w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee4-300x203.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a><figcaption id="caption-attachment-2185" class="wp-caption-text">flying lizard, Tangkoko, north Sulawesi</figcaption></figure>
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee2.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2183" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee2.jpg" alt="" width="518" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee2.jpg 518w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee2-300x300.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee2-150x150.jpg 150w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" /></a> <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2182" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee1.jpg" alt="" width="500" height="374" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee1.jpg 500w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee1-300x224.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a> <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2181" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee.jpg" alt="" width="780" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee.jpg 780w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee-300x199.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kertenkelee-768x510.jpg 768w" sizes="(max-width: 780px) 100vw, 780px" /></a> <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kamuflaj-630x420-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2180" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kamuflaj-630x420-1.jpg" alt="" width="630" height="420" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kamuflaj-630x420-1.jpg 630w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kamuflaj-630x420-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 630px) 100vw, 630px" /></a><br />
<strong>Kaynak:</strong></p>
<blockquote><p>http://www.sciencealert.com/flying-dragons-mimic-falling-leaves-to-escape-predators</p></blockquote>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/ucan-kertenkelenin-sasirtici-kamuflaj-teknigi/" data-wpel-link="internal">Uçan Kertenkelenin Şaşırtıcı Kamuflaj Tekniği</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/ucan-kertenkelenin-sasirtici-kamuflaj-teknigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yarasalarda ki Frekans Ustalığı</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/yarasalarda-ki-frekans-ustaligi/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/yarasalarda-ki-frekans-ustaligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Apr 2018 23:34:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2166</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yarasalar su dalgalarını nasıl takip ederler? Yarasalara yol ve av haritası çıkaran süper hızlı ses kaslarının yapısı nasıldır? Yarasalar biyolojik sonarla avının yerini nasıl belirler? 200 cins ve 17 familya içinde 900 – 1000 farklı türü olan yarasa, Allah’ın çeşitlilik sanatının kusursuz örneklerinden biridir. Dünyanın her bölgesinde yaşayan bu canlıların özellikle tropikal bölgelerde sayıları daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/yarasalarda-ki-frekans-ustaligi/" data-wpel-link="internal">Yarasalarda ki Frekans Ustalığı</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/012641700_1509529121-bat-removal-and-control-hanging-near-home-3pbk27.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2170" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/012641700_1509529121-bat-removal-and-control-hanging-near-home-3pbk27.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/012641700_1509529121-bat-removal-and-control-hanging-near-home-3pbk27.jpg 640w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/012641700_1509529121-bat-removal-and-control-hanging-near-home-3pbk27-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></p>
<ul>
<li>Yarasalar su dalgalarını nasıl takip ederler?</li>
<li>Yarasalara yol ve av haritası çıkaran süper hızlı ses kaslarının yapısı nasıldır?</li>
<li>Yarasalar biyolojik sonarla avının yerini nasıl belirler?</li>
</ul>
<p>200 cins ve 17 familya içinde 900 – 1000 farklı türü olan yarasa, Allah’ın çeşitlilik sanatının kusursuz örneklerinden biridir. Dünyanın her bölgesinde yaşayan bu canlıların özellikle tropikal bölgelerde sayıları daha fazladır. Çoğunlukla geceleri aktif olan yarasaların Allah koklama ve tat alma duyularını oldukça gelişmiş olarak yaratmıştır. Meyveyle beslenenler dışında, yarasaların görme duyuları ise fazla gelişmemiştir. Ancak çıkardıkları yüksek frekanslı ses dalgaları yardımıyla yönlerini bulurlar. Yüce Allah yarasalarda bu mükemmel iletişim kurma tekniğini bu canlının hayatını devam ettirmek için yaratmıştır.</p>
<h2 class="baslik2"><strong>Yarasalar Su Dalgalarını Takip Ederek Kurbağaları Yakalarlar</strong></h2>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kurbaga-683x1024-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2167 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kurbaga-683x1024-1.jpg" alt="" width="346" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kurbaga-683x1024-1.jpg 346w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/kurbaga-683x1024-1-200x300.jpg 200w" sizes="(max-width: 346px) 100vw, 346px" /></a>Tungara kurbağasının dişi kurbağaya su göletinin içinde serenat yaparken oluşturduğu su dalgaları, kurbağanın yarasalar tarafından daha kolay avlanmasına sebep olur. Her ne kadar  Güney Amerika bölgesinde sığ sularda yaşayan Tungara kurbağası yarasayı fark ettiği anda ses çıkarmaktan vazgeçip sessiz kalsa da, su dalgaları birkaç saniye daha devam etmektedir.</p>
<p class="TRAnaMetin">Yankı, yarasa için adeta doğal bir sonar yapar, böylece kurbağayı bulunduğu noktaya kadar tespit etmesine yardımcı olur. Yarasa çıkan sese doğru ilerlediğinde, kurbağa üstüne yaklaşan yarasayı fark ettiği anda susmasına rağmen, ses dalgalarının birkaç saniye daha devam etmesi sonucu kurbağayı o bulanık suda nokta atışı yapar gibi tespit edebilir.</p>
<p class="TRAnaMetin">Yarasalar, Allah’ın onlara verdiği muazzam bir özellik olan sonar sistemlerini kullanarak, kurbağanın aldığı tedbirlere rağmen su dalgalarını müthiş bir hassasiyetle algılayıp kurbağanın yerini tespit edebilirler. Allah, bütün canlıları yaratırken onların bulundukları ortamda rahat yaşayabilecekleri özellikleri onların bedenlerinde yaratmıştır. Allah, sonsuz merhamet sahibidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="ayet">Sizin İlahınız tek bir İlah’tır; O’ndan başka İlah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir). (Bakara Suresi, 163)</p>
<h2 class="baslik2"><strong>Yarasalara Yol ve Av Haritası Çıkaran Süper Hızlı Ses Kasları</strong></h2>
<p class="TRAnaMetin">Güney Danimarka Üniversitesi ve Pennsylvania Üniversitesi araştırmacıları, yaptıkları araştırmalarda Avrasya bölgesinde yaşayan Daubenton yarasalarının ekolokasyon (*) seslerini şimdiye kadar tespit edilmiş en hızlı kasları kullanarak çıkarttıklarını tespit etti.</p>
<p class="TRAnaMetin">Süper hıza sahip kaslar, normal vücut kaslarımızdan 100 kat daha hızlı kasılabilir, insan vücudunda en hızlı kasılan göz kaslarından 20 kat daha yüksek performans sergilerler.</p>
<p class="TRAnaMetin">Ayrı bir deneyle yarasaların bu sesleri nasıl çıkardıklarını anlamak için ses üreten kasların performansı ölçülmüş, bu sayede aynı bir motorlu taşıta uygulanan hız testi gibi, kasların ne miktarda kuvvet ürettikleri ortaya konmuştur. Yarasalarda ‘süper hızlı kas tipi’ bulunduğu için saniyede 190 Herz ölçeğinde kuvvet üretebildikleri tespit edilmiştir.</p>
<p class="TRAnaMetin">Aşırı yüksek performansta ses üreten bu kaslar, çıngıraklı yılan ve bazı balık türlerinde de mevcuttur.</p>
<p class="TRAnaMetin">Bilimsel çalışmaları yürüten ekipten Coen Elemans bu yeni bulgular için şunları söylemiştir: <i>“Güzel melodiler şakıyan kuşlarda da bu tür kaslara rastlamıştık. Fakat ilk kez bunları bir memelide görüyoruz”</i></p>
<p class="TRBaslik3">Yarasa kanatlarındaki ince kaslar uçuş sırasında hassas ayar yapmaya ve kanat derisinin güçlenmesine yardımcı olur</p>
<p class="TRAnaMetin">Uçuş esnasında yarasaların kanat derilerinde gömülü saç teli inceliğindeki kaslar, kanatların sertliğini ve kanat çırpma sırasında farklı noktalarda kanadın eğimini değiştirmeye yarar.</p>
<p class="TRAnaMetin">Yeni araştırmalar yarasaların kanat derisi üzerinde aynı bir ağ gibi yapılanmış saç teli inceliğindeki kasların uçarken kanatların şekil ve sertliğini biçimlendirdiğini ortaya koydu. Bu bulgular zar şeklindeki kanatların hassas aerodinamik yapısı hakkında yeni bilgiler edinmemizi sağladı.</p>
<h2 class="TRAnaMetin"><strong>Brown Üniversitesi Biyoloji bölümünden Jorn Cheney bu fiziksel harikayı bize şöyle açıklıyor</strong></h2>
<p class="TRAnaMetinBold"><span lang="FR">“Aerodinamik performans kanadın şekline bağlıdır. Uçuşun başlangıç anında zar kanatların şekli düz olabilir, fakat yükselme başladıkça düz kalmaz. Aerodinamik yüke karşılık olarak biçim değiştirmesi gerekecektir.”</span></p>
<p class="TRAnaMetinBold"><span lang="FR">“Kanadın aldığı şekil ve açı hayvanın yere çakılması gibi büyük bir risk veya çok başarılı bir sonuçla neticelenebilmesi nedeniyle çok önemli. Yarasa kanatlarında bulunan kaslar kemiklerin genel şeklini de kontrol edebildiği için çok sayıda biçim alabilmektedir.”</span></p>
<p class="TRAnaMetin">Saç teli kalınlığındaki bu kaslar (<i>plagiopatagiales</i>) yüz yıldan daha uzun bir süredir biliniyor olmalarına rağmen, işlevlerinin ne olduğu tam olarak ortaya konmamıştı.</p>
<p class="TRAnaMetin">Cheney kasların kanada şekil vermekte yetersiz kalacağını düşünüyordu. Cheney’e göre iki olasılık vardı. Ya kaslar birlikte aktif hale gelip güç oluşturuyor veya farklı biçimli zayıf kaslar sadece esneme algılayıcıları olarak görev yapıyordu.</p>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa1-696x350-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-2168 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa1-696x350-1.jpg" alt="" width="644" height="324" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa1-696x350-1.jpg 696w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa1-696x350-1-300x151.jpg 300w" sizes="(max-width: 644px) 100vw, 644px" /></a>Sorunun cevabını deneyler ortaya koyacaktı. Cheney, Jamaika meyve yarasasının kanatlarında bulunan kasların bir kısmına algılayıcılar yerleştirdi ve laboratuvarın rüzgar tünelinde uçuşunu filme aldı.<br />
&nbsp;<br />
&nbsp;</p>
<p class="TRAnaMetin">Verilerden üç farklı bulgu ortaya çıktı, hepsi <i>plagiopatagiales</i> kaslarının derinin sertliğine etki ettiğini gösteriyordu. Kaslar aşağı çırparken sertleşiyor, yukarı çırparken gevşiyordu.</p>
<p class="TRAnaMetin">Deney sonuçlarını değerlendiren Brown Üniversitesi’nden Biyoloji profesörü Sharon Swartz  “Bu tipik kanat çırpma hareketi yarasaların kaslarını uçuş sırasında açık ve kapalı konuma getirdiklerini gösteriyor” diyerek sonucu teyit etmiştir.</p>
<p class="TRAnaMetin">Bir diğer tespit kasların tek ve ayrı hareket etmedikleridir. Bunun yerine bir arada eşzamanlı hareket ederek, kanadın sertleşmesi için birlikte toplu güç uygulamaktadırlar.</p>
<p class="TRAnaMetin">Son olarak, Cheney farklı uçuş hızları ve zamanlamanın kasları aktif hale getirdiğini gözlemledi; yarasalar hızlanarak uçtuklarında, kaslar yukarı ve aşağı vuruşlar sırasında daha hızlı gerginleşiyorlardı. İşte tüm bu bulgular, kasların pasif olarak hareket etmediklerini, -uçuş şartlarına göre- aktif ve toplu hareketler yaptıklarını ortaya koymuştur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-2902 alignright td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/12/yarasa2.jpg" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/12/yarasa2.jpg 900w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/12/yarasa2-300x184.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/12/yarasa2-768x471.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/12/yarasa2-696x427.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/12/yarasa2-685x420.jpg 685w" alt="" width="444" height="272" /></p>
<p class="TRAnaMetin">Bir hayvanın ona uçuş becerisi, manevra kabiliyeti ve güç kazandıran kas yapısı ve işlevleri dahil, yaşadığımız sürece karşımıza çıkan herşey Rabbimiz tarafından manen “okumamız” için bize gönderilen bir mesaj özelliği taşımaktadır. Öğrenilen her yeni bilgi, düşünmek, hamd etmek, Rabbimiz’in ilim ve sanatını daha derin kavrayıp, O’na yakınlaşmak için bir yoldur.</p>
<p class="TRAnaMetin"><strong>Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:</strong></p>
<p class="ayet">İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. <u>Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek korkar’</u>. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 28)</p>
<h2 class="baslik2"><strong>Yarasalar Biyolojik Sonarla Avının Yerini Belirler</strong></h2>
<p class="TRAnaMetin">Yarasalar, böcekleri yakalamadan önce, ekolokasyonla yerlerini belirlemek için saniyede 190 çağrı üretirler. Saldırının son aşaması ‘terminal uğultu’ diye adlandırılır. Verilere göre, yarasalar saniyede 400 çağrıya kadar hızlı ses üretebilmektedir.</p>
<p class="TRAnaMetin">Biyologlar, serbest uçuş yapan yarasalarda bu seslerin üretilmesinden sonra, yankının kulaklarına dönme süresini de hesaplamışlardır. Yüksek ses hızı, sesin yankılanarak geri dönüşü esnasında herhangi bir karışıklık yaşanmamasında en önemli etkendir.</p>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa3.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2169 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa3.jpg" alt="" width="260" height="310" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa3.jpg 260w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/04/yarasa3-252x300.jpg 252w" sizes="(max-width: 260px) 100vw, 260px" /></a>Tüm canlıları bu eşsiz özelliklerle donatan Yüce Allah’tır. Bir canlının bedeninde yaratılan her detay Rabbimiz’in sonsuz kudretini, tüm evreni sarıp kuşatan sınırsız ilmini ve aklını bir kez daha göstermektedir. Her yeni bilgi derin düşünmek, şükretmek için bir vesiledir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:</p>
<p class="ayet">Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.  (Ve derler ki:) “Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın.  Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.”  (Al-i İmran Suresi, 191)</p>
<h2 class="baslik2"><strong>Yarasaların Yön Bulma Yetenekleri</strong></h2>
<p class="TRAnaMetin">Yarasalar, etraflarındaki cisimleri algılamak için, yüksek titreşimli ses dalgaları yayarlar. İnsanlar tarafından duyulamayan bu dalgaların yankıları yarasa tarafından algılanır ve böylece hayvan içinde bulunduğu ortamın bir tür ‘harita’sını çıkartır. Yani yarasanın havada uçan küçücük bir sineği algılaması, çıkardığı seslerin sineğe çarpıp geri dönmesiyle oluşan yankıya dayanır. Yarasanın sonarla yön bulması, yaydığı seslerin kendisine geri dönme süreleri arasındaki farkı hesaplaması sayesinde mümkün olmaktadır.</p>
<p class="TRAnaMetin">Doppler etkisi denen fizik kuralına göre, hareket halindeki bir cisme çarpan sesin frekansı değişir. Yarasa sanki Doppler etkisini bilirmişçesine, hareketli cisimlere doğru yolladığı ses dalgalarını değiştirir. İşte bu noktada yarasa sonarının olağanüstü bir yönü daha ortaya çıkar. Allah yarasanın işitme sistemini yalnızca kendi sesini duyacak biçimde yaratmıştır. Kuran’da Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p class="ayet">“Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır” (Nahl Suresi, 66)</p>
<p class="TRAlintiItalik">* Ekolokasyon veya biyosonar; yarasa, yunus ve balina gibi bazı memelilerin kullandığı biyolojik sonardır. Ekolokasyonla hayvan sadece uzaklığı değil biçim ve büyüklüğü de saptayabilir.</p>
<p class="ayet">Aklı ve bilinci olmayan yarasaların hayret ve hayranlık uyandıran davranışları tüm canlıların hakimi olan Allah’ın gücü ve denetimi altında gerçekleşir. Çünkü Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi: “Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 4)</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/yarasalarda-ki-frekans-ustaligi/" data-wpel-link="internal">Yarasalarda ki Frekans Ustalığı</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/yarasalarda-ki-frekans-ustaligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Nesil Droneler Nasıl Yapılıyor?</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/yeni-nesil-droneler-nasil-yapiliyor/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/yeni-nesil-droneler-nasil-yapiliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Mar 2018 06:50:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Biomimetik]]></category>
		<category><![CDATA[Biomimikri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ateistlerecevap.org/?p=2097</guid>

					<description><![CDATA[<p>Biomimikri yani doğa taklidi, bilimin birçok alanında ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Drone denen uçan robotlar da hayvanlardan esinlenilerek geliştiriliyor. Baykuşların bir sineği nasıl sessizce yakaladıkları, bazı deniz kuşlarının havada günlerce kalırken nasıl uyudukları drone’ları geliştirmenin temel araştırmaları.  Uçan robotlar ve taklit ettikleri hayvanlar Interface Focus dergisinde yayınlanan yeni çalışmada yer aldı. Konu editörü Prof. Dr. David Lentink, Kaliforniya’daki Stanford [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/yeni-nesil-droneler-nasil-yapiliyor/" data-wpel-link="internal">Yeni Nesil Droneler Nasıl Yapılıyor?</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/animal-flight-and-flying-drones-01-696x465-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2099" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/animal-flight-and-flying-drones-01-696x465-1.jpg" alt="" width="696" height="465" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/animal-flight-and-flying-drones-01-696x465-1.jpg 696w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/animal-flight-and-flying-drones-01-696x465-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></a><br />
<strong>Biomimikri yani doğa taklidi, bilimin birçok alanında ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Drone denen uçan robotlar da hayvanlardan esinlenilerek geliştiriliyor. Baykuşların bir sineği nasıl sessizce yakaladıkları, bazı deniz kuşlarının havada günlerce kalırken nasıl uyudukları drone’ları geliştirmenin temel araştırmaları. </strong><span id="more-60555"></span><br />
Uçan robotlar ve taklit ettikleri hayvanlar Interface Focus dergisinde yayınlanan yeni çalışmada yer aldı. Konu editörü Prof. Dr. David Lentink, Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nde makine mühendisliği asistanı… Lentink, bu özel sayının “yeni hava robotlarının geliştirilmesine ilham vermeyi ve hayvanların uçuş sistemlerinin durumunu göstermeyi” amaçlandığını söyledi.<br />
İnsanlar 18. yüzyıldan beri uçan makineler inşa ediyor olsalar da, bu yeni çalışmalar kuşların, böceklerin ve yarasaların uçmayı nasıl algıladıkları, nasıl alçaldıkları ve güvenli iniş yaptıkları, manevraları hangi sistemlerle yaptıkları gibi konularda halen önemli bilgiler olduğunu gösteriyor. Drone denen uçaklar bir süredir çeşitli amaçlarla kullanılıyor. Ancak uzmanlar, bu robotların uçuşlarının geliştirilmesinin kolay olmadığını belirtiyor. Neyse ki, bilim adamlarının ilham alabileceği çok sayıda uçan hayvan var! Yaklaşık 10 bin kuş türü, 4 bin yarasa türü…</p>
<h3>Kuşların vücut ve beyin sistemleri inceleniyor</h3>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_inline"></div>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kus-e1482582372484.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2098 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kus-e1482582372484.png" alt="" width="400" height="447" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kus-e1482582372484.png 400w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kus-e1482582372484-268x300.png 268w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a>Lentink, “Çoğu kişi uçakların nasıl tasarlanacağını bildiğimiz için, uçuş hakkında bilmek zorunda olduğumuz her şeyi biliyoruz. Ancak çeşitli görevleri yerine getirebilen küçük, manevra kabiliyetine sahip uçan robotlar için artan talep, bilimsel bir rönesansa yol açtı ve araştırmacıları hayvan aerodinamiği ve biyolojisi hakkındaki birçok soruyu araştırmaya yöneltti. Örneğin, baykuşlar nasıl sessizce sinek yakalayabiliyorlar? Bilim adamlarından oluşan bir ekip baykuş kanatlarında, gürültüyü giderebilecek bir tasarım olduğunu keşfetti. Geniş kanat boyutlarının ve kanatların şeklinin, dokusunun ve stratejik olarak yerleştirilmiş tüy saçaklarının, baykuşların sessizce süzülmesine yardımcı olmak için birlikte çalıştığını fark ettiler.”</p>
<h3>Sinekler de ilham kaynağı</h3>
<p>Bir diğer araştırmacı grubu, durmadan günlerce uçabilen bir deniz kuşunun havada nasıl uyuyabildiklerini araştırdı. Bilim adamları, bu kuşların uçuş esnasında beyin aktivitesinin ilk kayıtlarını topladılar ve hayvanların aynı anda hem uçup hem beyinlerini dinlendirmek için “mikro-uyku” yapabildiklerini keşfettiler.<br />
Araştırmalar yalnızca kuşlarla da sınırlı değil. Bazı bilim adamları, meyve sineklerinin kanatları hasar görse dahi nasıl uçabildiklerini keşfetti. Sinekler, kanat ve beden hareketlerini ayarlayarak yarım kanatla dahi uçabiliyor.<br />
Lentink, dronların daha sessiz hale gelmeleri gerektiğini söylüyor: “Daha verimli olmaları ve havada uzun süre kalabilmeleri gerekiyor. Hâlâ gerçekleşmesi gereken bir çok mühendislik var: İlk adımların şu an atılmakta olması gerçekten heyecan verici. Bu alanda büyük bir gelecek olduğunu görebiliyoruz.”<br />
<em>www.livescience.com ve bilgiustam.com</em></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/yeni-nesil-droneler-nasil-yapiliyor/" data-wpel-link="internal">Yeni Nesil Droneler Nasıl Yapılıyor?</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/yeni-nesil-droneler-nasil-yapiliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaratılışta Tesadüfün Payı&#8230; Tesadüf Hakkında</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/yaratilista-tesadufun-payi-tesaduf-hakkinda/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/yaratilista-tesadufun-payi-tesaduf-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Mar 2018 13:31:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tesadüf İle İlgili Cümleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ateistlerecevap.org/?p=2088</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazının sonunda ki videoyu izlemeyi unutmayın Kâinattaki muhteşem sanat, fevkalade hikmet ve sürekli düzenlilik tesadüfüşiddetle reddediyor. Bu yüksek hakikati, matematiğin uygulama dallarından biri olan ihtimaller hesabıyla da göstermek mümkündür Önce şansa bağlılık veya rastgelelik diyebileceğimiz tesadüf kavramını kısaca açıklayalım. Herhangi bir olayın veya varlığın hiçbir kasıt, irade, tercih ve ilim kullanmadan rastgele meydana gelmesi tesadüftür. Gelin şimdi işin mantıksal boyutuna hep [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/yaratilista-tesadufun-payi-tesaduf-hakkinda/" data-wpel-link="internal">Yaratılışta Tesadüfün Payı… Tesadüf Hakkında</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_2089" aria-describedby="caption-attachment-2089" style="width: 1280px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-2089 size-full" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi.png" alt="Yaratılışta tesadüfün hissesi var mı?" width="1280" height="720" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi.png 1280w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi-300x169.png 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi-1024x576.png 1024w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi-768x432.png 768w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hersey-tesaduf-olabilir-mi-1200x675.png 1200w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></a><figcaption id="caption-attachment-2089" class="wp-caption-text">Yaratılışta tesadüfün hissesi var mı?</figcaption></figure>
Yazının sonunda ki videoyu izlemeyi unutmayın<br />
<em>Kâinattaki muhteşem sanat, fevkalade hikmet ve sürekli düzenlilik <strong>tesadüfü</strong>şiddetle reddediyor.</em> Bu yüksek hakikati, matematiğin uygulama dallarından biri olan ihtimaller hesabıyla da göstermek mümkündür Önce şansa bağlılık veya rastgelelik diyebileceğimiz <strong>tesadüf</strong> kavramını kısaca açıklayalım. <em>Herhangi bir olayın veya varlığın hiçbir kasıt, irade, tercih ve ilim kullanmadan rastgele meydana gelmesi <strong>tesadüftür.</strong></em><br />
<span style="font-size: 20px; color: #008080; font-family: 'comic sans ms', sans-serif;"><strong>Gelin şimdi işin mantıksal boyutuna hep beraber bakalım;</strong></span><br />
<strong>1. Misal:</strong> Art arda altı kez atılan bir zarın ilk önce 1, sonra 2, sonra 3, sonra 4, sonra 5 ve daha sonra da 6 gelmesi olasılığı (1/6)<sup>6</sup> yani 46.656 ihtimalde 1′dir. İnsanın kulak kemiklerinin sayısı ise altıdır. Bu altı kemiğin tesadüfen ortaya çıktığı kabul edilse bile, bu kemiklerin şu andaki mevcut sıralarıyla dizilme ihtimali 46.656′da 1 ihtimaldir. Bu sadece bir insandaki kulak kemiklerinin tesadüfen dizilme ihtimalidir. Bir de bu dizilişin şu anda yeryüzünde bulunan 7 milyar insanda aynı şekilde olduğu düşünülür ve bütün insanların aynı şekle sahip olmalarının ihtimalini bulmak istersek, 46.656 rakamını 7 milyar kere çarpacağız. İşte eğer sonucu telaffuz edebilirseniz, bu kadar ihtimalde bir ihtimaldir. <strong>Allah’ı inkâr eden neyi kabul etmek zorunda olduğuna bir baksın ve bundan utansın!</strong><br />
<strong>2. Misal:</strong> Yine elimize bir zar alıp attığımızda o zarın 4 gelme ihtimali altıda birdir. İki zarı aynı anda atsak, ikisinin de 4 gelme ihtimali 36′da birdir. İki zarı iki defa atıp her ikisinde de iki zarın 4 gelme ihtimali ise 1.296′da birdir. Dört defa peş peşe attığımızda her iki zarın da her defasında 4 gelme ihtimali ise 1.679.616′da birdir. Acaba iki zarın dört defa peş peşe 4 gelme ihtimali 1.679.616′da bir ise, bir insanın vücudunda bulunan 206 kemiğin birbirine uygun olarak gelme ihtimali acaba kaçta kaçtır? Yani şunu düşünelim: Faraza bütün kemiklerim tesadüfen yaratıldığını düşünüyoruz. Bizler bu kemikleri aldık ve bir torbaya koyduk. Her defasında bir kemik çekeceğiz ve iskeletimizin dizilişini oluşturmaya çalışacağız. Yanlış bir kemik çektiğimizde, o ana kadar çektiğimiz doğru kemikleri tekrar torbaya koyup baştan başlayacağız. Acaba 206 kemiği doğru olarak çekebilme ihtimalimiz kaçta kaçtır? Trilyonlarla ifade edilemeyecek kadar çok… Ve şunu unutmayın, biz bu hesabı kemiklerin tesadüfen yaratıldığını kabul ederek yaptık. Bir de kemiklerin tesadüfen yaratılmasını hesaplamaya kalksak… Bir de bunu bir insanda değil bütün insanlarda yapsak… Ve buna bir de diğer hayvanları eklesek… Acaba böyle bir ihtimal hesaplanabilir ve rakamlarla ifade edilebilir mi?<br />
<strong>3. Misal:</strong> Şimdi Ayasofya Camisi’nin tabiat olayları tarafından kendi kendine, mimarı olmadan yapıldığını düşünelim. Bu nasıl olabilir? Kuzeyden esen rüzgâr 10,7 ton su getirir, buraya döker. Güneydoğudan esen rüzgâr 4,3 ton kadar demir getirir. Batıdan esen rüzgâr 11,5 ton kireç, doğudan esen rüzgâr 2,37 ton tuğla… Diğer bir taraftan esen rüzgâr ise tuğlaları dizer. Başka bir rüzgâr çimentoyu yerleştirir ve böylece Ayasofya Camii meydana gelir. Yine bir rüzgâr tarladaki dikenleri toplar. Bunlar, koyunlar üzerlerinden geçerken tüylerini koparıp halı dokurlar ve halı caminin içine düşer. Diğer bir rüzgâr, oduncular yemek yerken baltalarını alıp ağaçları keser ve bir marangozhaneden geçerken uygunca doğrar. Kazara çiviler bunun üzerine gelir, çekiçler çarpar ve minber caminin içine kendiliğinden düşer… Herhâlde Ayasofya Camisi’nin ustasını inkâr edip camiyi tesadüfe havale ettiğimizde bundan daha mantıklı bir açıklama olamaz.<br />
Şimdi cami ile hücremizi mukayese edelim: Bu cami 1200 metrekare, bizim hücremiz ise 5-10 mikron. Bu camiye 5-10 çeşit malzeme, bizim hücremize ise 30.000 çeşit bileşim lazım. Bu camiye lazım olan maddeler kilolar, tonlarla ifade ediliyor; hücrede ise maddeler mikrogram ile ifade edilecek kadar hassas, zerre kadar değişme olsa hücre bozulur.<br />
<strong>Şimdi soruyoruz ey Ateist! Caminin kendi kendine meydana gelmesini kabul edemezken ve buna gülerken, bundan daha acayip bir muhal olan bir hücrenin kendi kendine oluşabileceğine nasıl imkân veriyorsun?</strong><br />
<strong>4. Misal:</strong> Bir maymunu daktilonun karşısına oturtalım. Maymun daktilonun tuşlarına rastgele dokunsun, böyle rastgele yapılan hamleler neticesinde anlamlı bir kelimenin oluşması mümkün müdür?  Ya anlamlı bir cümlenin oluşması?  Ya da anlamlı bir sayfanın?  Peki, anlamlı bir kitabın oluşması ihtimal dâhilinde midir?  Elbette hayır! Böyle bir maymunu daktilo başına oturtsak, ‘A’ harfini yazma ihtimali 29`da 1′dir. “AT” yazma ihtimali ise (1/29.29), yani 841′de 1′dir. Mesela 7 harfli “TESADÜF” kelimesini yazma ihtimali (1/29<sup>7</sup>) yani 17.249.876.309′de 1′dir. Bu ise  imkânsızdır.<br />
<strong>Acaba insan ve diğer canlılar, yedi harfli bir kelimeden daha mükemmel değil midir? Canlıları bir kenara bırakarak tek bir DNA’ya baksak, bir DNA molekülünde yaklaşık olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf bulunur. Yedi harften oluşan bir kelimenin tesadüfen oluşma ihtimali 17.249.876.309′de 1 ise acaba bir tek DNA’daki 3.5 milyar harfin tesadüfen oluşma ihtimali nedir?</strong><br />
<strong>5. Misal:</strong> Dünya üzerindeki bütün elverişli atomları kullanmak şar­tıyla, dünyanın yaratılışından bu yana kadar geçen zaman içinde bir tek proteini tesadüfen elde edebilme ihtimali 1/10<sup>161</sup> dir. Yani 10 rakamını 161 defa kendisiyle çarpın ya da 10 ra­kamının sağına 161 tane sıfır koyun. İşte bir proteinin tesadüfen oluşma ihtimali, bu kadar ihtimalden sadece bir ihtimaldir.<br />
Fa­kat iş bu kadarla da bitmiyor. Zira en küçük bir canlı için 238 protein daha gerekmektedir. Bu kadar proteinin tesadüfen oluşma ihtimalini telaffuz etmek isterseniz, trilyon kelimesini 9.975 defa tekrarlamanız gerekir ki bu yaklaşık iki saatinizi alır, sonra çıkan rakamı 10 ile çarpınız. İşte bir canlıdaki proteinle­rin tesadüfen oluşması ihtimali bu kadar ihtimalden bir ihtimal­dir.<br />
<strong>Hâl böyleyken, kâinatın tesadüfler sonucu meydana gel­diğini iddia edenin aklından şüphe edilmez mi?</strong><br />
<span style="font-size: 20px; font-family: 'comic sans ms', sans-serif; color: #008080;"><strong>Gelin şimdide bilim adamlarının bu konu hakkinda ki görüşlerini okuyalım sizinle; </strong></span></p>
<ol>
<li>&#8220;Evren hakkında yapılan bilimsel bir araştırmanın sonucu tek bir cümleyle özetlenebilir: Evren, matematik bilgisi sonsuz bir varlık tarafından dizayn edilmiş olarak görülüyor.&#8221; <span class="hadisno">(Sir James Jeans, The Mysterious Universe, Cambridge University Press, 1932, s. 140)</span></li>
<li>&#8220;Bu muazzam ve harikulade evreni, çok geriye ve çok ileriye bakabilme kabiliyeti bulunan insan da dahil olmak üzere, kör tesadüf veya zaruretin eseri olarak görmek çok güç, hatta imkansızdır.&#8221;<span class="hadisno">(Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, Tur Yayınları, Istanbul 1980, s. 289)</span></li>
<li>Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: <u>Bu manzarayı seyredecek olan &#8220;ben&#8221; olmazdım&#8230;</u> Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır. <span class="hadisno">(George Greenstein, The Symbiotic Universe, s. 21)</span></li>
<li>&#8220;Doğanın temel değişmezleri ve yaşamın ortaya çıkmasına neden olan ilk koşullar, şaşırtıcı bir kesinlikle ayarlanmıştır. Evrenin ne denli akılalmaz bir incelikle ayarlanmış gibi göründüğü hakkında bir fikir vermek için Yer&#8217;den Mars gezegeni üzerinde bir çukura topunu göndermeyi başarabilen bir golf oyuncusunun becerisini düşünmek yeter!&#8221; <span class="hadisno">(Jean Guitton, Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları, 1993, s. 54)</span></li>
<li>Çevre, temel özellikleriyle (yani canlıları oluşturan çeşitli kimyasallar ve fiziko-kimyasal işlemler ile hidrosferin fiziksel ve kimyasal özellikleri yönünden) yaşam için olabilecek en uygun çevredir.<span class="hadisno">(Lawrence Henderson, The Fitness of the Environment, Boston: Beacon Press, 1958, önsöz)</span></li>
<li>&#8220;Eğer Dünya üzerinde şimdi olduğunun yarısı kadar deniz olsaydı, o zaman su buharı miktarı da şimdikinin yarısı kadar olacaktı, dolayısıyla biz de kuru toprakları beslemek için şu an sahip olduğumuz nehirlerimizin ancak yarısına sahip olacaktık, çünkü su buharının miktarı, üzerinden yükseldiği yüzeyin genişliğiyle bağlantılıdır. Dolayısıyla Yaratıcı, bunu öyle bir şekilde düzenlemiştir ki, denizler, karalar için gereken su buharını temin etmeye yetecek bir genişliğe sahiptir.&#8221; <span class="hadisno">(John Ray, The Wisdom of God Manifested in the Word of Creation, 1701; Michael Denton, Nature&#8217;s Destiny, s. 73)</span></li>
<li>
<p class="hadis">&#8220;Eğer akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi. Örneğin akışkanlığı sıvı hidrojen kadar yüksek olsaydı, canlıların yapıları, tahrip edici etkiler karşısında çok daha şiddetli hareketlere maruz kalacaktı&#8230; Hassas moleküler yapıların su tarafından desteklenmesi mümkün olmayacak, canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı yaşamını sürdüremeyecekti&#8230;</p>
<p class="hadis">Öte yandan, suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı, (proteinler, enzimler gibi) makromoleküllerin ve özellikle mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin kontrollü hareketleri imkansız hale gelecekti. Aynı şekilde hücre bölünmesi de imkansızlaşacaktı. Hücrenin tüm yaşamsal faaliyetleri fiili olarak donacak ve bizim bildiğimize benzer bir hücre yaşamı mümkün olmayacaktı. Hücrelerin embriyogenez (anne rahmindeki gelişim) sırasındaki hareket etme ve sürünme yeteneklerine bağlı olan daha yüksek organizmaların gelişimi ise, suyun akışkanlığının çok az bile daha düşük olması durumunda, kesinlikle gerçekleşemeyecekti.&#8221; <span class="hadisno">(Michael Denton, Nature&#8217;s Destiny, s. 33)</span></p>
</li>
<li>Bitkiler, sayılarının arttığı bölgelerde bir süre sonra çoğalmayı durdururlar. Evrimcilerin iddialarının tam tersine -güçlü olanın korunması, zayıf olanın yok olması gerekirken- bitkiler yaşamak için mücadele etmeye girişmezler. Çevrelerindeki bitki örtüsünün yoğunluğunu adeta hisseder ve nüfuslarını kontrol altında tutarlar. Bu kontrolü sağlamak için de daha az tohum üretmeye başlarlar. Tehlike ortadan kalkıp üreme ihtiyacı doğduğunda ise yeniden ürettikleri tohum miktarını artırırlar. <span class="hadisno">(Dr. Lee Spetner, Not By Chance, Shattering the Modern Biology of Evolution, s. 16)</span></li>
<li>&#8220;Bitki aleminin tarihinde yüksek seviyeli bitkilerin açıkça aniden ve birdenbire gelişimleri kadar bana daha olağanüstü gelen bir olay yoktur.&#8221; <span class="hadisno">(Francis Darwin, Charles Darwin&#8217;in Hayatı ve Mektupları, 1887, sf. 248)          </span></li>
<li>&#8220;&#8230;Ancak ben hala önyargısızca, bitki fosili kayıtlarında özel bir yaratılışın olduğunu düşünüyorum. Eğer bununla birlikte, bu sınıflandırmanın hiyerarşisi için başka bir açıklama bulunabilirse, bu evrim teorisinin matem çanı olur. Orkidenin, su mercimeğinin, palmiye ağacının aynı atadan geldiğini düşünebilir misiniz? Ve bu faraziye için herhangi bir delile sahip miyiz? Evrimciler buna bir cevap hazırlamalıdırlar. Ancak birçoğu sorgulamadan önce çökecektir.&#8221; <span class="hadisno">(W. R. Bird, Origin of Species Revisited, s. 233)                                                  </span></li>
<li>&#8220;Bir meşe palamutu ayçiçeğine değil de meşe ağacına dönüşmesi gerektiğini nasıl biliyor?&#8230; Yaklaşık 40 yıl önce biyologlar canlı organizmalarda bilginin önemli bir rol oynadığını öğrenmeye başladıklarında biyoloji bilimi de çok önemli bir mesafe almış oldu. Organizmada ona nasıl işlev görmesi, nasıl büyümesi, nasıl yaşaması ve nasıl üremesi gerektiğini söyleyen bilginin yerini keşfettik. Bilgi bitkinin içerisinde olduğu gibi tohumun içerisinde de mevcuttur. Tavuğun içerisinde olduğu gibi yumurtanın içerisinde de mevcuttur. Yumurta bilgiyi tavuğa geçirir, tavuk yumurtaya, bu böyle sürer gider.&#8221; <span class="hadisno">(Dr. Lee Spetner, Not By Chance, Shattering The Modern Theory of Evolution, sf. 23</span></li>
<li>&#8220;Birçok içgüdü o kadar harikadır ki büyük ihtimalle gelişimleri okuyucuya teorimin tamamını yıkmak için yeterli bir engel olarak gözükecektir.&#8221;<span class="hadisno"> (Animal Mind, sf. 22, [Charles Darwin, Türlerin Kökeni, 1859])</span></li>
<li>&#8220;Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin&#8217;in teorisine göre, her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.&#8221; <span class="hadisno">(Bilim ve Teknik Dergisi, sayı: 190, s. 4)</span></li>
<li>&#8221;bana göre bütün bunların arkasında çok güçlü bir delil var. öyle görünüyor ki biri doğanın rakamlarını, evreni yaratmak için hassas bir ayara oturtmuş.&#8221;  paul davies, superforce, s. 243.</li>
<li>&#8221;tanrı bu tasarımı ne maksatla üretmiştir sorusuna cevap ararken insancı ilke ve biyolojik organizmaların gerekleriyle ilgili oluşumların göz önünde bulundurulması gerekir. evrende bilinçli yaşamın oluşması için gerekli doğa kanunlarının hassas ayarı açıkça tanrı’nın evreni böyle bir hayat ve bilincin gelişmesi için tasarladığı sonucunu çıkarır. bu demek oluyor ki evrendeki varlığımız tanrı’nın planının merkezi bir parçasıdır.&#8221;paul davies, the mind of god, s. 213</li>
<li>&#8221;bilim, evrendeki her şeyin akıl ve mantık çerçevesinde işlediğini öngören bir varsayımın üzerinde temellenir. mucizelere yer yoktur. bu, doğa kanunlarını ve fiziksel evrenin işleyişini düzenleyen bir aklın var olduğu anlamına gelir. ateistlere göre doğanın kanunlarının herhangi bir gerekçesi yoktur ve evren tamamen anlamsız bir dizi rastlantı üzerine bina edilmiştir. bir bilim adamı olarak bu düşünceyi kabul etmem mümkün değil. evrenin doğasını ve işleyişini belirleyen, her şeyin kökeninde yer alan ve hiç değişmeyen bir akıl olmalıdır.&#8221; paul davies, ‘what happened before the big bang’, ed: russell stannard, god for the 21st century, templeton foundation press, great britain (2000), s. 12.</li>
<li>Isaac Newton şöyle yazmıştır:<br />
<em>“Güneş’ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem, sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık’ın amacından ve hâkimiyetinden kaynaklanabilir… O, bunların hepsini yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O’na, ‘Üstün Kuvvet Sahibi Rab’denir.” </em>(Michael A. Corey, God and the New Cosmology: The Anthropic Design Argument, Maryland: Rowman &amp; Littlefield Publishers, Inc., 1993, s. 259)</li>
<li>Prof. Michael Denton, Doğanın Kaderi) adlı kitabında bu konuda şunları söylemektedir:<br />
<blockquote><p><em>“Son derece çarpıcı olan bir başka gerçek, evrenin sadece bizim varlığımıza ve biyolojik ihtiyaçlarımıza olağanüstü derecede uygun olması değil, aynı zamanda bizim onu anlamamıza da son derece uygun olmasıdır… Güneş Sistemimizin bir galaktik kolun kıyısında bulunması, bizim geceleri gökyüzünü inceleyerek uzak galaksileri görebilmemizi ve evrenin genel yapısı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Eğer bir galaksinin merkezinde yer alsaydık, hiçbir zaman bir spiral galaksinin yapısını gözlemleyemez ya da evrenin yapısı hakkında bir fikir sahibi olamazdık. (Michael Denton, Nature’s Destiny, s. 262)</em></p></blockquote>
<p>&nbsp;</li>
<li>
<ol start="20">
<li>yüzyılın tanınmış bilim adamlarından Isaac Asimov, ışığın dalga boylarındaki bu hassas ayarın önemini şöyle açıklar:</li>
</ol>
<blockquote><p><em>“Dalga boylarının kısa olması oldukça önemlidir. Işık dalgalarının düz çizgi yolu boyunca seyretmesi ve keskin gölgelere yol açmaları çevremizdeki olağan cisimlerden daha küçük oluşlarındandır. Karşılarına çıkan cisim, dalga boyundan daha büyük olmadığı takdirde, o cisimlerin çevresini dolaşıp içine alabilir. Örneğin, bakteriler bile ışığın bir dalga boyu uzunluğundan çok daha büyüktürler; böylece, ışık onları mikroskop altında keskin biçimde belirler.” </em>(Isaac Asimov, Asimov’s Guide to Science, (Türkçe baskı: Asimov Bilim Rehberi, E Yayınları, 1986, s. 485)</p></blockquote>
<p>&nbsp;</li>
</ol>
<p>Kâinatın yaratılışını tesadüfle ve evrimle izah edemeyeceklerini çok iyi bilenler, meseleyi dar bir sahaya çekmeyi tercih ettiler ve insanın yaratılışı üzerinde kalem oynatmaya, tahminler yürütmeye kalkıştılar. Bir hayli şahsî ve indî görüş çıktı ortaya. Kimi, insanın maymundan geldiğini iddia etti. Kimi, kurbağadan; kimi, tarla faresinden. Bir başkası insanın, tek bir türün evrimleşmesiyle değil, ancak iki türün ortak mahsulü olarak ortaya çıktığını savundu ve bu türleri ayı ve kurt olarak ilân etti.<br />
<em>Doğrusu, her gün ayrı bir hayvanın kapısını çalan bu grubun, nerede konaklayacakları merak edilmekte. </em></p>
<hr />
<p>&nbsp;<br />
<iframe loading="lazy" src="https://player.vimeo.com/video/64300428" width="640" height="360" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/yaratilista-tesadufun-payi-tesaduf-hakkinda/" data-wpel-link="internal">Yaratılışta Tesadüfün Payı… Tesadüf Hakkında</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/yaratilista-tesadufun-payi-tesaduf-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#039;ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri [DETAYLI]</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri-detayli/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri-detayli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Mar 2018 15:31:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorular]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri Kısaca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere allah'ın ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm ve Din]]></category>
		<category><![CDATA[Big bang teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ateistlerecevap.org/?p=2076</guid>

					<description><![CDATA[<p>Selamun aleyküm kardeşler bu yazımızda Allah&#8217;ın Varlığının ve Birliğinin Delillerini bir araya getirdik yazı baya uzun oldu ancak faydalı olacaktır inşaalah. Alt tarafta konu başlıklarını yazdık onlara tıklayarak direk o bölüme atlayabilirsiniz yada hepsini okuyabilirsiniz tavsiyem hepsini okumanız yönündedir bu yazıyı tamamen okuduğunuz zaman bir iki kitap bitirmiş kadar olacaksınız o yüzden yanınıza not defterinizi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri-detayli/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri [DETAYLI]</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Selamun aleyküm kardeşler bu yazımızda Allah&#8217;ın Varlığının ve Birliğinin Delillerini bir araya getirdik yazı baya uzun oldu ancak faydalı olacaktır inşaalah. Alt tarafta konu başlıklarını yazdık onlara tıklayarak direk o bölüme atlayabilirsiniz yada hepsini okuyabilirsiniz tavsiyem hepsini okumanız yönündedir bu yazıyı tamamen okuduğunuz zaman bir iki kitap bitirmiş kadar olacaksınız o yüzden yanınıza not defterinizi de almayı unutmayın 🙂<br />
&nbsp;<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2077" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri.png" alt="" width="640" height="360" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri.png 640w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri-300x169.png 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a><br />
<div class="su-list" style="margin-left:0px">
<ul>
<li><i class="sui sui-star" style="color:#333"></i> <a href="#evren">Allah’ın Varlığına Evrenden Deliller</a></li>
<li><i class="sui sui-star" style="color:#333"></i> <a href="#insan">Allah’ın Varlığına İnsandan Deliller</a></li>
<li><i class="sui sui-star" style="color:#333"></i> <a href="#hayvan">Allah’ın Varlığına Hayvanlardan Deliller</a></li>
<li><i class="sui sui-star" style="color:#333"></i> <a href="#bitki">Allah’ın Varlığına Bitkilerden Deliller</a></li>
<li><i class="sui sui-star" style="color:#333"></i> <a href="#mikro">Allah’ın Varlığına Mikro Dünyadan Deliller</a></li>
<li><i class="sui sui-star" style="color:#333"></i> <a href="#ozet">Allah’ın Varlığına Deliller Genel Özet</a></li>
</ul>
</div>
<h1 style="text-align: center;"><span style="font-size: 20px;"><a name="evren"></a><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span style="font-size: 28px; color: #993366;">Allah’ın Varlığına Evrenden Deliller</span></strong></span></span></h1>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold; text-align: center;"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 20px;">EVRENİN HESAPLANAMAYAN BÜYÜKLÜĞÜ</span><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><br />
</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Muhteşem büyüklükteki evrenin sahip olduğu hassas dengeler, bu kusursuz düzenin Allah’ın üstün yaratışı sonucunda var olduğunu kanıtlamaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bilimsel gelişmelerin bizlere işaret ettiği çok önemli bir nokta var. Evrenin muhteşem büyüklüğü!Evrenin büyüklüğü üzerinde düşündüğümüzde karşımıza çok  muazzam boyutlar çıkar. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sisteminin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta-küçük bir yıldız olan Güneş&#8217;in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, bu sistemde Güneş&#8217;e en yakın üçüncü gezegendir. </span><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad.jpeg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1973" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad.jpeg" alt="" width="462" height="260" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad.jpeg 788w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad-300x169.jpeg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad-768x432.jpeg 768w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in çapı, Dünya&#8217;nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya&#8217;yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş&#8217;in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sisteminin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisine oranla oldukça küçük boyutlardadır. Çünkü Samanyolu Galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş&#8217;e en yakın olanı Alpha Centauri&#8217;dir. Eğer Alpha Centauri&#8217;yi az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya&#8217;nın misket büyüklüğünde olduğu ve Güneş ile Dünya&#8217;nın arasının 280 metre tuttuğu ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş&#8217;in 78 bin kilometre uzağına koymamız gerekir!</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Modeli biraz daha küçültelim. Dünya&#8217;yı gözle zor görülen bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş ceviz büyüklüğünde olacak ve Dünya&#8217;ya üç metre mesafede yer alacaktır. Bu ölçek içinde Alpha Centauri&#8217;yi ise Güneş&#8217;ten 640 kilometre uzağa koymamız gerekir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Samanyolu Galaksisi, işte aralarında bu denli devasa mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Ancak ilginç olanı, Samanyolu Galaksisinin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok &#8220;küçük&#8221; bir yer kapladığıdır. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar. Bu galaksilerin arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki boşluğun milyonlarca katı kadardır. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">George Greenstein, bu şaşkınlık uyandıran büyüklükle ilgili, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar:“Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan &#8220;ben&#8221; olmazdım&#8230; Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.” (George Greenstein, The Symbiotic Universe. s. 21)Greenstein, bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya&#8217;nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrenin bu büyüklüğünü ve muhteşem düzenini kusursuz bir uyum içinde yoktan vareden alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Evrenin büyüklüğü ve sahip olduğu hassas dengeler, Allah&#8217;ın üstün yaratma sanatının apaçık delilleridir. Modern bilimin ulaştığı bu sonuç ise, Kuran&#8217;da bundan 14 yüzyıl önce haber verilmiş olan bir gerçeğin doğrulanmasından ibarettir.<strong>Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah&#8217;tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O&#8217;nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">VAN ALLEN KUŞAKLARI </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-1967 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image002.jpg" alt="" width="248" height="150" /></a></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">&#8220;Van Allen Kuşakları&#8221; denilen ve Dünya&#8217;nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Güneş&#8217;ten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar, insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş&#8217;te sık sık meydana gelen ve &#8220;parlama&#8221; adı verilen enerji patlamaları, Van Allen Kuşakları olmasa, Dünya&#8217;daki tüm yaşamı yok edebilecek güçtedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Van Allen Kuşakları&#8217;nın yaşamımız açısından önemini Dr. Hugh Ross şöyle anlatmaktadır: </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya, Güneş Sistemi&#8217;ndeki gezegenler arasında en yüksek yoğunluğa sahiptir. Bu geniş nikel-demir çekirdeği büyük bir manyetik alandan sorumludur. Bu manyetik alan Van Allen radyasyon koruyucu tabakasını meydana getirir. Bu tabaka yeryüzünü radyasyon bombardımanından korur. Eğer bu koruyucu tabaka olmasaydı Dünya&#8217;da hayat mümkün olmazdı. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Manyetik alanı olan ve kayalık bölgelerden oluşan diğer tek gezegen Merkür&#8217;dür. Fakat bu manyetik alanın gücü Dünya&#8217;nınkinden 100 kat daha azdır. Van-Allen radyasyon koruyucu tabakası Dünya&#8217;ya özeldir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Geçtiğimiz yıllarda tespit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima&#8217;ya atılanın benzeri 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık sıçrama yapıp 2500° C&#8217;ye yükselmiştir. Kısacası, Dünya&#8217;nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">EVRENİN GENİŞLEME HIZINDAKİ MUCİZEVİ ÖLÇÜ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrenin genişleme hızı, evrenin şu anki yapısının oluşabilmesi açısından son derece kritik bir değere sahiptir. Eğer genişleme hızı çok az daha yavaş olsaydı, bütün evren, daha Güneş Sistemleri tam anlamıyla düzenlenemeden tekrar içine çökmüş olacaktı. Eğer evren biraz daha hızlı genişliyor olsaydı, madde ne galaksileri ne de yıldızları bir daha asla oluşturamayacak biçimde boşlukta dağılıp gidecekti. Her iki durum da, canlılığın ve bizlerin var olamaması anlamına geliyordu.Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmemiş ve evrenin genişleme hızının sahip olduğu son derece hassas değer sayesinde şimdiki evren ortaya çıkmıştır. Peki bu denge ne kadar hassastır? </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Avustralya&#8217;daki Adelaide Üniversitesi&#8217;nden ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies, bu soruyu cevaplamak için uzun hesaplar yapmış ve inanılmaz bir sonuca ulaşmıştır Davies&#8217;e göre, kainatın yaratıldığı büyük patlamanın ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/1018) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı. Milyar kere milyarda bir ifadesi rakamsal olarak şöyle yazılır:</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">&#8220;0,000000000000000001&#8221;. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Yani bu derece astronomik küçüklükte bir farklılık dahi evrenin var olamaması demekti. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">GÖK CİSİMLERİNİN ARALARINDAKİ MESAFELER</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1968 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image003.jpg" alt="" width="250" height="173" /></a>Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi&#8217;nin bir parçasıdır. Güneş Sistemi ise, kusursuz bir planın ve mükemmel dengelerin bulunduğu bir mekandır. Güneş&#8217;in çapı, Dünya&#8217;nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım: Eğer çapı 12.200 km olan Dünya&#8217;yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş&#8217;in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi&#8217;nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki bu devasa boşluklar Dünya&#8217;da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur. Gök cisimleri arasındaki mesafeler Dünya&#8217;daki yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu bir hesap içinde düzenlenmiştir. Bu mesafeler, gezegenlerin yörüngelerini hatta varlıklarını doğrudan etkiler. Bu mesafeler biraz daha az olsaydı, yıldızlar arası kütle çekim güçleri gezegenlerin yörüngelerini kararsız hale getirecekti. Bu kararsızlık ise gezegenlerde çok uç sıcaklık değişimlerine yol açacaktı. Eğer uzaklıklar biraz daha fazla olsaydı, süpernovalarla uzaya fırlatılan ağır elementlerin dağılımı çok seyrek olacak ve Dünya gibi dağlık gezegenler oluşamayacaktı. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Yıldızlar arasındaki şu an var olan boşluklar bizimki gibi bir gezegen sisteminin var olabilmesi için en ideal mesafeye sahiptir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">ATOMDA SAKLI OLAN BÜYÜK GÜÇ </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1969 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image004.jpg" alt="" width="182" height="182" /></a>Allah, sonsuz kudretiyle evrenin en güçlü kuvvetini evrenin en küçük parçası olan atomların içine sığdırmıştır. Bu durum Allah&#8217;ın yaratma sanatının en büyük delillerinden biridir.19. yüzyılın ilk yarısından bu yana yüzlerce bilim adamı atomun sırlarını ortaya çıkarabilmek için gece gündüz çalıştılar. Atomun şekli, hareketi, yapısı gibi çeşitli özelliklerini gün ışığına çıkaran bu çalışmalar, maddeyi ezeli ve ebedi bir varlık olarak kabul eden klasik fiziği temellerinden yıktı ve modern fiziğin temellerini attı. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Son derece küçük olan bu parçacıklar, kendi içlerinde mükemmel bir organizasyona sahiptirler. Ancak atomdaki mucizevi yön bu kadarla kalmaz; atom aynı zamanda içinde çok muazzam bir enerjiyi de barındırır. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">Çekirdekte Saklı Güç</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atom çekirdeğinin içinde, protonları ve nötronları birbirine bağlayan çok güçlü bir kuvvet vardır. Bu kuvvete, &#8220;Güçlü Nükleer Kuvvet&#8221; adı verilir. Nükleer enerji, çekirdekteki bu kuvvetin serbest bırakılmasıyla ortaya çıkar. Bu kuvvet üzerinde bir oynama yapılmadığı zaman kimseye bir zararı yoktur, ama insan müdahalesiyle milyonları öldüren bir güç haline gelebilmektedir. Atomun çekirdeğinde bulunan ve milyonlarca kişinin hayatını tehlikeye sokabilecek olan bu olağanüstü kuvveti, &#8220;fisyon&#8221; (nükleer parçalanma) ve &#8220;füzyon&#8221; (nükleer kaynaşma) tepkimeleri açığa çıkarmaktadır. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atomun içinde saklı olan bu güç öylesine büyüktür ki, insanlık bu enerjinin keşfiyle artık okyanusları birleştiren dev kanallar açabilmekte, dağları oyabilmekte, suni iklimler üretebilmekte ve bunlar gibi daha birçok faydalı işi yapabilmektedir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, atomun içinde saklı olan güç, bir yandan bu şekilde insanlığa hizmet ederken, diğer yandan da insanlık için çok büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Öyle ki bu gücün kötüye kullanımıyla, 2. Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagasaki’de on binlerce insan birkaç saniye gibi çok kısa bir süre içinde hayatlarını kaybettiler. Yakın geçmişte de, Rusya&#8217;daki Çernobil Nükleer Santrali&#8217;nde meydana gelen bir kaza, çok sayıda insanın ölmesine ya da sakat kalmasına yol açmıştı.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu kadar küçük bir tanenin içine bu kadar büyük bir enerji sığdırılması olağanüstü bir mucizedir. Allah insanlara sonsuz gücünü, yarattığı varlıklarda göstermekte, dilediği gücü dilediği yerde var etmektedir. İnsanlara da sonsuz ilminden ancak dilediği kadarını vermektedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">ELEKTRONLARIN YÖRÜNGESİ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Allah gördüğümüz ve göremediğimiz her yeri sonsuz bir sanatla yaratmış ve bizim haberimiz bile olmadığı halde yarattığı sayısız nimetleri bizim emrimize vermiştir.<strong>&#8220;Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O&#8217;ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O&#8217;ndan başka İlah yoktur.&#8221; (Al-i İmran Suresi,18)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atomu oluşturan parçacıkların kendi eksenleri etrafında olağanüstü bir hızla dönüşlerine &#8220;spin&#8221; adı verilir. Evrendeki pek çok sistemde spin hareketi önemli bir rol oynar. Atomun içindeki parçacıklardan uzaydaki yıldızlara kadar bütün sistemler bu hareket üzerine kurulmuştur. Parçacıkların spin hareketi ise ilk kez 1925 yılında fark edilmiş ve bu dönüş &#8220;Pauli Dışlama İlkesi&#8221; olarak anılmaya başlanmıştır. Bu ilkeye göre, iki benzer parçacık aynı duruma sahip olamazlar, yani belirsizlik ilkesinin tanımladığı sınırlar içinde hem aynı konumda, hem de aynı hızda bulunamazlar. Bu kuralı şu şekilde açıklayabiliriz: Bildiğiniz gibi atom son derece küçük bir yapıdır ve o küçük yapının içinde de çok karmaşık bir trafik vardır. Eğer bu yapıyı oluşturan birbirine benzer parçacıklar aynı hızda ve aynı yönde hareket etselerdi ne olurdu, bir düşünelim:</span></p>
<p><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Öncelikle protonu oluşturan 3 kuarkı ele alalım. 3 kuark aynı anda, aynı hızda ve aynı yönde hareket ettikleri takdirde, artık 3 kuark diye bir şey kalmaz, hepsi de tek bir kuark halini alırlar. Böyle bir durumda da protonların oluşması mümkün olmaz ve çekirdek, dolayısıyla atom oluşamaz. Çünkü kuark bir enerjiden ibarettir ve aynı yönde ve aynı hızda hareket eden 3 ayrı enerji olabilmesi mümkün değildir. Bunların bir şekilde birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Bu ayrım da ancak hareket farklılıklarıyla oluşabilmektedir. Ancak bu şartla, kuarklar (enerji paketçikleri), nötronları ve protonları oluşturabilirler. Şayet, kuarkların hepsi aynı yönde ve aynı hızda hareket etselerdi, ne protonlar, ne nötronlar, ne de çekirdek oluşabilirdi. Sonuç olarak, atomlar, moleküller dolayısıyla da madde var olamazdı.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Şimdi, cevaplanması gereken çok önemli bir soru vardır ki bu soru bizi en başa döndürmektedir: Neden tüm parçacıklar bu stratejiye uymakta, yani itaat etmektedirler? Neden tek bir parçacık bile bu kurala itiraz etmemektedir? Tüm bu parçacıkların, burada saydıklarımızı uygulayabilecek şuur, akıl, irade ve zekaları mı vardır? Elbette hayır. Kütlesi bile olmayan, sadece enerjiden ibaret olan bu parçacıkların, hiç şüphesiz ne kendilerine ait bir akılları, ne de müstakil bir iradeleri olabilir. Burada karşımıza çıkan, Allah&#8217;ın sonsuz aklı, sonsuz gücü ve sonsuz ilmidir. Allah, tüm bu parçacıklara, boyun eğdirmiş ve böylece evreni yaratmıştır. Allah bir ayette bu gerçeği bize şöyle bildirmektedir:<strong>&#8220;&#8230; Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O&#8217;nundur, tümü O&#8217;na gönülden boyun eğmişlerdir.&#8221; (Bakara Suresi, 116)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">GALAKSİNİN EN KONFORLU YERİ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><strong>&#8221; &#8230; Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O&#8217;nun emriyle emre hazır kılınmıştır.&#8221; (Nahl Suresi, 12)</strong></span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Samanyolu Galaksisi, evrendeki yaklaşık 300 milyar galaksiden sadece bir tanesidir. 300 milyar galaksi&#8230; Bir çırpıda söylenebilen bu rakamı bir düşünün&#8230; Eğer her bir saniyede bir galaksi sayacak olsanız tümünü saymanız yaklaşık 10.000 yıl sürecektir. Dahası, 10.000 yıllık dönemde tek bir saniye olarak sayacağınız galaksimizin içindeki yıldız sayısı yaklaşık 200 milyardır. Güneş ise bu yıldızlardan sadece bir tanesidir.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in tüm özellikleri dünyadaki yaşam için ayarlanmıştır: Ortalama büyüklükte bir yıldız olması; dünyaya uygun mesafede bulunması; yaydığı ışığın özellikleri; içerdiği element oranının bizim için uygun olması gibi. Isı ve ışık kaynağımız olan Güneş&#8217;in tüm özellikleri Allah&#8217;ın rahmetiyle bizler için ayarladığı seviyededir. Evrenin yaratıcısı Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir: </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><strong>&#8221; &#8230; Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O&#8217;nun emriyle emre hazır kılınmıştır.&#8221; (Nahl Suresi, 12)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Galaksideki tüm yıldızlar -Dünyamızın Güneş etrafında döndüğü gibi- galaksinin merkezi etrafında dönmektedir. Bu merkez etrafında dönen yaklaşık 300 milyar yıldızın her birinin yörüngesi farklıdır. Güneş ve elbette onunla beraber biz de, bu merkez etrafında sürekli olarak dönmekteyiz. Güneş&#8217;in bu merkez etrafındaki tek bir turu tamamlamasının yaklaşık olarak 230 milyon yıl sürdüğü hesaplanıyor.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">Korunan Güneş</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in yörüngesini araştıran astronomi profesörü Guillermo Gonzalez Güneş&#8217;in bu yolculuğunda galaksideki tehlikeli bölgelerden korunduğunu fark etti. Gonzalez, Güneş&#8217;in bu özel yörüngesinin altında, onu benzeri yıldızlardan ayıran bazı özgün nitelikler yattığını belirtiyor. Böylece Güneş&#8217;in konumu, galaksinin yaşamı destekleyebilecek özellikte görünen çok ender yerlerinden biri olarak göze çarpıyor. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gonzalez bu açıdan Güneş Sistemimizin &#8220;Yerleşilebilir Galaktik Bölge&#8221; olarak tanımladığı bölgede yer aldığını belirtiyor. Ve ekliyor: &#8220;Gezegenimizdeki tüm canlılar -en basit bakteriden en kompleks yapıda canlılara kadar hepsi- varlıklarını bu faktörlerin eşsiz dengesine borçludur&#8221;. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gonzalez&#8217;in tehlikelerine dikkat çektiği iki bölge galaksimizin merkezi ve galaksimizin dışında yer alan spiral kollardır. (Birçok galaksi spiral şekildedir. Bu galaksilerdeki yıldızlar, bir helezonu oluşturan çizgilerdeki gibi dizilirler. Kollar ise galaksinin en dışında yer alan kollarıdır)</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Buna göre, eğer galaksinin merkezine yakın olsaydık; Galaksinin merkezinde Güneş&#8217;in tam 3 milyon katı kütleye sahip bir kara delik bulunmaktadır. Bu karadelik muhteşem çekim kuvvetiyle etrafındaki tüm yıldızları yutarak onları yemektedir. Bilim adamları bu büyüklükte bir karadeliğin Dünyamızı yutmasının sadece bir saniye süreceğini belirtmektedirler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Galaksinin merkezinde bu çok tehlikeli çekim kuvvetinin yanısıra, bizim için çok zararlı olan radyasyon da yayılmaktadır. Bu radyasyon, dev yıldızları oluşturan maddenin, karadeliğin kütlesine katılırken sıkıştırılıp aşırı ısınmasından kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Eğer bu bölgeye yakın olsaydık, yüksek radyasyondan dolayı yeryüzünde yaşam mümkün olmazdı. Galaksinin merkezinden yayılan zararlı gamma ışınları, X-ışınları ve kozmik ışınlar tek bir canlı hücre dahi bırakmazdı. Ancak Güneş Sistemimiz galaksinin merkezine yaklaşık 28.000 ışık yılı (266. 000.000.000.000.000 km-İkiyüzaltmışaltı katrilyon kilometre) uzaktadır ve tüm bu zararlı etkilerden uzakta ve güvendedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Eğer galaksinin spiral kollarında olsaydık;Güneş, galaksinin merkezindeki tehlikelerden korunduğu gibi galaksinin dış çemberinde yer alan spiral kollardan da korunmaktadır. Bu spiral kollar çok sayıda yıldızın doğum yeridir. Burada devasa büyüklükte birçok yıldız bulunur ve toplam kütleleriyle galaksinin spiral kollarını yoğun bir çekim alanı haline getirir. Bu kollar özellikle Güneş Sistemindeki kuyruklu yıldızları etkileyerek Dünya için tehlike oluşturabilirler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş Sisteminde trilyonlarca kuyruklu yıldız bulunur. Bunlar sistemin en dışında yer alır ve tüm sistemi bir küre gibi kuşatırlar. Bu kuyruklu yıldızlar normalde Güneş&#8217;in etrafında yörüngededirler, ancak Güneş dışında bir kütlenin devreye girmesi durumunda yörüngeden çıkabilirler. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Eğer Güneş Sistemi galaksinin spiral kollarında olsaydı, bu kolların güçlü çekim kuvveti kuyruklu yıldızları yörüngelerinden kolaylıkla fırlatır, bu durumda dünyamız her an kuyruklu yıldızların bombardımanı altında kalırdı. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Ancak Gonzalez&#8217;in bildirdiğine göre güneşin iki özelliği bizi bu bombardımandan korumaktadır. Birincisi Güneş&#8217;in hızıdır. Güneş&#8217;in hızı spiral kolların hızına yakındır. İkisi de galaksi merkezinde yaklaşık aynı hızla dönmektedirler. Böylece Güneş&#8217;le spiral kolların yörüngesinin sık kesişmesi engellenmiş olur. Burada bizim yaşamamız için çok özel bir denge bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Gonzalez yıldızların %95&#8217;inin hızının spiral kollara uyumsuz olduğunu belirtmektedir. Güneş&#8217;in sahip olduğu bu özel hız sayesinde spiral kolların tehlikeli çekim etkilerinden korunuruz. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in bizi spiral kollardan koruyan ikinci mucizevi özelliği yörüngesinin şeklidir. Güneş, yaşıtı olan yıldızlardaki gibi elips değil, çember şekilli bir yörüngeye sahiptir. Gonzalez bu konuda şunları söylemektedir:</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">&#8220;Eğer Güneş&#8217;in galaksi merkezi etrafındaki yörüngesi biraz daha az çembersel olsaydı, Güneş&#8217;in spiral kolların içinden geçme ihtimali yükselirdi.&#8221; </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">SUYUN ŞAŞIRTICI ÖZELLİKLERİ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Suyun ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz: Bilinen tüm sıvılar, ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca, yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden, sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Su ise, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+4°C&#8217;ye) düşene kadar büzüşür, daha sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Buz, aslında &#8220;normal&#8221; fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Suyun bu özelliği dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir canlı kalmayacaktı. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu, &#8220;gizli ısı&#8221; olarak bilinen bir kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Ayrıca suyun &#8220;termal kapasitesi&#8221;, yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold; text-align: center;"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">ATEŞTEKİ TASARIM</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1970 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image006.jpg" alt="" width="160" height="239" /></a></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Canlılara enerji sağlayan en temel reaksiyon, karbon ve hidrojen bileşiklerinin oksitlenmesi, yani yanmasıdır. Ancak bu noktada ilginç bir soru sorulabilir: Bizim vücudumuz temelde karbon ve hidrojen bileşiklerinden oluşmaktadır. Peki nasıl olup da vücudumuz okside olmaz? Ya da daha açık bir ifadeyle, neden vücudumuz bir anda kibrit çöpü gibi tutuşup yanmaz?</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Vücudumuzun oksijenle temas ettiği halde yanmaması, gerçekten şaşılacak bir durumdur.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu şaşılacak durumun nedeni, oksijenin normal ısılardaki moleküler formu olan O2 molekülünün büyük ölçüde &#8220;asal&#8221;, yani reaksiyona girmeyen bir yapıya sahip oluşudur. Ama bu durumda bir başka soru daha ortaya çıkar; madem O2 kolay kolay reaksiyona girmeyen bir moleküldür, o halde bu molekül bizim vücudumuzun içinde nasıl reaksiyona sokulmaktadır?</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">19. yüzyıldan beri merak edilen bu sorunun cevabı, son yarım yüzyıl içindeki gelişmeler sonucunda anlaşılmıştır. Biyokimyasal gözlemler, insan vücudundaki bazı özel enzimlerin, sadece oksijenin atmosferde bulunan formu olan O2&#8217;yi reaksiyona sokmakla görevli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hücrelerimizdeki bu özel enzimler, son derece karmaşık işlemler sonucunda, vücudumuzdaki demir ve bakır atomlarını katalizör (hızlandırıcı) olarak kullanmakta ve böylece oksijeni reaktif hale getirmektedirler.</span></p>
<p><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Yani ortada çok ilginç bir durum vardır: Oksijen yakıcı bir elementtir ve normalde bizim bedenimizi de yakması beklenmelidir. Bunu engellemek için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2 ilginç bir biçimde &#8220;asal&#8221; kılınmıştır, yani kolay kolay reaksiyona girmemektedir. Ama bedenimizin enerji elde etmesi için de, oksijenin yakıcılığına ihtiyacı vardır. Onun için hücrelerimizin içine, bu asal gazı son derece reaktif hale getiren karmaşık bir enzim sistemi yerleştirilmiştir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu arada yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, söz konusu enzim sistemi, canlılığın rastlantılarla oluştuğunu iddia eden evrim teorisinin asla açıklayamadığı bir tasarım harikasıdır.Bedenimizin aniden tutuşmasını engellemek için alınmış bir başka tedbir daha vardır. Bu, İngiliz kimyager Nevil Sidgwick&#8217;in ifadesiyle &#8220;karbonun karakteristik asallığı&#8221;dır. Bir başka deyişle, karbon atomu da normal ısılarda kolay kolay oksijenle reaksiyona girmez.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Kimyasal dille ifade edilen bu özelliği, aslında hepimiz günlük hayatta çok yakından yaşamışızdır. Soğuk bir havada odun ya da kömür kullanarak ateş yakmaya çalıştığımızda yaşadığımız zorluk, karbonun söz konusu &#8220;karakteristik asallığı&#8221;dır. Ateşi yakabilmek için bir hayli uğraşmamız, odunun ya da kömürün ısısını iyice yükseltmemiz gerekir. Ama ateş bir kez alev aldıktan sonra da, karbon hızla reaksiyona girer ve büyük bir enerji açığa çıkar. Bu yüzden bir yangını başlatmak (kibrit vs. gibi özel ateş kaynakları olmadıkça) son derece zordur. Ama yangın bir kez başladıktan sonra da çok büyük bir ısı oluşur ve bu ısı etraftaki diğer karbon bileşiklerini de tutuşturur. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu durum incelendiğinde, ateşte son derece etkileyici bir tasarım olduğu görülür. Oksijenin ve karbonun kimyasal özellikleri öyle ayarlanmıştır ki, bunlar sadece çok yüksek bir ısıda reaksiyona girip ateş oluştururlar. Eğer böyle olmasaydı, Dünya üzerindeki yaşam imkansız hale gelirdi. Eğer oksijenin ve karbonun reaksiyona girme eğilimleri biraz daha fazla olsaydı, hava sıcaklığı biraz arttığında insanların, ağaçların, hayvanların bir anda tutuşup yanmaları sıradan bir vaka haline gelirdi. Örneğin çölde yürüyen bir insan, sıcaklık gün ortasında en yüksek dereceye çıktığı anda, bir kibrit çöpü gibi bir anda alevlere boğulabilirdi. Bitkiler ve hayvanlar da aynı tehlikeyle yüzyüze kalırdı. Elbette böyle bir Dünya&#8217;da yaşamdan söz etmek biraz zor olurdu.Eğer oksijenin ve karbonun karakteristik asallıkları daha fazla olsaydı, bu sefer de Dünya üzerinde ateş yakmak çok zor, belki de imkansız hale gelirdi. Ateşin olmadığı bir ortamda ise, insanların ısınması ve teknoloji geliştirmesi mümkün olamazdı. Çünkü bilindiği gibi teknoloji metallere dayanır ve metaller de ancak çok yüksek ısılarda yumuşayıp şekillendirilebilirler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Özetle, karbon da oksijen de, bizim yaşamımıza en uygun olacak biçimde yaratılmışlardır. Bu iki elementin özellikleri, bizlere ateş yakabilme ve bu ateşi en uygun biçimde kullanma imkanı vermektedir. Dahası, Dünya&#8217;nın her bir yanı, çok bol miktarda karbon içeren, dolayısıyla ateş yakmak için kolaylıkla kullanabildiğimiz ağaçlarla doldurulmuştur. Tüm bunlar, ateşin ve malzemelerinin de insan yaşamına en uygun biçimde yaratıldığını göstermektedir. Nitekim Allah, insanlara Kuran&#8217;da şöyle buyurmaktadır:<strong>“Ki O (Allah), size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz.” (Yasin Suresi, 80)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">DÜNYAYI KORUYAN YENİ KALKAN:UZAY FIRTINALARI KALKANI</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image007.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1971 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image007.jpg" alt="" width="300" height="186" /></a>Uzay çalışmaları, Dünyamız’ın ve evrenin yoktan var edilmiş olduğunu ortaya koyan yeni bilimsel keşifleri ortaya çıkarıyor. Kısa zaman önce NASA’nın uzay mekiği ile ilgili yaptığı çalışmalar sırasında Dünya’nın etrafındaki atmosferin koruyucu kalkan özelliğine sahip olduğu keşfedildi. Ayrıca atmosferin dönüşümlü bir sisteme sahip olduğu da bu çalışmalar sırasında ortaya kondu.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bilimsel gözlemler atmosferimizin dış kısmında uzay fırtınalarının yarattığı enerjiyi bir ısı kalkanı gibi emen bir koruyucu alanın mevcut olduğunu ortaya koymuştur. Gezegenimizi çevreleyen bu kalkan tabaka elektrik yüklü gaz ya da plazma bulutu oluşturup yeryüzünde yaşamı imkansız kılabilecek uzay fırtınası enerjisinin, atmosferin daha alt katmanlarına ulaşmasını engellemekte ve bu sayede Dünya&#8217;daki yaşamın sürmesi için hayati öneme sahip olan bir görevi yerine getirmektedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Elektrik yüklü plazma bulutu o kadar sıcaktır ki; bu bulutu oluşturan tanecikler ısı yayarak bazen orta ve üst yörüngelerdeki uyduların çalışmalarını engellemektedir. Günümüze kadar, uzay fırtınalarının oluşturduğu enerji taneciklerinin, Güneş&#8217;in meydana getirdiği rüzgarlar tarafından tutulduğu düşünülüyordu. Ancak bu görüşün aksine, NASA&#8217;nın “Image” adı verilen uzay mekiğinin çalışmaları sırasında ortaya konan bu yeni keşif, atmosferin üst katmanlarından biri olan iyonosferin uzay fırtınalarına aktif olarak etki ettiğini kesin olarak ortaya çıkardı.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünyamız son derece hassas dengelere bağlı bu mucizevi durum sayesinde uzay fırtınalarından korunmaktadır. Bu özel korumalı sistem elbette ki kendi kendine oluşmamıştır. Evrendeki mükemmel düzen Rabbimiz&#8217;in kusursuz yaratışıyla meydana gelmiştir.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Fırtına kalkanı sayesinde zararlarından korunduğumuz bir diğer tehlike de güneş rüzgarlarıdır. Saniyede yaklaşık 400 kilometre hızla esen güneş rüzgarları Dünya&#8217;nın manyetik alanından hızla geçip ilerleyen elektrik yüklü parçalardan oluşur. Bu yolculuk esnasında milyonlarca amperlik korkunç bir elektrik akımı ortaya çıkar. Bu elektrik akımı da dünyanın gözle görülemeyen manyetik alan çizgilerine doğru akar ve özellikle kutup bölgelerinde trilyonlarca watt’lık enerji, atmosfere pompalanır. Dünyamızın fırtına kalkanı olmasaydı, bu çok büyük elektrik akımından gelen ısı, Dünyadaki yaşamı imkansız hale getirecekti.Dünyanın manyetik alanı sayesinde, güneş rüzgarlarının atmosferimize doğrudan çarpması ve zamanla meydana gelecek aşınmalar engellenmiş olmaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Herşeyden haberdar olan Rabbimiz&#8217;in yarattığı eşsiz sistem sayesinde güneş rüzgarları manyetosfere çarpar ve gezegenimizin etrafını kuşatırlar. Bu patlamalar, Güneş’teki patlamalar ile birlikte daha büyük bir hıza ve yoğunluğa ulaşır, ardından uzay fırtınalarının da bu patlamaya eklenmesiyle çarpmanın şiddeti çok daha büyük bir boyuta ulaşır. Tüm bu yoğun fırtına bombardımanına maruz kalan Dünyamız, Allah’ın üstün yaratışının delillerinden olan bu kalkan sayesinde korunmaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">GÖKYÜZÜ KORUNMUŞ BİR TAVANDIR</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gökyüzünü seyreden insanlardan çoğunun aklına atmosferin koruyucu yapısı gelmeyebilir ancak atmosferimiz sanki Dünyamızı korumak için mücadele eden şuurlu bir varlık gibi hareket eder. Tüm bilimsel gözlemler, Dünya&#8217;daki yaşamın atmosferin bu özelliği sayesinde korunduğunu kanıtlamaktadır. Bu da, Allah’ın kusursuz yaratışı ile atmosferi hizmetimize verdiğini bize göstermektedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Burada dikkati çeken çok önemli bir konu da, Allah’ın atmosferde yarattığı bu mükemmel sistemi Kuran-ı Kerim’de bildirmiş olmasıdır. 21. yüzyıl biliminin yeni tespit ettiği atmosferin koruyucu bir kalkan oluşturması hakkındaki bir Kuran ayeti şöyledir: <strong>“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya Suresi, 32)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atmosferin Kuran’da bildirilen bir diğer önemli özelliği de, dönüşümlü bir sisteme sahip olmasıdır. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atmosferin en dıştaki iki tabakası iyonosfer ve manyetosferdir. İyonosfer, yeryüzünden yayınlanan radyo dalgalarını yeryüzüne geri yansıtarak yayınların uzak mesafelerden de algılanmasını sağlar. Manyetosfer ise, Güneş’ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları, yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bütün bunlar, atmosferde son derece özel bir geri döndürme sistemi olduğunu gösterir. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya&#8217;da canlılığın devamı için en uygun ortamın hazırlanmış olması Allah’ın kusursuz ve uyumlu yaratışının delillerindendir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Allah Kuran&#8217;da tüm yarattıklarının sahibi olduğunu ve herşeyin Kendisi&#8217;ne gönülden boyun eğdiklerini bildirmiştir. Bakara Suresi&#8217;ndeki ayetlerde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><strong>“&#8230; göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, tümü O’na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse “OL” der, o da hemen oluverir.” (Bakara Suresi, 116-117)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">DÜNYA&#8217;NIN YARATILIŞINDAKİ MÜKEMMEL UYUM</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya&#8217;nın &#8220;korunmuş tavan&#8221;ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay&#8217;ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve Dünya&#8217;ya olan uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, Dünya&#8217;nın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı. &#8220;Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3 mm&#8217;lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 olsaydı yörünge çok genişolurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük.&#8221; (Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 1983)</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrendeki tüm cisimlerin böyle bir uyum içinde yörüngelerine sadık kalarak hareket etmeleri, ortada muhakkak kontrollü bir sistemin var olduğunu hissettirir. Böyle büyük bir sistemin başı boş işlemesi mümkün değildir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrendeki cisimlerin hızlarını da hesaba kattığımızda, tüm veriler daha da karmaşıklaşır. Örneğin Dünya saatte 1.670 km. hızla kendi ekseni etrafında döner. Bugün insanlar tarafından üretilmişolan en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km. sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın devasa boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya&#8217;nın Güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. Bu süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi, bu araç Dünya&#8217;nın çevresini 22 dakikada dolaşabilirdi.Dünya&#8217;nın ekseni yörüngesine 23 derecelik bir açıyla eğim yapar. Mevsimler bu eğim sayesinde oluşur. Bu eğim şimdiki değerinden daha fazla ya da daha az olsaydı, mevsimler arasındaki sıcaklık farkı aşırı boyutlara ulaşacağından yeryüzü üzerinde dayanılmaz sıcaklıkta yazlar ve aşırı soğuk kışlar yaşanırdı.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bütün bu bilgilerin bize gösterdiği, etrafımızda son derece hassas ve &#8220;yaşam için gerekli&#8221; dengelerden oluşan mükemmel sistemler olduğudur. Tüm bu sistemleri yaratarak insanın hizmetine veren de alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tır. Allah&#8217;ın bu kusursuz yaratışı Kuran&#8217;da şöyle haber verilir:<strong>&#8220;O, biri diğeriyle &#8216;tam bir uyum&#8217;içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman&#8217;ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217;göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4)</strong></span></p>
<h1 style="text-align: center;"><a name="insan"></a><span style="color: #993366;"><strong>Allah&#8217;ın Varlığının ve Birliğinin İnsanlarda ki Delilleri</strong></span></h1>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi.jpg" data-wpel-link="internal"><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1990" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi.jpg" alt="" width="616" height="449" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi.jpg 711w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi-300x219.jpg 300w" sizes="(max-width: 616px) 100vw, 616px" /></a></p>
<h3 class="style1" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20px; color: #008080;">İNSANDAKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p><span class="style1">İNSANIN YARATILIŞI</span></p>
<p align="left">İnsan, hayatı boyunca sahip olduğu bedenle görür, işitir, nefes alır, yürür, koşar ve zevk alır. İnsan bedenini oluşturan kemikler, kaslar, damarlar, iç organlar mükemmel bir düzene sahiptir. Bu düzen incelendiğinde ise, daha da şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşılır. Birbirinden farklı gibi görünen bu vücut parçalarının tamamı aynı malzemelerden oluşmaktadır. Bu malzeme hücredir.Hücre, bir organın örneğin kemiğin en küçük parçasıdır. Bir hücre o kadar küçüktür ki, bir milyon tane hücre biraraya gelse ancak bir iğne ucu kadar yer kaplar.<br />
İnsan bedenini oluşturan 60-70 kiloluk et ve kemik kütlesinin özü, insanın doğumundan 9 ay 10 gün önce tek bir hücrede toplanmıştır. Bu hücre, anneden gelen yumurta hücresiyle babadan gelen sperm hücresinin annenin bedeninde birleşmesiyle oluşur.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Hedefe Kilitlenmiş Kusursuz Bir Ordu</strong></span></p>
<p align="left">Sperm ve yumurta hücrelerinin anne bedeninde birleşmesi, yani annedeki bir yumurtanın döllenmesi için her seferinde yaklaşık 300 milyonluk bir sperm ordusu babanın vücudunda hazır hale getirilir. Bu sayının bu kadar yüksek olmasının nedeni, yumurtanın döllenmesini engelleyecek herhangi bir durumu ortadan kaldırmaya yöneliktir.</p>
<p align="left">Döllenme işlemi için erkek bedeninden atılan spermlere çeşitli bezlerden salgılanan sıvıların oluşturduğu bir karışım eşlik eder. Meni denen bu salgılar ve sperm karışımında sadece spermlerin dölleme yeteneği vardır. Kuran&#8217;da meniden karmaşık bir su olarak şöyle söz edilir:<strong>&#8220;Şüphesiz, Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.&#8221; (İnsan Suresi, 2)</strong></p>
<p align="left">Spermin yapısında döllenmeyi kolaylaştırıcı özellikler bulunur. Spermin baş, orta, kuyruk bölümleri vardır. Metrenin milyonda biri kadar olan baş bölümüne bir hücreyi bir insana dönüştüren babadan gelen tüm bilgi sığdırılmıştır. Spermin bir diğer önemli parçası da kuyruktur. Kuyruk sürekli bir kamçı hareketi yaparak yumurta hücresine ulaşmayı sağlar.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Yeni Bir İnsanın Oluşumunda Rol Oynayan Yumurta Hücresi </strong></span></p>
<p align="left">Döllenmenin kolaylıkla gerçekleşebilmesi için kadın bedeninde de birçok sistem hazırlanmıştır. Yumurta, yumurtalık adı verilen ve her detayıyla bu iş için yaratılmış bir organda üretilir. Yumurtalıklar, rahimin sağında ve solunda yer alır ve rahme ince tüplerle bağlıdırlar. Yumurtalıkta üretilen yumurta daha sonra bu tüplerin özel yaratılışı sayesinde spermle buluşur. Bu tüplerin içindeki küçük tüycükler ileri geri hareket ederek hareketleriyle yumurtayı sperme doğru ilerletirken spermi de yumurtaya doğru ilerletirler. Döllenme bu tüpün içinde gerçekleşir.<br />
Yumurtanın dış kısmı içinde yağ, şeker ve protein bulunan bir zarla çevrilidir. Bu zar, yumurtaya sperme doğru yapacağı hareket için gereken enerjiyi sağlar. Peki küçücük hücre, daha yumurtalıkta üretildiği anda böyle bir yola çıkacağını ve bu yolculuk sırasında kendisine enerji gerekeceğini bilebilir mi?</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong><span style="color: #008080; font-size: 20px;">Bebeğin Büyümesi İçin Yaratılmış En Güvenli Yer: ANNE RAHMİ</span> </strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1978 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image001.jpg" alt="" width="150" height="173" /></a>Rahim, kaslardan yapılmış sağlam duvarlı içi boş bir organdır. Hamilelik boyunca rahimin hacmi 20-25 kat artar. Böylece kadının döllenmiş yumurtasının içinde büyüyüp gelişebileceği en uygun yer halini alır. Döllenmiş yumurta, yumurtalıktan rahme kadar olan tüpte bir yandan bölünerek çoğalırken, diğer yandan da ilerlemesine devam eder. Hücre topluluğu bu yolun herhangi bir yerinde yerleşmez. Gelişimi için en güvenli yer olan rahimi seçer ve buraya tutunur. Allah, Kuran&#8217;da bu gerçeği şöyle bildirir:<strong>&#8220;Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir &#8220;alak&#8221;tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.&#8221; (Alak Suresi, 1-3)</strong></p>
<p align="left">&#8220;Alak&#8221; kelimesinin Arapça&#8217;daki anlamı, &#8220;bir yere asılıp tutunan şey&#8221; demektir. Hatta alak kelimesi asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükleri tanımlamak için kullanılır.</p>
<p align="left">Döllenmiş yumurta da tam olarak ayette bildirildiği gibi rahim duvarına asılıp tutunmaktadır. Bundan 1400 sene öncesinde indirilmiş olan Kuran&#8217;da, anne karnında gelişmekte olan hücreyi bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kuran&#8217;ın mucizelerinden biridir. O dönemin bilim düzeyi ile keşfedilmesi mümkün olmayan bu bilginin, asırlar önce Kuran&#8217;da bildirilmiş olması Kuran&#8217;ın Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirildiğini bir kez daha tasdik etmektedir.</p>
<p align="left">Sadece bir hücre topluluğu olan bu minik et parçası (alak), nasıl olur da gelişimi için en uygun yeri seçer? Bu şuurlu davranış, insan vücudunda gerçekleşen işlemlerin üstün bir aklın kontrolünde gerçekleştiğini gösterir:<br />
<strong>&#8220;Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O&#8217;dur. O&#8217;ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 6)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Hücreler Farklı Gruplara Ayrılıyor!</strong></span></p>
<p align="left">Rahime tutunan ve birbirinin aynı olan hücreler belli bir süre sonra bölünerek çoğalır. Her geçen gün bazı hücreler diğerlerinden farklı bir yapıya bürünmeye başlar. Bütün hücreler adeta görev yerine dağılan işçiler gibi bölük bölük hareket ederler. Bu yoğun faaliyet sonucunda bazı hücreler kemik, bazısı deri, bazısı da kas hücresi olacaklardır.</p>
<p align="left">Bu hazırlığın nasıl yapılacağı, hangi hücrenin hangi dokuyu, hangi organı meydana getireceği her hücre grubuna ayrı ayrı ilham edilmiştir. Başta birbirinin aynı olan hücrelerin çoğalmasıyla vücutta yaklaşık 200 tür hücre oluşur. Bu oluşumda hiçbir karışıklık olmaz; her hücre nerede nasıl davranacağını çok iyi bilir. Bu kusursuz düzeni sağlayan ve hücrelere neler yapacaklarını ilham eden, her şeyin hakimi olan yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>İki Canlı Arasındaki Hayat Köprüsü: Plasenta</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1979 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image002.jpg" alt="" width="250" height="145" /></a>Plasenta anneyle bebek arasındaki besin, oksijen ve diğer maddelerin alışverişini sağlayan yapıdır. Üstelik plasenta yeni hücre gruplarının yani dokuların oluşması için gerekli olan besinleri özenle seçerek, bebeğe taşır. Plasenta bu işlemin tam tersine yani bebekten anne karnına atık maddelerin taşınması işlemini de ustalıkla yerine getirir. Bu şekilde beslenen bebeğin gelişimi sonucunda son derece orantılı, uyumlu bir yapı ortaya çıkar. Bu uyumlu gelişmelerin bütün vücut parçalarında aynı şekilde gerçekleşmesi şarttır. Örneğin; sadece göze ait 40 farklı parça vardır. Gözün fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için orantılı bir büyümenin olması, parçalar arasındaki bağlantının sağlam olması, hepsinin kendi yerinde bulunması gerekir. Aksi halde göz, işlevlerini yerine getiremez.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Kemiklerin Kasla Sarılması</strong></span></p>
<p align="left">Çok yakın bir zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak anne karnında geliştikleri sanılıyordu. Ancak yapılan son araştırmalar çok farklı ve insanların hiç farkında olmadıkları bir gerçeği ortaya koydu. Şöyle ki; anne karnındaki bebekte kıkırdak dokunun sertleşmesiyle önce kemik oluşur, daha sonra kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokulardan oluşup kemiği sararlar.Oysa bilimin yeni keşfettiği bu gerçek, Kuran&#8217;da 1400 sene önce insanlara bildirilmiştir: <strong>&#8220;Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak&#8217;ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. &#8221; (Müminun Suresi, 14)</strong></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1980" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003.jpg" alt="" width="500" height="127" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003.jpg 500w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003-300x76.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-size: 24px; color: #008080;"><strong>Bebeğin Hayat Suyu: Amniyon Suyu</strong></span></p>
<p align="left">Bebek, gelişimini tamamladığı 9 ayı anne karnında içi sıvı dolu bir kesede geçirir. Bu sıvı amniyon sıvısıdır. Bu sıvı pek çok özelliği ile bebeği dış dünyaya hazırlar. Bebek bu sıvı içinde dış dünyaya alışmak için hareket eder. Düzenli olarak bu sıvıyı içer, dili tat almaya, bağırsakları emilime, böbrekleri de süzme işine alıştırılır. Bu sıvı aynı zamanda dışarıdan gelecek darbelere karşı da bebeği korur. Çünkü, sıvılara herhangi bir yönden gelen basınç her tarafa eşit olarak dağıtılır.</p>
<p align="left">Amniyon sıvısı anne sağlığı için de önemlidir. Sıvı içinde yüzen bebek anne rahmine ağırlık yapmaz ve bu sayede normal gelişimini tamamlayabilir.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Yeni Bir Dünyaya Doğru…</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1981 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image004.jpg" alt="" width="150" height="182" /></a>Bebeğin, yeni bir dünya için tüm hazırlıkları tamamlandığında amniyon sıvısı da doğum için hazırlık yapmaya başlar. Rahim ağzını genişletecek su kesecikleri oluşturur. Bu keseler hem rahmin ağzını genişleterek, bebeğin doğum esnasında sıkışmasını engeller hem de doğum başlangıcında delinip içlerindeki sıvılarla bebeğin geçeceği yolu kayganlaştırıp mikropları öldürürler.</p>
<p align="left">Bu arada bebek de dışarı çıkış için en uygun hali yani başın rahim boynuna sokulduğu pozisyonu alır. Peki bebek doğum için en uygun pozisyonun bu olduğunu, daha önemlisi doğum zamanın geldiğini nasıl bilir? Henüz şuuru tam oluşmamış bir varlığın böylesine şuurlu davranışlar sergilemesi elbette onun, kendi iradesiyle değil, yaratıcısı olan Allah&#8217;ın ilhamıyla hareket ettiğinin apaçık göstergesidir. Allah, bunu Kuran&#8217;da şöyle bildirir:<strong>Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak&#8217;tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)</strong></p>
<p class="style1" align="center">SAVUNMA SİSTEMİ MUCİZESİ</p>
<div align="center"></div>
<div align="center">
<table border="0" width="78%" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2328 size-full" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013-1.jpg" alt="x" width="350" height="323" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013-1.jpg 350w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013-1-300x277.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a><br />
&#8220;Fagositoz&#8221; olarak adlandırılan bu olayda makrofaj çok sayıdaki bakteriyi yutmak için uzanıyor (üstte). Bakteriler makrofajın bir uzantısı tarafından sarılmış durumda (sağ üstte). Ve bir hücre tarafından yutuluyorlar (sağda). Daha sonra makrofaj içindeki güçlü kimyasal maddeler saldırganı parçalarına ayırıp yok etmektedirler. Bir diğer deyişle makrofaj düşmanı yutmakta, sindirmekte ve açığa çıkan maddeleri kullanmaktadır.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p align="left"><span class="style1"><strong>1 SAVAŞ BAŞLIYOR</strong></span> Virüsler bedende yayılırken bir kaç tanesi makrofajlar tarafından yutulur. Makrofajlar virüsün antijenlerini ayırarak kendi yüzeylerine yerleştirirler. Kan dolaşımında bulunan milyonlarca yardımcı T hücresinden çok azı bu özel antijeni &#8216;okuma&#8217; yeteneğine sahiptir. Makrofaja bağlanan bu T hücreleri etkin hale geçerler.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>2 SAVUNMA HÜCRELERİ ÇOĞALIYOR</strong></span> Yardımcı T hücreleri etkin hale geçince çoğalmaya başlarlar. Daha sonra az sayıdaki, düşman virüse duyarlı olan öldürücü T hücrelerini ve B hücrelerini uyarırlar B hücrelerinin sayısı artarken yardımcı T hücreleri onlara antikor yapmaları için işaret verir.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>3 HASTALIĞIN YENİLMESİ</strong></span> Bu sırada virüslerin bir kısmı hücrelerin içine girmişlerdir. Virüsler sadece hücre içinde çoğalabilir. Öldürücü T hücreleri salgıladıkları kimyasal maddelerle bu hücrelerin zarlarını delerek ölümlerine neden olur, böylece hücre içindeki virüsün çoğalmasını önlerler. Antikorlar da doğrudan virüsün yüzeyine bağlanarak onu nötralize eder hücrelere girişini önler ve içine sızılan hücreleri yok edecek kimyasal tepkimeler başlatırlar.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>4 SAVAŞ SONRASI</strong></span> Hastalık yenilgiye uğratılınca baskılayıcı T hücreleri tüm saldırı sistemini durdururlar. Bellek T ve B hücreleri, eğer tekrar aynı virüsle karşılaşılırsa hemen harekete geçmek üzere, kan ve lenf sisteminde kalırlar.</p>
<p align="center"><span style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong><span class="style1">GÖZDEKİ KUSURSUZ TASARIM</span></strong></span><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image014.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1983" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image014.jpg" alt="" width="300" height="61" /></a></p>
<p align="left">Bu cümleyi siz okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar (100.000.000.000) işlem yapıldı. Dünyanın bu en ilginç, en hızlı ve en kusursuz bilgi transferi, her an kesintisiz devam ediyor.</p>
<p align="left">Gözleriniz olmasaydı bir rengin, bir şeklin, bir manzaranın, bir insan yüzünün, güzellik denen kavramın nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman hayalinizde canlandıramazdınız. Fakat, gözleriniz var ve bu sayede etrafınızı görüyor, şu anda da bu yazıyı okuyorsunuz. Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğu, çoğu insan gibi belki bugüne kadar sizin de aklınıza gelmemişti.</p>
<p align="left">Dış dünyadaki ışık parçacıkları, gözünüzün önündeki şeffaf kornea tabakasından, sonra iris denen çember şeklindeki dokudan, daha sonra da odaklama yapan mercekten geçiyor ve gözün arka tarafındaki retinaya düşüyor. Retina, organik hücrelerden oluşmasına rağmen, üzerine düşen bu görüntüyü, dünyanın en hızlı bilgisayar işlemcisinden çok daha hızlı bir biçimde yorumlayarak &#8220;bilgi&#8221;ye yani elektrik sinyallerine dönüştürüyor. Elektrik sinyalleri haline gelen görüntü, sinirler aracılığıyla beyindeki görme merkezine iletiliyor. Bu merkezdeki hücreler ise, bu bilgiyi yeniden yorumlayarak tekrar görüntü haline getiriyor.</p>
<p align="left">Gözün mükemmel yapısı, elbette burada özetlediğimizden çok daha fazla detaya sahip. Örneğin mercek, ışınları retina üzerine odaklarken, sürekli olarak kalınlığını ayarlıyor. Bu &#8220;otomatik odaklama&#8221; sistemi sayesinde, 20 cm uzaktaki elinize baktıktan hemen sonra, 100 m uzaklıktaki bir ağaca bakabiliyor ve anında net bir görüntü elde edebiliyorsunuz. Eğer merceğin böyle bir özelliği (ve bu iş için etrafına yerleştirilmiş onlarca minik kas) olmasaydı, sadece belirli bir mesafedeki cisimleri net görebilecektiniz. Daha uzak ve daha yakındaki maddeler ise her zaman çok bulanık görünecekti. Kısacası, göz, &#8220;otomatik odaklama&#8221; özelliğine sahip olan -ve son 10 yıl içinde geliştirilen- modern kameraların yaptığı işi, milyonlarca yıldır yapıyor. Üstelik hiçbir kamera göz kadar kusursuz odaklama yapamıyor.</p>
<p align="left">Gözün parçalarından biri olan iris dokusu ise daha farklı bir ayarlamayı üstlenmiş durumda. İris, gözünüze rengini veren doku, ama asıl işlevi göze girecek ışık miktarını belirlemek. Biraz loş bir ortama girdiğinizde, iris hemen genişliyor ve ortasındaki &#8220;göz bebeği&#8221; büyüyerek retinaya daha fazla ışık girmesini sağlıyor. Güneşe çıktığınızda ise tam tersi gerçekleşiyor ve iris, kamaşmayı en aza indirmek için, çok hızlı bir biçimde daralıyor. Eğer iris böyle bir işleve sahip olmasıydı, sadece belirli bir ışıkta etrafı iyi görebilirdiniz. Biraz daha loş bir ortam zifiri karanlık haline gelir, biraz daha aydınlıkta gözleriniz tamamen kamaşırdı.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Göz Kapakları</strong></span></p>
<p align="left">Göz kapakları, gözün korunması için yaratılmış olan en önemli parçalardan birisidir. Göz kapaklarının görevi, göz küresini korumakla birlikte &#8220;kornea&#8221;yı her an belli bir nem oranında tutmaktır. Göz kapaklarının iç kısmında bulunan damarlar, uykuda oksijen alamayan gözün dış tabakasını beslerler.<br />
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. Bu işlemin hiçbir çaba sarf etmeden yapılması da çoğu insanın farkında olmadığı bir nimettir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Göz Bebeği</strong></span></p>
<p align="left">Göze giren ışık miktarı, göz bebeği açıklığının derecesine göre yaklaşık 30 kat değişebilir. Örneğin bir flaş patlaması ile 0.1 saniyede yapılacak değişim sonucunda göz bebeği hemen ayarlanıp ışığı kırar.<br />
Elbette tüm bu saydıklarımız gözde çok üstün bir &#8220;tasarım&#8221; olduğunu ispatlamaktadır. Bu öyle bir sistemdir ki, tek bir parçası, örneğin sadece gözyaşı bezleri ya da korneanın şeffaflığı olmasa, göz hiçbir işe yaramaz. Yani, gözün işlev görmesi için bütün temel parçalarının (yaklaşık 40 ayrı dokunun) aynı anda, gereken yerde, gereken işlev ve yapıda olması gerekir. Bu denli kompleks bir tasarımın &#8220;evrim&#8221;le, yani bir rastlantılar zinciriyle oluşması ise elbette ki imkansızdır. Açık olan gerçek, gözün üstün bir aklın eseri olduğudur. Bu Rabbimiz&#8217;in benzeri olmayan aklıdır. Allah, insanlara yol gösterici olarak indirdiği kitabında şöyle bildirir:<strong>&#8220;Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.&#8221; (Nahl Suresi, 78)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">En Mükemmel Göz Damlası:Gözyaşı</span></p>
<p align="left"><img loading="lazy" decoding="async" src="http://allahinvarlikdelilleri.imanisiteler.com/insan_clip_image015.jpg" width="120" height="159" align="right" hspace="5" />Çoğu insanın, &#8220;yalnızca ağlandığında akan tuzlu su&#8221; zannettiği gözyaşı, durumdan duruma değişen yapısıyla son derece özel bir sıvıdır. Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan &#8220;lizozom&#8221; enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozom sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan kuvvetli bir dezenfektan olan &#8220;fenik asit&#8221;ten bile daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde bu enzimin göze hiçbir zarar vermemesi büyük bir mucizedir.</p>
<p align="left">İçinde böyle son derece güçlü bir dezenfektan bulunan gözyaşı, gözün kimyasal yapısına en uygun şekilde yaratılmıştır. Bu yağlama-nemlendirme sistemi sayesinde gözünüz kurumaz. Eğer bu sistem var olmasa ya da eksik çalışsaydı, o zaman göz ile göz kapağı arasında sürekli bir sürtünme olur, gözünüz birkaç dakika içinde kurur, göz kapaklarınız yapışır ve oldukça acılı bir süreç sonucunda kör olurdunuz.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">İSKELETİN YARATILIŞI</span></strong></span></p>
<p align="left">Gülme, koşma, yürüme, oturma, kalkma, ayakta durma, yatma, yazı yazma&#8230; Her insan bütün bu işlemleri kemikleri sayesinde yapar. Kemikleri sayesinde yürür, yine onlar sayesinde ayakta durur, yatar, güler, kemikleri sayesinde yemek yer. İnsan bedeninin çatısı 206 tane sert parçanın biraraya gelmesiyle oluşmuştur. İnsan vücudunda bulunan ve her biri farklı fonksiyonlara sahip olan kemikler, Allah&#8217;ın yaratma sanatının yüceliğini bize gösterirler.</p>
<p align="left">Kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Kemik dokusu vücutta kalsiyum, fosfat gibi birçok önemli mineralin bankasıdır. Vücudun ihtiyacına göre bu mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemik iliği tarafından yapılır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İskeletin Mükemmel İşlevi</strong></span></p>
<p align="left">İskelet bütün olarak mükemmel bir işleve sahip olmasının yanında, onu oluşturan kemikler de üstün bir yapıya sahiptir. Vücudun taşınması ve korunması gibi önemli bir görevi üstlenen kemiklerimiz, bu işi rahatlıkla yerine getirebilecek kapasite ve sağlamlıkla yaratılmıştır. Hatta bu yönde oldukça geniş bir güvenlik payı bırakılmış ve vücudun muhatap olacağı zor durumlar da hesaba katılmıştır. Örneğin; uyluk kemiği, dikey durumda bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Nitekim atılan her adımda bu kemiğimize vücut ağırlığımızın üç katı yük binmektedir. Hatta sırıkla yüksek atlama yapan bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400 kiloluk bir basınca maruz kalır. O halde, kemik denen ve bir tek hücrenin bölünmesi sonucunda ortaya çıkan bu yapıyı, bu kadar kuvvetli kılan nedir?</p>
<p align="left">Kemiklerin iç yapısı , insanların binalarda ve köprülerde kullandığı kafes yapı sistemine benzer bir yapıda inşa edilmiştir. Önemli bir farkla; kemik içindeki sistem, insanın geliştirdiğinden çok daha üstün ve karmaşıktır. Bu sayede kemikler, hem son derece sağlam, hem de insanın rahatlıkla kullanabileceği hafiflikte olurlar. Eğer aksi olsaydı, yani kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, hem kemiklerin ağırlığı insanın taşıyabileceğinin çok üzerinde olurdu, hem de kemiğin yapısı gevrek ve sert olup en küçük bir darbede çatlayabilir veya kırılabilirdi.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Tasarım Harikası Kemiklerimiz</strong></span></p>
<p align="left">Kemiklerimizin bu mükemmel tasarımı, bizim son derece rahat bir hayat sürmemizi, çok zor hareketleri kolaylıkla ve hiç acı duymadan yapabilmemizi sağlamaktadır. İnsana düşen kuşkusuz bu mükemmel bedeni onun için yaratmış ve emrine vermiş olan Allah&#8217;ı bilmesi ve O&#8217;na şükredici olmasıdır. İnsan vücudundaki kemiklerin esneklikleri ihtiyaca göre değişebilir. Örneğin kadınlarda leğen kuşağı kemikleri, hamileliğin son aylarına doğru gevşer ve birbirinden biraz ayrılırlar. Bu son derece önemli bir ayrıntıdır, çünkü bu gevşeme sayesinde bebeğin başı doğum sırasında ezilmeden dışarı çıkabilir. Acaba leğen kemiği, dünyaya yeni gelecek bir canlının başının ezilmemesi için kendisini daha esnek bir hale getirmeye nasıl karar vermektedir? Böylesine önemli bir ayarlama, evrimin yani tesadüflerin bir hediyesi asla olamaz. Açık olan tek gerçek vardır. Tüm bunların cevabı kusursuz ve planlı bir yaratılıştır.</p>
<p align="left">Kemiklerin esnekliğine başka bir örnek olarak bebekleri verelim. Bebeklerin kafatası ve diğer kemikleri çok yumuşaktır ve birbirleri üzerinde az da olsa hareket edebilirler. Bu esneklik sayesinde bebeğin başı doğumda bir hasar görmeden çıkabilir. Eğer bu kafatası kemikleri doğum sırasında sert olsaydı, anne karnından çıkarken çatlayabilir hatta kırılarak bebeğin beyninde büyük hasarlara yol açabilirdi. Bu aşamada tekrar kaçınılmaz bazı sorularla karşılaşıyoruz. Acaba bebeğin kafatası kemiklerinin doğum sırasında karşılacakları tehlikeyi kim, nereden bilmekte, bu önlem nasıl alınmaktadır? Açıktır ki annenin de, çocuğun da böyle bir engelle karşılaşacaklarından haberleri yoktur. Üstelik haberleri de olsa herhangi bir şekilde müdahalede bulunamazlar. Bebeğe ve annesine hayat veren de, onlar için böyle bir sistemi yaratan da kuşkusuz üstün ilim sahibi olan Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İskeletin Hareket Kabiliyeti</strong></span></p>
<p align="left">İskeletlerin hareket kabiliyeti de üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır. Her adım atışımızda omurgamızı meydana getiren omurlar birbiri üstünde hareket eder. Bu sürekli hareket ve sürtünme, omurların aşınmasına neden olabilir. Oysa bunu önlemek için her bir omur arasına disk denilen dayanıklı kıkırdaklar yerleştirilmiştir. Bu diskler amortisör görevi yapar. Dahası her adım atışta, vücut ağırlığı yüzünden yerden vücuda bir tepki kuvveti gelir. Bu kuvvet, omurganın sahip olduğu amortisörler ve &#8220;kuvvet dağıtıcı&#8221; kıvrımlı şekli sayesinde, vücuda zarar vermez. Eğer tepkiyi azaltan esneklik ve özel yapı olmasaydı, ortaya çıkan kuvvet doğrudan kafatasına iletilirdi ve her adım attığımızda beynimiz sarsılırdı.</p>
<p align="left">Tüm bunlar insan bedeninin çok mükemmel bir tasarımın, daha doğrusu bir yaratılışın ürünü olduğunu göstermektedir. İnsan bu mükemmel tasarım sayesinde birbirinden çok farklı hareketleri büyük bir hız ve rahatlık içinde yerine getirir. Oysa böyle olmayabilirdi. Çok daha sert, çok daha kaba bir iskeletimiz olabilirdi. Örneğin tüm bacağımızın tek bir uzun kemikten meydana geldiğini düşünün. Böyle bir durumda yürümek büyük bir sorun haline gelecek, son derece hantal ve hareketsiz bir bedenimiz olacaktı. Bir yere oturmak bile güçleşecek, bu tür hareketler sırasındaki zorlamalar nedeniyle bacak kemiği kolaylıkla kırılabilir hale gelecekti.<br />
Oysa yapmak istediğimiz her harekete izin veren, dahası bunları kolaylaştıran ve güvenli hale getiren bir iskeletimiz vardır. Fakat biz ne iskeletimizin tasarımını yaptık, ne de kemiklerimizi meydana getirdik. Bunları herhangi bir tesadüfi güç ya da doğal bir süreç de meydana getirmedi. Bunları bizim için en mükemmel şekilde yaratan Allah&#8217;tır. Rabbimiz bizleri bu gerçek üzerinde düşünmeye şöyle davet eder:<strong>&#8220;&#8230; Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?&#8221; (Bakara Suresi, 259)</strong></p>
<p><span class="style1">KANIN HAYATİ FONKSİYONU<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image016.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1984 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image016.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a></span></p>
<p align="left">Kan bedenimize canlılık vermek için yaratılmış bir yaşam sıvısıdır. Vücudumuzda dolaştığı sürece onu ısıtır, soğutur, besler, korur, enerji verir ve içindeki zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Bedenimizdeki haberleşmenin neredeyse tamamını üstlenir. Ayrıca damarlarda oluşan her yırtığı anında kapatır. Sistem böylelikle kendini sürekli olarak yeniler. 60 kg ağırlığındaki bir insanın damarlarında ortalama 5 lt kan dolaşır. Kalp, bu miktarı bedende rahatlıkla bir dakikada dolaştırabilir. Hatta fiziksel bir zorlanma sırasında ya da spor yaparken, bir dakikada bu miktarın beş katını dolaştırabilir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Oksijen Taşıyıcısı</strong></span></p>
<p align="left">Soluduğumuz hava, yaşamın en gerekli maddesidir. Ateşin, odunu yakabilmesi için nasıl oksijene gereksinimi varsa, hücrelerin de enerji üretimi sırasında şekeri parçalayabilmek için oksijene gereksinimleri vardır. Bunun için, oksijenin akciğerlerden kaslara ulaştırılması gereklidir. İşte, karmaşık bir boru hattına benzetebileceğimiz kan dolaşım sistemimiz de bu görevi üstlenir. Oksijeni taşıma görevini, alyuvarların içindeki hemoglobin molekülü yerine getirir. Yassı, yuvarlak ve her iki yanı basık bir yapıda olan alyuvarların yalnızca biri neredeyse 300 milyon hemoglobin taşır.</p>
<p align="left">Alyuvarların, kusursuz bir çalışma sistemi vardır. Oksijeni taşımakla kalmayıp, onu gerektiği yerde de bırakabilirler. Bunu da en gerekli yer ve zamanda, örneğin çok çalışan bir kas hücresinin yanından geçerken yaparlar. Alyuvarlar, oksijeni bu şekilde gerekli dokulara verirken, şekerin yakılması sonucunda açığa çıkan karbondioksiti de alarak akciğere taşır ve orada bırakırlar. Bunun ardından hemen yeniden oksijenle bağlanır ve onu yeniden gerekli dokulara taşırlar.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İdeal Bir Tasarıma Sahip Olan Hücreler</strong></span></p>
<p align="left">Alyuvarlar, miktar bakımından diğer kan hücrelerine göre çoğunluktadır. Yetişkin bir erkeğin damarlarında 30 milyar alyuvar yüzer. Bu sayıdaki alyuvarlarla bir futbol sahasının neredeyse yarısı kaplanabilir. Kanımıza, dolayısıyla tenimize renk veren hücreler alyuvarlardır. Alyuvarlar yassı disklere benzerler. Esneklikleri sayesinde de en dar kılcal damarlardan ya da en küçük gözeneklerden bile geçebilirler. Alyuvarların bu esneklik özelliği olmasaydı, vücudun pek çok noktasında takılı kalırlardı. Bunun sebebi kılcal damarların yalnızca 4-5 mikrometre kalınlığında olmasıdır. (1 mikrometre=milimetrenin binde biri). Oysa alyuvarların çapları 7.5 mikrometredir.<br />
Alyuvarlar böylesine büyük bir esneme özelliğinde yaratılmamış olsalardı ne olurdu? Bu sorunun cevabını şeker hastalığını araştıranlar bilir. Şeker hastalarının kan hücreleri genellikle esnekliklerini yitirir. Bu nedenle, hastaların gözlerindeki hassas dokular esnek olmayan kan hücreleri tarafından tıkanır. Bu tıkanma ise zaman içinde körlüğe yol açabilir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Mükemmel bir Ulaşım Sistemi</strong></span></p>
<p align="left">Kandaki hücrelerin dışında, vücuda giren birçok madde de kanın plazma denen kısmında taşınır. Bu sıvı, kan hücreleri içermediği için sarı berrak bir renktedir. Plazma, beden ağırlığının %5&#8217;ni oluşturur ve bunun da %90&#8217;dan fazlası sudur. İçinde tuzlar, mineraller, karbonhidratlar, yağlar ve yüzlerce değişik türde protein yüzer. Kandaki proteinlerin bazıları taşıyıcı proteinlerdir. Bunlar yağları kendi üzerlerine bağlayıp onları gerekli dokulara ulaştırır. Eğer yağlar proteinler tarafından bu şekilde taşınmasaydı, birbirleriyle birleşir ve kanda, çorbadaki yağ öbekleri gibi, denetimsiz bir şekilde yüzerlerdi. Bu durum ise ölümcül sağlık sorunları meydana getirirdi.<br />
Bedendeki özel haberci görevini ise plazmada dolaşan hormonlar üstlenir. Hormonlar, organlar ve hücreler arasında kimyasal mesajlar taşıyarak haberleşmeyi sağlar.</p>
<p align="left">Albümin, sayıca en fazla olan plazma proteinidir ve bedende bir anlamda taşıyıcılık görevi yapar. Kolesterol gibi yağları, hormonları, zehirli bir safra kesesi maddesi olan sarı bilirubini ve penisilin gibi ilaçları kendine bağlar. Zehirleri karaciğerde bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise gerekli oldukları yerlere götürür.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Özel Denetim Mekanizmaları</strong></span></p>
<p align="left">Besin maddelerinin, atardamarlardan gerekli oldukları dokulara ulaşabilmesi için, doku duvarını aşması gerekir. Doku duvarı, çok küçük gözeneklere sahip olsa da, hiçbir madde kendiliğinden bu duvardan geçemez. İşte bu sorunu çözen ve besinleri doku duvarından geçiren etken, kan basıncıdır. Ancak besin maddelerinin dokulara gerektiğinden fazla geçmesi durumunda ise, bu kez dokuda enfeksiyon oluşacaktır. Bu nedenle, kan basıncını dengelemek için, sıvıyı kana geri çeken bir mekanizma kurulmuştur. Bu görevi yine albümin üstlenir. Albümin, doku duvarlarındaki küçük gözeneklerden geçmek için fazla büyüktür ve kandaki yüksek yoğunluğu nedeniyle, suyu bir sünger gibi emer. Albümin olmasaydı beden, adeta suda beklemiş bir fasulye gibi şişerdi.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Vücuttaki Termostat</strong></span></p>
<p align="left">Kan; zehirler, gazlar, akyuvarlar ve vitaminler gibi maddelerin yanında, ısı da taşır. Isı, hücrelerdeki enerji kazanımı sırasında yan ürün olarak açığa çıkar. Isıyı bedenin geneline dağıtmanın ve beden sıcaklığını dış ortam sıcaklığına göre ayarlamanın yaşamsal önemi vardır. Eğer vücudumuzun ısı dağıtım sistemi olmasaydı, örneğin kol gücüyle yaptığımız bir iş sonucunda kollarımız aşırı derecede ısınır, diğer bölgelerimiz ise soğuk kalırdı. Böyle bir yapı ise metabolizmaya büyük zarar verirdi.İşte bu nedenle ısı bedene dağıtılır. Isının bedene dağılımı kan dolaşımı yoluyla olur. Beden geneline yayılan bu ısının düşürülmesi için de terleme mekanizması devreye girer</p>
<p align="left">Dahası, deri altındaki kan damarları genişler ve böylece kanın taşıdığı ısıyı havaya bırakması kolaylaştırılır. Bu nedenle koştuğumuz ya da yüksek tempolu başka bir fiziksel iş yaptığımız zaman, damarların genişlemesi sonucunda yüzümüz kızarır.Bütün canlı türlerine hayat veren bu madde Allah&#8217;ın yaratışının açık delillerinden bir tanesidir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:<strong>&#8220;İşte Rabbiniz olan Allah budur. O&#8217;ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O&#8217;na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.&#8221; (Enam Suresi, 102)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">DAMARLARIMIZDAKİ MÜKEMMEL TASARIM</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image017.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1985 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image017.gif" alt="" width="150" height="335" /></a>Vücudumuzdaki damar sistemi, gelişmiş bir ülkenin, sahip olduğu kara yolu ağıyla kıyaslanmayacak kadar karmaşıktır. Damarlar, kalp ve kan ile birlikte dolaşım sistemini oluştururlar. Toplam 100 bin kilometreden fazla uzunluğuyla vücudumuzun her tarafına dağılan damarlarımız muazzam bir kara yolu ağına benzetilebilir. Ufak bir hesap yaparsak bu sayının önemini daha iyi anlayabiliriz: Bir insanın sahip olduğu damarlar uç uca eklendiğinde, dünyanın çevresini iki buçuk defa dolanacak bir uzunluğa erişir. Şunu da hatırlatalım ki, vücudumuzdaki damar sistemi, gelişmiş bir ülkenin, örneğin Amerika&#8217;nın sahip olduğu karayolu ağıyla kıyaslanmayacak kadar karmaşıktır. Karayolları belirli bir genişlikte yapılır; günün farklı saatlerindeki değişen trafik yoğunluğuna göre şerit sayısı artmaz veya azalmaz. Oysa damarlarımızın iç genişliği sabit değildir; yani damarlarımız bizim faaliyetlerimize uyumlu olarak daralır veya genişler, böylece kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. İşte bu mükemmel sistem sayesinde, vücudun farklı ortamlara göre değişen ihtiyaçları otomatik olarak sağlanır. Kan damarlarının, spor yaparken genişleyerek artan kan ihtiyacını temin etmesi veya yaralanma sonrasında daralarak kanamayı azaltması sözü edilen kusursuz sistemin bir sonucudur.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Damarların genişlemesi ve daralması</strong></span></p>
<p align="left">Peki damarlar nasıl oluyor da ne zaman genişlemeleri ya da ne zaman daralmaları gerektiğini anlıyorlar? Bu sorunun cevabının insan hayatı açısından çok önemli olduğu ortadadır. 100 bin kilometrelik damar şebekesinin herhangi bir noktasında meydana gelebilecek en ufak bir hatanın, telafisi mümkün olmayan olumsuzluklar doğuracağı açıktır.</p>
<p align="left">Bilim adamları on yıl öncesine kadar, damarın içinde çok karmaşık birtakım işlemler olduğunu tahmin ediyorlar; fakat yukarıdaki sorunun cevabını veremiyorlardı. Yapılan araştırmaların sonuçları kimyasal bir habercinin varlığını ortaya çıkardı. Bu haberci nitrik oksit (NO) molekülüydü. Damarlara genişlemeleri &#8220;talimatını veren&#8221; işte bu iki atomlu moleküldü. Damarlarımızın derinliklerinde nitrik oksit üreten muhteşem tesislerin sahip olduğu yapı mükemmelliklerle doludur.</p>
<p align="center"><span class="style1">KOKU VE HAFIZA</span></p>
<p align="left">Kokuların, insan hafızasındaki anıları harekete geçirdiği herkesçe bilinir. İnsan, bir şeyi kokladığında, kokuya ait moleküller burna girer. Bitkilerin koku molekülleri uçucudur, bu yüzden çok düşük bir sıcaklıkta dahi gaz haline dönüşerek havada yayılırlar. Çok hafif bir rüzgar bu kokuları buruna taşır.<br />
Burnun arka kısmına ulaşan koku molekülleri nemli bir dokuyla karşılaşırlar. Bu doku nöron adı verilen ve koku algılayan 5 milyon adet hücreden oluşur. Bu 5 milyon hücreden her biri ucunda reseptörler olan püskülümsü uzantıları dalgalandırarak koku moleküllerini yakalar. Bu duyargaların diğer ucu hücrenin içine yapışıktır. Koku molekülü bu tuzağa yakalandığında seri bir sinyal hücre içinde dolaşarak beynin alt tarafındaki koklama merkezine gerekli mesajı ulaştırır. Bütün bu işlemler bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşir. Daha sonra sinyaller buradan çıkarak beynin duygu ve motivasyonla ilgili olduğu sanılan bölümüne (limbik sistem) giderler. Bu sinyal sonucunda kokunun neye ait olduğu, güzel mi yoksa çirkin mi olduğu anlaşılır. Eğer tanıdık bir kokuyla karşılaşıldıysa, o kokunun kaynağıyla ile ilgili hafıza bilgileri yeniden canlanır. Mesela limon kokusu aldığımızda aklımıza bir limonata gelebilir, ya da baharat kokuları aldığımızda iştah açıcı yemekler düşünmeye başlayabiliriz. Çok açıktır ki her biri, tüm varlıkları birbiriyle mükemmel bir uyum içinde yaratan, üstün ilim ve sanat sahibi olan Allah&#8217;ın birer eseridir. Bütün kokuları ve onları algılayan organları yaratan Allah, insan ruhunu da bu kokulardan etkilenecek şekilde yaratmıştır. <strong>&#8220;Yere gelince, onu da (yaratılmış bütün) varlıklar için alçalttı-koydu. Onda meyveler ve salkımlı hurmalıklar var. Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?&#8221; (Rahman Suresi, 10-13)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">VÜCUDUMUZDAKİ ARITMA SİSTEMİ</span></p>
<p align="left">Böbrekler; sadece 5-7 cm boyunda olan, hiçbir bakım gerektirmeyen ve vücudumuzun ihtiyaçlarına tam olarak uygun bir filtre vazifesi gören, hayati öneme sahip organlardır. Son derece karmaşık laboratuvar işlemleri gerçekleştiren böbrekler, herşeyi kusursuz bir düzen içinde yaratan Allah&#8217;ın benzersiz eserlerinden biridir. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image018.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1986 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image018.gif" alt="" width="202" height="459" /></a>İnsan vücudunda sürekli faaliyet halinde olan 100 trilyon hücre bulunmaktadır. Hücrelerin bu faaliyetleri sonucunda ortaya atık maddeler çıkar. Üre, ürik asit ve keratin gibi maddelerden oluşan bu atık maddeler son derece zehirlidir. Eğer vücuttan uzaklaştırılmazlarsa vücut fonksiyonları kısa sürede bozulur, vücudumuz zehirlenir ve ölüm kaçınılmaz olur.</p>
<p align="left">İşte bu noktada insan vücudundaki kusursuz tasarım bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Nasıl motorlarda egzoz gazının tahliyesi için özel sistemler tasarlanmışsa, vücudun günlük çalışması sırasında ortaya çıkan zararlı maddelerin uzaklaştırılması için de çok özel bir sistem yaratılmıştır. Bu sistem, boşaltım sistemidir.</p>
<p align="left">Hücreler, tıpkı zehirli atıklarını arıtan fabrikalar gibi, bünyelerinde üretilen atık maddeleri kan plazmasına bırakırlar. Bu durum vücudu baştan başa kat eden kan nehrinin, 100 trilyon fabrikanın atığıyla kirlenmesi demektir. Bu kirlilik insan hayatı için oldukça zararlıdır. Bu nedenle hızla kirlenen kanın bir an önce temizlenmesi gerekir.</p>
<p align="left">Ancak ortada önemli bir problem vardır. Kirlenen kanın içinde üre, ürik asit gibi zehirli maddelerin yanı sıra, aminoasitler, vitaminler, su ve glikoz gibi vücudun ihtiyacı olan maddeler de vardır. Öyleyse kanı temizleyecek sistemin basit bir süzme işlemi yapması yeterli olmayacaktır. Bu sistemin faydalı maddeleri tanıyıp muhafaza etmesinin yanı sıra, yalnızca zararlı maddeleri diğerlerinden ayırarak uzaklaştıracak kompleks bir arıtma tesisi gibi çalışması da gerekmektedir.</p>
<p class="style1" align="center"><strong>Kanın böbreklerde temizlenmesi</strong></p>
<p align="left">Vücutta dolaşmakta olan kan, böbreklerde önce süzme işlemine tabi tutulur. Bu işlemin gerçekleşmesi için böbreklerin içine küçük küçük birçok süzgeç yerleştirilmiştir. Bu süzgeçlerin sayısı ve işlevleri düşünüldüğünde çok açık bir yaratılış mucizesiyle karşılaşılır. Tek bir böbreğin içinde 1.200.000 adet süzgeç vardır. Bu mikro süzgeçlere nefron adı verilir. Bir nefron, bowman kapsülü (nefronun ucunda bulunan, yarı küre şeklinde, kılcal damarlardan oluşan bir yapıdır), glomerulus, malpigi cisimciği ve böbrek damarlarından oluşur. 1.200.000 süzgecin her biri binlerce mikro deliği olan mükemmel bir tasarıma sahiptir.</p>
<p align="left">Kalpten çıkan kanın yaklaşık dörtte biri, böbrek atardamarları aracılığıyla böbreklere gelir. Bu, dakikada bir litreden fazla kan demektir. Kanı getiren damar, böbreğe girer girmez sayısız ince damara ayrılır. Bu ince damarlardan her biri, bir mikro süzgece bağlıdır. Kalbin yaptığı basınç sayesinde kan hızla süzgeç yüzeyine çarpar, zararlı maddeler ve su süzgecin diğer tarafına geçer. Proteinler ve kan hücreleri bu süzgeçten geçemeyecek kadar büyük oldukları için geride kalırlar. Böylece süzgecin diğer tarafına geçmeyen kan süzülmüş ve temizlenmiş olur. Yaklaşık yumruğumuz büyüklüğündeki bir et parçasının içine 1.200.000 adet süzgeç yerleştirilmiştir. Bu süzgeçlerin her birinde aynı detaylı tasarım eksiksiz olarak mevcuttur.</p>
<p align="center"><span class="style1">NASIL NEFES ALIYORUZ?</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image020.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1987 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image020.jpg" alt="" width="250" height="167" /></a>Nefes alıp verme düzeninizi hiçbir zaman kontrol etmiyorsunuz. Çünkü bazı hücreleriniz bu kontrolü sizin yerinize yapıyor. Eğer nefes alma düzeni bizim kontrol ve dikkatimize bırakılmış olsa, nefes almayı unuttuğumuzda, uykuya daldığımızda ya da başka bir işle meşgul olduğumuzda nefessizlikten ölebilirdik.Her insan için hayati bir öneme sahip olan nefes alma işlemi, solunum merkezi tarafından düzenlenir. Bu merkez bir mercimek tanesi büyüklüğünde olup beynimizin bir uzantısı olan &#8220;beyin sapı&#8221; denen yerdedir ve başlıça üç grup sinir hücresinden oluşur:</p>
<ul type="disc">
<li>
<div align="left">Birinci grup hücreler solunumun temel ritmini belirlerler ve içimize hava çekmemiz için emir verirler. Böylece ihtiyacımız olan havayı içimize çekmiş oluruz.</div>
</li>
<li>
<div align="left">İkinci grup hücreler ise solunumun hızını ve gidişatını belirlerler. Ancak ikinci grup hücreler devreye girdiğinde, birinci grup hücrelerin faaliyetini bir sinyalle durdururlar. Böylece akciğerin hava dolum bölümü kontrol edilir ve nefes alıp vermemiz hızlanır.</div>
</li>
<li>
<div align="left">Üçüncü grup hücreler ise normal nefes düzeninde aktif değildirler. Ancak yüksek oranlarda soluk alıp vermek gerektiği zaman devreye girerler, karın kaslarımıza sinyal gönderip solunuma katılmalarını sağlarlar.</div>
</li>
</ul>
<p align="left">Tüm bu anlatılanlar hayatta kalmamız için yeterli midir? Hayır.<br />
Solunum kimyasal olarak da kontrol edilir. Bizim nefes alıp vermemizin amacı kandaki oksijen ve karbondioksit miktarlarının belirli bir oranda kalması içindir. Bu orandaki değişiklikler ise solunum merkezindeki bir grup hücreyi harekete geçirir ve solunumdaki bozulan değerler, olması gereken düzeye çok hassas değişiklikler ile getirilir.</p>
<p>Kandaki oksijen miktarının solunum merkezine doğrudan bir etkisi yoktur. Ancak beynin dışında, şah damarı gibi bazı büyük damarlarda bulunan çok hassas alıcılar, kandaki oksijen belli bir düzeyin altına indiğinde solunum merkezine sinyaller gönderirler böylece solunumda çok hassas değişikliklerle gerekli düzeltmeler yapılır.<br />
Bizim hayatta kalmak için ne kadar oksijene ihtiyacımız olduğunu bir grup hücre nasıl bilmektedir? Bilimin ancak son 20 yılda ortaya çıkardığı bu akıl almaz mekanizmayı hücreler ilk insandan bu yana nasıl bilmektedirler?<br />
Üstelik bu öylesine hassas bir mekanizmadır ki, hayatımız boyunca otururken, koşarken ya da uyurken hiç hata yapmaz. Vücudumuzdaki 100 trilyon hücreye her an tam ihtiyacı olan oksijen taşınır ve zararlı olan karbondioksit ve hidrojen iyonu gibi atıklar derhal uzaklaştırılır.</p>
<p align="center"><span class="style1">BEYNİMİZ</span></p>
<p align="left">Anneden gelen yumurta ve babadan gelen sperm hücresinin birleşmesi ile yepyeni bir insanı oluşturacak ilk hücre meydana gelir. Bu mucivezi gelişimin ilk aşamasında hücreler bölünmeye başlar ve zamanla gelişir. Anne karnında başlangıçta bir et parçası görünümünde olan hücreler bölünmeye devam ederek ve gruplanarak, ışığa karşı hassas göz hücrelerini, acıyı, tatlıyı, ağrıyı, sıcağı, soğuğu algılayacak sinir hücrelerini, ses titreşimlerini hissedecek kulak hücrelerini ve gıdaları sindirecek sindirim sistemi hücrelerini ve daha birçoklarını oluşturmaya devam ederler.</p>
<p align="left">Embriyonun anne karnındaki gelişiminde 5. haftadan itibaren oluşan omurilikte çok süratli bir üretimle saniyede 5000 tane nöron adlı özel sinir hücresi üretilmeye başlanacaktır. Bu bölgede daha sonra beyin oluşacaktır. (Science Vie, Mart 1995, sayı: 190, s. 88)</p>
<p align="left">Beyin hücrelerinin büyük kısmı embriyonun ilk beş ayında oluşur ve hepsi doğumdan önce beyindeki gereken konumlarını almış olurlar. Büyük bir hızla oluşan hücreler bir süre sonra merkezi sinir sisteminin kollarını oluşturmak üzere, daha uzaklara göç etmeye başlarlar. Ancak bu aşamada her bir nöronun, sinir sistemi içinde kendisi için ayrılmış olan hedef yeri tam olarak bulması şarttır. Bu yüzden genç nöronların yollarını bulabilmeleri için mutlaka bir rehbere ihtiyaçları vardır. Bu rehberler, omuriliğin ve beynin gelişme alanı arasında bir tür kablo şeklinde uzanan özel hücrelerdir.</p>
<p align="left">Nöronlar üretildikleri yerden çıkıp bu rehberlere tutunarak göç ederler. Ve kendileri için ayrılmış olan yerleri anlar, oraya yerleşirler ve hemen ardından uzantılar meydana getirerek diğer nöronlarla bağlantı kurarlar.<br />
Bu hücreler oluşur oluşmaz bilmedikleri bir yere doğru sadece kendilerine ilham edilen bilgiler doğrultusunda programlanmışcasına hareket ederler. Açıktır ki, beynin ve sinir sisteminin oluşumu sırasında yaşanan hiçbir olayın tesadüflerle meydana gelmesi mümkün değildir. Çünkü tek bir aşamadaki farklılık zincirleme olarak tüm sistemi aksatır. Nöronların meydana gelmesi ve bir sinir ağına dönüşmeleri beynin ve ona bağlı çalışan sinir sisteminin oluşum aşamalarından yalnızca bir tanesidir. Değil evrimcilerin iddia ettiği gibi beynin tamamının tesadüfen oluşması, tek bir nöronun bile rastlantılarla meydana gelmesi mümkün değildir.Nöronları bu özelliklerle yaratan, gerektiği anda gerektiği şekle sokan, gidecekleri yerlere onları tek tek yerleştiren Allah&#8217;tır. Her insan kendisinin de bu aşamalardan geçirildiğini bilmeli ve Rabbimizin kendisine bir insan olarak yaratmasındaki ihtişamı görerek şükretmelidir. Allah&#8217;ın herşeyin Yaratıcısı olduğunu, göklerde ve yerde O&#8217;ndan başka bir güç sahibi olmadığını aklından bir an bile çıkarmamalıdır:<strong>&#8220;&#8230; Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.&#8221; (Kehf Suresi, 37-38)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">KONUŞMA MUCİZESİ</span></p>
<p align="left">Yaptığınız her konuşmanın, mucizevi bir sistem sayesinde gerçekleştiğini hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Birşeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.İlk önce, akciğerleriniz &#8220;sıcak hava&#8221; sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.</p>
<p align="left">Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri denen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller biraraya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir. Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz gerçekleşmesi gerekir. Bu olağanüstü işlemler, akıl almaz bir hız içinde ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">HAYAT BOYU SÜREN KOPYALAMA: DNA</span></strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image021.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1988 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image021.jpg" alt="" width="221" height="199" /></a>Bütün bir gün boyunca, siz hiç farkında değilken vücudunuzda sizin yaşamınızın problemsiz olarak devam etmesi için akıl almaz bir titizlik ve sorumluluk anlayışı içinde sayısız işlem yapılır, kusursuz bir denetim altında tedbirler alınır.</p>
<p align="left">Hücreler bölünerek çoğalırlar. Öyle ki, insan vücudu başlangıçta tek bir hücre iken bu hücre bölünür ve sonuçta 2-4-8-16-32&#8230; oranında bir katlanmayla çoğalmaya başlar.</p>
<p align="left">Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA&#8217;ya ne olur? Hücrede tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki yeni doğan hücrenin de bir DNA&#8217;ya ihtiyacı olacağı açıktır.<br />
Bu açığı gidermek için DNA, her aşaması ayrı bir mucize olan ilginç bir seri işlem yapar. Sonuçta, hücrenin bölünmesinden kısa bir süre önce kendisinin bir kopyasını çıkarır ve bunu yeni hücreye aktarır!&#8230;<br />
Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemlerin gösterdiğine göre hücre, bölünmeden önce belirli bir büyüklüğe ulaşmak zorundadır. Bu belirli büyüklük sınırını aştığı anda ise bölünme süreci kendiliğinden başlar. Hücrenin şekli bölünmeye uygun şekilde yayvanlaşmaya başlarken, DNA da az önce belirttiğimiz gibi kendini eşler.<br />
Bunun anlamı şudur: Hücre bir bütün olarak bölünmeye &#8220;karar vermekte&#8221; ve hücrenin içindeki farklı parçalar bu bölünme kararına uygun olarak davranmaya başlamaktadırlar. Hücrenin böylesine kollektif bir işi başaracak bilince sahip olmadığı açıktır. Bölünme işlemi, gizli bir emir ile başlar ve başta DNA olmak üzere hücrenin tümü buna göre hareket eder. DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı iki parçaya ayrılır.</p>
<p>Bu olay oldukça ilginç bir şekilde gerçekleşir. Yapısı sarmal bir merdivene benzeyen<br />
DNA molekülü, bu merdivenin basamaklarının ortasından fermuar gibi ikiye ayrılır. Artık DNA iki yarım parçaya bölünmüştür. Her iki parçanın da eksik olan yarıları ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır. Böylece iki yeni DNA molekülü üretilmiş olur. Operasyonun her kademesinde enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar gibi çalışan uzman proteinler görev yapar. Kopyalama sırasında ortaya çıkan yeni DNA molekülleri denetleyici enzimler tarafından defalarca kontrol edilir. Yapılmış bir hata varsa -ki bu hatalar son derece hayati olabilir- derhal tespit edilir ve düzeltilir. Hatalı şifre kopartılıp yerine doğrusu getirilir ve monte edilir. Bütün bu işlemler öyle baş döndürücü bir hızla yapılır ki, dakikada 3.000 basamak nükleotid üretilirken bir yandan da tüm bu basamaklar görevli enzimler tarafından defalarca kontrol edilir ve gereken düzeltmeler yapılır. Büyük bir hızla üretilen yeni DNA molekülünde, dış etkiler sonucunda normale göre daha fazla hatalar yapılabilir. Bu sefer hücredeki ribozomlar, DNA&#8217;dan gelen emir doğrultusunda DNA onarım enzimleri üretmeye başlarlar. Böylece DNA kendi kendini korur ve hem kendisini hem soyun devamını güvence altına alır.<br />
İşin en ilginç yönü de, DNA&#8217;nın hem üretimini sağlayan hem de yapısını denetleyen bu enzimlerin, yine DNA&#8217;da kayıtlı olan bilgilere göre ve DNA&#8217;nın emir ve kontrolünde üretilmiş proteinler olmasıdır. Ortada içiçe geçmiş öyle muhteşem bir sistem vardır ki, böyle bir sistemin kademe kademe oluşan tesadüflerle bu hale gelmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü enzimin olması için DNA&#8217;nın olması, DNA&#8217;nın olması için de enzimin olması, her ikisinin olması içinse hücrenin de, zarından diğer bütün kompleks organellerine kadar eksiksiz olarak var olması gerekir.</p>
<p align="center"><span class="style1">KARACİĞER;VÜCUDUMUZDAKİ BAĞIMSIZ FABRİKA</span></p>
<p align="left">Karaciğerinizin tek bir hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleştirilir. Milisaniyeler (saniyenin binde biri) içinde kusursuz aşamalarla gerçekleşen bu işlemlerin çoğu laboratuvar koşullarında hala taklit edilememektedir. Karaciğer hücresi, yediğimiz besinlerin hepsini hücrelerimizin kullanabileceği enerji olan şekere, yani glikoza çevirir. Kullanılmayan şekeri yağa çevirip depolar. Şekerin yokluğunda ise proteinleri ve yağları şekere çevirip hücrelere sunar.</p>
<p align="left">Biz, canımızın istediği her türde yiyeceği yerken, karaciğer bu yiyecekleri vücudumuzun gereksinimine göre harcar, dönüştürür veya depolar. Üstelik ilk insandan bu yana trilyonlarca karaciğer hücresi aynı şuurla ve şaşırmadan hareket etmektedir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Karaciğerin Kendini Yenileme Yeteneği</strong></span></p>
<p align="left">Karaciğer insan vücudundaki kendi kendini yenileme yeteneğine sahip tek organdır. Karaciğerin %70 kadarı alınsa bile bir-iki hafta içinde tekrar işlevlerini yerine getirecek büyüklüğüne ulaşır.<br />
Karaciğer hücreleri herhangi bir zarar veya hasar gördükleri zaman hiç beklenmedik bir faaliyete girerek birdenbire çoğalmaya başlarlar. Bu olayda hayranlık uyandıran nokta, hücrelerin inanılmaz bir hızda bölünmesi ve bu sırada normal görevlerini de aksatmadan yerine getirmeleridir. Görev yerine getirildikten sonra hücre bölünmesinin ne zaman duracağına ortak bir kararla aniden son verilmesi ise daha da şaşırtıcıdır.</p>
<p align="center"><span class="style1">DİLDEKİ KOMPLEKS SİSTEMLER</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image022.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1989 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image022.jpg" alt="" width="150" height="189" /></a>Profesör Joseph Brand tat duyusu üzerinde yaptığı çalışmalarla tanınmış bir bilim adamıdır. Brand&#8217;a göre, dilimizin üzerine konulan bir şeyin tadını algılamamız sadece 0.2-0.5 saniye sürmektedir. Gözümüzü kapayıp açmamızdan daha kısa olan bu zaman zarfında nelerin gerçekleştiği yüzyıllardır araştırılmaktadır. Günümüzde ise tat alma işleminin yalnızca ana hatları anlaşılabilmiş durumdadır.Tat alma, yediğimiz besinlere ait tat bileşiklerinin tükürük içinde erimeleriyle başlar. Tuzlu gıdaların tadının daha hızlı alınmasının nedeni, tuzun tükürük içinde diğerlerine göre daha çabuk erimesidir. Hatta besinlerin kokusunun alınmasıyla tükürük bezleri salgılanmaya başlar ve dil tat almaya hazır hale gelir. Tat almadaki her detay gibi, bu aşama da önemlidir. Düşünün ki bu salgı olmasaydı, kuru besinlerin tadını alamayacaktık. Bu salgı, sindirim ve savunma sistemlerine yardımcı olan protein ve enzimler içermektedir. Bu salgının üzerinde yapılan tüm araştırmalar bu sıvının yapısının oldukça kompleks olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p align="left">Yiyeceklerden gelen tat molekülleri ile dildeki tat hücreleri arasındaki haberleşme, hücrenin tepesindeki mikrovillus denilen tüy benzeri yapılarda kurulur. Mikrovilluslar (tat tüycükleri) tat gözeneği olarak isimlendirilen minik açıklıklardan dilin üzerini kaplayan mukoza zarına çıkarlar. Tat hücrelerinin reseptörleri, tat tüycüklerinin üzerinde yer alırlar. Dikkat edin, tat gözeneğinin çapı ortalama olarak milimetrenin binde dördü kadardır.<br />
Tat bileşikleri, aynı zamanda haberci moleküllerdir; görevleri, taşıdıkları mesajı, tat hücresinin zarının üzerindeki reseptörlere veya iyon kanallarına iletmektir. Bu aşamada, hücresel ve moleküler seviyede gelişen olaylar, Miami Üniversitesi&#8217;nden Profesör Stephen Roper&#8217;in ifadelerindeki gibi henüz araştırma safhasındadır. Pek çok farklı tat bileşiğine karşılık, farklı haberleşme yolları mevcuttur. Yani tatlı, ekşi, acı, tuzlu gibi farklı tatlar için değişik iletişim ağları kurulur. Diğer bir ifadeyle, tat hücreleri birden çok sayıda haberleşme yöntemine sahiptirler ve günümüzde bunların sadece bir kısmı kaba hatlarıyla anlaşılabilmiştir.</p>
<p align="center"><span class="style1">VÜCUDUMUZDAKİ SU MİKTARINI AYARLAYAN GİZLİ İŞLEMCİ</span></p>
<p align="left">Eğer terleme ya da su içmeme nedeniyle bir miktar su kaybına uğrarsak, kandaki su yoğunluğu düşecektir. Eğer vücudunuza özel bir sistem kurulmamış olsa, kanınızdaki su yoğunluğu ne kadar düşerse düşsün, sizin bundan haberiniz olmayacak ve bir süre sonra farkında olmadan susuzluktan ölecektiniz. Peki kanınızdaki su miktarının düştüğü nasıl anlaşılır ve gerekli tedbirler nasıl alınır?</p>
<p>Beynin hipotalamus bölgesine çok özel algılayıcılar yerleştirilmiştir. Bu algılayıcılar her saniye, hatta siz bu yazıyı okurken dahi, kanınızda bulunan su miktarını ölçerler. Eğer kanda bulunan su miktarının düştüğünü tespit ederlerse hemen alarma geçerler.Hipotalamusta bulunan algılayıcı hücreler, kandaki su miktarının düştüğünü tespit ettikleri anda, dahiyane bir yola başvururlar. Hipofiz bezinde saklı tutulan antidiüretik hormon (ADH) çok özel bir mesajcı molekülü kullanmaya karar verir. Bu mesaj, böbrekteki milyonlarca mikro kanalcığın etrafında bulunan hücreler için yazılmıştır. Ve bu hücrelere &#8220;idrar sıvısında bulunan su moleküllerini yakalayın&#8221; emrini vermektedir.<br />
Bu haberleşme sistemi sayesinde idrarda bulunan su moleküllerinin büyük bir bölümü arıtılır ve tekrar kana karıştırılır. Sonuçta idrar miktarı azaltılmış ve vücuda belli ölçüde su kazandırılmış olur.<br />
Eğer gereğinden fazla su içmişsek bu sefer mekanizma tam tersine işler. Kandaki su yoğunluğu yükselir. Bu yükselme sonucu hipotalamusta bulunan algılayıcılar, ADH hormonunun salgılanması işlemini yavaşlatırlar. ADH hormonu azalınca böbreklerde suyun geri emilimi de azalır. İdrar sıvısı artar ve kandaki su miktarı dengede tutulmuş olur.</p>
<p align="left">ADH hormonunun bir özelliği de kan damarlarını kasabilmesi ve böylece kan basıncını artırabilmesidir. Bu da çok özel tasarlanmış bir güvenlik -sigorta sistemidir ve insanın özel bir yaratılışla var edildiğinin bir başka delilidir. Bu güvenlik-sigorta sisteminin de çalışabilmesi için yine geniş çaplı bir planlama yapılmıştır. Kalbin kulakçık bölgesinin içine ve kalbe gelen damarların içine kan basıncını ölçen çok özel alıcılar yerleştirilmiştir. Bu alıcılardan çıkan kablolar yani sinirler de hipofiz bezine bağlanmışlardır. Normal kan basıncı altında bu alıcılar sürekli olarak uyarılmakta ve hipofiz bezine durmaksızın bir elektrik akımı göndermektedirler. Bu elektrik sinyallerinin hipofize ulaşması, ADH hormonunun salgılanmasını engellemektedir. Bu sistemi, kızıl ötesi ışınlar kullanarak yapılan alarm sistemlerine benzetebiliriz. Eğer hırsız farkında olmadan bu ışın demetlerinden birine temas ederse ışık kaynağı ve alıcı arasındaki bağlantı kesilir ve alarm çalmaya başlar.Ciddi bir kanama durumunda insan çok kan kaybeder ve damarlarında bulunan kan miktarı azalır. Bu da kan basıncının düşmesi anlamına gelir ki, düşük kan basıncı hasta açısından çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir.</p>
<p align="left">Kan basıncı düştüğü anda damarların ve kalbin içinde bulunan reseptörlerin hipofize gönderdikleri sinyal de kesilir. Bu da hipofizin alarm durumuna geçmesine ve ADH hormonu salgılamasına neden olur. ADH hormonu derhal kan damarlarının etrafında bulunan kasların kasılmasına neden olur ve bu işlem kan basıncının yükselmesini sağlar. Bu çok kompleks, birbirine bağımlı çalışan ve birçok parçadan oluşan sistemin, üzerinde düşünülmesi gereken birçok detayı vardır.</p>
<p align="center"><span class="style1">KOD ADI:ŞİFRE ÇÖZÜCÜ</span></p>
<p align="left">Vücudumuzdaki sindirim işleminin başladığını anlayan pankreas, aynı zamanda yediğimiz yiyeceklerin çeşitlerini de ayırt edebilir. Sindirim işlemi başladığı anda ise yediğiniz farklı yiyeceklere göre, farklı sindirim enzimleri üretebilir. Örneğin makarna, ekmek gibi karbonhidratlı besinler yediğiniz zaman pankreasın salgıladığı enzim, karbonhidrat parçalayıcı özelliğe sahiptir. Bu besinler on iki parmak bağırsağına ulaştığında, pankreas karbonhidrat parçalayıcı özellikteki &#8220;amilaz&#8221; isimli enzimi üretir.Eğer kırmızı et, balık ve tavuk gibi besinler yerseniz, pankreas, proteinli yiyecek yediğinizi hemen anlar. Yine bu besinler on iki parmak bağırsağına ulaştığında bu sefer proteinleri parçalayacak farklı enzimler olarak &#8220;tripsin, kimotripsin, karboksipeptidaz, ribonükleaz ve deoksiribonükleaz&#8221; üretir ve bu enzimler protein moleküllerine saldırır. Eğer yemeğinizin yağ oranı fazlaysa bu enzimlerle beraber &#8220;lipaz&#8221; isimli, yağları sindiren bir enzim daha devreye girer.</p>
<p align="left">Görüldüğü gibi bir organ, yediğiniz yemeğin nelerden oluştuğunu anlayıp, daha sonra bu besinlerin sindirilmesi için gerekli olan kimyasal sıvıları ayrı ayrı üretmekte ve bunları sadece gerektiği anlarda salgılamaktadır. Pankreas, karbonhidrat molekülü için protein parçalayıcı veya yağ molekülü için karbonhidrat parçalayıcı sıvı salgılamaz. Ürettiği karmaşık sıvıların kimyasal formüllerini unutmaz. Karışımı oluşturan herhangi bir maddeyi kazara eksik tutmaz. Sağlıklı insanlarda, pankreas ömür boyu doğru şekilde hizmet eder durur.</p>
<p>Şimdi gerçekleşen bu olayı mikro düzeyde tekrar inceleyerek karşımızdaki mucizenin boyutlarını daha iyi görelim.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">Hücrelerin Mektuplaşması</span></strong></span></p>
<p align="left">Midede sindirim devam ederken mide hücreleri boş durmazlar. Bu hücrelerden bazıları midede sindirilen besinin bir süre sonra onikiparmak bağırsağına ulaşacağını bilmektedirler. Bu hücreler hayatlarını besinlerin insan için en iyi şekilde sindirilmesine adamışlardır. İçlerindeki sorumluluk duygusu ile harekete geçen mide hücreleri pankreas hücrelerine mektup yazmaya (hormon salgılamaya) ve bu hücreleri yardıma çağırmaya karar verirler. Ardından yazdıkları mektupları kan yolu ile pankreasa gönderirler.</p>
<p>Kana bırakılan mektup vücut içinde yolculuk eder. Bu yolculuk sırasında pankreasa gelindiği zaman, pankreas hücreleri mektubu tanır ve hemen açarlar. Burada ilginç bir nokta kan yoluyla hemen hemen bütün vücudu dolaştığı halde- mektubun diğer organların hücreleri tarafından açılmaması ve özellikle okunmamasıdır. Bütün hücreler bu mektubun pankreas için yazıldığını, kendilerini muhatap almadığını bilirler. Çünkü mektubun üzerinde pankreasın adresi vardır.</p>
<p align="left">Mucize yalnızca adresin doğru yazılması ile sınırlı değildir. Mide hücresinin gönderdiği mektubun içinde bir de mesaj vardır. İnsan vücudunun derinliklerinde, birbirlerinden çok uzakta bulunan iki küçük canlı (hücre) mektuplaşmakta ve haberleşmektedir. Birbirlerini hiç görmedikleri halde birbirlerinin hangi dilden anladıklarını bilmektedirler. Dahası bu haberleşme bir amaç uğrunadır. İki hücre birlik olmuş ve yediğiniz besinlerin sindirilmesi için plan yapmaktadırlar. Şüphesiz bu gerçek bir mucizedir.</p>
<p align="left">Kendisine ulaşan mektubu (kolesistokinin hormonunu) okuyan pankreas hiç beklemeden bu mektuptaki emre itaat eder. Hemen besinlerin sindirilmesi için gerekli enzimleri salgılamaya başlar. Eğer on iki parmak bağırsağına ulaşan besin protein ise protein parçalayan bir enzim üretir. Eğer besin karbonhidrat ağırlıklı ise bu sefer karbonhidrat parçalayan bir enzim üretir ve bu enzimi onikiparmak bağırsağına gönderir.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008080;">ZAMAN AYARLAMASI VE CİNSİYET AYRIMI YAPABİLEN HORMONLAR</span></strong></span></p>
<p align="left">Beynin hipotalamus bölgesi doğumdan itibaren çok özel bir işlemi yerine getirmek için yıllarca bekler. En doğru zaman, yani çocukluktan ergenlik çağına geçme zamanı geldiğinde hipotalamusun içinde adeta bir saat alarmı çalar. Bu, hipotalamusun yeni bir göreve başlama alarmıdır. Aslında bu saat benzetmesi, bilim adamlarının mevcut bir olayı açıklamak ve anlaşılır bir hale getirmek için kullandıkları bir açıklamadır. Hipotalamus içinde elbette bir saat yoktur. Ancak bir et parçası yıllarca bekleyip, en doğru an geldiğinde harekete geçiyorsa, bunun için en uygun benzetme hipotalamusun içinde bir saat olduğudur.</p>
<p align="left">Söz konusu alarmın çalışmasıyla birlikte hipotalamus özel bir hormon (GnRH) salgılar. Bu hormon da hipofiz bezine iki hormonun salgılanması emrini verir. Hormonların salgılanması için en ideal zaman gelmiştir. Salgılanan hormonlar Folikül Uyarıcı Hormon (FSH) ve Luteinleştirici Hormon (LH)&#8217; dur.Bu iki hormonun çok önemli görevleri ve mucizevi yetenekleri vardır. Her ikisi de erkek ve kadın bedeninin farklılaşma ve fiziksel olgunlaşma sürecini başlatırlar. Bu çok önemli bir ayrıntıdır; çünkü FSH ve LH hormonları bu değişimi sağlayacak bölgelere uygun olarak tasarlanmışlardır. Ve iki hormon da ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilircesine hareket ederler.</p>
<p align="left">FSH hormonu kadın bedeninde, yumurtalığın içinde bulunan yumurta hücrelerinin olgunlaşmalarını ve gelişmelerini sağlar. Bir başka görevi de, bu bölgeden çok önemli bir başka hormonun, östrojen hormonunun salgılanmasını sağlamaktır. Ve yine aynı formülle erkek bedeninde de salgılanır. Ancak bu sefer bambaşka etkilere yol açar. Testis hücrelerini uyarır ve sperm üretimini başlatır. LH hormonunun kadın bedenindeki görevi, olgunlaşan yumurtanın serbest bırakılmasını sağlamaktır. Ayrıca kadınlarda progesteron isimli bir başka hormonun salgılanmasını sağlar. Bu hormonunun erkek bedeninde farklı bir görevi vardır. Testislerde bulunan bir grup özel hücreyi uyarır ve testosteron isimli hormonun salgılanmasını sağlar. Bu hormonların farklı cinslerin bedenlerinde aynı formül ile üretilmeleri ve her cinste birbirlerinden tamamen farklı etkilere sahip olmaları elbette çok düşündürücüdür.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008080;">TASARIM HARİKASI BURUN</span></strong></span></p>
<p align="left">Koku havada molekül olarak dolaşır. Nefes alırken havadaki oksijenin yanı sıra bu moleküller de burna girer. Havayla taşınan &#8220;koku molekülleri&#8221; koku epitelindeki alıcılara ulaştığında burada bulunan hücreler uyarılır. Uyarılan hücre beyne bir elektrik sinyali gönderir. Beyin koku molekülü ile değil yalnızca kendisine ulaşan elektrik sinyali ile muhatap olur. Elektrik sinyali için beynin yaptığı yorumu insan koku olarak algılar.</p>
<p>Burun güzel kokulu çiçeklerin ya da iştah açıcı yemeklerin kokularını algılamamızı sağlamanın ötesinde de, çok önemli işlevleri olan bir organımızdır. Soluduğumuz hava ile birlikte havadan aldığı oksijeni, vücudumuzun bütün hücrelerine taşıyan kan arasındaki temel bağlantı yollarından biridir. Kısacası burun hem koklama organı, hem de solunum yollarının başlangıcı olarak büyük önem taşır. İki bölümden oluşan burnun içinde &#8220;silya&#8221; denen tüycükler ve &#8220;mukus&#8221; adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 30 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.<br />
Burnun içinde aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemleriyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir. Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir.Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur. Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassas işlemlerdir. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, insanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak herşeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a name="hayvan"></a><span style="font-size: 28px; color: #993366;"><strong>Hayvanlarda ki Deliller</strong></span><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2012" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI.jpg" alt="" width="702" height="336" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI.jpg 702w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a></p>
<p><span class="style1">CANLILARDAKİ OLAĞANÜSTÜ DAYANIŞMA</span></p>
<p align="left">Canlıların tehlike halinde kurdukları işbirliklerinin kendiliklerinden gerçekleştirdiklerini söylemek akıl sahibi bir insan için mümkün değildir. Bu canlıların herbirine sahip oldukları yetenekleri veren ve nasıl davranacaklarını ilham yoluyla öğreten Allah&#8217;tır.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1993 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image001.jpg" alt="" width="200" height="143" /></a>Hayvanların topluluk halinde yaşamalarının en büyük avantajlardan biri, tehlikelere karşı daha fazla korunma sağlanmasıdır. Çünkü topluluk içinde yaşayan hayvanlardan herhangi biri tehlikeyi sezdiğinde sessizce olay yerinden kaçmak yerine var gücüyle çevresindeki diğer hayvanları da uyarır. Her bir canlı türünün kendine özgü bir uyarı şekli vardır. Örneğin tavşanlar ve bazı geyikler tehlikeyi sezdiğinde çevresindeki hayvanları uyarmak için kuyruklarını diker, ceylanlar ise ilginç bir zıplama dansı yaparlar.</p>
<p align="left">Birçok küçük kuş, düşmanlarını fark ettiğinde hemen öterek alarm verir. Sarı asma kuşu gibi türler alarm verirken dar frekans aralığı olan ve yüksek perdeden bir ses çıkartır. İnsan kulağı bunu ince bir ıslık gibi algılar. Bu sesin en önemli özelliği ise kaynağının yönünün anlaşılmamasıdır. Bu, sürüsünü uyaran kuş için önemli bir avantajdır. Çünkü kuş aslında düşmanı gördüğünde çığlık atarak bütün dikkati üzerine çekmeyi göze almaktadır. Ama sesin yönü belli olmadığı için tehlike nispeten azalmaktadır. Koloniler halinde yaşayan böceklerde de, tehlikeyi ilk sezen böcek bütün koloniyi uyarır. Ancak tehlikeyi haber veren böceğin salgıladığı alarm kokusu düşmanın da dikkatini çeker. Dolayısıyla kolonisini tehlikeye karşı uyaran böcek ölümü de göze almış olur.</p>
<p align="left">Çayır köpekleri büyük koloniler halinde yaşar. Adeta bir kent haline dönüşmüş olan yuvaları, yaklaşık 30 hayvanın yaşadığı bölümlere ayrılmıştır. Bu kentteki hayvanların tümü birbirini tanır. Her zaman tünel dışında ve girişlerde bulunan tepeciklerin üzerinde her yönü görebilecek şekilde arka ayakları üzerinde dikilmiş nöbet tutan hayvanlar bulunur. Nöbetçilerden biri bir düşman görürse, ıslık şeklinde bir dizi havlama sesi çıkarır. Bu uyarı, diğer nöbetçiler tarafından yinelenir ve uyarı, tüm kent tarafından duyularak alarm haline geçilmesini sağlar.</p>
<p>Burada öncelikle dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır. Canlıların birbirlerini fedakarca girişimlerle uyarması elbette düşündürücüdür. Ancak daha da önemlisi bu hayvanların her birinin birbirlerini &#8220;anlıyor&#8221; olmasıdır. Yukarıda söz ettiğimiz canlılardan biri, örneğin tavşan kuyruğunu havaya kaldırdığı zaman, etrafındaki diğer canlılar onun bir tehlike sinyali verdiğini hemen kavrar ve buna göre önlem alırlar.</p>
<p align="left">Burada göz ardı edilemeyecek derecede şuurlu davranışlar söz konusudur. Bunun tek açıklaması canlılara yaptıkları bu akıllı davranışları öğretenin ve uygulatanın, herşeyin yaratıcısı olan, yarattıklarını koruyup kollayan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah olduğudur.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Canlılar Tehlikelere Birlikte Karşı Koyarlar</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1994 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image002.jpg" alt="" width="250" height="127" /></a>Sürü halinde yaşayan birçok hayvan türü tehlike anında birbirlerini uyarmanın yanı sıra tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiğinde topluca bu hayvanların çevresini sarar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır.</p>
<p align="left">Birarada uçan bir kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar. Örneğin sürü halinde uçan sığırcıklar aralarında geniş bir mesafe bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar, kaldı ki doğan bunu yapsa bile başarılı olamaz, kanatlarını sakatlar ve avlanamaz.Genel olarak bir zebra sürüsü saldırıya uğradığında sürünün lideri olan zebra geride kalır ve dişiler ile taylar önde koşar. Erkek zebra arkada zigzaglar çizerek koşar, çifteler atar, hatta geri dönüp saldırgan hayvanları kovaladığı bile olur.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1995 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image003.jpg" alt="" width="200" height="118" /></a>Misk sığırları da bir saldırganla karşılaştıklarında kaçmak yerine kendilerine bir güvenlik çemberi oluştururlar. Tüm grup üyeleri düşmana arkalarını dönmeden geri geri giderek bir daire haline gelirler. Yavrular bu dairenin merkezindedir ve annelerinin uzun tüylerinin altında saklanır. Yetişkinler yavruların çevresini kuşatarak onları tam bir koruma altına alır. Saldırganların üzerine atılan bir misk sığırı saldırıdan sonra yavruları koruyan dairenin dağılmaması için yerine geri döner.</p>
<p align="left">Elbette canlıların bu iş birliklerini kendi iradeleriyle gerçekleştirdiklerini söylemek akıl sahibi bir insan için mümkün değildir. Bu gerçekler karşısında varılması gereken sonuç şudur: Doğadaki herşey sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı&#8217;nın eseridir. O Yaratıcı tüm canlıları, insanları, hayvanları, böcekleri, bitkileri, canlı cansız tüm varlıkları yaratan Allah&#8217;tır. O, üstün bir kudret, şefkat, merhamet, akıl, ilim ve hikmet sahibidir. İnsana düşen ise, Allah&#8217;ın ayetleri üzerinde hakkıyla düşünmektir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:<strong>&#8220;Şu halde hamd göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah&#8217;ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O&#8217;nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221; (Casiye Suresi, 36-37) </strong></p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008080;">CANLILARDA MÜKEMMEL SAVUNMA TAKTİĞİ: KAMUFLAJ </span></strong></span></p>
<p align="left">Her canlı, kendisini savunabileceği farklı yeteneklerle birlikte var edilmiştir. Kimisi çok hızlı ve çeviktir; düşmanlarından kaçarak kurtulur. Kimisi yerinden kımıldayamaz; ama sağlam zırhlarla kaplıdır. Kimisi, kendisini yılana benzeten tırtıl gibi olağanüstü &#8220;korkutma&#8221; becerilerine sahiptir. Bazıları, zehirli, yakıcı ya da kötü kokulu gazlar püskürtür. Bir kısmı da, ölü taklidi yapabilecek yetenekte yaratılmışlardır. Allah bazı canlıları bulundukları ortamda gizlenebilecekleri şekle ve desenlere sahip olarak yaratmıştır. Bir yaprak ile ya da bir ağacın desenleri ile olağanüstü benzerlikte bedenlere sahip olan canlılar bu sayede düşmanlarından gizlenmeyi başarırlar. Allah&#8217;ın bu hayvanlara verdiği &#8220;kamuflaj&#8221; yeteneği o kadar mükemmeldir ki konuyla ilgili birçok resmin bir bitkiye mi, yoksa bir hayvana mı ait olduğunu anlamak veya o ortamın içinde canlıyı seçebilmek neredeyse imkansızdır. İlerleyen satırlarda verilecek örneklerde de açıkça görüleceği gibi kamuflaj özel biçimde planlanıp, &#8220;yaratılmış&#8221; bir savunma mekanizmasıdır.</p>
<p align="left">Kamuflaj Allah&#8217;ın yarattığı evrende hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; olmadığını ve O&#8217;nun güç, akıl ve ilminin sonsuz olduğunu gösteren örneklerden yalnızca bir tanesidir. Mülk Suresi&#8217;nde Allah kainattaki kusursuz uyumu şöyle belirtmiştir:<strong>&#8220;&#8230; Rahman&#8217;ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4)</strong></p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1997" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1.png" alt="" width="525" height="145" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1.png 471w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1-300x83.png 300w" sizes="(max-width: 525px) 100vw, 525px" /></a></p>
<p class="style1" align="center">Resimlerdeki yılanları fark edebiliyor musunuz?</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Kurumuş Yaprak mı? Kelebek mi?</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image007.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1998 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image007.jpg" alt="" width="200" height="150" /></a>İlk bakışta kurumuş bir yaprak sanılabilecek bu resim aslında bir kelebeğe ait. Damarlardan, çürümüş bölgelere ve tonlamalara kadar her türlü ayrıntıyı üzerinde taşıyan bu yaprak benzeri kanatlar, kelebekler için çok güzel bir korunma sağlıyor.</p>
<p align="left">Kelebeğin yaprağa böylesine olağanüstü bir şekilde (yaprağın damarları ve kurumuş kısımları bile ihmal edilmeden)benzemesine &#8220;rastlantı&#8221; deyip geçmek elbette mümkün değil. Kelebeğin kendi kendini &#8220;yapraklaştırdığını&#8221; kabul etmekse aynı oranda mantık dışı bir iddiadır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Mevsime ve Zemine Göre Değişen Tüy Rengi</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image008.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1999 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image008.gif" alt="" width="223" height="144" /></a></p>
<p align="left">Ortama göre renk değiştirme olayı, hayvanların vücutlarında yaratılmış olan oldukça karmaşık mekanizmalar sayesinde gerçekleşmektedir. Güneşte kalan insan derisinin kızarıp-koyulaşmasına benzetilebilecek bu mekanizmalar, hayvanların deri ve tüylerinde renk değişikliklerine yol açmaktadır.<br />
Önemli olan, bu tüy değişiminin hayvan için büyük bir korunma mekanizması oluşturmasıdır. Kışın karlı günlerinde beyaz, diğer mevsimlerde toprak renginde olan tüyler, kamuflaj yönünde büyük avantaj sağlar.<br />
Bunun tersi de olabilir ve hayvan kışın toprak rengi ya da yazın bembeyaz kalabilirdi. Ya da hiç renk değiştirmeyebilirdi. Kısacası renklerin mevsimlere göre değişmesinde açık bir akıl ve hesap vardır. Vücudumuzun güneşte yanmasını engelleyemememiz (özel korunma yöntemleri hariç) gibi hayvanlar da vücutlarındaki değişimi kontrol kabiliyetine sahip değillerdir. Bir hayvanın bunu kendisinin hesaplayıp kontrol etmesi mümkün değildir. Kuşkusuz ki Allah bu canlıları, böylesine bir korunma mekanizması ile birlikte yaratmıştır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Yapraklar Arasında Gizlenen Çekirgeler</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image009.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2000 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image009.jpg" alt="" width="160" height="129" /></a>Yaprakla beslenen çekirgelerin ömrü doğal olarak yaprakların arasında geçer. Sahip oldukları renk yaprakla birebir benzeştiğinden, en büyük düşmanları olan kertenkele ve kuşların çekirgeleri fark etmeleri genelde mümkün olmaz. Böylece çekirgeler güvenlik içinde yaşamlarını sürdürür ve beslenirler.</p>
<p align="left">Herhalde çekirgelerin yaprakların yanında dura dura &#8220;yapraklaştığını&#8221; kimse iddia edemez. Ya da kendi kendilerini, her nasılsa, &#8220;yapraklaştırdıklarını&#8221;&#8230;<br />
Açıktır ki, yaprak yiyen çekirgeler, yaşamlarını sürdürmeleri için böyle bir kamuflaj özelliği ile birlikte yaratılmışlardır. Bu, herşeyi en güzel yapan Rabbimizin sanatıdır.</p>
<p align="center"><span class="style1">Uçan Sincaplar </span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image010.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2001 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image010.gif" alt="" width="250" height="104" /></a>Sincaplar, daha çok Avrupa kıtasındaki ormanlarda yaşarlar. Boyları 25 cm., yani sizin ellerinizle iki karıştır. Vücutlarının arkasında, hemen hemen kendi boyları kadar uzun yukarı doğru duran, geniş ve gür tüylerden oluşan kuyrukları bulunur. Sincap bu uzun kuyruğu sayesinde dengesi bozulmadan ağaçtan ağaca atlar.Minik sivri tırnakları sayesinde ağaçlara tırmanabilen sincap bir dalın üstünde koşabilir, baş aşağı sallanabilir ve o şekilde ilerleyebilir. Özellikle gri sincaplar bir ağacın en uçtaki dalından 4 metre uzaktaki bir başka ağacın dalına bile rahatlıkla atlayabilirler. Havada uçarken de kollarını ve bacaklarını açarak adeta bir planör gibi hareket ederler. Bu esnada yassılaşan kuyrukları ise hem dengelerini sağlar hem de yönlerini ayarlayan bir dümen görevi görür. Hatta kendilerini 9 metre yükseklikten boşluğa bırakıp dört ayak üzerine yere yumuşak iniş yapabilirler.</p>
<p align="left">Peki ama sincap bu zor hareketleri nasıl başarmaktadır?</p>
<p align="left">Tüm bunlar sincabın arka ayaklarını, mesafeleri çok iyi ayarlayabilen keskin gözlerini, güçlü pençelerini ve denge kurmasına yarayan kuyruğunu kullanması sayesinde olur. Peki hiç düşündünüz mü, sincaba bu özellikleri veren kimdir? Sincap bu şekilde yaşaması gerektiğini nereden biliyor? Sincapların ailece ellerine cetvel alıp ormandaki her ağacın boyunu veya ağaç dallarını ölçmeleri mümkün olmadığına göre, sincaplar ağaçtan ağaca atlarken mesafeleri nasıl ayarlıyorlar? Ayrıca, sincaplar nasıl hiç bir yerlerini sakatlamadan ya da yaralanmadan bu kadar hızlı hareketlerle atlayıp zıplayabiliyorlar?</p>
<p align="left">Elbette bunları yapanlar sincapların kendileri değildir. Hiç kuşkusuz bu sevimli hayvanları sahip oldukları bütün özelliklerle birlikte yaratan ve onlara bunları kullanmayı öğreten yaratıcımız olan Allah&#8217;tır.<strong>&#8220;&#8230; türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.&#8221; (Casiye Suresi, 4)</strong></p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">HAYVANLARIN YUVALARI</span></strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image011.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2002 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image011.jpg" alt="" width="200" height="168" /></a>Hayvanların, özellikle de yavruların korunmasında &#8220;yuvalar&#8221;ın son derece önemli bir fonksiyonu vardır. Bu nedenle birçok canlı türü, şaşırtıcı teknikler kullanarak, çok sayıda mimari detaylara sahip yuvalar inşa ederler. Yuvaların inşasında çok farklı teknikler kullanılır. Hayvanlar çoğu zaman bir mimar gibi plan yapar, gerçek bir duvar ustası gibi çalışır, bir mühendis gibi teknik çözümler getirir, bazen de bir dekoratör gibi yuvalarını dekore eder, süslerler. Çoğu zaman bu usta müteahhitler, yuvalarını hazırlayabilmek için gece gündüz hiç durmadan çalışırlar. Eğer eşleri varsa, iş bölümü yaparak birbirlerine yardım ederler. En çok özen gösterilen yuvalar ise, yeni dünyaya gelecek yavrular için hazırlanan yuvalardır.</p>
<p align="left">Yuvaların hazırlanış teknikleri, bilinci ve zekası olmayan bir canlıdan beklenmeyecek kadar mükemmeldir. Bu yuvaların, hayvanların kendi zekalarıyla tasarlanamayacakları çok açıktır. Çünkü hayvanların bu yuvaları inşa etmeden önce birçok aşamayı planlamış olmaları gerekir. Öncelikle yumurtalarının veya yavrularının güvenliği için bir yuvaya ihtiyaçları olduğunu belirlemeleri gerekir. Daha sonra ise yuva için en uygun yeri tespit etmelidirler, hiçbir canlı yuvasını rastgele bir yere yapmaz.</p>
<p align="left">Yuvanın yapısı ve kullanılan materyaller de bulunulan ortama göre &#8220;özel olarak&#8221; seçilir. Örneğin deniz kuşları su kenarlarında yaşadıkları için, ani su baskınlarına karşı suya gömülmeyen ve suda yüzebilen otlardan oluşan özel yuvalar kurarlar. Kamışlıkların bulunduğu alanlarda yaşayan kuşlar ise, rüzgarda sallandığında yuvadaki yumurtaların düşmemesi için geniş ve derin yuvalar yaparlar. Bunun yanı sıra çöl kuşları, yuvalarını sıcaklığın çevreye göre en az 10°C daha düşük olduğu çalılıkların tepesine kurarlar. Çünkü aksi takdirde yer seviyesinde 45°C olan sıcaklık, yavrular için adeta bir fırın etkisi yaratacak ve kısa sürede ölmelerine sebep olacaktır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Yavrular için özel yuvalar</strong></span></p>
<p align="left">Canlılar için yavrularının yaşamı çok önemlidir; yumurtladıktan veya doğum yaptıktan sonra tek uğraşıları yavrularıdır. Yavruların korunmasına çok büyük bir itina gösterirler. Söz gelimi çulhakuşu, yavrularını korumak için bir tek yuva yapmakla yetinmez, etrafa çok sayıda &#8220;sahte yuva&#8221; kurar. Bunun sebebi, yavruların büyüdüğü asıl yuvayı, sahte yuvalar arasında gizlemek ve düşmanın dikkatini farklı yuvalara çekmektir. Bu elbette ki çulhakuşunun kendi zekasından kaynaklanması mümkün olmayan, son derece ince planlanmış bir yanıltma taktiğidir.</p>
<p align="center"><span style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong><span class="style1">ÖRÜMCEKTEKİ DELİLLER</span></strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image012.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2003 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image012.jpg" alt="" width="195" height="136" /></a>Yeryüzünde yüzlerce cins örümcek yaşar. Bu küçük hayvanlar kimi zaman yuvasının statik hesaplarını yapabilen inşaat mühendisi, kimi zaman üstün tasarımlar yapan bir iç mimar, kimi zaman olağanüstü güçlü ve esnek ipler, öldürücü zehirler, eritici asitler üreten bir kimyager, kimi zaman da son derece kurnaz taktiklerle avlanan bir avcı olarak karşımıza çıkarlar.Doğadaki tüm canlılar gibi örümceklerin davranışlarını, örneğin avlanma yöntemlerini, üreme şekillerini, savunma taktiklerini inceleyip, bu konuda detaylı bilgiler edindikçe hayret uyandıran örneklerle karşılaşırız.</p>
<p align="left">Bütün canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için akıl gerektirecek davranışlarda bulunurlar. Yetenek, beceri, üstün manevra kabiliyeti gibi tanımlamalarla adlandırılabilecek olan bu davranışların ortak özelliği ise her birinin mutlak surette akıl gerektiren davranışlar olmalarıdır. Bir insanın ancak öğrenme, beceri ve tecrübe gibi özelliklerle kazanacağı yetenekler, bu canlılarda ilk doğdukları andan itibaren vardır. Bu özelliklerin tümünü onlara veren, onları akıllı davranacakları, bilinçli hareket edecekleri şekilde yaratan güç Allah&#8217;tır. Allah tüm doğadaki canlılarda sayısız örneğini gördüğümüz aklın tek sahibidir. Canlılara neler yapmaları gerektiğini ilham eden Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Örümceklerin avlanma yöntemleri</strong></span></p>
<p align="left">Çoğu insan örümcekleri sadece, avlanmak için ağ kuran hayvanlar olarak bilir. Bu eksik bir bilgidir, çünkü birer mimarlık ve mühendislik harikası olan bu ağlar, örümceklerin avlanmak için kullandıkları tek yöntem değildir. Örümcekler, ağ örmenin yanı sıra avlanmak için son derece şaşırtıcı taktikler de kullanırlar.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>Kement atarak avlanan örümcek</strong></span></p>
<p align="left">Örümcek türleri içinde en ilginç avlanma yöntemlerinden birine &#8220;Bolas&#8221; örümceklerinde rastlanır. Bolas örümcekleri avını kementle yakalar. Bolas örümceğinin avlanması iki aşamalı olarak gerçekleşir. İlk aşamada örümcek, ucunda yapışkan bulunan bir ip hazırlayıp pusuya yatar. Bu yapışkan ip daha sonra bir kement gibi kullanılacaktır. Bu arada örümcek, avını kendisine çekmek için çok özel bir kimyasal madde de yayar. Bu, dişi güvelerin erkeklerini çiftleşmeye çağırmak için salgıladıkları &#8220;feromon&#8221; adlı maddedir. Sahte çağrıya aldanan erkek güve kokunun geldiği kaynağa doğru yönelir. Örümceklerin görme duyusu son derece zayıftır ancak güvenin uçarken çıkardığı titreşimleri algılayabilirler. Bu sayede örümcek, avının kendisine doğru yaklaştığını hisseder. Burada dikkat çekici olan, Bolas örümceğinin hemen hemen kör olduğu halde havada asılı durarak kendi yaptığı bir kement yardımıyla, uçan bir canlıyı yakalayabilmesidir.</p>
<table border="0" width="147" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image013.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2004" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image013.jpg" alt="" width="147" height="181" /></a><br />
Bolas örümcekleri insan gözünün algılayamayacağı kadarhızlı bir şekilde kementlerini salladıkları için bu resim ancak özel bir teknik kullanarak çekilebilmiştir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Kokuya aldanan kurbanın yaklaşmasıyla birlikte avdaki ikinci aşama başlar. Örümcek ayağını geriye çekerek saldırı pozisyonuna geçer ve aniden insan gözünün algılayamayacağı bir hızla kementini sallar. Güve ipin ucundaki yapışkan topa yakalanır. Örümcek avını yukarı çeker ve hemen onu felç edecek ısırışını gerçekleştirir. Ardından salgıladığı özel bir ipekle güveyi sarmalar. Bu ipeğin özelliği besini uzun süre taze tutabilmesidir. Böylece örümcek avını, daha sonra yemek üzere taze bir şekilde saklar. Bolas örümceği nasıl olup da bu kadar akılcı bir plan çerçevesinde hareket etmektedir?<br />
Söz konusu durum çok özel bir yaratılışın olduğunu bize kanıtlar. Allah, tüm canlıları, bitkileri, hayvanları, böcekleri yaratandır. Allah üstün kudret, ilim, akıl ve hikmet sahibidir. Allah Kuran&#8217;da şöyle buyurmaktadır:<strong>&#8220;Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır&#8221; (Müminun Suresi, 21)</strong></p>
<p><span class="style1">FEDAKARLIK<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image014.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2005 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image014.jpg" alt="" width="200" height="152" /></a></span></p>
<p align="left">Hayvanlar dünyasının dikkat çekici özelliklerinden biri hayvanlardaki bilinçli ve fedakar davranışlardır. Kuşlar, zebralar, ceylanlar, tavşanlar kısacası bütün hayvanlar yavrularını kendilerini tehlikeye atma pahasına korumaktadırlar. Çünkü Allah onları bu şekilde yaratmıştır. Tüm canlılar Allah&#8217;ın vahyi ile hareket etmektedirler.</p>
<p align="left">Hayvanların yavruları çoğu zaman bakıma ve korunmaya muhtaç olarak doğarlar. Genellikle kör veya tüysüz olan, henüz avlanma yeteneği bulunmayan yavrular eğer ebeveynleri veya sürülerindeki diğer yetişkinler tarafından korunup kollanmazlarsa kısa sürede açlıktan veya soğuktan ölürler. Ancak böyle bir şey olmaz. Çünkü hayvanlar alemindeki yetişkinler yavrularını herşeyi göze alarak korurlar. Gerekirse kendi canlarını da tehlikeye sokarak veya çok zor koşullarda yaşamayı göze alarak büyük fedakarlıklar yaparlar.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>Y</strong><strong>avruların tehlikelerden korunmaları</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image015.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2006 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image015.jpg" alt="" width="200" height="182" /></a>Canlılar, yavrularının korunmaları söz konusu olduğunda oldukça tehlikeli ve yırtıcı olabilirler. Aslında, bir saldırı veya tehlike sezdiklerinde, daha çok yavrularını alıp o bölgeden hızla uzaklaşmayı tercih ederler. Kaçmak için fırsat bulamadıklarında ise, tereddüt etmeden kendilerini saldırganın önüne atarlar. Örneğin yarasalar ve kuşlar, yavrularını yuvalarından alan araştırmacılara saldırmaları ile ünlüdürler.</p>
<p align="left">Zebralar gibi iri memeli hayvanlar ise, sürülerine sırtlan gibi düşmanları saldırdığında hemen gruplara ayrılarak tayları ortalarına alırlar ve hızla kaçmaya başlarlar. Yakalandıkları takdirde, sürünün yetişkinleri, bu yırtıcı hayvanlara karşı taylarını cesurca korurlar.Zürafalar ise saldırıya uğradıklarında buzağılarını vücutlarının altına iterler ve ön ayakları ile düşmanlarına sertçe vururlar. Geyikler ve antiloplar genellikle ürkek ve heyecanlı hayvanlardır ve yavruları olmadığı zamanlarda hızla kaçmayı tercih ederler. Ancak, yavrularını tehdit eden tilki ve kurtlara karşı sivri ve keskin toynaklarını kullanmakta tereddüt etmezler.</p>
<p align="left">Daha küçük ve zayıf memeliler ise genellikle yavrularını korumak için onları gizler veya güvenli bir yere taşırlar. Ancak buna fırsatları kalmadığında düşmanlarını yavrularından uzaklaştırmak için saldırganlaşabilirler. Örneğin son derece ürkek bir hayvan olan tavşan, yavrularına saldıran bir düşmanı uzaklaştırmak için büyük riskleri göze alır. Yavrularına bir saldırı olduğunda, hemen yuvasına koşar ve güçlü arka ayaklarıyla düşmanına birkaç çift sert tekme atar. Bu cesareti çoğu zaman yırtıcı bir hayvanı bile geri kaçırmak için yeterli olabilmektedir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Hayatlarını tehlikeye atan hayvanlar</strong></span></p>
<p align="left">Ceylanlar ise, yırtıcı hayvanlar yavrularını kovalamaya başladığında, hemen yavrularının arkasına geçerler. Çünkü yırtıcı hayvanlar, avlarını genellikle arkadan yakalar. Anne ceylan mümkün olduğunca yavrusuna yakın hareket eder. Eğer yırtıcı hayvanlar yakınlaşırlarsa, anne onları uzaklaştırır. Yavrusu takip edilen bir ceylan, toynakları ile çakalları tekmeleyebilir. Saldırganları yavrularından uzaklaştırmak için kasten onların önünde koşar. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image016-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2008 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image016-1.jpg" alt="" width="250" height="156" /></a></p>
<p align="left">Kuş sürülerinde de yetişkinler, yavruların tamamını koruma görevini üstlenirler. Özellikle martılar bu kuş sürüleri için tehlike oluştururlar. Yetişkin bir veya iki kuş güç gösterisi yaparak martıları kaçırabilirler. Genellikle yetişkin kuşlar yavru kuşları nöbetleşe olarak korurlar ve görevlerini devrettiklerinde daha uzak sularda beslenmek için o bölgeden ayrılırlar. Geyikler, eğer yavrularına saldırmak üzere olan düşmanları ile baş edemeyeceklerini anlarlarsa, kendilerini hiç çekinmeden düşmanlarının önüne atarlar ve av olarak düşmanın kendilerini kovalamasını sağlarlar. Böylelikle düşmanı yavrularından uzaklaştırırlar. Birçok hayvan aynı taktiği kullanır. Örneğin dişi kaplan kendilerine doğru avcı bir hayvanın yaklaştığını gördüğünde, yavrularının yanından ayrılır ve hemen düşmanının dikkatini kendi üzerine çeker. Rakunlar ise düşmanlarının geldiğini gördüklerinde yavrularını en yakındaki ağacın üzerine taşırlar ve daha sonra hızla ağacın üzerinden aşağı inerek düşmanlarının arasına dalarlar. Onları uzun süre peşlerinden sürükler ve yavrularından yeterince uzaklaştırdıklarına kanaatleri geldiğinde, düşmanlarını atlatarak hemen sessizce yavrularının yanına dönerler. Elbette ki bu davranışları her zaman yüzde yüz başarıyla sonuçlanmayabilir. Yavrular kurtulsa bile, ebeveynler yavruları uğruna ölüme gidebilirler.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>Yaralı taklidi yapan kuşlar</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image017.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2009 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image017.jpg" alt="" width="159" height="161" /></a>Bazı kuşlar ise &#8220;yaralı taklidi&#8221; yaparlar ve böylelikle düşmanlarının dikkatini yavrularının üzerinden dağıtarak kendi üzerlerine çekerler. Bir düşmanın yaklaştığını gören dişi kuş sessizce yuvasından uzaklaşır. Düşmanının önüne geldiğinde yerde çırpınmaya ve bir kanadını yere vurmaya başlar. Bu esnada da acı dolu çığlıklar atar. Kuş yerde çaresizce çırpınıyor gibi görünür. Ancak her zaman tedbirli davranır ve düşmanın erişebileceği mesafenin ilerisinde durur. &#8220;Yaralı&#8221; kuşu kolay bir av olarak gören yırtıcı hayvan avını yakalamaya çalışırken, yuvadan bir hayli uzaklaştırılmış olur. Avcı yuvasından yeterince uzaklaştığında, dişi kuş bir anda taklit yapmayı bırakır ve saldırgan hayvan tam kuşa yetişmişken dişi kuş aniden havalanır ve kaçar. Bu &#8220;tiyatro gösterisi&#8221; genellikle son derece ikna edicidir. Köpekler, kediler, yılanlar ve hatta diğer kuşlar bile bu oyuna kanarlar. Kuşların &#8220;yaralı kuş&#8221; senaryosuna bugün bile bilim adamları hiçbir açıklama getirememektedirler.</p>
<p align="left">Bir kuş böyle bir senaryoyu kendi kendine hazırlayabilir mi? Bunun için kuşun son derece bilinçli bir varlık olması gerekir. Bu davranış herşeyden önce &#8220;taklit&#8221;, zeka ve yetenek gerektirir. Ayrıca bir hayvanın kendisini tereddütsüzce düşmanının önüne atabilmesi ve kendini kovalatması için son derece cesaretli ve gözü kara olması gerekir. Daha da ilginç olanı bu kuşlar bu davranışı başkalarından görerek yapmazlar. Bu savunma taktiğine ve yeteneğine doğuştan sahiptirler.</p>
<p align="left">Bu hayvanların böylesine bilinçli, şefkatli, merhametli hareket etmesini sağlayan, onları bu özellikleri ile yaratan göklerin ve yerin Rabbi olan Allah&#8217;tır. Allah, bu canlılara ilhamıyla sonsuz şefkat ve merhametinin örneklerini sergilemektedir. Allah Kuran&#8217;da kullarına Kendini şöyle tanıtır:<br />
<strong>&#8220;O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, &#8216;şekil ve suret&#8217; verendir. En güzel isimler O&#8217;nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O&#8217;nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim&#8217;dir.&#8221; (Haşr Suresi, 24) </strong></p>
<p align="center"><span class="style1">YUNUSLAR</span></p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Dayanışma Esasına Dayalı Sosyal Yaşam</strong></span></p>
<p align="left">Yunuslar çok büyük gruplar halinde yaşar. Güvenli bir koruma için dişiler ve yavrular böyle bir grubun ortasında yer alır. Grubun hasta üyesi yalnız bırakılmaz, ölene kadar grubun içinde tutulur. Bu güçlü dayanışma bağı, yeni bir yavru gruba katıldığı ilk günden itibaren başlar. Yunus yavruları önce kuyrukları dışarı çıkacak biçimde doğarlar. Bu sayede doğum tamamlanana kadar yavrunun havasızlıktan ölmesi önlenmiş olur. En son yunusun başı doğum kanalından çıkar çıkmaz, ilk nefesini alması için hızla su yüzeyine çıkarılır. Genellikle, yardım amacıyla anne yunusa bir başka dişi yunus da eşlik eder. Dişi yunus doğumdan sonra yavrusunu emzirir. Süt emmek için dudağı olmayan yavru ufak ağız darbeleriyle annesinin karnındaki yarığa dokunarak dışarı fışkıran sütle beslenir. Yavru her gün onlarca litre süt içer. Bu sütün %50&#8217;si yağdan oluşur. (ineklerde ise sütün %15&#8217;i yağdır). Bu sayede, yavrunun vücut ısısını dengelemesi için gerekli olan yağ tabakası hızla oluşur. Hızlı dalışlar esnasında diğer dişiler yavruyu aşağı doğru iterek yardımcı olurlar.</p>
<p align="center"><span class="style1">ÖRÜMCEK</span></p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İpeğin gizli kimyasal yapısı</strong></span></p>
<p align="left">Şöyle bir düşünelim… Küçücük bir canlının ürettiği ip, nasıl oluyor da insanoğlunun yüzyıllarca edindiği bilgi birikimiyle yaptığı kauçuk ya da çelik halatlardan daha üstün özellikler taşıyabilmektedir? Örümcek ipliğini bu kadar üstün yapan ipeğin kimyasal yapısında ve üretim merkezinde gizlidir. Örümcek ipliklerinin hammaddesi, örgülü helezonik aminoasit zincirlerinden oluşan &#8220;keratin&#8221; adlı proteindir. Keratin saç, tırnak, tüy, deri gibi birbirinden çok farklı maddelerin yapı taşıdır ve oluşturduğu tüm maddelerde koruyucu özelliği ile ön plana çıkar. Ayrıca keratinin esnek hidrojen bağlarla bağlanmış aminoasitlerden oluşuyor olması da, bu maddelere çok sağlam bir esneklik kazandırır. Bu esneklik Amerika&#8217;nın ünlü bilim dergilerinden Science News&#8217;da şöyle bir benzetme ile tarif edilmektedir:&#8221;Örümcek ipliğinden oluşmuş insan ölçülerinde balık ağına benzer bir ağ, bir yolcu uçağını yakalayabilir.&#8221;</p>
<p align="left">Örümceklerin kuyruklarında altı bölümden oluşan ve ipek kesesi denilen bir bölge vardır. Keselerin her birinde farklı salgılar üretilir. Bu keselerin salgıları değişik kombinasyonlarda birleşerek, farklı türdeki ipek ipliklerini meydana getirirler. Keseler arasında ise büyük bir uyum vardır. İpek üretimi sırasında örümceğin vücudunda bulunan ve son derece gelişmiş özelliklere sahip pompalar, vana ve basınç sistemleri kullanılır. Üretilen ham ipek, musluk gibi çalışan bölümlerden lif şeklinde dışarı akıtılır.</p>
<p align="left">Örümceklerin ürettikleri ipek olağanüstü bir yapı malzemesidir. gerilme esneklikleri çok fazladır. Bu nedenle örümcek ipeğini kırmak için gereken enerji diğer bütün biyolojik materyallerden on kat daha fazladır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>MİDEDE ÜREYEN KURBAĞALAR</strong></span></p>
<p align="left">Avusturalya&#8217;da yaşayan Rheobatrachus Silus türü kurbağaların kullandığı üreme yöntemi, Allah&#8217;ın canlıları ne denli üstün tasarımlarla yarattığının bir başka örneğidir. Dişi Rheobatrachuslar, döllendikten sonra kendi yumurtalarını yutarlar. Ama bu yumurtalarla beslenmek için değil, onları korumak için&#8230; Yumurtalardan çıkan iribaşlar midede kaldıkları 6 hafta boyunca sürekli gelişirler. Peki iribaşlar nasıl olmaktadır da uzun zaman sindirilmeden midede kalabilmektedir?</p>
<p align="left">Allah bunun için kusursuz bir sistem yaratmıştır. Öncelikle anne kurbağalar, bu 6 haftalık üreme mevsiminde yemeyi, içmeyi keserler. Bu sayede mideleri sadece yavrulara tahsis edilmiş olur. Ancak bir diğer tehlike, midenin düzenli olarak salgıladığı hidroklorik asit ve pepsindir. Bu salgıların normalde yavruları çok kısa sürede parçalayıp öldürmesi gerekir. Ancak buna karşı çok özel bir tedbir alınmıştır. Anne karnındaki sıvılar, yumurta kapsüllerinden, daha sonra da iribaşlardan salgılanan &#8220;prostaglandin E2&#8221; adlı salgıyla etkisiz hale getirilir. Böylece yavrular bir asit havuzu içinde yüzmelerine rağmen güvenli bir biçimde büyürler.</p>
<p align="left">Peki ama bu iribaşlar annelerinin midesinde neyle beslenir? Bu soruna karşı da özel bir çözüm yaratılmıştır. Bu türe ait yumurtalar, diğer kurbağa türlerinin yumurtalarına göre oldukça büyüktür. Bunun nedeni ise, yumurtaların içine yavruyu beslemek için protein yönünden çok zengin bir yumurta sarısı tabakası yerleştirilmiş olmasıdır. Bu yumurta sarısı, yavruları 6 hafta boyunca beslemek için yeterlidir. Doğum anı da kusursuzca tasarlanmıştır. Yavrular mideden çıkıp dış dünyaya adım atarken, annenin yemek borusu, aynen doğum sırasındaki gibi genişler. Yavrular dışarı çıktıktan sonra ise anne yemek yemeye başlar ve mide eski haline döner.</p>
<p align="center"><span class="style1">METAMORFOZDAKİ DELİLLER</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2010 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018.jpg" alt="" width="100" height="344" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018.jpg 100w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018-87x300.jpg 87w" sizes="(max-width: 100px) 100vw, 100px" /></a>Bazı canlılar yaşamlarının farklı dönemlerinde, bulundukları ortamın şartlarına uyum göstermelerini sağlayacak fiziksel değişimler geçirirler. Bu farklılaşma sürecine biyolojide metamorfoz (başkalaşım) adı verilir. Bu süreç, biyoloji ve evrimin iddiaları konusunda fazla bilgi sahibi olmayan çevreler tarafından zaman zaman evrim teorisine delil gibi gösterilmeye çalışılır. Metamorfozu &#8220;evrim örneği&#8221; gibi gösteren kaynaklar, konu hakkında bilgisiz kesimleri yanıltmaya yönelik, dar kapsamlı, yüzeysel propaganda kitapları veya bazı cahil kimselerdir. Evrim konusunda otorite sayılan, dolayısıyla evrimin temel açmazları ve çelişkileri konusunda da ayrıntılı bilgi sahibi olan bilim adamları ise bu tür gülünç iddiaları gündeme getirmekten çekinirler. Ne kadar saçma bir iddia olduğunu bilirler çünkü&#8230;</p>
<p align="left">Kelebek, sinek, arı gibi canlılar metamorfoz geçiren canlılardan bazılarıdır. Hayatı suda başlayan daha sonra karada devam eden kurbağalar da metamorfoza bir örnektir. Bu farklılaşmanın evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü evrim teorisi canlılıktaki farklılaşmaları tesadüflerle gerçekleşen mutasyonlarla açıklamaya çalışır.</p>
<p>Oysa metamorfoz evrimin bu temel iddiası ile hiçbir benzerlik taşımayan, tesadüfle, mutasyonla ilgisi olmayan, önceden planlanmış bir süreçtir. Metamorfozu gerçekleştiren etken tesadüf değil, o canlıda daha doğduğu andan itibaren bulunan genetik bilgidir. Örneğin kurbağada, bu canlı henüz sudaki hayatını devam ettirirken, daha sonra karada sürecek yaşamıyla ilgili bilgi, genetik yapısında mevcuttur. Sivrisineğin de pupa ve erişkin hallerindeki yapısı ve fonksiyonları daha larva aşamasındayken genetik şifresinde bulunmaktadır. Bu durum metamorfoz geçiren tüm canlılar için geçerlidir.</p>
<p align="left">Son yıllarda metamorfoz hakkında yapılan bilimsel araştırmalar, metamorfozun farklı genler tarafından kontrol edilen kompleks bir süreç olduğunu göstermiştir. Örneğin kurbağanın başkalaşımında sadece kuyruk ile ilgili işlemler &#8220;bir düzineden fazla gen&#8221; tarafından kontrol edilmektedir. Bunun anlamı bu sürecin, birçok parçanın birbiriyle uyumu sayesinde gerçekleşebildiğidir. Bu özelliğiyle metamorfoz yaratılış ın delili olan &#8220;indirgenemez komplekslik&#8221; özelliği taşıyan biyolojik bir süreçtir.</p>
<p><span class="style1">Böceklerdeki Kimyasal İletişim: FEROMENLER</span></p>
<p align="left">Karıncalar yuvalarını, balarıları da kovanlarını çok uzaklara da gitseler şaşırmadan bulurlar. Bazı böcek larvaları, tehlike anında hemen biraraya toplanarak korunurlar. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image019.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2011 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image019.gif" alt="" width="300" height="205" /></a>Pek çok böcek de toplu olarak yaşadıkları alan üzerinde belirgin bir hakimiyete sahiptir. Bunların yanı sıra tüm böcek türlerinde çiftleşmek isteyen erkek ve dişiler uzak mesafelerde de olsalar birbirlerini kolaylıkla bulurlar. Tüm bu davranışlardaki ortak nokta ise, tümünün bir tür haberleşme sistemine sahip olmasıdır.</p>
<p align="left">Böceklerin haberleşmek için kullandıkları işaretin adı feromendir. Feromenin anlamı &#8220;hormon taşıyıcısı&#8221;dır. Bu madde, aynı türün üyeleri arasında kullanılan kimyasal bir maddedir. Genellikle özel bezlerde üretilerek çevreye bırakılırlar. Böceklerin birbirleriyle iletişimini sağlar ve davranışlarında değişikliklere neden olurlar.</p>
<p align="left">Feromenler önceleri hormonlarla eş değer tutulmuştur. Feromenlerin vücut dışına salgılanmaları onları hormonlardan ayıran özelliklerindendir. Feromenlerin çok farklı işlevleri yerine getirenleri olduğu gibi, değişik bileşimlerde olanları da vardır. Yayılma yetenekleri oldukça yüksek olan feromenler 7-8 km gibi muazzam bir uzaklıktan bile etkili olabilmektedir. Uzaklık, sıcaklık, rüzgar ve nem gibi etmenler de feromenlerin etkisini azaltıp çoğaltabilir.</p>
<p align="left">Feromenler; iz bırakma, işaretleme, alarma geçirme, toplanma, birlikte yaşayan böceklerde kraliçe yetiştirilmesine kullanılırlar. Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromenleri de vardır.Feromen kullanarak haberleşen canlılarla ilgili verilecek bilgiler içinde akılda tutulması gereken çok önemli bir nokta vardır: Her türün kullandığı formül kendine özgüdür. Bu formüllerin içerdikleri maddeler ayrıdır. Hem bu maddeyi salgılayan hem de salgılanan madde ile iletilmek istenen mesajı algılayan canlı bu formülden haberdardır. Ayrıca başka türe ait formülleri çözen ve taklit eden canlılar da vardır.<br />
F</p>
<p align="left">eromenler yoluyla hareket eden canlılar arasında en bilinenleri arı, karınca, termit gibi birlikte yaşayan böceklerdir. Bu canlılardan karada yaşayanlar izlerini toprağa bırakırlar. Bu kimyasal izler, böceklerin gezindiği tüm ortamlarda; ağaçlarda, dallarda, yapraklarda ve meyvelerde olabilir. Havadaki izler ise uçan böcekler tarafından bırakılır ve sürekli yenilenmeleri gerekir. Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromenleri bu gruba girer.</p>
<p align="left">Peki bu canlılar yaydıkları bu özel esansları nasıl kullanırlar?</p>
<p align="left">Böcekler boyutlarının küçüklüğü, uçabilme ve hızlı hareket edebilme gibi özellikleri nedeniyle, çok geniş alanlara yayılabilen canlılardır. Bu özellikleri, üremeleri için ilk anda sorun oluşturacakmış gibi görünebilir. Ancak bu durum, feromenler sayesinde ortadan kalkmıştır. Pek çok böcek, kendi türünden bir başka böceğin varlığını, yaydığı feromeni sayesinde keşfedebilir ve onun izini sürebilir. Bir canlı, sadece salgıladığı koku sayesinde kendi türüne ait canlıların yerini tespit edebilmekte, her nerede olursa olsun çiftleşmek için bir eş bulabilmektedir. Ancak bu canlılar, ne böylesine özel kokuları geliştirecek bir ortama sahiptir, ne de özel bir üretim yapacak bilince. Eğer sadece 1-2 cm boyundaki bir böcek çevresindekilerle iletişim kurabilecek bir koku meydana getirebiliyor ve bu kokuyu kilometrelerce öteden ayırt ederek verilen mesajı algılayabiliyorsa, bu bize akıllı bir müdahalenin var olduğunu gösterir. Karşımızdaki her güzellik, her kusursuzluk ve her tasarım örneği de bizi şüphesiz üstün ve güçlü olan, herşeyi en mükemmel şekli ile yaratan bir Yaratıcı&#8217;ya götürmelidir. Bu Yaratıcı, kuşkusuz bu canlılara koku üretme ve bu yolla haberleşme yeteneği veren alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>KANGURU YAVRUSUNUN DÜNYAYA GELİŞİ</strong></span></p>
<p align="left">Kanguruların üreme sistemi diğer memelilerden farklıdır. Kanguru embriyosu, normalde rahimde geçirmesi gereken evrenin bir kısmını rahmin dışında tamamlar. Döllenmeden aşağı yukarı 33 gün sonra, henüz bir santimetre boyunda olan kanguru yavrusu dünyaya gelir. Bu aşamayı tüm memeliler anne karnında geçirirken, kanguru yavrusu daha bir santimetre boyundayken dünyaya gelmektedir. Henüz doğru dürüst gelişmemiştir; ön ayakları belli belirsiz bir halde ve arka ayakları da küçük çıkıntılardan ibarettir.</p>
<p align="left">Doğan yavru yaklaşık üç dakikalık yolculuk sonunda annesinin kesesine varır. Diğer memeliler için anne rahmi neyse, küçük kanguru için de bu kese odur. Ama önemli bir fark vardır. Diğerleri dünyaya bebek olarak gelirken, kanguru yavrusu, rahimden çıktığında şekil itibariyle tam bir embriyodur. Ayakları, yüzü ve daha pek çok uzvu henüz son halini almamıştır.</p>
<p align="left">Annesinin kesesine ulaşan yavru dört meme ucundan birine tutunur ve süt emmeye başlar. Bu dönemde anne yeniden çiftleşme sürecine girmiş ve yeni bir yumurta daha oluşmuştur. Döllenmeden 33 gün sonra fasulye büyüklüğündeki yeni bir yavru daha doğar ve aynı kardeşi gibi sürünerek keseye ulaşır.<br />
Bir kanguru yavrularına vereceği sütün hangi oranda hangi besin maddelerini içereceğini hesaplayamaz. Hesaplasa bile bunu kendi vücudunda üretemez. Annenin bu işi bilinçli olarak düzenlemesi imkansızdır. Bu mucize alemlerin Rabbi Allah&#8217;ın üstün yaratışının delillerinden sadece birisidir..</p>
<p><a name="bitki"></a></p>
<h3 class="style1" style="text-align: center;"><span style="font-family: 'arial black', sans-serif; font-size: 20px; color: #008080;">BİTKİLERDEKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="font-family: 'courier new', courier, monospace;">TOPRAKTAN LEZZETİN ÇIKARILMASI</span></strong></span><br />
<strong><span style="font-family: 'courier new', courier, monospace;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2024 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image001.jpg" alt="" width="220" height="151" /></a></span></strong></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Bir meyve ağacında ya da herhangi bir bitkide, insanoğlunun ulaşamayacağı kadar yüksek bir akıl, bilgi ve teknoloji vardır.</strong></span></p>
<p><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohumun içindeki bilgi, oluşturacağı ağacın şekil ve yapısını içermektedir. Bundan daha da ilginç olan, tohumun ağacın üreteceği meyvenin bilgilerine de sahip oluşudur. Meyve ise başlı başına bir mucizedir. Meyvenin en can alıcı özelliği, insanın damak zevkine ve sağlığına tamı tamına uyuyor oluşudur. Her meyve kendine has bir lezzete ve kokuya sahiptir. Ayrıca renkleri de son derece estetik ve çekicidir. Bunun yanı sıra her meyve mükemmel bir &#8220;ambalaj&#8221;la kaplanmıştır; mandalina, portakal ya da muz, hepsi son derece güzel ve soyulması kolay ambalajlara sahiptirler.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Örneğin portakal son derece acı olabilirdi. Ya da bildiğimiz güzel tada sahip olurdu, ama çok kötü bir kokusu olabilirdi. Rengi de çamur rengi olabilirdi. Oysa her meyve olabilecek en güzel tad ve kokuya sahiptir ve bu tad ve kokuları topraktan elde ettikleri maddelerle üretmektedirler. Oysa toprak pek iyi kokmaz, tadı ise kötüdür. Ancak ağaç, bu çamur yığını içinden kendisine gerekli olan maddeleri özümsemekte, bunları kimyasal işlemlerden geçirerek tad ve kokular üretmektedir.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Burada ikinci bir nokta daha vardır: Ağacın iyi koku ve tad ürettiğini söylüyoruz, ama aslında olay daha da karmaşıktır. Çünkü &#8220;iyi koku&#8221; veya &#8220;iyi tad&#8221; gibi kavramlar insana ait kavramlardır ve ağaç kendi başına bir tad ya da kokunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilemez. Bunu bilmesi için, insanın sahip olduğu estetik kavramlara sahip olması gerekmektedir. İnsanın neden lezzet aldığını, hangi tadı beğendiğini, nasıl bir dil yapısına sahip olduğunu öğrenmesi gerekir. Bunları öğrendikten sonra ise, az önce söylediğimiz işi yapacak, yani çamurların içinden topladığı maddelerle mükemmel bir kimya olayı gerçekleştirecektir.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Ağacın inanılmaz yeteneği yalnızca koku, tad ya da renkle de sınırlı değildir. Bu tahta parçası insan vücudunun hangi vitaminlere ihtiyaç duyduğunu da bilir ve onları ürettiği meyvenin içine koyar. Hatta bu vitamin takviyesinin mevsimlere göre ayarlandığını görürüz: Kış aylarında ürün veren; portakal, mandalina, greyfurt gibi meyve türleri, yaz meyvelerine göre çok daha fazla C vitamini içerirler. Amaç, kışın soğuğuna karşı insanın ihtiyacı olan C vitamini açığını kapatmakt</strong>ır. </span></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 24px; color: #008080;"><strong>FOTOSENTEZ VE OKSİJEN</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2023 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image002.jpg" alt="" width="170" height="216" /></a></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Atmosferdeki oksijenin yaklaşık %30&#8217;u karadaki bitkiler tarafından üretilirken, geri kalan %70&#8217;lik bölüm denizlerde ve okyanuslarda bulunan ve fotosentez yapabilen bitkiler ve tek hücreli canlılar tarafından üretilir. Fotosentez denildiğinde çoğu insanın aklına sadece yeşil bitkiler gelir oysa okyanuslar da oksijen kaynağıdır. Burada dikkat çekici olan, karadaki yeşil örtüyü devamlı yok eden insanların oksijenin ana kaynağı olan okyanusları aynı hızla yok edememesidir. Allah&#8217;ın fotosentez yapan farklı canlıları yaratmış olması, bitip tükenmeyen bir enerji kaynağına sahip olmamızı sağlamıştır.</strong></span></p>
<p><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Biyolojik olarak ihtiyaç duyduğumuz bütün enerjiyi ya doğrudan ya da otçul hayvanlar yoluyla bitkilerden alırız. Güneş ışını saf enerji kaynağıdır; ancak ham olarak o kadar da kullanışlı bir enerji şekli değildir. Bu enerjiyi vücutta doğrudan kullanmak ya da depolamak mümkün değildir. Bu yüzden güneş enerjisinin farklı bir enerji türüne çevrilmesi gerekir. İşte fotosentez bunu yapar. Bu işlem yoluyla bitkiler, güneş enerjisini daha sonra kullanabilecekleri bir enerji şekline dönüştürürler. Fotosentez işlemi yapraklardaki &#8220;fotosentetik reaksiyon&#8221; merkezlerinde meydana gelir. Güneş enerjisi kullanılarak havadaki karbondioksit, nişastaya ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Biz de bu bitkilerle beslenerek enerji ihtiyacımızı karşılarız. Böyle kompleks bir işlem sonucunda tüm canlıların yaşamak için ihtiyaç duydukları besine sahip olmaları, bazı canlıların ihtiyaçlarının diğer canlıların atıkları ile aynı olması Allah&#8217;ın sonsuz ilminin ve aklının bir eseridir:<span style="color: #993366;">Ey insanlar, Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah&#8217;ın dışında bir başka yaratıcı var mı? O&#8217;ndan başka İlah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?&#8221; (Fatır Suresi, 3)</span></strong></span></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-family: 'andale mono', monospace; color: #008080; font-size: 24px;"><strong>Fotosentez ve Yaşam</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Arabanızın motoru güneş enerjisi ile çalışır. Jet uçakları güneş enerjisi sayesinde uçar. Siz de bu yazıyı okurken güneş enerjisi harcamaktasınız&#8230;Elbette biraz önceki ki satırları okuduğunuzda ilk aklınıza gelecek olan, arabanızın benzin ile çalıştığı, jet uçaklarının ise uçak yakıtı kullandıkları olacaktır. Bu yazıyı okumak için ihtiyacınız olan enerjiyi de Güneş&#8217;ten değil, en son öğünde yediğiniz besinlerden aldığınızı düşüneceksiniz. Oysa benzin de, yediğiniz besinler de, hatta yakacak olarak kullanılan odun ve kömür de fotosentezden elde edilen enerjiye sahiptirler. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2017 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image003.jpg" alt="" width="150" height="193" /></a>Nasıl mı? Bundan milyonlarca sene önce fotosentez yaparak güneş enerjisini bünyelerinde depolayan bitkiler ve bu bitkileri yiyen hayvanlar, toprağın derinliklerinde, yüksek basınç altında, milyonlarca sene bekledikten sonra bildiğimiz &#8220;petrol&#8221;ü meydana getirirler. Kömür ve doğalgaz da yine aynı şekilde oluşur. Kısacası fotosentez sayesinde bitkilerde depolanan güneş enerjisi milyonlarca yıl sonra insanların hizmetine bir başka yolla verilmiş olur. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Aynı şekilde yediğimiz besinlerden elde ettiğimiz enerji de, bitkilerin depoladıkları güneş enerjisinden başka bir şey değildir. Hayvansal gıdalardan elde ettiğimiz enerji de, yine o hayvanların bitkilerle beslenerek elde ettikleri enerjidir. Enerjinin kaynağı her zaman Güneş, bu enerjiyi insanın kullanacağı hale getiren sistem ise her zaman fotosentezdir. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Şaşırtıcı gelebilir ama günlük hayatımızda kullandığımız pek çok malzeme örneğin kağıt, pamuk ve diğer doğal liflerin neredeyse tamamı fotosentezle üretilen selülozdan oluşur. Hatta yün üretimi bile fotosentezle gelen enerjiye bağlıdır. Bütün bitkisel ve hayvansal ürünler ile petrol gibi organik maddelerden elde edilen sayısız yan ürünün kaynağı fotosentezle işlenen güneş enerjisidir.</strong></span></p>
<p><span style="color: #008000; font-size: 20px; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span class="style1">KOZALAKLI AĞAÇLAR</span></strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong><br />
</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Kozalaklı ağaçların şekilleri incelendiği zaman insanoğlunun mühendislik hesaplarıyla, kar yüküne karşı aldığı önlemin, ağaçlarda zaten alınmış olduğunu görürüz. Ağacın koni şeklinin oluşturduğu eğim, üzerine düşen karın kolaylıkla yere dökülmesini sağlar. Böylece ağacın üzerinde aşırı miktarda kar toplanmaz; ağaç dallarının kırılması önlenmiş olur. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Soğuk iklimlerde, kar yükünün dallar üzerinde meydana getireceği etkiyi hesaplayan, buna göre ağaç dallarının en ideal açı ile büyümelerini sağlayan, böylece kar yükünün etkisini en aza indiren akıl kime aittir?</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Ağaca mı? Toprağa mı? Yoksa şuursuz, kör tesadüflere mi? Elbette ağaca bu tasarımı veren, ağacı da, bitki hücrelerini de, toprağı da yoktan var eden Allah&#8217;tır.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong>Bu tasarımın bir başka harika yönü daha vardır. Söz konusu şekil yağan karın tümünün aşağı düşmesine izin vermez. Ağacın dalları için tehlikeye neden olmayacak miktarda karın dalların üzerinde kalmasına izin verir. Bu da başka bir amaca hizmet eder. Ağacın üzerinde az miktarda tutulan kar, ağacı soğuktan koruyan bir örtü görevi görür ve yapraklardan nemin dışarı çıkmasını azaltarak su kaybını önler.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong>Bitkiler bu çeşitlilik ve farklı yapılarıyla Yaratıcımız olan Allah&#8217;ın sonsuz ilim ve sanatını sergilerler. Bir ayette şöyle buyrulur: <span style="color: #993366;">&#8220;O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.&#8221; (Lokman Suresi, 10)</span></strong></span></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 24px; color: #008080;"><strong>TOHUMDAKİ ENGEL TANIMAYAN GÜÇ:FİLİZLENME</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohumların çok önemli bir özelliği vardır. Tohumlar ait oldukları bitkinin her dalına, her yaprağına, bu yaprakların sayısına, şekillerinin nasıl olacağına, kabuğunun ne renkte ve hangi kalınlıkta olacağına, besin ve su taşıyan borularının genişliğine, sayısına, bitkinin uzunluğuna, meyve verip vermeyeceğine, verecekse bu meyvelerin tatlarına, kokularına, şekillerine, renklerine dair bütün bilgilere sahiptirler.Tohumlar tüm bu bilgileri milyonlarca yıldır saklamakta ve sonraki nesillerine eksiksiz olarak aktarmaktadırlar. Bu mucizevi olaya yakından şahit olmak için evlerimizde bulunan sebzeleri, meyveleri ve çiçekleri incelememiz yeterlidir.</strong></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2022" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005.jpg" alt="" width="495" height="118" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005.jpg 495w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005-300x72.jpg 300w" sizes="(max-width: 495px) 100vw, 495px" /></a></strong></span></p>
<p align="center"><span style="color: #008080; font-size: 20px; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span class="style1">Toprağın yarılması</span></strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Başlı başına bir mucize olan tohumun yeryüzüne çıkışı filizlenme ile olur. Filizlenme ufacık bir tohum tanesinin toprağı yarması demektir. Tohumun, üzerindeki ağır toprak kütlesini yararak filiz vermesi, insanın üzerindeki yüzlerce kiloluk bir örtüyü hiç zorlanmadan delip geçmesine benzer. Peki tohumun bu mucizevi kalkışı nasıl gerçekleşir? Ufacık bir tohum toprağı yaracak kuvveti nereden bulur?Olgunlaşan bir tohum hemen filizlenmez. Tohumun filizlenmesi için uygun sıcaklık, nem ve oksijen gibi pek çok faktörün birarada bulunması gerekmektedir. Bu şartlar biraraya geldiğinde, uyku halindeki tohum canlanmaya başlar.Bir tohumun filizlenmesi için öncelikle suya ihtiyacı vardır. Çünkü olgun tohumlardaki metabolizmanın aktif hale gelmesi, yani büyüme işleminin başlayabilmesi için hücrede sulu bir ortamın olması gerekir. Bu ihtiyaç tohumların ıslanması ile karşılanır. Tohumdaki metabolizmanın harekete geçmesi ile birlikte kök ve filiz de büyür ve hücre bölünmesi başlar. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Bu aşamada ise mutlaka oksijene ihtiyaç vardır. Tohum, oksijenli solunumla enerji ve ısı üretimine başlar. Çünkü yeni oluşan bitkinin büyüyebilmesi için enerjiye ihtiyaç vardır. Fakat tohumun henüz kökleri yoktur. Dolayısıyla topraktaki mineralleri alacak durumda değildir. Peki bu durumda tohum, büyümesi için gereken besini nasıl bulmaktadır?</strong></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2018" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006.jpg" alt="" width="400" height="126" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006.jpg 400w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006-300x95.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></strong></span></p>
<p align="center"><span style="font-size: 24px; color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span class="style1">Tohumun İçindeki Mucizevi Besin Deposu </span></strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Henüz kök salmamış olan tohum topraktaki minarelleri alamaz. Herşeyi kusursuzca yaratan Allah, tohumun içine kökleri gelişene kadar onu besleyecek bir besin deposu yerleştirmiştir. Bu besin deposu tohumun bütün ihtiyaçlarını karşılar. Tohumlar bir bitki olarak kendi besinlerini üretir hale gelinceye kadar, bünyelerindeki bu yedek besinleri kullanırlar.</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohum filizlenmeden önce uyku halindedir. Tohumun uyku halinde kalmasını sağlayan bazı bitki hormonlarıdır. Tohum ıslatıldığında, embriyo hücrelerinde bulunan enzimler faaliyete geçerek yeni bir hormon salgılamaya başlarlar. Bu hormon uyku durumuna son verir ve büyüme enzimleri faaliyete geçer. Tohumun içinde şeker üretilir ve böylece tohumun filizlenmesi için gereken enerji sağlanmış olur. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image007.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-2019 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image007.jpg" alt="" width="284" height="227" /></a>İnsanlar bir tohumu toprağa attıklarında genellikle bütün bu detaylı gelişmelerden hiç haberdar olmazlar. Birkaç gün sonra o tohumun filizlenmesine ve yavaş yavaş bir bitki haline dönüşmesine doğal bir süreç olarak bakarlar. Oysa bir tohumun filizlenmesi için oldukça hassas işlemlerin büyük bir uyum içerisinde gerçekleşmesi gerekir. Ağırlığı &#8220;gram&#8221;larla ifade edilebilen bir tohum, üzerindeki kilolarca ağırlıktaki toprağı delerek yukarı çıkarken hiç zorlanmaz. Tohumun tek amacı toprağın üstüne çıkıp ışığa ulaşmaktır. Çimlenmeye başlayan bitkiler incecik gövdeleriyle sanki üzerlerinde toprağın ağırlığı yokmuşçasına rahatlıkla gün ışığına doğru yönelirler. Tohumdan çıkan her uzantı nereye gitmesi gerektiğini bilir. Filizler toprağın üstüne, güneşe doğru ilerlerken, kökler de toprağın derinliklerine doğru yol alarak topraktaki mineralleri toplamaya koyulurlar.</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohumdaki bu kararlılık ve kendisinden beklenmeyecek derecedeki kuvvet, alemleri yaratan, üstün güç sahibi Allah&#8217;ın eseridir.<span style="color: #993366;">&#8220;Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.&#8221; (Vakıa Suresi, 63-65)</span></strong></span></p>
<p class="style1"><span style="font-size: 24px; color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>ANEMON BİTKİLERİ VE BALIKLARI</strong></span></p>
<table class=" aligncenter" style="width: 733px;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 731px;"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2020" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image008.jpg" alt="" width="200" height="179" /></a></strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong>Tek bir Anemon bitkisi tüm hayatı boyunca Anemon balıklarını tehlikelerden korumak için yeterli olmaktadır. Bu ortaklık balığa peşindeki avcılardan korunma imkanı sağlar. Buna karşılık olarak da Anemon bitkisi, balığın ardında bıraktığı yiyecek parçalarından faydalanır. Bu canlıları birbirine uyumlu yaratan Allah&#8217;tır</strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Anemon bitkileri duyargalarının üzerinde bulunan çok sayıdaki yakıcı kapsül, kendilerine herhangi bir şey dokunduğu veya sürtündüğü anda hemen açılır ve etkisi çok güçlü olan bir zehir salgılar. Bu, çoğu zaman zehiri alan canlının felç olarak ölmesine sebebiyet verecek kadar güçlü bir sıvıdır. Anemon bitkilerinin etki etmediği canlılar da vardır. Örneğin Anemon balıkları, Anemon bitkilerinin yakıcı kapsüllerinin arasında yaşayabilen nadir canlılardandır. Anemon balıklarının üzerinde bulunan &#8220;saydam madde&#8221; bitkideki bu yakıcı kapsülleri durdurabilecek niteliktedir. Bitkiye yaklaşan balık, gövdesini yavaş yavaş Anemonlar&#8217;a değdirmeye başlar.</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Üzerindeki saydam madde sayesinde zehirden çok fazla etkilenmeyen anemon balığının amacı yakıcı kapsüllerin üzerinde patlamasını sağlamaktır. Anemon balığı birkaç denemenin sonunda zehire bağışıklık kazanır ve bitkinin dokunaçlarının arasına yerleşir. Yeni doğan ve Anemon bitkilerine karşı hiçbir bağışıklığı bulunmayan balıklar da, diğerlerinin geçtiği aşamalardan tTek bir Anemon bitkisi tüm hayatı boyunca Anemon balıklarını tehlikelerden korumak için yeterli olmaktadır. Bu ortaklık balığa peşindeki avcılardan korunma imkanı sağlar. Buna karşılık olarak da Anemon bitkisi, balığın ardında bıraktığı yiyecek parçalarından faydalanır. Bu canlıları birbirine uyumlu yaratan Allah&#8217;tırek tek geçer. Anemon balıkları bu denemeleri tesadüfen yapmaya karar vermiş olsalayı neler olurdu? İlk seferde ya da daha sonraki denemelerinde balık patlatacağı kapsül sayısını tutturamayacağı için fazla zehir alıp ölürdü. Oysa böyle olmamıştır. İlk ortaya çıktıklarından beri Anemon bitkileri ve balıkları birlikte kusursuz bir uyum içinde yaşamaktadır.</strong></span></p>
<p>&nbsp;<br />
<a name="mikro"></a><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2029 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image001.jpg" alt="" width="250" height="196" /></a></p>
<p align="left">&#8220;Evet, yalnızım” dediğiniz anda aslında oldukça fazla sayıda canlı ile berabersiniz. Vücudunuzda sizinle birlikte yaşayan ve sizi sürekli olarak koruyan kimi zaman da hastalanmanıza neden olan bakteriler, oturduğunuz koltuktan halınıza, soluduğunuz havaya kadar her yere yayılmış durumdaki akarlar, mutfağınızda birkaç gündür dışarıda beklettiğiniz yiyeceklerde üremeye başlayan küf ve mantarlar… Bunların hepsi kendi yaşam şekilleri, beslenme sistemleri ve çeşitli özellikleri ile apayrı bir alem oluştururlar.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>BAKTERİLERDEKİ TASARIM</strong></span></p>
<p align="left">Bakteriler gözle görülemezler ancak özel hücre yapıları sayesinde her türlü koşula dayanıklıdır.<br />
Bakteriler, bitkilerden ve hayvanlardan farklı olarak hızlı çoğalan ve biyokimyasal etkileri bakımından canlılar aleminin dengesini sağlamada çok büyük önem taşıyan bir grubu oluştururlar. Hemen hemen her yerde yaşayabilirler, bu nedenle de herhangi bir tür organizmadan çok daha fazla sayıdadırlar. Bu canlılar dünyanın en fazla sayıdaki üyeleridir. Tüm ekosistem bakterilerin faaliyetlerine bağlıdır ve bakteriler insan yaşamını da pek çok şekilde etkilemektedirler.</p>
<p align="left">Günümüz teknolojisini bile çaresiz bırakan bir çeşitlilikleri vardır. Kimi zaman oksijeni bol ortamları tercih ederler, kimi zaman da oksijensiz toprak altında yaşayabilirler. Bir kısmı besinini fotosentez yolu ile sağlarken, bir kısmı da organik maddeleri ayrıştırarak enerji elde ederler. Birbirlerinin aynı olduğu düşünülen bakterilerin bile metabolizmaları incelendiğinde bunların aslında birbirlerinden farklı türler oldukları anlaşılmaktadır.<br />
Bakteriler, canlılar aleminde &#8220;prokaryotlar&#8221; olarak adlandırılırlar. Sahip oldukları tek hücre içinde bir çekirdek ve serbest şekilde dolaşan bilgi bankaları -DNA- bulunmaktadır. Oldukça kompleks bir yapıda hücre zarına ve ribozoma sahiptirler. Yeryüzündeki tüm canlıların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir.<br />
B</p>
<p align="left">akteriler oldukça yüksek veya düşük sıcaklıklara uyum sağlayabilmekte, toprak altına girebilmekte, havada uçabilmekte, kimyasalların içinde ve okyanusun dibinde yaşayabilmekte ve hatta radyasyona karşı dayanıklı hale gelebilmektedirler.</p>
<table border="0" width="170" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2030" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image002.jpg" alt="" width="170" height="142" /></a><br />
Henüz mikroorganizmaların yapısına açıklama getiremeyen evrimciler, bu canlıların yapılarında bulunan estetik görünüme hiçbir anlam veremezler.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Uygun koşullarda bakteriler her 10-30 dakika içinde, sayılarını iki misli arttırırlar. Tek bir bakterinin sayısı önce ikiye, sonra dörde, daha sonra sekize çıkarak çoğalır ve bu işlem bu şekilde devam eder. Bakterilerin bazı çeşitleri –271oC soğuktan ve birkaç saat içinde -190oC dereceden artı 25oC’a geçiş yapan hızlı sıcaklık değişimlerinden etkilenmezler. Bazı türler ise insan için öldürücü olan dozun 2000 kat üzerinde olan bir atom radyasyonuna bile dayanabilmektedir. Bazıları çeşitli hastalıklara neden olurken, bazıları insan ve bitki metabolizmasının yararlı bir üyesi olarak bulunmak zorundadır. (Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 3. Cilt, sf. 1237-1238 – 2000 KAT RADYASYON)</p>
<p class="style1">KENDİLERİNİ ŞARTLARA GÖRE AYARLAYABİLEN MİKROORGANİZMALAR</p>
<p align="left">Bakterilerin kendi nesillerini devam ettirebilmek için çok büyük fedakarlıklar yapmaları, gerektiğinde kendi hayatlarını tehlikeye atmaları ve tüm zor koşullara rağmen hayatta kalabilmek için kompleks sistemler geliştirebilecek özelliklere sahip olmaları yaratılmış olduklarının delillerindendir.<br />
Bakteriler biçimce çok değişiktirler ve yaşadıkları ortama göre bir görünüm edinirler. Bir çoğunun “spor” denen dirençli biçimleri vardır ve bu biçime girdiklerinde aşırı sıcağa, soğuğa veya kuraklığa dayanabilirler. Bazı bakterileri yok etmenin güçlüğü bundan doğmaktadır. Peki sporlanma dediğimiz şey ne demektir?</p>
<div align="left">
<table border="0" width="150" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2031" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image003.jpg" alt="" width="150" height="102" /></a><br />
3400 yıl önce yapılmış olan Mısır&#8217;daki Luksor Tapınağının dış cephe tuğlalarında ve 720 milyon yıllık kaya tuzu bloklarında sporlanmış halde canlı bakterilere rastlanmıştır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Türlerine göre farklı koşullarda yaşayabilen bakteriler, koşullar bozulunca bölünmeye başlarlar. Normal şartlarda bu bölünme sonucunda ana hücreden kalıtsal özellikleri tamamen aynı olan iki yavru hücre meydana gelir. Ancak, koşullar bozulduğunda ya da besin azaldığında vazgeçilen ilk şey bu &#8220;aynılık&#8221; olur. Bir başka deyişle bakteri, şartların güçleştiğini fark ederek bir karar verir ve soyunu devam ettirmek için önlem alır. İkiye bölünme yine gerçekleşir, ama bu kez birbirine eşit olmayan iki hücre meydana gelir. Bu eşitsizliğin nedeni hücrelerden sadece bir tanesinin yaşayacak olmasıdır. Bunlardan büyük olan ana hücredir ve adeta bir koruyucu gibi küçük “kardeşini” içine alır. 10 saat süresince tüm enerjisini kullanarak onu besler ve küçük hücrenin korunmasına yardım edecek olan özel bir protein kılıfının oluşmasını sağlar. Böylece, ikiye bölünen parçalardan birinin içinde gelişen bakteri dayanıklı ve kendini koruyabilen nitelikteki bireyleri oluşturur. Diğeri ise koruyucu özelliklerini diğer kardeşine vererek ölür ve koruyucu bir kılıf haline gelir. İşte meydana gelen bu dayanıklı yapıya &#8220;spor&#8221; adı verilir. Dolayısıyla bakteriler, normal bölünmelerinin dışında, sporlar yoluyla dünyanın her yerine kolayca yayılırlar.</p>
<p class="style1" align="center"><strong>Milyonlarca Yıl Yaşayabilen Bakteriler</strong></p>
</div>
<p align="left">Söz konusu sporlanma işlemi mikroorganizmaların neredeyse tümü tarafından gerçekleştirilen bir korunma şeklidir. Bu canlıların bazıları koşullar uygunsuz bir hale geldiğinde sporlanma yöntemini kullanarak buharlaşma yoluyla havaya yükselir ve bulutların arasında korunma altına alınmayı tercih ederler. Atmosfer, yayılmak veya korunmak isteyen oldukça fazla sayıda küçük canlı spor barındırmaktadır. Kuru ve soğuk havalarda gökyüzünde kalan bu organizmalar bulutların arasında yaşadıkları bu süre içinde adeta uykudadırlar. Bulutların meydana getirdiği yağmurlarla yeryüzüne inerler. Yere dönüşlerinde artık eskisinden farklı bölgelere ulaşıp yeni bir koloni meydana getirebilirler. Bulutlar, aslında nesillerdir orada yaşayan, beslenen, nefes alan, hayatta kalabilmek için çeşitli koşullara uyum sağlayan canlı küçük mikroorganizmalarla doludur. Bakteriler bu canlıların en tedbirli olanlarıdır. Yerden kristalleşerek buharlaşan hava içinde yukarı doğru yükselirken beraberlerinde metan, fosfat, karbon, sülfür dioksit ve diğer besleyici bileşik depolarını, yani besinlerini de götürürler.<br />
Sporlanma adındaki bu şuurlu işlemi gerçekleştirdiklerinde bakteriler çok çeşitli ortamlara rahatça girebilir ve geniş alanlara yayılabilirler. Nitekim, radyoaktif uranyum madenlerinde bile canlı bakteriler bulunmaktadır. 3400 yıl önce yapılmış olan Mısır’daki Luksor tapınağının dış cephe tuğlalarında canlı bakterilere rastlandığı gibi, 200 milyon ve 320 milyon yıllık, hatta 720 milyon yıllık kaya tuzu bloklarında canlı bakteriler bulunmuştur. 20.000 metre yükseklikte bile bakterilere rastlanmıştır. En şaşırtıcı örnek ise çam ağacı reçinesi içinde yakalanmış ve bugüne kadar korunmuş 25 milyon yıllık bir arı fosilinin içinden çıkan bakteri sporlarıdır. Laboratuvarda steril koşullar altında çıkarılan bu sporlar, kültüre alınmışlar ve böylelikle bakteriler oldukça uzun bir aradan sonra yeniden gelişmeye ve üremeye başlamışlardır.</p>
<p><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">OKSİJEN SAĞLAYAN MUCİZEVİ TEK HÜCRELİLER:ALGLER(SU YOSUNLARI)</span></strong></span></p>
<p align="left">Bazı canlılar içlerinde porfirinli halkalar bulunan pigmentlere sahiptirler. Bu halkanın özelliği etrafındaki elektronların serbestçe hareket edebiliyor olmasıdır. İşte bu nedenle söz konusu halka kolaylıkla elektron kazanabilir veya kaybedebilir. Dolayısıyla bu halka etrafındaki ışığı ve enerjiyi hemen yakalayabilir. Yeryüzüne gelen güneş ışığı da bu pigmentin kendisine çekebildiği enerjilerden biridir. Güneşin enerjisini yakalayan ve kendi bünyesine alabilen bu pigmente “klorofil” deriz. Eğer bir canlı “klorofile” sahipse, bu canlı “fotosentez” yapabilir.</p>
<table border="0" width="200" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image005.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2032" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image005.jpg" alt="" width="200" height="161" /></a><br />
Algler, klorofil içeren yeşil ve mavi-yeşil renkte ya da kahverengi ve kırmızı olabilmektedirler.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Fotosentezi ne insanlar ne de hayvanlar gerçekleştirebilirler. Bu canlılar, klorofilden yoksundurlar. Bu işlem laboratuvarlarda da yapay olarak gerçekleştirilemez. Klorofilde meydana gelen işlemler ve bu pigmentin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır.</p>
<p align="left">Bu mikroskobik canlılar, fotosentez işlemi ile kendi enerjilerini karşılarken yeryüzünün de büyük bir gereksinimine cevap verirler. %30 oranında karbondioksit gazını içlerine çeker ve gezegenin %70’lik oksijen ihtiyacını karşılarlar. Ayrıca canlı türlerinin %70’i için besin sağlarlar. Bu canlılar, sadece fotosentez yapabilecekleri bir mekanizmaya değil, bedenlerine aldıkları güneş ışığını vücutlarının ışık göremeyen kısımlarına taşımalarını sağlayan özel bölmelere ve mekanizmalara da sahiptirler.</p>
<p align="left">Bu mikro canlılar kendileri için yaratılmış olan mikroskobik bir fabrika ile ekolojik sistemin en önemli gereksinimlerini karşılarlar; oksijen ve besin. Şimdi mikro dünyanın bu kapsamlı işlevlere sahip elemanlarından en önemlisini, yani algleri daha yakından inceleyelim: Algler sığ sularda yaygın olarak bulunan organizmalardır ve güneş ışığı gören her su yüzeyinde yaşayabilirler. Alg hücresi, renkli ve renksiz kısım olarak iki bölümden oluşur. Renksiz kısımda DNA ve bazı alglerde çekirdek bulunurken, bu bölümü çevreleyen renkli kısımda RNA ve renk veren çeşitli pigmentler bulunmaktadır.</p>
<p align="left">Algler içinde bulundukları suyun organik maddelerini büyük miktarda arttırırlar. Bu yolla suda yaşayan organizmaların besinlerini artırmaktadırlar. Dolayısıyla alglerin bulunduğu sular son derece verimli ve diğer canlıların yaşaması için oldukça elverişlidir. Algler aynı zamanda suların yenilenmesi açısından da temizleyici bir rol oynarlar. Suda yaşayan hayvanlara besin olur, onlar için besin üretirler.</p>
<p class="style1">VİRÜSLER</p>
<table style="width: 543px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 537px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2033" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image006.jpg" alt="" width="158" height="171" /></a><br />
Eğer evrenin başlangıcından beri saniyede bir virüs pinpon topunun içine atılıyor olsa idi, şu an ancak topun yarısı dolmuş olurdu.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Mikroskobik canlılar olan virüsler insan vücudunun en büyük düşmanlarıdır. Virüs, insan vücudundaki herhangi bir hücreyi seçer ve onu kendisi için bir sığınak olarak kullanır, burada çoğalır ve kimi zaman ölüme yol açan tahribatta bulunabilir. Bir virüs, proteinden bir kabuk ve kabuğun içinde kendisine ait bilgileri içeren genetik şifrelerden (DNA ve/veya RNA) ibarettir. Tek başına hayat belirtisi gösteren bir fonksiyonu veya organeli yoktur. Enerji üretebilecek veya protein sentezleyebilecek bir sistemi yoktur. Dolayısıyla bu önemli işlevleri yerine getirebilecek canlı bir hücrenin varlığına muhtaçtır. İşte bu nedenle bir virüs milyonlarca yıl hiç bozulmadan ve hiçbir hayat belirtisi göstermeden olduğu yerde kalabilir. Uzun süre bekledikten sonra bir organizma ile karşılaştığında hemen canlanır ve hareketlenir.</p>
<p>Virüsü harekete geçirmek için tek gereken şey içine girip enfeksiyona uğratabileceği savunmasız bir hücrenin sıcaklığı ve nemidir. Bu hücrenin içine yerleştiğinde bazen bir saat içinde kendini 100 kez çoğaltabilir. Bazen bir yıl içinde 20 milyon insanı öldürecek şekilde yeni bir şekle bürünebilir .</p>
<p class="style1" align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>AKARLAR</strong></span></p>
<table style="width: 299px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 293px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image007.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2034" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image007.gif" alt="" width="329" height="148" /></a><br />
Evlerde, özellikle de halılarda yaşayan akarlar.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Akar ya da mayt olarak adlandırdığımız canlı, herhangi bir böcekten daha farklı özellikler taşımayan, son derece detaylı ve kompleks bir yapıya sahip olan, ama buna rağmen yine de ancak mikroskopla fark edilebilen bir mikro canlıdır. Yaşadığımız evin her yanında, yattığımız yatakta, yerdeki halıda, soluduğumuz havada kısacası yaşamımızı geçirdiğimiz her yerde bulunmaktadır. 5 ile 50 mikron arası boyutlarında olan bu canlıları çıplak gözle göremeyiz.</p>
<p>Bu canlılar ölü deri hücreleri ve kabukları ile beslenirler. Bu nedenle insanların yaşadığı ortamlarda bulunur ve insan aktiviteleri ile çevreye yayılır, hareket ederler. Beslenme malzemelerinin toplandığı yerler ise genellikle yataklar, minderler, mobilyalar ve halılardır.<br />
Normal şartlarda bu ilginç görünüşlü varlıkları görüp fark edebilmeyi istemezsiniz. Çevrenizde o kadar fazla sayıdadırlar ki, yattığınız yatakta bile, ne kadar temiz olursa olsun, ortalama 10,000 tane akar bulunmaktadır. Bu canlılar ürettikleri proteine karşı alerjiniz olmadığınız sürece size zarar vermezler; ısırmaz, sokmaz, hastalık bulaştırmazlar.<br />
Ancak bazı canlılar için zararlıdırlar. Öyle ki, parazit olarak içinde yaşadığı bir arı topluluğunu, arıların üstteki ölü derilerini delerek ve vücut sularını emerek ortadan kaldırabilirler. Bunun gibi pek çok böcek, hayvan ve bitkiye zarar verebilirler. Böcek akarları, böceğin ölümüne veya hastalanmasına sebep olurlar ama aynı zamanda meydana getirdikleri atıklarla toprağın verimini büyük ölçüde artırırlar. Bazıları ise birtakım canlıların asalaklarıdır. Bazı hayvanların kulak kanallarında, akciğerlerinde ve bağırsaklarında yaşarlar. Dolayısıyla akarlar farklı ortamlarda ve insan dışında farklı canlılarla da yaşayabilirler. Everest Dağı’nın 5,000 metre yükseklikteki yamaçlarında yaşayabildikleri gibi, Kuzey Pasifik Okyanusunun 5,200 metre derinliklerinde de yaşayabilmektedirler. Bunun dışında akarlar kaplıcalar, mağaralar, çöller ve tundralar da dahil olmak üzere pek çok yerde bulunabilirler. 10 metre derinlikteki madenlerde, soğuk ve termik kaynaklarda 500oC kadar yüksek ısıya sahip olan yer altı sularında, havuz ve göllerde yaşayabilirler. Farklı ortamlarda yaşayabilen bu farklı türlerinin sayısının 500,000’den fazla olduğu hesaplanmıştır.</p>
<p align="left">Akarlar su içmezler ama havadan ve ortamdan aldıkları nemi emerler. Bu nedenle bulundukları çevredeki nem onlar için önemlidir. %70-80 gibi oldukça yüksek orandaki nemden yaklaşık 27oC sıcaklıktan hoşlanırlar.<br />
Allah; dünyanın düzenini çok ince ve hassas dengelerle kurmuş, küçücük bir mikroorganizmayı koskoca bir yaşamın sebebi kılmıştır. Bunun tek nedeni, insanın karşısında apaçık duran bu yaratılış delilini görebilmesi, etrafında kendisine sunulmuş olanlar ve güç yetiremedikleri karşısındaki acizliğini ve Allah’a olan muhtaçlığını fark edebilmesi ve Allah’ı takdir etmesidir. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur:<br />
<strong>“İşte Rabbiniz olan Allah budur. O&#8217;ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısı&#8217;dır, öyleyse O&#8217;na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir.” (En’am Suresi, 102)</strong></p>
<p class="style1"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>DİATOMLAR</strong></span></p>
<table style="width: 403px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 397px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2035" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image008.jpg" alt="" width="150" height="147" /></a><br />
Sadece bir hücre zarı ve kloroplasttan oluşan tek hücreli bir canlının adeta bir kimya laboratuvarı gibi çalışması ve müthiş bir sanat sergilemesi inananları hayran, evrimcileri ise çaresiz bırakan çok önemli bir gerçektir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Diatomlar mikroskobik bitkisel alglerdir. En büyükleri 1 milimetre çapında olan bu minik canlılardan 1 cm3 deniz suyunda, yaklaşık 10 bin tane bulunur. Okyanuslardaki canlı organizmaların %90’ını oluşturmalarına rağmen diatomların tümü suda yaşamaz. Bazıları toprak üstünde, yosunlara tutunarak ağaçlarda ve hatta yeteri kadar nem olduğunda tuğla duvarlarda bile yaşayabilir. Bu canlılar için ışık, su, karbondioksit ve gerekli besinlerin olduğu her yer üremek için uygundur.</p>
<p>Yeryüzündeki hemen hemen tüm canlılar, hayatlarını bir anlamda diatomlara borçludurlar. Çünkü yaptıkları fotosentez sayesinde soluduğumuz oksijenin bir kısmını diatomlar üretir. Bu mucizevi mikroskobik canlılar oldukça detaylı bir mekanizmaya sahiptir. Üzerlerinde çok sayıda gözenek vardır. Bu gözenekler besinlerin içeriye girmesine ve gaz değişimi yapmalarına olanak sağlar. Diatomlar oksijen üreten mikro fabrikalar gibi çalışır. Trilyonlarca diatom, bu gaz değişimi sonunda kendi ihtiyaçlarının çok üzerinde oksijen üreterek atmosferdeki oksijen oranına son derece önemli bir katkıda bulunmuş olur.<br />
Bunun yanı sıra denizlerdeki besin zinciri içerisinde de çok önemli bir rol oynarlar. Diatomlar hayvansal planktonları oluşturan küçük canlıların temel besin kaynaklarıdır. Hayvansal planktonlar da daha büyük türler için besin kaynağı olan ringa gibi balıklar tarafından tüketilir. Örneğin oldukça büyük bir canlı olan kambur balina gibi canlılar diatomlarla beslenir. Bir balinanın birkaç saat tok kalabilmesi için birkaç yüz milyar diatom gereklidir.<br />
Diatomların en etkileyici özellikleri ise kendi inşa ettikleri kabuklarıdır. Diatomlar mükemmel mimarlardır. Silisyum içeren kabukları serttir ve muntazam ve son derece simetrik bir görünümleri vardır. Diatomların kendileri için inşa ettikleri bu evler, bazen parıldayan bir kozalağı, bazen bir spirali, bazen de ışıldayan kristal bir avizeyi andırır. İlginç olan ise, yirmi beş binden fazla diatom türü olmasına rağmen hiçbirinin kabuğunun bir diğerine benzememesidir. Tıpkı bir kar tanesinin diğerine benzememesi gibi diatomların görünümleri de birbirlerinden farklıdır.</p>
<p align="left">Diatomların üzerinde bulunan ve besinlerin içeriye girmesine ve gaz değişimine olanak sağlayan gözenekler de üzerlerinde taşıdıkları bu mimari yapıyı inceltir. Sonuçta bu canlıların görünümleri, son derece hassas açılara sahip mükemmel bir matematik ve tasarım harikası olarak karşımıza çıkar. Bu canlının sadece 25 mikron çapında olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. 25 mikron ise yaklaşık bir toplu iğne başı kadardır. Bir insanın 25 mikronluk bir alanda böylesine kusursuz bir estetik harikası meydana getirebilmesi neredeyse imkansızdır.</p>
<p align="left">Diatomlarla ilgili dikkat çeken ikinci planlama özelliği ise, üremeleri sırasında ortaya çıkar. Diatomlar inanılmaz hızlarda, bazıları sekiz hatta dört saatte bir bölünerek ürerler. Bu nedenle 10 gün içerisinde bir diatom 1 milyar ayrı birey haline gelebilir. Bu canlıların üreme hızları da özellikle oksijen ürettikleri için son derece önemlidir. Üreme hızlarındaki en küçük bir durağanlık kuşkusuz bu önemli oksijen kaynağının büyük ölçüde azalması anlamına gelecektir. Bu da canlılık için tehdit oluşturabilecek bir durumdur. Ancak Allah’ın yarattığı canlılar üzerindeki rahmetinin ve merhametinin bir tecellisi olarak bu canlılar mutlaka ihtiyaç olan zamanlarda ihtiyaç olan miktarlarda ürer ve yeryüzündeki hassas ekolojik dengeyi sabit tutarlar.</p>
<p align="left">Diatomların kendi besinleri de insanlık için önem taşımaktadır. Bu canlılar fotosentez sayesinde ürettikleri minik yağ parçacıkları şeklindeki besinlerini hücrelerinin içerisinde saklarlar. Bu minik yağ parçacıkları zamanla biraraya gelir, jeolojik ve biyolojik kuvvetlerin de etkisiyle petrol yataklarının oluşmasına neden olur. Bugün kullandığımız petrolün çok büyük bir bölümü tarih öncesi denizlerde ölen diatomlar oluşturmuştur.</p>
<p align="center"><strong><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;">BAKTERİ DNA SINDAKİ DELİLLER</span></strong></p>
<p align="left">Bakteri, sahip olduğu yüzlerce değişik özelliğin yanı sıra üstün yaratılışı sergileyen bir DNA’ya sahiptir. Bilinen en küçük bakteri olan theta-x-174’ün DNA’sında 5.375 nükleotid bulunmaktadır. Normal boyutlardaki bir bakteride ise nükleotid sayısı 3 milyon kadardır. Kodlanmış bu bilgiler, bakterinin yaşaması için gereklidir ve bunlarda meydana gelebilecek en küçük bir değişiklik bile bakterinin ölmesine neden olacaktır.</p>
<p align="left">Yüz milyon sayfalık bu bilgi 2-3 mikron büyüklüğündeki bakterinin içinde bulunan DNA’da mevcuttur. 2-3 mikron büyüklüğündeki bu hücrenin içinde bilgi taşıyan bu sarmalın uzunluğu ise 1400 mikrondur. Burada 1 mikronun, 0,001 mm. gibi çok küçük bir birim olduğunu unutmamak gerekir. Özel bir dizayn ile bu müthiş bilgi zinciri, kendisinden binlerce kat küçük bir organizmanın içine sığdırılmıştır. Bu yaratılış harikasının içinde gerçekleşen işlemler ise mükemmel bir organizasyon ve şuurlu bir birlikteliği gösterir. Konuyla ilgili olarak Antropolog Loren Eiseley şu açıklamada bulunmaktadır: “En basit olarak kabul ettiğimiz hücrenin içindeki fizyo-kimyasal organizasyonun detaylarını kavramak bizim kapasitemizi aşmaktadır.” (Loren Eiseley, The Immense Journey, 1957, sf.206 )</p>
<table style="width: 344px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr style="height: 239.438px;">
<td style="height: 239.438px; width: 338px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image009.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2036" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image009.jpg" alt="" width="286" height="120" /></a><br />
Escherichia coli bakterisinin tek bir kromozomunda 5.000 gen bulunmaktadır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Şunu tekrar belirtmekte yarar vardır: Bu derece yüklü bir bilgi, sadece “tek bir” hücrenin yaşaması için gereklidir. Bakterilerin, dünyanın her yanına yayılmış organizmalar olduğu düşünüldüğünde, böylesine bir bilginin her bir bakteri hücresinde aynı özen ve sıralama ile var olduğunu bilmek oldukça hayret vericidir.<br />
Bakteriler çoğalmak için çeşitli mekanizmalar kullanırlar. Bu süreçte, ikiye bölünerek, spor haline gelerek veya eşeyli olarak üreyebilirler. Bu çoğalma işlemi de, bakterinin ne kadar kompleks bir yapıya sahip olduğunun diğer bir delilini teşkil eder. Bakteri hücresi bölünmeden önce kromatin adı verilen yapı bölünür ve yavru hücreler 30 dakika içinde tam büyüklüğe ulaşarak yeniden bölünmek için hazır olurlar. Bakteriyel hücre bölünmesi sırasında akıllıca tasarlanmış bir sistem devrededir. Bu tasarım sırasında meydana gelen DNA kopyalanması ve hücre bölünmesi, indirgenemez kompleksliğe bir örnektir. Yani sistemin çalışabilmesi için, sistemi oluşturan bütün parçaların aynı anda ve eksiksiz olarak birarada bulunmaları gerekmektedir. Böyle bir durumda evrim teorisinin temel iddiası olan kademeli ve tesadüfi gelişim fikri, geçersiz bir hale gelmekte ve çürümektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu kompleks sistemin, tahmin edilenden çok daha karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p class="style1" align="center">KÜFLER,MAYALAR,LİKENLERDEKİ DELİLLER</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Bir Mantar Çeşidi: Küfler </strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image010.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2037 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image010.gif" alt="" width="149" height="108" /></a>Küfler tek bir çekirdeğe sahip tek hücreli mantarlardır. Bölünerek çoğalan bu canlılarda, bölünen her parça yine küfün kendi içinde gelişir ve gruplaşarak bir koloni haline gelir. Genellikle küf hücreleri bakterilerden büyüktür ve yumurta biçimindedirler. Bir hayvan hücresinde bulunan organellerin çoğuna sahiptirler.</p>
<p>Küfler, tıpkı bakteriler gibi uygun koşullarda hızla gelişerek insan sağlığını tehdit edici bir duruma gelirler. Bu organizmaların bazıları da gıdalarda toksin adı verilen ve insan ve hayvanlarda zehirlenmelere yol açan zehirli maddeler üretirler. Hatta bu maddelerin bazıları kanser yapıcı etkiye sahiptir. Küfler bakterilere kıyasla daha az besin öğesine ihtiyaç duyan ve gelişebildikleri koşullar açısından da düşünüldüğünde daha kötü şartlarda gelişebilen mikroorganizmalar oldukları için çoğu ortamda üreme olanakları bakterilere kıyasla daha fazladır.<br />
Küfler etrafta buldukları organik artıklarla beslendikleri gibi, canlı mikroorganizmaları da besin olarak kullanabilirler. Örneğin bir beyaz küf olan Entomophtorales, toprağın altındaki sularda yaşayan amiplerle beslenir. Çevresinde dolaşan bir amip gördüğü zaman, dokunaçlarıyla onu yakalayarak tüm hücre içini emer, geriye sadece zarını bırakır. Küfler bu yönleriyle etobur özellik de göstermektedirler.<br />
Ancak küfler, elbette sadece zarar verici organizmalar değildirler. Bu canlılar çok geniş alanlarda kullanılabilmekte ve besinlerin üretilmesinden ilaçların yapımına kadar çok yönlü olarak insanlara hizmet vermektedirler. Küfler birtakım organik asitlerin, bağışıklık sistemini bastırıcı ilaçlar da dahil olmak üzere bazı ilaçların ve penisilin gibi çeşitli antibiyotiklerin yapımında kullanılmaktadırlar. Küflerin bu alandaki faydaları büyük önem taşımaktadır. Tek hücreli mantarlar olan küfler sahip oldukları özellikleriyle birlikte elbette ki tesadüfen ortaya çıkmamışlar, Allah&#8217;ın yaratmasıyla var olmuşlardır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Fermentasyonla Besin Üreten Mayalar </strong></span></p>
<p align="left">Mayalar küre, oval ve silindir biçiminde olan tek hücreli mantarlardır. Büyüklükleri 7-17 mikrondur. Dolayısıyla bir gram mayada yaklaşık olarak 15 milyon bağımsız hücre bulunmaktadır. Yaklaşık 600 bilinen maya türü bulunmaktadır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Mantar ve Alglerin Ortak Yaşam Ürünleri: Likenler </strong></span></p>
<p align="left">Bazı mantarlar alglerle ortak yaşarlar. Bu birleşimden meydana gelen yeni canlıya ise &#8220;liken&#8221; adı verilir. Likeni meydana getiren iki canlı da karşılıklı olarak birbirlerinden fayda elde etmektedirler. Mantar, algin gerçekleştirdiği fotosentez işlemi sonucunda besin elde ederken, alg de mantarın kendisine sağladığı su ve mineral sayesinde kurumaktan korunmakta ve kendisi için emin bir yerde yaşamını sürdürmektedir.</p>
<table border="0" width="250" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image011.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2038" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image011.gif" alt="" width="250" height="234" /></a><br />
Mantar ve alglerin ortak yaşam ürünü olan likenler.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">İki mikroorganizmanın birleşerek meydana getirdiği bu yeni canlı, mineralleri genellikle havadan ve yağmur sularından alır. Canlı, havanın toksik etkisine karşı güçlü değildir, bu nedenle sadece hava kirliliğinin olmadığı yerlerde yaşayabilir. Ancak bir likenin yaşaması için sıcaklık çok büyük bir fark oluşturmaz. Likenler, tropik bölgelerde yaşayabildikleri gibi soğuk kutup bölgelerinde de yaşayabilirler.</p>
<p align="left">Ağaç gövdeleri, dağ tepeleri ve çıplak kayalıklar likenlerin genel olarak yaşadıkları yerlerdir. Bu canlılar kayalıkları istila eden son derece önemli organizmalardır. Likenler toprağın meydana gelişinde oldukça önemli bir rol oynarlar. Burada mantarlara özgü ayrıştırıcı özellik son derece önemlidir. Liken, mantarın bu özelliğini kullanarak kayanın üzerini yavaş yavaş ayrıştırır ve kayanın rüzgar ve yağmur ile parçalara ayrılmasına neden olur. Likenlerin bazıları oldukça sert kayaları bile çözebilecek bir güce sahiptir Bu güç sayesinde parçalara ayrılan kaya, ufalanarak toprağın meydana gelmesini sağlamaktadır. Böylesine ince bir ayrıştırmayı doğada gerçekleştirebilecek başka bir canlı daha yoktur.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">DEMİR KAYNAĞI BAKTERİLER</span></strong></span></p>
<p align="left">Fotosentez yapıp dünyadaki yaşama büyük oranda katkıda bulunan, bedenimizi koruyan, yeryüzünün en önemli yaşam döngüsünü meydana getiren, ama tüm bu faaliyetlerine rağmen gözle görülemeyen bu varlıkların kusursuz yaratılışlarındaki üstün akıl ve sanatı sergileyecek başka önemli özellikleri de vardır. Örneğin yeryüzündeki demir yataklarının, hatta bedenimizdeki demirin kaynağı da bakterilerdir.</p>
<p align="left">Bazı bakteriler suyun içinde erimiş olarak bulunan demiri sudan ayırma yeteneğine sahiptirler. Bu canlılar, okyanuslarda çözünen demir moleküllerini bu şekilde tüketirler ve bunları kendi vücutlarında yoğunlaştırırlar. Bakterilerin vücudunda yoğunlaşan demir daha sonra okyanus tabanında demir yatakları şekline gelir. Bunlar yüz milyonlarca yıl boyunca dağlara doğru itilir ve buralarda büyük demir yataklarını meydana getirirler. Bu demir yataklarının kazılması ile önemli miktarda demir molekülü havaya karışır. Biz ise farkında olmadan görünmeyen bu demir tozlarını soluruz. Vücudumuza giren bu moleküller bedenimiz için son derece önemlidirler.Vücudumuza küçük demir molekülleri girdiği için kırmızı kan hücrelerimizin demir taşıyan hemoglobin çekirdeği iliğimizi, yani vücudumuzda dolaşan kanın kaynağını meydana getirir.</p>
<p align="left">Bakterilerin bu kimyasal etkileri ile oluşan yeraltı kaynağı sadece demir ile sınırlı değildir. Yeryüzünün en önemli ihtiyaçlarından biri olan petrol de büyük ölçüde bakterilerin ürünüdür. Fermantasyon işleminden hatırlanacağı gibi oksijensiz solunum yapan bakteriler enerjilerini etraftaki organik bileşikleri parçalayarak elde ederler. Söz konusu bakterilerin bu özellikleri, toprak altında milyonlarca yıl önce meydana gelen birikimlerin petrole dönüşmesine yol açmıştır. Bu canlıların petrol üretebilmeleri için bulundukları ortamda oksijenin tükenmesi, sıcaklığın 150 derecenin altına düşmesi ve basıncın birkaç milyon yıl sürmesi gerekmektedir. &#8220;Bakterinin petrol oluşumu sağlaması&#8221; kulağa şaşırtıcı gelebilir. Gerçekten de şaşırtıcıdır, çünkü bu akıllı mikro canlıların uzun yıllar boyunca hiç durmadan böyle bir faaliyette bulunmaları, aslında sadece insanların yararına çalışmak üzere yaratıldıklarının bir delilidir. Mikroorganizmaların sağladıkları faydalar, eksikliğinde acze düşeceğimiz türden hayati ihtiyaçlarımızı karşılamaya yöneliktir.</p>
<p align="left">Son günlerde okyanusların tabanında yapılan araştırmalar, bakteriler hakkında, bilinmeyen bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Bilindiği gibi bakteriler fotosentez, nitrojen sabitlemesi ve fermantasyon yoluyla besin zincirinin temel halkasını oluştururlar. Okyanusun 300 metre altında yapılan araştırmalar, bakterilerin görevlerinin bu işlemlerle sınırlı olmadığını gösteren delilleri gün ışığına çıkardı. Yeni keşfedilen ve okyanusun yüzlerce metre altında, taban ortamında yaşayan ve buradaki kayaları yiyen bakterilerin, buradaki canlılığın korunması için temel besin işlevi gördüğü anlaşıldı&#8230;</p>
<p align="left">Bakteriler aynı zamanda yaz boyunca göllerin içindeki canlıların ihtiyacı olan mineral ve besinleri hazırlamakla da sorumludurlar. Göllerde kış boyunca neredeyse ölü olan bitki ve hayvanların yazın tekrar canlanırken ihtiyaç duyacakları tüm besin ve mineraller kışın bakterilerin yaptığı faaliyetler ile sağlanır. Kış boyu bakteriler, suyun dibine çöken organik atıkları yani hayvan ve bitki ölülerini ve artıkları ayrıştırarak minerallere dönüştürürler. Böylelikle bakterilerin içinde bulundukları göller temizlenir. Yapılan bu ayrıştırma işleminde aynı zamanda gölün dibinde çeşitli mineraller de birikmiştir. Böylelikle canlılar baharda uyandıklarında besinlerini de hazır olarak bulurlar. Bakteriler sayesinde hem bulundukları ortamda bir &#8220;bahar temizliği&#8221; yapılmış hem de yazın yeniden canlanan doğa için yeterli miktarda besin hazırlanmıştır. Yarattığı tüm canlılara hesapsız rızık veren Allah, gölde yaşayan birbirinden farklı özelliklere sahip birbirlerinden farklı türdeki sayısız canlı için de bakterileri sebep kılmıştır. Ne bakterilerin başka canlılara sağladıkları bu faydadan haberleri vardır ne de yazın hareketlenen su canlıları, besinlerin kendilerine nereden geldiğini araştırırlar. Onlar sadece kendilerini yaratan Allah&#8217;a teslim olmuşlardır.</p>
<h1 style="text-align: center;"><a name="ozet"></a><span style="color: #993366;"><strong>Allah&#8217;ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri ÖZET</strong></span></h1>
<p>&nbsp;<br />
İmkân Delili:<em> İmkân, bir şeyin olması ile olmamasının eşit ihtimale sahip olması demektir. </em>Günlük konuşmalarımızda da <em>&#8220;mümkün&#8221;</em> derken olabilir de olmayabilir de manasını kast ederiz. Yaratılmış olan her varlık bize şu gerçeği haykırır: <em>Benim olmamla olmamam eşit idi. Şu an ben varsam, var olmamı yoklukta kalmama tercih eden biri var demektir. O ise ancak Allah&#8217;tır. </em><br />
Hudus Delili: <em>Hudus, sonradan olma demektir.</em> Hudusun en büyük delili değişmedir. Bir varlıkta değişme varsa, bu hareketin bir ilk noktası olacaktır. İşte o noktadan önce o şey varlık sahasına çıkmamıştı. Henüz yoklukta iken var olmayı kendi kendine irade edemeyeceğine ve buna güç yetiremeyeceğine göre, bu var oluş Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmiş demektir. Maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi hadiseler, bu varlık aleminin bir başlangıcı olduğunu gösteriyor.<br />
San&#8217;at: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta, ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser şu özelliklere sahiptir:</p>
<ul>
<li><em> Büyük sanat değeri taşır.<br />
• Çok kıymetlidir.<br />
• Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır.<br />
• Çok sayıda olmaktadır.<br />
• Karışık ve çeşit çeşittir.<br />
• Devamlıdır.</em></li>
</ul>
<p>Halbuki, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san&#8217;at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelebilir!..<br />
Devir ve Teselsülün Muhal olması: Devrin muhal olduğu şu misalle açıklanıyor. Bir yumurtayı tavuğun yaptığını iddia eden adama soruyorsunuz. <em>Tavuğu kim yaptı? </em>Buna karşılık onun çıktığı yumurtayı gösteriyor. Buna göre tavuğu aradan çıkardığımızda yumurta yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise muhaldir. Teselsül ise, bir şeyin silsile hâlinde ta ilk noktasına kadar gidip o ilk varlığı kimin yaptığını sormak suretiyle Allah’ın varlığını ispat metodudur. Yani bu meyveyi şu ağaç yaptı, o bir önceki meyveden oldu, o da bir önceki ağaçtan. Böylece ilk ağaca yahut ilk meyveye kadar varıyor ve soruyoruz: <em>Bunu kim yarattı?.. </em><br />
Kur&#8217;an yolu devir ve teselsülden çok farklıdır. <em>&#8220;Yumurtayı kim yaptı?&#8221;</em> yahut <em>&#8220;Meyveyi kim yaptı?&#8221;</em> sorusunun cevabı, doğrudan doğruya, “Allah yarattı.” diye cevap verilir.<br />
İlim, irade, şefkat, merhamet kavramlarından bir nasibi olmayan, insanı tanımayan, hikmetten, sanattan anlamayan bu sebeplerin (tavuğun ve ağacın) sonucun yaratılmasında hiçbir tesirleri olmadığı ispat edilir. Böylece devir yahut teselsül deliline gerek duyulmaz.<br />
Hikmet ve Gaye Delili: Her varlıkta kendisine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda takip edildiği göze çarpmakta ve hiçbir şeyde gayesizlik, manasızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşahede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde ne bitki ve hayvanat dünyasında ne de eşya ve hadiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin. Öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah&#8217;a isnat etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz.<br />
Yardımlaşma Delili: Yağmurun toprağın imdadına, güneşin gözlerin yardımına koşmalarından, ta havanın kanı temizlemesine kadar, bu alem bir yardımlaşma hareketiyle âdeta dolup taşmaktadır. Bu yardımlaşmayı yapan taraflar birbirlerini tanımamakta, bilmemektedirler. Öyle ise bu merhametli icraatı sebeplere vermek mümkün değildir.<br />
Temizlik: Kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddüsismiyle müsemma bir Zat&#8217;ı (c.c.) anlatmaktadır. Toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar; rüzgâr, yağmur ve kar; denizlerde buzullar ve balıklar; gezegenimizde atmosfer, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler, hep Kuddüsisminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zat-ı Mukaddes&#8217;i göstermektedir.<br />
Simalar: Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine birebir benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün, milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk&#8217;ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilandır.<br />
Fıtrat ve Vicdan Delili: Allah&#8217;ı tanımanın sayılamayacak kadar çok delil ve işaretleri insanın yaratılışında, fıtratında mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek: İnsan fıtratı ve vicdanı her nimetin mutlaka şükür istediğini bilir. Bir peygambere kavuşmuş ve hidayete ermişse şükrünü Allah&#8217;a yapar. Aksi hâlde batıl mâbutlara tapar. Bu tapma insan vicdanın insanı zorlamasıyla gerçekleşir.<br />
<em>Güzelliği takdir hissi de insan fıtratında mevcuttur.</em> Sergiler, fuarlar bu his ile gerçekleşir. İnsan bu yaratılışının gereği olarak, şu sema yüzünde sergilenen yıldızları, zemin yüzünde boy gösteren çiçekleri, ağaçları, ormanları dolduran ceylanları, aslanları, denizlerde kaynaşan balıkları seyretmek ve onlardaki İlâhî sanatın mükemmelliğini takdir etmek durumundadır.<br />
Tarih: <em>Dinler tarihi şahittir ki, insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. </em>Batıl, hatta gülünç dahi olsa, hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. İnsan fıtratına inanma duygusunu Allah koymuştur ve insan O’na (Allah’a) inanmakla mükelleftir.<br />
Kur&#8217;an: Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Kelamullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığını da ispat eder durumdadır. Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğuna dair yüzlerce delil vardır. Bunlar, Kur’an ile alakalı İslam kaynaklarında en ince teferruatına kadar mevcuttur. Bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle &#8220;Allah vardır.&#8221; derler.<br />
Peygamberler: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri&#8217;nin (a.s.m) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de yine Cenab-ı Hakk&#8217;ı anlatan delillere dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid;yani Allah&#8217;ın varlık ve birliğini ilan etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda, Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığına da delil olmaktadır. Bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle &#8220;Allah vardır ve birdir.&#8221; demektedir&#8230;<br />
&nbsp;<br />
<strong>Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri</strong><br />
Bütün semavî dinlerin temelini Allah&#8217;ın varlığına inanmak oluşturur. &#8220;Tevhid dini&#8221; olan İslâm&#8217;ın en önemli esası da Allah&#8217;ın varlık ve birliğine iman etmektir. O&#8217;nun varlığını ve birliğini gösteren pek çok deliller vardır. Bu delillerin en büyük dört tanesi şunlardır: Birincisi, şu muhteşem evren ve içindeki her biri birer sanat harikası olan varlıklardır. İkincisi, başta Kur&#8217;ân olarak bütün semavî kitaplardır. Üçüncüsü, başta son peygamber Hazret-i Muhammed (sav) olmak üzere bütün peygamberlerdir. Dördüncüsü, her insanın kalbinde bulunan vicdandır. Kim bu dört kaynağa dikkatlice baksa ve onlardan gelen sese kulak verse, kendini yaratan Rabbini bulur ve tanır. Mesela, vicdanının sesini dinlese &#8220;Muhakkak seni ve her şeyi yaratan, sonsuz kudret ve merhamet sahibi yüce bir yaratıcı var.&#8221; dediğini ve ona olan ihtiyacını işitir.<br />
<strong><br />
KÂİNATTAKİ DELİL</strong><br />
Şimdi bu delillerin en büyüğü olan evrenden ve içindekilerden yola çıkarak bazı örnekler üzerinde duralım: Her insan bilir ki bir bina ustasız yapılamaz. Bir okul müdürsüz, bir şehir valisiz olamaz. Öyleyse şu koca evren de bir ustası olmadan kendiliğinden meydana gelemez. Bir idarecisi ve hâkimi olmadan düzenini devam ettiremez. Demek ki bu kâinatı yoktan var eden büyük bir ustası, düzen ve dengesini bozulmaktan koruyan bir hâkimi vardır. O da Rabbimiz olan Yüce Allah&#8217;tır.<br />
CANLILARDAKİ DELİL<br />
Çevremizde gördüğümüz bütün varlıklar, gâyet mükemmel ve kusursuz yaratılışlara sahiptirler. Özellikle her bir canlı, son derece hassas ölçülerle, iç içe geçen karmaşık sistemlerle ve pek çok harika sanatlarla donatılmış olarak meydana gelirler. Basit, cansız bir hapın üretilmesi için bile ölçülerini tam olarak tutturmak gerekir. Tesadüfler sonucu bir tek aspirin oluşabilir mi? Bir ölçüp tartan olmadan, içindeki malzemeler kendiliklerinden bir araya gelebilirler mi? Madem bir tek aspirin dahi kendiliğinden ortaya çıkamaz, öyleyse ondan çok daha hassas ölçülere, çok daha güzel sanatlara sahip ve üstelik canlı olan menekşe gibi bir çiçek nasıl kendiliğinden ortaya çıkabilir? Öyle güzel bir sanat sadece çok yüce bir sanatkârın eseri olabilir. Kendiliğinden olamaz.<br />
HÜCRELERDEKİ DELİL<br />
Canlıların temel yapı taşları olan hücrelerde öyle büyük bir düzen vardır ki en büyük ve en modern fabrikalarda bulunmaz. Acaba akıl sahibi bir insan, bir kumaş fabrikasının kendiliğinden bütün tezgâhlarıyla beraber ortaya çıkıp kumaş üretmeye başladığını kabul edebilir mi? En basit bir fabrikanın tesadüflerle kurulabileceğini kabul etmeyen bir akıl, milyonlarla küçük parçacıklardan oluşan bir hücrenin kendiliğinden ortaya çıkabileceğini hiç kabul edemez. Bir bilim adamı, bir hücrenin tesadüfen ortaya çıkma olasılığını anlatmak için bunun, bir hurda yığınına kasırga isabet etmesi sonucunda bir Boeing 747 uçağının oluşmasından hiç bir farkı olmadığını belirtmiştir. Demek ki küçücük bir yaratılış mucizesi olan hücrenin ortaya çıkması ancak Allah&#8217;ın sonsuz ilim ve kudretiyle olabilir.<br />
İNSAN VÜCUDUNDAKİ DELİL<br />
İnsan vücudunun yaratılışındaki kusursuzluk da Allah&#8217;ın varlığını çok açık bir şekilde gösterir. Bedenimizin bütün hücreleri ve organları çok karmaşık bir ilişkiler ağı içerisinde, olağan üstü bir uyumla çalışmaktadır. Vücudumuzda bu faaliyetler olup dururken, bütün bu olanlardan bizim neredeyse hiç haberimiz olmaz. İnsanların çok basit bir taklidi olan bir robotun kendiliğinden veya bir süreç içerisinde tesadüfen oluşabileceğine hiç kimse ihtimal verir mi? Elbette vermez. Öyleyse sağlıklı düşünebilen bir insan aklı, en güzel bir sanat olan kendi vücudunun tesadüflerle ortaya çıkacağına ve fonksiyonlarını tesadüflerle yerine getirebileceğine hiç ihtimal veremez. Yüce Rabbimiz de Kur&#8217;ânda, &#8220;Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?&#8221; (İnfitar Sûresi, 6-8) gibi âyetlerle insanı Allah&#8217;ın yarattığı konusunda bizleri ikaz ediyor. İnsan vücuduna diğer bütün canlı varlıkları kıyaslayabiliriz. Hepsi de son derece kusursuz ve karmaşık yaratılışlarıyla sonsuz bir ilim, kudret ve irade sahibi yaratıcının varlığını gösterirler. &#8220;&#8230;Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutmuş olmasın&#8230;&#8221; (Hud Sûresi, 56. âyet) gibi âyetler bütün canlıları O&#8217;nun yarattığını ve O&#8217;nun idaresi altında olduğunu ifade ediyorlar.<br />
ATOMLARDAKİ DELİL<br />
Bütün varlıklar atomlardan oluşurlar. Her bir atomda çok harika bir sanat, mükemmel bir yapılış ve müthiş bir enerji vardır. Merkezindeki çekirdek ve etrafında dönen elektronlarıyla sanki küçük bir güneş sistemi gibidir. Bu kadar harika özellikler o kadar küçük bir alana sıkıştırılmıştır ki en gelişmiş elektron mikroskoplarıyla bile tam olarak görülemez. Bu kadar mükemmel ve küçücük bir sanat, hiç tesadüfen ortaya çıkabilir mi? Tesadüflerden, güzel sanatlar ve harika eserler değil ancak dağılma ve bozulma meydana gelir. Öyleyse kâinatın küçücük bir modeli gibi olan atomları her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah yaratmıştır. Üstelik bütün evren, adeta atomlardan oluşan büyük bir deniz gibidir. Öyleyse bir atomu kim yaratmış ise bütün evreni de o yaratmıştır. Bütün her şeyi Allah&#8217;ın yarattığını anlatan bir Kur&#8217;ân âyeti şöyledir: &#8220;&#8230;O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.&#8221; (Furkan Sûresi, 2. âyet)<br />
HAYATTAKİ DELİL<br />
Allah&#8217;ın varlığının en büyük bir delili de hayattır. Şu dünyada yaşayan bütün canlılar, hava, su, toprak gibi bazı temel maddelerle yaratılırlar. Özellikle dünyada hayat başlamadan önce bu maddelerde herhangi bir canlılık da yoktu. Tamamen cansız, bu toprak ve su gibi maddelerdeki elementlerin bir araya gelmesi ile oluşan canlı varlıklar hayatı nereden almaktadırlar? Üstelik hayatla beraber gelen sevmek, nefret etmek, görmek, duymak gibi pek çok duygu ve hisler de o maddelerde yoktur. Şu halde bütün âlemdeki sanatların en değerlisi olan hayat gibi bir mucize, ancak ezelî bir hayata sahip olan yüce Allah&#8217;ın yaratmasıyla ortaya çıkabilir. O cansız maddelerden gelmiş olamaz. Bu konuda bir Kur&#8217;an âyeti şöyle der: &#8220;O, size hayat veren, sonra sizi öldürecek, daha sonra da diriltecek olandır&#8230;&#8221; (Hac Sûresi, 66. âyet)<br />
DÜNYADAKİ DELİL<br />
İçinde yaşadığımız dünyada kurulu sisteme baktığımızda onu hayata en uygun bir şekilde düzenleyen bir yaratıcının varlığını fark ederiz. Çünkü etrafımızı dikkatle gözlediğimiz zaman harika bir sistemin kurulmuş olduğunu görürüz. Dünyanın güneş ve kendi ekseni etrafında dönmesi, dört mevsimin art arda gelmesi, gece gündüzün değişmesi, yağmurların yağması, rüzgârların esmesi, canlıların yeryüzünde çoğalması ve beslenmesi gibi çok büyük ve karmaşık olaylar tam bir düzen içerisinde devam eder.<br />
Bununla birlikte dünya, her şeyiyle hayata hizmet edecek şekilde yaratılmıştır. Karalarıyla denizleriyle, dağları ve ırmaklarıyla canlılara en uygun şekildedir. Güneşe olan uzaklığı en ideal mesafededir. Daha yakın veya daha uzak olsa idi dünyada yaşamak mümkün olmazdı. Kendi etrafında ve güneşin etrafında çok büyük hızlarla döndüğü halde üstünde yaşayanları hiç sarsmaz. Bu hâliyle, sanki büyük bir gemi gibi, uzay boşluğu içinde milyarlarca yolcusu ile birlikte seyahat eder. Üstelik bu yolcuların besinleri dışarıdan alınarak depolanmaz. Her şey o gemi içinde yetiştirilip ikram edilir. Çok büyük bir gemiyi içinde bu şekilde yolcularıyla ve ziyafet sofraları kurulmuş bir halde görsek ne düşünürüz? Bu geminin tesadüfen, bir fırtına sonucu uçuşan maddelerin bir araya gelmesiyle oluştuğuna ve içindekilerin de her nasılsa orada kendiliklerinden ortaya çıktıklarına kimse ihtimal verir mi?<br />
İşte dünya en büyük ve en modern gemilerden çok daha büyük ve çok daha hassas ölçülerle yaratılmıştır. Böyle bir gemi elbette sonsuz kudret ve maharet sahibi bir sanatkâr olan Allah&#8217;ın yaratması ile ortaya çıkabilir. Dünya üzerinde görünen Allah&#8217;ın varlık delillerine bir Kur&#8217;an âyeti şöyle işaret eder: &#8220;O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah&#8217;ın varlığını gösteren) deliller vardır.&#8221; (Râd Sûresi, 3. âyet)<br />
KÂİNATIN BAŞLANGICINDAKİ DELİL<br />
Bu kâinat ve içindeki her varlık sonradan meydana gelmiş, yoktan yaratılmıştır. Günümüzde bu gerçek, fen bilimlerince de doğrulanmaktadır. Astronominin tespitlerine göre, bu evren, sıfır noktasında iken büyük bir patlama ile ortaya çıkmıştır. Bu patlama sonrasında oldukça düzenli, hassas dengelere sahip galaksiler, yıldızlar, gezegenler meydana gelmiştir. Bilim adamları bu ilk patlamanın rastgele bir savrulma olamayacağını, aksine bir programa dayalı düzenli bir açılıp genişleme olması gerektiğini söylüyorlar. Çünkü rastgele bir patlamadan böyle harika sanatlarla dolu bir evren ortaya çıkamazdı. Hiçbir şey yokluktan kendiliğinden çıkıp var olamaz. Madem bu âlemin bir başlangıcı vardır. O halde, başlangıcı olmayan ezelî bir yaratıcıya muhtaçtır. O da, Kur&#8217;ân&#8217;ın bize tanıttığı, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah&#8217;tır. O, büyük patlama ile kâinatı yoktan var etmiştir. Allahu Teâlâ, Kur&#8217;ân&#8217;da kâinatı bizzat yarattığına ve genişlettiğine şöyle işaret eder: &#8220;Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.&#8221; (Zariyat Sûresi, 47. âyet)<br />
Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, &#8220;&#8230;Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için (Allah&#8217;ın varlığını gösteren) deliller vardır.&#8221; (Rad Sûresi, 4. âyet) gibi çok âyetler bizleri yaratılmışlar hakkında düşünüp ibret almaya davet ederler. Allah&#8217;ın sanatlarını görüp onlar üzerinde düşünmek akıl sahibi insanlar için hem büyük bir şeref, hem büyük bir görevdir. Bunun farkında olan insan, Allah&#8217;ın kendisine ihsan ettiği akıl ile bir binaya bakıp ustasını gördüğü gibi, yaratılmışlara bakarak da Yaratıcıyı bulabilir.<br />
HER ŞEYİ YARATAN ALLAH&#8217;TIR<br />
Etrafımızdaki varlıkları dikkatle gözden geçirdiğimizde zerrelerden yıldızlara kadar, küçük büyük her şeyde bir ölçüyü, plan ve programı görürüz. Her nereye bakarsak gizli bir kudretin atomlara, hücre yapılarına, canlılara hatta yıldızlara varıncaya kadar ölçüp, biçtiğini, ona göre dikkatlice yaratıp düzen verdiğini anlarız. Bütün evren, adeta büyük bir canlı organizma gibidir. Bütün parçaları mükemmel ölçülerle birbirini tamamlayan kompleks bir yapıda ve muhteşem bir sanat eseri olarak yaratılmıştır. Buna işaretle yüce Allah Kur&#8217;ân&#8217;da: &#8220;Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık&#8221; (Kamer Sûresi, 49. âyet) buyurmaktadır.<br />
Madem bu evren bütünüyle onun bir sanat eseridir ve iç içe geçen pek çok varlıklar ve düzenlerle mükemmel bir şekilde yönetilmektedir. O halde içindeki en küçük bir atomu ve atomların birleşmesiyle oluşan bir canlıyı da yaratan odur. Bir tek atomu yaratan Allah olduğu gibi; tuğlaları atomlarla örülmüş şu kâinat binasını yaratan da O&#8217;dur. Çünkü bütünü yaratan kim ise bütünün parçalarını yaratan da odur. Demek ki, atomu yaratan ve ona düzen veren kim ise, yıldızları yaratan ve aralarına dengeyi koyan da elbette odur.<br />
Yeryüzündeki bütün canlılar hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşurlar. Hücrelerde ise öyle bir sanat, öyle karmaşık bir yapı ve o kadar hassas ölçüler vardır ki bütün insanlık toplansalar tek bir hücreyi yapamazlar. Bütün mahlûkların en akıllıları ve en kabiliyetlileri olan insanların yapmaktan aciz kaldıkları bir işi her halde kör tesadüfler veya bilinçsiz tabiat kanunları yapamaz. Öyleyse her bir hücreyi sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan Allah&#8217;tan başkası yaratmış olamaz. O halde, bir hücreyi kim yaratmış ise onlardan oluşan bir canlıyı da hatta bütün canlıları da o yaratmıştır. Çünkü bütün canlılar hücrelerden oluşmaktadır. Bu gerçeği bir Kur&#8217;ân âyeti şöyle ifade eder: &#8220;Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, onun varlığının delillerindendir&#8230;&#8221; (Şûrâ Sûresi, 29. âyet)<br />
Bilindiği gibi, bir yerin idaresine birden fazla karışan olsa, orası karışır ve düzen bozulur. Hâlbuki evrende, evrenin büyüklüğü nispetinde çok hassas ölçülerle kurulmuş bir düzen var. Hatta iç içe geçerek birbirini tamamlayan sonsuz sayıda düzenler var. Eğer ikinci bir el karışsaydı her şey karmakarışık olur, düzen alt üst olurdu.<br />
Acaba böyle büyük bir evreni yaratan ve bu kadar hassas ve mükemmel bir düzeni kuran bir kudretin yardımcı veya ortağa ihtiyacı olur mu? Farz-ı muhal eğer ikinci bir el karışacak olsa o çok hassas düzen mutlaka bozulurdu. Demek oluyor ki; düzenin varlığı, Allah&#8217;ın sonsuz ilim ve kudretini gösterdiği gibi, bu düzenin mükemmel olarak devamı da başka hiçbir elin karışmadığını gösterir. Bunun içindir ki, Güneş milyonlarca senedir aynı özellikleriyle dünyamızın lambası ve sobası olmaya devam ediyor. Dünya uzaydaki yörüngesinden sapmıyor. Hayat bütün güzellikleri ile sürüyor. Bir âyet meali bahsettiğimiz hakikate şöyle işaret eder: &#8220;Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu&#8230;&#8221;<br />
(Enbiya Sûresi, 22. âyet)<br />
Bütün canlıların kâinatın bir özeti şeklinde yaratılmış olması da her şeyin yaratıcısının Allah olduğunun önemli delillerinden biridir. Şöyle ki: Bir kitabın özetini çıkaracaksanız, mutlaka bütün kitabı okumalısınız. Kitabın bütününü bilmeden güzel bir özet çıkarmanız mümkün değildir. Bir kimsenin bir kitabın mükemmel bir özetini çıkarması o kitabı tam manasıyla bildiğini gösterir. Mesela, çekirdek ağacın mükemmel bir özetidir. Ağacın bütün özellikleri bilinmeden çekirdeğin yapılması da mümkün değildir. Ağacı kim yaratmış ise çekirdeği de muhakkak o yaratmıştır. Bununla beraber bütün kâinatı bilmeyen ağacı da yapamaz. Çünkü bir ağaç bütün diğer canlılar gibi, şu kâinatın bir özüdür ve bütün kâinatla alakası vardır. Örnek olarak ağaçta kullanılan maddelerin hepsi şu evrenden hassas ölçülerle süzülerek toplanmıştır. Ayrıca güneşle, atmosferle, bulut ve yağmurla, kış ve yazla çok ince ve önemli ilişkileri, alış verişleri vardır. Öyleyse kâinatı her yönden bilmeyen biri ağacı yaratamaz. Ağacı bütün özellikleriyle bilmeyen biri çekirdeği yaratamaz.<br />
Bütün bunlar tüm evrenin bütün varlıklarıyla birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu ve en büyük şey gibi en küçük şeyin de tek bir Allah tarafından yaratıldığını göstermektedir. Kur&#8217;ân bu gerçeği şöyle ifade eder: &#8220;Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur&#8230;&#8221; (Bakara Sûresi, 163. âyet)<br />
HAYATI VEREN ALLAH&#8217;TIR<br />
Allah&#8217;ın yarattığı şu evrene dikkatle baktığımızda ilâhî sanatların en büyüklerinin canlı varlıklar olduğunu görürüz. Her bir canlı, hücrelerin alt birimlerinden başlayarak milyarlarca karmaşık sistemlerin organize bir şekilde iç içe geçmesiyle oluşmuştur. Bu da bize o canlının kendiliğinden veya tesadüfen ortaya çıkmadığını, aksine sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Allah tarafından<br />
yaratıldığını gösterir.<br />
Üstelik canlılar sahip oldukları hayatı Allah&#8217;tan başka hiç bir yerden almış olamazlar. Çünkü onların yapımında kullanılan toprak su gibi maddelerin hiç birinde hayat yoktur. Öyleyse hayatı veren yalnızca her şeyi yaratan Allah olabilir.<br />
Allah, hayatı kudretinin en büyük mucizesi olarak yaratmıştır. Elbette bu en değerli ve en nazik sanatının çabucak bozulup dağılmasına müsaade etmez. Bu kıymetli sanatın devamını, canlıların rızıklarını temin ederek ve onları koruyucu bazı sistemlerle donatarak sağlar.<br />
Bütün canlılar, kendilerine lazım olan gıdaları kolayca elde edebilecek bir ortamda yaratılırlar. Hayatımız için en gerekli şey olan hava, her tarafımızı sarmıştır. Bütün yeryüzü su kaynaklarıyla donatılmıştır. Topraktan yetişen her türlü besinler canlıların istifadesine sunulmuştur. Bunun yanı sıra bu gıdalara ulaşıp istifade etmelerini sağlayacak organlar verilmiştir.<br />
Bütün bu şefkat ve merhamet dolu düzenler elbette kendiliğinden oluşmuş değildir. Aksine her canlıya hayat veren, onların ihtiyaçlarını gören ve sonsuz merhamet sahibi yüce Allah tarafından kurulmuştur. Allah&#8217;ın her canlıyı rızıklandırıp yaşattığına dair çok âyetlerden birisi şöyledir: &#8220;Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyeceklerini temin edemezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır&#8230;&#8221; (Ankebut Sûresi, 60.âyet)<br />
Bundan başka her canlıya, hayatının devamı için kendisini koruyabilecek bazı cihazlar verilmiştir. Daha dünyaya gelmeden mükemmel bir korunma ve savunma sistemiyle donatılarak gönderilirler. Meselâ hayvanlar kendilerine verilen, boynuz, pençe, gaga gibi silahlarla hayatlarını korurlar. Vücudumuzdaki lenf sistemi, mikroplara karşı bir savunma mekanizmasıdır. Beynimiz, önümüze çıkacak bütün zararlara karşı önlem alabilecek en kıymetli bir organımızdır. Refleks denilen bir sistemle canlılar kendilerini, düşünmeye bile gerek kalmadan koruma altına alırlar. Meselâ küçük bir çocuğun yere düşerken anîden ellerini yere koyması ve bu şekilde başını çarpmaktan koruması, hayatını kurtaran bir refleks hareketidir. Ölüm korkusu bile hayatın korunmasına hizmet eder. Eğer bu his olmasaydı, canlılar, hayatlarına mal olacak yanlışlıklara kolayca düşerlerdi.<br />
Canlıları yaratan ve rızıklar vererek yaşatanın Allah olduğu, bir âyette şöyle ifade edilmektedir. &#8220;Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır&#8230;&#8221; (Rum Sûresi, 40. âyet) Başka bir âyette ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;De ki: &#8220;Size göklerden ve yerden kim rızık verir?&#8221; De ki: &#8220;Allah&#8230;&#8221; (Sebe Sûresi, 24. âyet)<br />
Özetle, canlılara hayatlarını kim verdiyse, her çeşit gıdalarla besleyerek onları yaşatan da O&#8217;dur.<br />
&#8220;O&#8217;ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Yaşatır, öldürür&#8230;&#8221;(Duhan Sûresi, 8. âyet)<br />
ALLAH HER AN GÖZETENDİR<br />
Yüce Rabbimizin güzel isimlerinden biri de Basîr&#8217;dir. Yani O her şeyi görendir. Evrendeki denge, bütün varlıkları her an gördüğünün en büyük delilidir. Şu âlem bir an olsun O&#8217;nun kontrolünden çıksa, muhakkak her şey bir kaos içine düşer ve düzen alt üst olur. Çünkü bu büyük ve karmaşık dengenin sürmesi her an Allah&#8217;ın görüp gözetmesi sayesinde olabilir. Kendiliğinden olamaz<br />
Basîr olduğu için bütün varlıklar her an O&#8217;nun gözetimi ve koruması altındadırlar. Allah&#8217;ın güzel isimlerinden olan ve her şeyi gözetip takip eden manasına gelen Rakib; ve koruyup kollayan manasına gelen Hafiz isimleri de bu manayı ifade ederler.<br />
Kâinata baktığımızda her şeyin bir düzen üzere devam ettiğini, işlerin yolundan çıkıp dengenin bozulmadığını görüyoruz. Yıldızlar dökülüp dağılmıyor. Güneşin enerjisi bitip tükenmek bilmiyor. Dünya yörüngesinden çıkmadan yoluna devam ediyor. Canlılık yeryüzünde devam ediyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, kâinatı yaratan onu görüyor, gözetiyor, koruyup kolluyor. Kendi haline bırakmıyor. Mesela, saatte &#8220;yüz elli kilometre&#8221; hızla giden bir aracın şoförü gözünü yoldan kısa bir süre için çevirse o aracın başına neler gelebileceğini düşünün. Peki, dünyanın uzaydaki hızını hiç düşündünüz mü? Dünya, güneş etrafında 108.000 (km/h) gibi büyük bir süratle dönmektedir. Bu ise, ses hızını aşan bir jetten elli kat fazla, müthiş bir sürattir. Üzerinde seyahat ettiğimiz şu dünya gemisinin, milyonlarca senedir hiçbir sarsıntı vermeden yoluna devam etmesi onu gözeten yüce bir kudret sahibini akıllara gösterir. Eğer bir an kontrolden çıksa başına gelecek trafik kazasının sonucunu hayal dahi edemeyiz. Demek ki hiçbir şey, hiçbir zaman kendi haline bırakılmıyor.<br />
Kontrolsüz kalmıyor.<br />
Allah, bütün canlıları da gözetir. Onları gözetip koruduğuna delil, bir milyonu aşkın bitki ve hayvan türlerinin bütün ihtiyaçlarını gidermesidir. Her birisi kalabalık ordular gibi olan o canlıların, rızıkları, elbiseleri, silahları ve her türlü ihtiyaçları hiç biri unutulmadan karşılanmaktadır. Eğer bütün bunları O Yüce Yaratıcı karşılamasa ve kendi başlarına bırakılmış olsa idiler, aciz kalıp hepsi perişan olurdu. Mesela, insanlara yağmur vermeyip &#8220;Haydi bundan sonra içecek suyunuzu kendiniz temin edin&#8221; deseydi, acaba insanlığın hali ne olurdu? Ya da koyunların elbiseleri olan yünlerini vermeyip &#8220;siz kendi elbisenizi kendiniz karşılayın&#8221; deseydi yeryüzünde bir tek koyun kalır mıydı? Bütün canlıları ve ihtiyaçlarını bu kıyaslamaya dâhil edebiliriz. Demek oluyor ki, Rabbimizin görüp gözetmesi sayesinde bütün canlılar O&#8217;nun şefkatli yardımlarına kavuşurlar. Bunu ifade eden bir âyet şöyledir: &#8220;&#8230;Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görür&#8230;&#8221; (Mü&#8217;min Sûresi, 44. âyet)<br />
Allah kullarını bela ve sıkıntılardan koruyarak da gözetir. Dünyada hayatın devamını korumaya alan bütün düzenler O&#8217;nun koruyucu olan manasındaki Hafîz isminin bir tecellisidir. Örnek olarak dünyadaki hayat güneşin zararlı ışınlarına karşı ozon tabakası ile korumaya alınmıştır. İnsanlar dualarında, dünyanın musibetlerinden korunmak için O&#8217;ndan yardım isterler. Dünyadaki imtihanın bir gereği olarak müminler de bazen musibetlere düşebilirler. Fakat çok defalar O&#8217;nun yardımlarıyla korunduklarını fark ederek Allah&#8217;a şükrederler. Allah&#8217;ın merhametiyle kullarını koruduğunu bir âyet şöyle ifade eder: &#8220;&#8230;Allah en iyi koruyandır ve O, merhametlilerin merhametlisidir&#8230;&#8221; (Yusuf Sûresi, 64. âyet)<br />
İnsanların işledikleri bütün ameller de Allah&#8217;ın gözetimi altındadır. Allahü Teâlâ, insanları bu dünyaya mühim vazifelerle göndermiştir. Onlara iyilikleri emretmiş, kötülüklerden sakındırmıştır. İnsanların güzel huylar kazanıp kemale ermeleri, ancak O&#8217;nu iyi tanımaları, emir ve yasaklarına uymalarıyla mümkün olur. Bundan dolayı insanların ne gibi davranışlarda bulundukları sürekli Allah&#8217;ın gözetimi altındadır. Kur&#8217;ân-ı Kerim bize bütün davranışlarımızın Allah tarafından görülüp kaydedildiğini pek çok âyetlerle beyan eder. Onlardan biri şöyledir: &#8220;Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.&#8221; (Fussilet Sûresi, 40. âyet.) Bazı âyetler de insanların bütün amellerinin görevli meleklerce kaydedildiğini bildirir: &#8220;İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.&#8221; (Kaf Sûresi, 18. âyet)<br />
O halde bizlere düşen Rabbimiz&#8217;in her yerde hazır olduğunu, bizleri gözetip koruduğunu düşünmek, bütün sıkıntı ve ihtiyaçlarımızda O&#8217;ndan yardım istemektir. Yaptıklarımızın kaydedildiğini bilerek yanlışlıklara düşmekten sakınmaktır.<br />
&nbsp;<br />
<iframe loading="lazy" width="640" height="360" src="https://www.youtube.com/embed/Ll8v7oEIYXE?feature=oembed" frameborder="0" allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen></iframe><br />
&nbsp;<br />
&nbsp;<br />
&nbsp;</p>
<hr />
<p align="left"><span style="color: #339966;"><strong>Anahtar Kelime Alanımız:</strong></span> <span style="font-size: 16px;">allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının akli delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri nelerdir allah&#8217;ın varlığının mantıksal delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının bilimsel kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri ayet allah&#8217;ın varlığının akli ve nakli delilleri allah&#8217;ın varlığının akılla ispatı allah&#8217;ın varlığının ayetlerle delilleri allah&#8217;ın varlığının akıl yoluyla ispatı allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir misiniz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir miyiz allah&#8217;ın varlığının bir delili allah&#8217;ın varlığının birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının bilimsel ispatı allah&#8217;ın varlığının belirtileri allah&#8217;ın varlığı bilimsel olarak kanıtlandı allah&#8217;ın varlığına inanmayanlara cevap allah&#8217;ın varlığını kanıtlayan cümleler allah&#8217;ın varlığının delilleri pdf allah&#8217;ın varlığının delilleri kelam allah&#8217;ın varlığının delilleri özet allah&#8217;ın varlığının delilleri nizam delili allah&#8217;ın varlığının en büyük kanıtı allah&#8217;ın varlığının evrendeki delilleri allah&#8217;ın varlığının en büyük ispatı allah&#8217;ın varlığının en büyük delili allah&#8217;ın varlığının en büyük delilleri allah&#8217;ın varlığına en güzel cevap allah&#8217;ın varlığının felsefi delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri felsefe allah&#8217;ın varlığını gösteren deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığını gösteren kanıtlar allah&#8217;ın varlığını gösteren akli deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren mucizeler allah&#8217;ın varlığı hakkında deliller allah&#8217;ın varlığının ispatı allah&#8217;ın varlığını ıspatlayan deliller allah&#8217;ın varlığının ispatlayan örnekler allah&#8217;ın varlığının kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri caner allah&#8217;ın varlığının delili allah&#8217;ın varlığının delilleri kısaca allah&#8217;ın varlığı ve birliğini gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığının delilleri maddeler halinde allah&#8217;ın varlığına 3 delil allah&#8217;ın varlığının delilleri ppt allah&#8217;ın varlığına 5 kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri resimli allah&#8217;ın varlığına matematiksel kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının delilleri temanü allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığının delilleri yazı allah&#8217;ın varlığının delilleri youtube allah&#8217;ın varlığının en büyük delili</span></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri-detayli/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri [DETAYLI]</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/allahin-varliginin-ve-birliginin-delilleri-detayli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arı Kovanındaki Mucize ve Yaşam</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/ari-kovanindaki-mucize-ve-yasam/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/ari-kovanindaki-mucize-ve-yasam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Mar 2018 11:36:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2049</guid>

					<description><![CDATA[<p>ARI KOVANINDA YAŞAM Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4) Yirmi bin türden oluşan geniş bir familyaya sahip olan arılar, hayvanlar dünyasındaki en çarpıcı mühendislik ve mimarlık bilgisine sahip, sosyal hayatları ile diğer pek çok canlıdan ayrılan, aralarındaki iletişim ile kendilerini inceleyen bilim adamlarını hayretler içinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/ari-kovanindaki-mucize-ve-yasam/" data-wpel-link="internal">Arı Kovanındaki Mucize ve Yaşam</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
<p class="style1" align="center"><strong>ARI KOVANINDA YAŞAM</strong></p>
<p align="center"><strong>Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. </strong></p>
<p align="center"><strong>(Casiye Suresi, 4)</strong></p>
<p align="left">Yirmi bin türden oluşan geniş bir familyaya sahip olan arılar, hayvanlar dünyasındaki en çarpıcı mühendislik ve mimarlık bilgisine sahip, sosyal hayatları ile diğer pek çok canlıdan ayrılan, aralarındaki iletişim ile kendilerini inceleyen bilim adamlarını hayretler içinde bırakan canlılardır.</p>
<p align="left">Bu sitenin konusu olan balarıları ise diğer arılardan farklı özelliklere sahiptir. Koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri kapalı mekanlarda kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe, birkaç yüz erkek ve 10-80 bin işçi arıdan oluşur. Görünüş olarak birbirinden farklı olan bu üç arıdan kraliçe arı ve işçi arılar dişidir.</p>
<h4><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image002_0000.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2050 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image002_0000.jpg" alt="" width="258" height="215" /></a></h4>
<p align="left">Arı kolonilerinin her birinde sadece bir kraliçe bulunur ve bu kraliçe arı diğer dişilere göre daha büyüktür. Temel görevi ise yumurtlamaktır. Üreme sadece kraliçe arı vasıtasıyla olur, onun dışında diğer dişiler erkeklerle çiftleşemezler. Kraliçe, yumurtlamadan başka, koloninin bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan önemli maddeler de salgılar.</p>
<p align="left">Erkekler ise, dişilerden iridirler ama ne iğneleri vardır, ne de kendileri için besin toplayabilecek organları. Tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kovanda petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan ısısını düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm işleri ise işçi arılar yaparlar.</p>
<p align="left">Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir. Bu düzenin en belirgin örneklerinden biri de kovandaki yavruların bakımı sırasında ortaya çıkar. Diğer arıların yavrulara gösterdikleri özen ve sergiledikleri özverili davranışlar detaylı olarak incelendiğinde bu konu daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p class="style1">ARILARIN YAVRULARINA GÖSTERDİKLERİ ÖZEN</p>
<p align="left">Bazı canlı türlerinde yavruların bakımı diğerlerine göre daha fazla özen gerektirir. Özellikle yumurta, larva, pupa gibi değişik evrelerden geçerek erişkin hale gelen canlılarda, her evrede farklı yönde bir bakım uygulanır.</p>
<p align="left">Arılar da farklı büyüme evrelerinden geçerler. Arı yavruları, sırasıyla larva ve pupa evrelerini tamamlayarak erişkin hale gelirler. Kraliçe arının yumurtaları bırakması ile başlayan bu dönem boyunca arı yavrularına son derece özenli ve dikkatli bir bakım uygulanır.</p>
<p align="left">Arı kovanlarındaki yavruların bütün sorumluluğu işçi arılara aittir. İşçi arılar öncelikle kraliçenin yumurtlaması için peteklerin içinde özel olarak belirlenmiş bir bölgede kuluçka hücreleri hazırlarlar. Bu hücrelere yumurtlamak için gelen kraliçe arı, hücrenin temizliğini ve uygunluğunu kontrol ettikten sonra her peteğe birer yumurta bırakarak ilerler.</p>
<p align="left">Yumurtaların gelişimi için gerekli olan şartların sağlanmasından, yumurtadan çıkacak larvaların ihtiyaçları olan besin maddelerinin temin edilmesine, hücre sıcaklıklarının sabit tutulmasından, özel hücre kontrollerine kadar pek çok şey özel olarak ayarlanır. İşçi arılar, detaylı metodlar kullanarak larvalara çok dikkatli bir bakım uygularlar.</p>
<p class="style1">İŞÇİ ARILARIN LARVALARA UYGULADIKLARI TİTİZ KONTROL</p>
<p align="left"><a id="1." name="1."></a>Kraliçe arının büyük bir hassasiyetle hücrelere yerleştirdiği arı yumurtaları yaklaşık 3 gün içinde gelişirler. Bu sürenin sonunda hücrelerden beyaz kurt şeklindeki arı larvaları çıkar. Yumurtadan çıkan bu canlıların gözleri, kanatları ve bacakları yoktur. Dış görünüş olarak balarısına hiç benzemezler.</p>
<p align="left"><a id="3." name="3."></a><a id="2." name="2."></a>İşçi arılar bu yeni doğmuş larvaları son derece dikkatli ve özenli bir şekilde beslerler. Öyle ki tek bir larvanın büyüme dönemi boyunca yaklaşık 10.000 kere işçi arılar tarafından ziyaret edildiği tespit edilmiştir. Larvalar yumurtadan çıktıktan sonraki ilk üç günleri boyunca arı sütü ile beslenirler. Larva dönemi arıların sürekli beslendikleri ve beden olarak en çok geliştikleri dönemdir. Arı larvaları bu dönemdeki düzenli beslenme sonucunda 6 gün içerisinde ilk ağırlıklarının 1500 katına kadar ulaşırlar. Encyc. Int. Grolier of Canada Ltd. 1968, USA, Vol.2, s.473</p>
<p align="left">Kovanda bulunan binlerce larvaya karşılık bir o kadar da dadı işçi arı vardır. Sürekli hareket halinde olan bu dadı arılar yumurtaları ve larvaları kolaylıkla kontrol altında tutarlar. Kovanda binlerce arı larvası olmasına ve bu larvaların beslenme şekillerinin günlere göre değişiklik göstermesine rağmen hiç karışıklık çıkmaz. Larvaların hangisinin kaç günlük olduğu, hangisinin ne ile besleneceği gibi detaylar işçi arılar tarafından hiç atlanmaz.</p>
<p align="left">Bu son derece şaşırtıcıdır, çünkü hücrelerde kraliçe arı tarafından farklı dönemlerde bırakılan ve farklı büyüklüklere sahip olan pek çok yumurta vardır. Ve yavru arılar özellikle larva döneminde kaç günlük olduklarına göre bir beslenme programına tabi tutulurlar. Buna rağmen dadı arılar larvaların beslenmesinde bir problem yaşamazlar.<a id="5." name="5."></a><a id="4." name="4."></a></p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2051" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image003.jpg" alt="" width="153" height="120" /></a></p>
<p align="left">Kraliçe arının yumurtaları bırakmasından 3 gün kadar sonra kurt şeklindeki arı larvaları ortaya çıkar. Arı larvaları, 6 gün içinde ilk ağırlıklarının 1500 katına ulaşır ve neredeyse bulundukları hücrelere sığmaz olurlar (solda). Bu noktadan sonra büyüme durur ve pupa aşaması başlar.(sağda)</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2052" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image004.jpg" alt="" width="69" height="120" /></a></p>
<p align="left">Arı kovanındaki özel hazırlanmış peteklerde büyümeye devam eden larvaların yedinci günlerinde şaşırtıcı bir olay gerçekleşir. Larva yemek yemeyi keser ve bakıcı arılar larvanın bulunduğu hücrenin ağzını mumdan yapılmış, hafif kubbeli bir kapak ile tamamen kapatırlar. Bu sırada larva da kendi ürettiği bir madde ile bulunduğu odanın içinde etrafına koza örerek kendini buraya adeta hapseder.</p>
<p align="left">Arı larvaları bu şekilde pupa evresine bir geçiş yaparlar. Pupa döneminin detaylarına geçmeden önce dikkatle incelenmesi gereken nokta, koza örülen maddenin yapısıdır.</p>
<p align="left">Arı larvalarının kafalarında bulunan çift taraflı ipek bezleri sayesinde ürettikleri bu maddenin özelliği; hava ile temasa geçmesinden kısa bir süre sonra sertleşmesidir. Diğer bir özelliği ise içerdiği &#8220;fibroin&#8221; isimli protein sebebiyle kuvvetli bir bakteri öldürücü ve enfeksiyon önleyici etkisi olmasıdır. Arılar üzerinde araştırma yapan bilim adamları, bu canlıların ördükleri koza sayesinde larvaların mikroplardan korunduklarını tahmin etmektedirler.</p>
<p align="left">Kozanın örülmesinde kullanılan ağ, farklı kimyasal maddelerin belirli oranlarda karışımından oluşmaktadır.</p>
<p align="left">1-Elastik bir protein olan &#8220;Fibroin&#8221; % 53.67. (Bu bileşik, glikol (% 66.5), lösin (% 1.5), arjinin (% 1), tirozin (% 10)&#8217;den meydana gelir.)<br />
2-Jelatin yapısında yine bir protein olan &#8220;Serizin&#8221; % 20.36. (Bu madde serin (% 29), alanin (% 46) ve lösin (% 25)&#8217;den meydana gelmiştir.)<br />
3-Diğer proteinler % 24.43<br />
4-Mum % 1.39<br />
5-Yağ ve reçine % 0.10<br />
<a id="6." name="6."></a>6-Renk maddesi % 0.05</p>
<p align="left">Arı larvalarının koza ördükleri bu ipeğin formülü her arıda aynı şekilde üretilir. Milyonlarca yıldır bütün arı larvaları son dönemlerinde ördükleri kozalarında yukarıdaki formüle sahip olan ipeği kullanır. Ayrıca arı larvaları bu karmaşık yapılı maddeyi her zaman değil, sadece ihtiyaçları olan büyüme dönemlerinde üretmeye başlarlar. Bunlar göz önünde bulundurularak düşünülecek olursa akla pek çok soru gelecektir. Örneğin larvaların vücudundaki bu kimyasal madde nasıl ortaya çıkmıştır? Gözü, kanadı, beyni, olmayan, bir et parçasından farksız, henüz dünyayı hiç görmemiş, nasıl şartlarda bir yaşam süreceğini bilmeyen bir larva kendi başına karar verip, böyle bir şey oluşturabilir mi? Örneğin kimyasal maddenin koruyucu formülünü larvanın kendisi mi bulmuştur? Üretimini larva kendi kendine mi başarmıştır? Bu kimyasal maddeyi larvanın vücuduna kim yerleştirmiştir?</p>
<p align="left">Elbette ki koza örmede kullanılan ipeğin oluşmasını; hareket bile etmeyen, bakımı başka canlılar tarafından sağlanan, göremeyen, duyamayan, sadece çok basit yaşamsal fonksiyonlara sahip olan larvanın kendisi sağlamış olamaz. Böyle bir şeyin iddia edilmesi elbette ki bilimsellikten ve akılcılıktan uzaklaşmak olacaktır. Çünkü bu iddia arı larvasının kimyasal madde oluşturabilecek bilgilere sahip olduğu, matematiksel hesaplar yapabildiği gibi çıkarımların kabul edilmesi demektir. Bu ise bilimsel olmaktan çok hayali bir iddia olacaktır.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image005.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2053" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image005.jpg" alt="" width="175" height="93" /></a></p>
<p align="left">Yukarda, bakımı başka canlılar tarafından sağlanan arı larvalarının anatomik yapıları görülmektedir. Bir et parçası şeklindeki böyle bir canlının kendi kendine karar vermesi ve gelişmesi için gerekli kimyasal maddeleri üretmesi kuşkusuz imkansızdır.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1-1.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2054" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1-1.png" alt="" width="238" height="314" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1-1.png 238w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1-1-227x300.png 227w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" /></a></p>
<p align="left">Yalnız burada vurgulanması gereken son derece önemli bir nokta vardır. Söz konusu canlı şuur sahibi bir canlı olsa da değişen bir şey yoktur. Çünkü hiçbir canlının kendi vücudunda var olmayan bir sistemi kendi kendine oluşturması söz konusu değildir. Örneğin insan, doğadaki akıl sahibi yegane varlıktır. Ama buna rağmen bir insanın çok basit formüllü de olsa bir kimyasal madde üretimini sağlayacak sistemleri kendi vücudunda oluşturması mümkün değildir. Bu durumda akıl ve bilinç sahibi insanların yapamayacağı bir şeyi bir böceğin yapabileceğini iddia etmek de kesinlikle akla ve mantığa sığmayacak bir davranıştır.</p>
<p align="left">&#8220;Larvanın koza üretiminde kullandığı ipek nasıl meydana gelmiştir?&#8221; sorusunun cevabını verebilmek için öncelikle ipeği oluşturan maddeleri tekrar hatırlayalım. Bunlardan biri olan fibroin; glikol, lösin, arjinin ve tirozin maddelerinin belirli oranlarda birleşmesiyle meydana gelen bir maddedir. İpeği oluşturan maddelerden başka biri olan serizin ise serin, alanin ve lösin&#8217;in çok hassas yüzdelerde biraraya gelmesiyle oluşur. Arı larvalarının koza örerken kullandıkları ipeğin yapısındaki maddeler sadece bu kadar değildir. Bundan başka mum, yağ ve reçine gibi maddeler de ipeğin yapısında bulunmaktadır.</p>
<p align="left">Görüldüğü gibi ipeğin oluşması için çok sayıda maddenin belirli oranlarla biraraya gelmesi gerekmektedir. Bir deney yapalım ve ipeği oluşturan maddelerden en basit yapılı olanını ele alarak bu maddenin kendi kendine oluşmasını bekleyelim. Ne kadar beklersek bekleyelim, ne gibi işlemler yaparsak yapalım sonuç asla değişmeyecektir. Ve günlerce, aylarca, yıllarca hatta milyonlarca yıl boyunca beklense de, değil bu maddelerden tek bir tanesi, bu maddeleri oluşturan atomlardan tek bir tanesi bile tesadüfen oluşamayacaktır. Bu durumda koza örmede kullanılan ipeği oluşturan maddelerin her birinin tesadüfen ortaya çıktığını ve daha sonra yine tesadüfen biraraya gelerek ipek oluşturduklarını iddia etmekse tamamen akıl ve mantık ölçülerinden uzaklaşmak olacaktır.</p>
<p align="left">İpeğin oluşumu bir arının yumurtadan çıkıp, uçabilir hale gelmesi için gerekli olan pek çok mekanizmadan sadece bir tanesidir. Larvanın arıya dönüşebilmesi için bütün mekanizmaların aynı anda bir bütünlük içinde çalışması gereklidir. Herhangi bir eksiklik arının gelişememesine yani, ölümüne neden olacaktır. Bu da arı neslinin zaman içinde yok olması demektir. Bu durumda varılan sonuç, arıların evrimcilerin iddia ettikleri gibi zaman içinde kendiliklerinden ortaya çıkmadıkları, bir anda tüm sistemleriyle birlikte var olduklarıdır. Bu da arıların bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını bize gösterir. Bu Yaratıcı tüm evrene hükmeden, üstün bir aklın sahibi olan Allah&#8217;tır.</p>
<p align="left">Arıların ne gibi özelliklere sahip olmaları gerektiğini belirleyen ve bunların tümünü eksiksiz bir şekilde onlarda var eden, larvaya nasıl koza öreceğini ilham eden, kısacası arıların her hareketine hükmeden Allah&#8217;tır.</p>
<p class="style1"><span style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>PUPA DÖNEMİ</strong></span></p>
<p class="style1">İşçi arıların üzerine mumdan hafif kubbeli bir kapak örmeleriyle birlikte larva, pupa dönemine girer. Arı pupası, bulunduğu hücrenin içinde 12 gün boyunca kalır. Bu süre içinde hücrede dıştan herhangi bir değişiklik gözlenmez. Oysa hücrenin içindeki pupa sürekli büyüme halindedir. Arı yumurtası kraliçe arı tarafından hücreye bırakıldıktan tam üç hafta sonra hücrenin kapağı yırtılır ve içinden uçmaya hazır bir şekilde balarısı çıkar.</p>
<p align="left">Bundan sonra pupanın dış yüzeyi ölü bir kabuk olarak hücrede kalır. Pupadan çıkan balarısı yaklaşık 6 hafta sürecek ömrüne bu hücrenin içinde geçirdiği gelişim evrelerinin sonucunda başlar.Balarısı hücreden ne larvaya ne de pupaya benzemeyen, bambaşka bir canlı olarak çıkar. Balarısının, son aşamanın tamamlanması ile birlikte, yaşamını devam ettirmek için ihtiyaç duyacağı sistemlerde hiçbir eksik olmadan pupadan çıkması, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Arının herşeyi pupanın, yani küçük kapalı bir mekanın içinde oluşmuştur. Örneğin uzun uçuşlarında kullanacağı özel yapılı kanatları, yapacağı işlere uygun tasarlanmış gözleri, düşmanlarına karşı kullandığı iğnesi, salgı bezleri, balmumu üretmesini sağlayacak sistemi, üreme sistemi, polen toplamaya yarayan tüyleri kısacası bütün vücut sistemleri eksiksiz olarak arının pupa evresini geçirdiği kozanın içinde gelişir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_2.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2055" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_2.png" alt="" width="312" height="107" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_2.png 312w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_2-300x103.png 300w" sizes="(max-width: 312px) 100vw, 312px" /></a></p>
<p align="left">Bir arının tüm fiziksel özellikleri, pupa evresindeki kapalı mekanın içinde oluşur. Pupadan çıkan bir arının kanatları, gözleri kısacası tüm vücut sistemi dış dünyadaki yaşamı için hazırdır.</p>
<p align="left">Larvanın pupa içinde nasıl olup da bir arıya dönüştüğünü sorular sorarak inceleyelim. Arı yumurtalarının pupa dönemindeki büyüme evreleri ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Bu süreci belirleyen kimdir ya da nedir? Arının kendisi midir, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfler midir, yoksa hepsinin üstünde başka bir güç müdür?</p>
<p align="left">Bu soruların cevabı aslında açıktır. Kozanın içindeki canlının dışarıda neye ihtiyaç duyacağını bilerek kendinde gerekli değişimleri oluşturduğunu iddia etmek anlamsızdır. Kendi kendine gelişen tesadüflerle bir canlıdaki göz, sindirim sistemi, enzim, hormon gibi yapıların oluşması kesinlikle mümkün değildir. Pupanın içine dışarıdan herhangi bir müdahalenin yapılması ise söz konusu bile değildir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image010.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2056" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image010.jpg" alt="" width="130" height="84" /></a></p>
<p align="left">Her balarısı, bulunduğu hücrenin içinden bütün vücut yapıları tamamlanmış olarak çıkar. Ne tesadüfler ne de arının kendisi böyle bir oluşumu gerçekleştiremez.</p>
<p align="left">Pupa evresinde arının her organının eksiksiz bir şekilde, tam gerektiği fonksiyonlarla tamamlanmasını sağlayan ne tesadüfler ne de arının kendisidir. Böyle kusursuz bir oluşum ancak üstün bir güç sahibi tarafından gerçekleştirilebilir ki, bu benzersiz gücün sahibi, yaratmada hiçbir ortağı olmayan Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image011.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2057" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image011.jpg" alt="" width="113" height="130" /></a></p>
<p align="left">Hücresinin kapağını açarak dışarı çıkan bir arının tüyleri ilk anlarda ıslaktır.<br />
Bir süre sonra bu tüyler kurur ve arı kovan içindeki görevlerini yerine getirmeye başlar.</p>
<p class="style1"><span style="color: #008080;"><strong>KOVANIN EN ÇALIŞKAN ELEMANLARI: İŞÇİ ARILAR</strong></span></p>
<p align="left">Kovandaki işlerin aksamamasında ve düzenin sağlanmasında en büyük etken işçi arılardır. Sayının çokluğu nedeniyle arı kovanlarında yapılması gereken çok fazla iş vardır. Yavru arıların bakımı, temizlik, beslenme, yiyecek toplama ve depolama, güvenlik gibi pek çok işten işçi arılar sorumludur. Kraliçe gibi dişi olan işçi arılar hücrelerinden çıkar çıkmaz, büyük bir hızla kovanın işlerine koyulurlar. İşçi arıların görevlerinin detaylarına geçmeden önce, yaptıkları belli başlı işler şöyle maddelendirilebilir:<br />
1. Kovanın temizliği<br />
2. Arı larvalarının ve yavrularının bakımı<br />
3. Kraliçe arı ve erkek arıların beslenmesi<br />
4. Bal yapılması<br />
5. Peteklerin inşası ve onarım işleri<br />
6. Kovanın havalandırılması<br />
7. Kovanın güvenliği<br />
8. Nektar (bal özü), polen (çiçek tozu), su, reçine gibi malzemelerin toplanması ve depolanması<br />
On binlerce arının yaşadığı kovandaki düzen, her bireyin üzerine düşen görevleri tam olarak yerine getirmesi ile sağlanmaktadır. Peki kovanda nasıl bir düzen vardır? Arılardaki görev dağılımı nasıldır ve neye göre belirlenmektedir?<br />
<a id="14." name="14."></a>Bu soruların cevaplarını araştıran Alman böcek bilimci Gustav Rosch yaptığı bir dizi deney sonucunda, işçi arıların kovanda aldıkları görevlerin yaşlarıyla bağlantılı olduğunu keşfetmiştir. Buna göre işçi arılar hayatlarının ilk 3 haftasında birbirinden tamamen farklı görevler alırlar. Bu dönemler;<br />
&#8211; Birinci dönem: 1. ve 2. gün<br />
&#8211; İkinci dönem: 3-9. günler<br />
&#8211; Üçüncü dönem: 10-16. günler<br />
&#8211; Dördüncü dönem: 17-20. günler<br />
&#8211; Beşinci dönem: 21. gün ve sonrası olarak gruplanabilir.</p>
<table border="1" width="201" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<div align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image013.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2058" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image013.jpg" alt="" width="200" height="110" /></a><br />
Çok sayıda arının yaşadığı bir kovandaki hemen hemen tüm işlerden işçi arılar sorumludur. Kovandaki düzen de işçi arıların üzerlerine düşen sorumlulukları tam olarak yerine getirmeleri ile sağlanır. On binlerce arıya nasıl davranacaklarını ilham eden, herşeyden haberdar olan Allah&#8217;tır.</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Gerçekte arıların görevlerinin belirlenmesinde sadece yaş etken değildir. Her arının belli sorumlulukları olmasına rağmen acil durumlarda arılar hemen görevlerinde değişiklik yapabilirler. Bu, arı kovanı gibi kalabalık bir topluluk için son derece önemli bir avantajdır. Eğer arılar arasındaki görev dağılımı katı kurallara bağlı olsaydı, beklenmeyen bir olayla karşılaşıldığında koloni zor durumda kalabilirdi. Örneğin kovana büyük bir saldırı olduğunda sadece gardiyan arılar savaşa katılsalardı, diğerleri kendi işlerine devam etselerdi elbette ki bu kovan açısından tehlikeli olurdu. Oysa böyle bir durumda koloninin büyük bir bölümü savunmaya katılır ve öncelikle kovan güvenli hale getirilir.</p>
<p align="left">Aslında arıların ani görev değişimleri sağlık konusunda görev yapan bir kişinin, birdenbire mimarlık ya da mühendislik yapar hale gelmesinden farklı değildir. Burada bir karşılaştırma yapalım ve öncelikle insanlar için düşünelim. Değişik konularda görev alabilen kişiler zeki olarak nitelendirilirler. Bir insan için normal olan bu özellikler bir böcek için söz konusu olduğunda elbette durum değişmektedir. Çünkü insanlar değişik alanlarda eğitim alarak ya da belli bir tecrübe neticesinde bir bilgi birikimi ve deneyim kazanabilirler. Ama burada söz konusu olan arılardır. Arıların yetenekleri ve bilgi birikimleridir. Bunun olağanüstü bir durum olduğu açıktır. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Arılardaki bilgi birikimi ve yeteneklerin açıklaması nedir? Onlara kim tarafından verilmiştir?</p>
<p align="left">Arılardaki bu yeteneklerin nedeni evrim teorisi savunucularına göre ya tesadüflerdir ya da &#8220;tabiat ana&#8221;nın onlara bir hediyesidir. Evrimciler doğa ya da tabiat ana olarak nitelendirdikleri gücün arıları usta birer mimar, usta birer bakıcı, usta birer bal üreticisi haline getirdiğini iddia ederler. Oysa kuşların, böceklerin, sürüngenlerin, ağaçların, taşların, çimenlerin, çiçeklerin oluşturduğu &#8220;doğa &#8221; kavramı tesadüfleri kullanarak bir arı meydana getiremez. Bir arının kanadını, arılardaki peteklerin hepsini aynı ölçülerde altıgenlerden yapabilecek bir yeteneği, arıların üreme sistemini kısacası arının tek bir vücut parçasını bile yaratamaz. Çünkü doğanın kendisi de Allah tarafından yaratılmıştır. Doğayı oluşturan her parça tüm detaylarıyla birlikte Allah tarafından tasarlanmıştır.</p>
<p align="left">Arılar da yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah&#8217;ın ilhamıyla hareket ederler. Yaptıkları bilinçli hareketlerin, sahip oldukları yeteneklerin tek kaynağı budur.</p>
<p><span class="style1"><strong>İŞÇİ ARILARIN HAYATLARINDAKİ ÖNEMLİ DÖNEMLER</strong></span><br />
<span class="style1"><br />
<strong>Birinci Dönem: Kuluçka Temizleyicisi Arılar</strong></span></p>
<p align="left">İşçi arılar dünyaya gözlerini açar açmaz şaşırtıcı bir şekilde kovan içindeki işlere destek olmaya başlarlar. Onlara yapacakları işi öğreten, yol gösteren eğitmenler bulunmaz. Yumurtadan ilk çıktıkları andan itibaren bilinçli bir şekilde hareket ederler. Her arının görevi bellidir. Hiçbir karışıklık çıkmadan, on binlerce arı tam bir uyum içinde hareket eder ve kovandaki düzeni kısa bir süre içinde sağlar.<a id="15." name="15."></a></p>
<p align="left">Hücresine ilk çıktığında arının vücudu adeta suya düşmüş gibi ıslaktır. Tüyleri birbirine yapışıktır. Öncelikle ayaklarıyla bu tüyleri düzene koyar. Bundan sonra hemen temizliğe girişir. İlk olarak kendisinin çıktığı hücreden başlamak üzere kuluçka hücrelerini temizleyerek, kraliçenin yeniden yumurtlayabileceği hale getirir.</p>
<p align="left">Bir işçi arının kovandaki ilk görevi temizliktir. Pupadan çıkan arı hemen temizliğe başlar. Öncelikle kendi hücresinden başlayarak ilk iki gün boyunca kuluçka hücrelerini temizler. Kraliçe arı sürekli yumurtladığı için yeni hücrelere ihtiyaç vardır. Bu nedenle boşalan hücrelerin hemen temizlenerek yeni yumurtalar için hazırlanması gerekmektedir. İşçi arı temizleyeceği hücrenin içine girer bazen dakikalarca içeride kalır. Bütün hücre duvarlarını yalayarak özenle temizler. İşçi arılar kovandaki ilk iki günlerini temizlik dışında kovanı tanımak için içeride dolaşarak da geçirirler. Yaşamlarının daha sonraki bölümlerinde de işçi arılar kovanın genel temizliğinden sorumlu olacaklardır.</p>
<p align="left">İşçi arıların en önemli görevlerinden biri kovan temizliğidir. Yandaki resimde larvaların boşalttıkları hücrelerin kapaklarını açarak, kraliçenin yumurtlaması için bu hücrelerin uygun olup olmadığını kontrol eden ve temizlik işiyle ilgilenen işçi arılar görülmektedir.</p>
<p><span class="style1"><strong>İkinci dönem: Larva Bakıcısı Arılar</strong></span></p>
<p align="left"><a id="16." name="16."></a>İşçi arılar hayatlarının 3. gününden itibaren larvaları besleme işini üstlenirler. Bu konuyla ilgili her türlü detayla özenli bir şekilde ilgilenirler.</p>
<p align="left">Arı larvalarının bakımı diğer pek çok canlı türüne oranla daha fazla özen ve dikkat ister.</p>
<p align="left">Burada önemli olan nokta larvaların beslenme şekillerinin şartlara göre değişiklik göstermesidir. Larvanın yaşı, ileride kovan içinde ne gibi bir görevinin olacağı gibi etmenler bu beslenme üzerinde rol oynar. Dadı arılar özel bir beslenme listesine uyarak larvaların bakımını yaparlar.</p>
<p align="left">Arılardaki larva bakımı, larvaların yaşlarına göre iki aşamalı olarak gerçekleşir.<br />
1) İşçi arılar hayatlarının 3.-5. günlerini &#8220;larvalardan üç gününü doldurmuş olanları&#8221; beslemekle geçirirler. Onları, polen ve balı karıştırarak yaptıkları &#8216;arı ekmeği&#8217; adı verilen besin ile doyururlar. 3 günlük olmayan larvalar arı ekmeğini sindiremedikleri için, onları da farklı bir yiyecekle beslerler.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image017.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2059" src="http://www.ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image017.jpg" alt="" width="165" height="100" /></a></p>
<p align="left">Kovanda bulunan larvaların her birinin beslenme şekli, yaşlarına ve kovan içinde alacakları göreve göre değişiklik gösterir. Buna rağmen işçi arılar binlerce arı larvasını hiç karışıklık çıkmadan bir düzen içinde beslerler. Hücrelerdeki larvaları gün boyunca ziyaret eden işçi arılar, larvalara son derece özenli bir bakım uygularlar.</p>
<p align="left">2) Yumurtadan yeni çıkmış larvaların besinleri işçi arıların salgıladığı bir tür süttür. İşçi arılar gelişimlerinin 6. gününe girdiklerinde kafalarının üzerinde bulunan bir çift bez faaliyete geçer. Dadı bezi olarak adlandırılan bu organdan &#8220;arı sütü&#8221; veya &#8220;royal jelly&#8221; (kraliyet jölesi) adı verilen bir sıvı salgılanır. İşte bu sıvı 1-3 günlük arıların besinidir. Arı sütü bilim adamlarını hayretler içinde bırakan çok özel bir maddedir. Çünkü bir larvanın kraliçe veya işçi arı olması tamamen işçi arıların salgıladıkları bu maddeye bağlıdır. Bakıcılar, larvaları sadece yumurtadan çıktıkları ilk 3 gün arı sütü ile beslerler. Larva -yukarıda da belirttiğimiz gibi- daha sonra arı ekmeği verilerek beslenir. Ancak kraliçe adayı olan larvalara hiçbir zaman arı ekmeği verilmez. Kraliçelere diğer arılardan farklı olarak larva dönemi boyunca (6 gün süreyle) arı sütü verilir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Üçüncü Dönem: İnşaat İşçileri Görev Başında</strong></span></p>
<p align="left"><a id="19." name="19."></a>10. günden itibaren arılar kovan dışına çıkarak çevre hakkında bilgi edinirler. Bu onların kovanı ilk terk edişleridir. Bu arada işçilerin karnındaki balmumu bezleri gelişmeye başlar ve 12. günlerinde olgunlaşarak balmumu üretecek hale gelirler. Dadı bezleri ise artık faaliyetlerini durdurmuştur. 12 günlük olan işçiler, arı yavrularını beslemeyi keserler ve birbirine eşit altıgenlerden oluşan peteğin inşasına koyulurlar. (Bu konu son derece önemli olduğu için  bundan sonraki bölümlerde ayrıntılı bir biçimde incelenecektir.)</p>
<table border="1" width="181" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<div align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image018.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2060" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image018.jpg" alt="" width="180" height="87" /></a>Besinle yüklü bir şekilde kovana dönen arılar, topladıkları besinleri diğer arılara dağıtır ya da peteklere depolarlar.</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Arıların kovan içinde sürekli olarak petek inşa etmeleri gerekmez. Ancak yaşadıkları yer ihtiyaçlarını karşılamadığında veya başka bir yere göç ettiklerinde yeni petekler örerler. Bunun dışında balmumunu genellikle petek tamiratında kullanırlar ki, bu iş çok fazla vakitlerini almaz. Bu dönemde arılar çok önemli üç iş daha yaparlar.</p>
<p align="left"><a id="20." name="20."></a>Bunlardan ikisi, dışarıdan getirilen yiyecekleri diğer arılara dağıtmak ve petek hücrelerine depolamaktır. Arılar kovana dönen nektar toplayıcılarından balı alır, bunu aç arkadaşlarına bölüştürür veya duruma göre bal odalarına depo ederler.</p>
<p><span class="style1"><strong>Kovandaki Büyük Temizlik</strong></span></p>
<p align="left"><a id="21." name="21."></a>İşçi arıların aynı dönemde yaptıkları üçüncü iş ise kovan temizliğidir. Temizlik, kovan sağlığı açısından çok önemlidir. Bu yaştaki arılar, hücrelerden yeni çıkan arıların geride bıraktıkları parçaları, işi biten petek kapakçıklarını, kovan içinde ölmüş olan arıların cesetlerini ve buna benzer pek çok yabancı maddeyi kovanın çıkışına sürükler ve metrelerce uçarak kovandan uzağa atarlar.</p>
<p align="left"><a id="22." name="22."></a>Ancak eğer kovan içinde bulunan şey taşıyamayacakları kadar büyükse bunu &#8220;propolis&#8221; adı verilen bir madde ile kaplarlar. Arılar propolisi bazı ağaçların yapışkan tomurcuklarından alt çeneleri yardımıyla kemirdikleri reçineye ağız salgılarını ekleyerek üretir. Daha sonra arka ayaklarındaki özel keselere yerleştirerek kovana taşırlar. Arı reçinası da denen propolisin özelliği içinde bakteri barınamamasıdır.</p>
<p align="left">Arılar propolisin antibakteriyel özelliğinden çok isabetli bir şekilde yararlanırlar. Kovan içinde öldürdükleri ve dışarı taşıyamayacakları kadar büyük olan böcekleri propolisle kaplayarak bir nevi mumyalama işlemi yaparlar.</p>
<p align="left">Son cümle dikkatle üzerinde düşünülerek okunduğunda şaşırtıcı ayrıntılar taşıdığı görülecektir. Bu ayrıntıların tam anlaşılması için arıların propolosi kullanma şeklini ve yaptıkları işlemleri sırasıyla düşünelim.</p>
<p align="left">Öncelikle arılar bir canlı öldüğünde bedeninde bozulmaların olacağını ve ortaya çıkan maddelerin kovandaki canlılara zarar verebileceğini bilmektedirler. Ayrıca bu bozulmayı engellemek için ölen canlının özel bir kimyasal işleme tabi tutulması gerektiğinin de farkındadırlar. Mumyalama işlemi için de bakteri barındırmama özelliğine sahip bir madde olan propolisi kullanmaktadırlar.</p>
<p align="left">Buraya kadar sıralanmış olan bilgiler ışığında düşünerek şu soruları soralım: Acaba arılar bir canlıda meydana gelebilecek bozulmaları ve bu bozulmanın zararlı etkilerini nasıl yok edebileceklerini nereden bilmektedirler? Üstelik sadece bunları bilmekle kalmayıp propolis gibi bir maddeyi kullanıma geçirmeyi nasıl akletmiş olabilirler? Arılara bunu öğreten kimdir? Bu maddeyi arılar nasıl keşfetmişlerdir? Formülünü nasıl bulup, üretime nasıl geçmişlerdir? Bu formülün bilgisini diğer koloni üyelerine ve kendilerinden sonra gelen nesillere nasıl aktarmışlardır?</p>
<p align="left">Mumyalama işlemi, antiseptik maddenin içeriği ve üretimi veya nerelerde kullanılacağı gibi konularda arıların bir bilgisinin olamayacağı ve vücutlarında bunları üretebilecekleri bir sistemi de kendilerinin meydana getiremeyeceği açıktır. Bütün bunları arılar kendi kendilerine akledemezler. Her aşamasında belli bir akıl ve bilgi gerektiren bu işlemleri arılar tesadüfen de öğrenmiş değildirler. Çünkü tesadüfler, şuurlu ve akılcı hareketler ortaya çıkaramazlar.</p>
<p align="left">Bunlar, tüm bu işlemlerin nasıl yapılacağının arılara başka bir Akıl tarafından öğretilmiş olduğunu gösterir. Bu bilgilerin tümü arılara her şeyin yaratıcısı olan Allah tarafından ilham edilmektedir. Yeryüzündeki herşey gibi arılar da Melik (bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı) olan Allah&#8217;a boyun eğmişlerdir:</p>
<p align="center"><strong>Hak Melik olan Allah pek Yücedir. O&#8217;ndan başka İlah yoktur; Kerim olan Arş&#8217;ın Rabbi&#8217;dir. (Mü&#8217;minun Suresi, 116)</strong></p>
<p><span class="style1"><strong>Propolisin Çok Yönlü Kullanımı</strong></span></p>
<p align="left"><a id="23." name="23."></a>Arı reçinesinin (propolisin) diğer bir kullanım yeri ise kovan inşaatıdır. Arılar kovandaki çatlak ve delikleri bu maddeyle sıvarlar. Ayrıca sıcaklığın çok yüksek olduğu bazı volkanik arazilerde (İtalya&#8217;nın güneyindeki Salerno arazileri gibi) peteklerin erimemesi için, petek hammaddesi olan balmumuna reçine ekleyerek balmumunun dayanıklılığını artırdıkları da gözlenmiştir.</p>
<p align="left"><a id="24." name="24."></a>Kovan içinde değişik alanlarda kullanılan propolisin toplanması ve taşınması gibi konularda arılar arasında tam anlamıyla bir işbölümü vardır. Propolis taşıyan arının kovana dönüşü polen taşıyan bir arınınkinden farklıdır. Polen taşıyıcısı yükünü koymak için boş bir hücre arar. Propolis taşıyıcısı ise hemen bu maddeye ihtiyaç duyulan inşaat alanına gider ve topladığı maddeyi diğer arılara gösterir. İşçiler propolise ihtiyaç duyduklarında, taşıyıcının yanına giderler ve gereken miktarda maddeyi torbanın içinden alırlar. Hemen balmumu ile karıştırarak yapışkan bir tutkal haline getirirler ve inşaat işlemlerinde kullanırlar. Burada dikkat çekici olan nokta propolis taşıyıcısı arının inşaat işine karışmaması ve bu işle uğraşan arkadaşlarının yükünü almalarını beklemesidir. Arı kolonilerindeki her üyenin belli bir işi vardır. Herkes kendi göreviyle ilgilenir, sadece bir iş aksadığında diğer arılar aksayan işlere destek olur. Bu nedenle arı reçineyi hem toplayıp hem yamamakla veya mumyalamakla, hem de mumyaladığını dışarı taşımakla uğraşmaz. Kovandaki işçi arıların tümü bu işlerin her birini yapabilecek yeteneklere sahip olsalar da, sadece kendi işlerini en iyi şekilde yapıp, diğer işleri o konuda görevlendirilmiş arkadaşlarına bırakırlar.</p>
<p align="center"><strong>Göklerde ve yerde olanlar Allah&#8217;ındır ve (bütün) işler Allah&#8217;a döndürülür.</strong><strong><br />
</strong><strong>(Al-i İmran, 109)</strong></p>
<p align="left">İşçi arıların hayatları incelenirken unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. 5-6 haftalık yaşamları boyunca işçi arılarda gerçekleşen görev değişikliklerinin tümü vücutlarında meydana gelen değişimlere bağlıdır. Bazı bezler etkisizleşirken, yeni bezler ortaya çıkmakta ve farklı bir görev için harekete geçmektedir. Örneğin arıların petek yapma dönemlerinde balmumu bezleri gelişir, dadılık dönemlerinde ise larvalar için besin üreten bezleri gelişir. Gardiyanlık dönemleri geldiğindeyse işçi arıların vücutlarındaki salgı bezleri birdenbire zehir salgılamaya başlar. Eğer tesadüfi bir gelişim söz konusu olsaydı, pek çok problem yaşanırdı; daha doğrusu tesadüfi bir gelişimle böyle düzenli bir sistemin meydana gelmesi asla mümkün olmazdı. Örneğin larva besleme döneminde işçi arıların vücudundan arı sütü yerine zehir salgılanabilirdi. Bu durumda larvaların tümü ölür ve arıların da soyu tükenirdi. Ama bütün bu görev değişimleri sırasında hiçbir problem çıkmaz. Herşey çok kontrollü bir şekilde, kusursuz bir düzen içinde gerçekleşir.</p>
<p align="left">İşçi arılar hayatlarının dördüncü dönemlerinde yine bir görev değişikliği yaşarlar.</p>
<p align="center"><span class="style1"><br />
<strong>Dördüncü Dönem: Kovan Bekçileri</strong></span></p>
<p align="left"><a id="25." name="25."></a>Arılar hayatlarının dördüncü dönemlerinde kovan girişinde nöbetçilik yaparlar. Vücutlarında bir değişim olur; iğne bezleri gelişir ve zehir üretmeye başlar. İşte bu dönemdeki arılar, kovan kapısında nöbet tutarak davetsiz misafirlerin içeri girmesini engellerler. Gelen her canlı -arılar bile- kapıdaki nöbetçinin kontrolünden geçerek içeri girebilir. Nöbetçi arının yerinden ayrılması durumunda ise hemen başka bir işçi arı gelir ve kovan kapısındaki nöbeti devralır.</p>
<p align="left">Arıların kovan bekçiliğini, sınır kapılarında giriş yapmaya çalışanlara uygulanan kontrollere benzetebiliriz. Bir ülkenin sınır güvenliği çok önemlidir. Bu nedenle alınan güvenlik önlemleri son derece fazladır. Aynı şekilde kovanlardaki güvenlik önlemleri de son derece sıkıdır. Gardiyan arılar kovana yabancı girişine hiçbir şekilde izin vermezler.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_3.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2061" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_3.png" alt="" width="409" height="110" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_3.png 409w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_3-300x81.png 300w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></a></p>
<p align="left">Solda; Kovan kapısı önünde bekleyen bir gardiyan arı.Sağda; Saldırı kokusunu kovana yayan işçiler.</p>
<p align="left">Bütün arılar dış görünüş olarak birbirlerine çok benzemelerine rağmen kovana giren yabancı arılar hemen teşhis edilir. Bu ayrımı arıların nasıl yaptığını araştıran bilim adamları şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Arıların birbirini tanımasındaki en önemli etken kovan kokusudur. Her arı kolonisinin kendine özgü, diğer kovanlardan onları ayıran bir kovan kokusu vardır. Arılar birbirlerini bu koku sayesinde ayırt ederler. Kovan kokusunu taşımayan canlılar kovan için tehlike demektir. Bu nedenle kovandan olmayan her canlı, hiç ayrım yapılmadan, kapıdaki nöbetçilerin saldırısına uğrar.</p>
<p align="left">Başka bir kovana girmeye çalışan arılar farklı kokuları nedeniyle nöbetçiler tarafından hemen teşhis edilirler ve yine nöbetçiler tarafından kovandan dışarı atılırlar ya da öldürülürler.<br />
Yabancı bir canlı, kovan girişinde göründüğü zaman, nöbetçi arılar hemen sert tepkiler vermeye başlarlar. Kovan dışından olduğu tespit edilen davetsiz misafire karşı nöbetçiler zehirli iğnelerini kullanırlar. Nöbetçi arıların ilk hamlesinin hemen ardından genelde diğer kovan üyeleri de saldırıya katılırlar.</p>
<p>&nbsp;<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_4.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2062" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_4.png" alt="" width="367" height="80" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_4.png 367w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_4-300x65.png 300w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p align="left">Kovan kokusunu taşımamasına rağmen kovana girmeye çalışan canlılar gardiyan arıların saldırısına uğrar ve kovandan atılır.</p>
<p align="left"><a id="26." name="26."></a>Kovandaki kitlesel saldırıyı ateşleyen sinyal, yabancıya saldıran nöbetçi arının iğnesinden salgılanan kokulu bir kimyasaldır. Bazı durumlarda saldırıyı başlatan kokuların salgılanmasının yanısıra huzursuz olan hayvandaki karakteristik duruş ve uçuş tipleri de kovandaki diğer arılar için alarm sinyali anlamına gelir. Alarm sinyallerinin yayılmasının ardından yüzlerce arı kovan kapısına birikir. Nöbetçi arıdan yayılan koku ne kadar kuvvetli olursa, arılar da o kadar heyecanlı ve savaşçı olurlar.</p>
<p align="left">Kovan saldırıya uğradığında gardiyan arılar hemen kokulu bir madde salgılar (yanda). Bu koku ve arıların duruş biçimi tüm kovanı harekete geçirir. İşçi arılar kendi hayatları pahasına savunur.</p>
<p align="left">Arıların anlaşmasında son derece önemli bir yeri olan bu özel kokular, arılar ilk ortaya çıktıklarından beri kullanılmaktadır. Arılar Allah&#8217;ın kendileri için yaratmış olduğu özel tasarımlara sahip bedenlerinde bu kokuları üretmekte ve bu yolla aralarındaki iletişimi sürdürebilmektedirler.</p>
<p><span class="style1"><strong>İŞÇİ ARILARIN FEDAKARLIĞI</strong></span></p>
<p align="left"><a id="27." name="27."></a>Gardiyanlık yaptıkları bu dönemde işçi arılar aslında kendi hayatlarını riske atmaktadırlar. Çünkü düşmana saldıran arı, iğnesini geri çekemediği zaman ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Balarılarının iğnesi bir kirpinin dikeni gibi küçük oklara sahiptir. Bu yapısı nedeniyle iğne birçok hayvanın etinden geri çekilemeyebilir.</p>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image025.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2063 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image025.jpg" alt="" width="113" height="120" /></a></p>
<p align="left">Bir balarısı soktuğu zaman, iğnesindeki çengeller kurbanın etine saplanır ve sonuçta tüm iğne takımı yerinden sökülür ve arı ölümcül şekilde yaralanır. Saldıran arı ayrıldıktan sonra bile, kaslar çengelleri daha da içeri sokacak ve yaranın içine zehir pompalayacak şekilde kasılmaya devam edecektir. Sağdaki resimde arınının bıraktığı iğne görülmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<table border="1" width="174" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image027.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2064 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image027.jpg" alt="" width="98" height="200" /></a></p>
<p>Yandaki çizimde, kaslar, zehir kesesi gibi yapıların bulunduğu, arının iğne takımı görülüyor</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Nöbetçi arılar iğnelerini ancak başka bir arıyı ya da bazı hayvanları soktuklarında geri çekebilirler ve kendilerine bir zarar gelmez. Ama özellikle insanları soktuktan sonra uçmaya çalışırken arıların iğneleri soktukları yerde takılı kalır ve arının karnının arka tarafı yırtılır. Karnın yırtılmış kısmında, zehir salgısı ve onu kontrol eden sinirler vardır. İç organlarındaki bu tahribat sonucunda arı ölür. Ölen arıdan kopan salgı bezinin başka bir özelliği de, arının vücudundan ayrılmış olmasına rağmen kurbanının yarasına belli bir süre daha zehir pompalamaya devam etmesidir.</p>
<p align="center"><span class="style1">  <strong>ARI İĞNESİ</strong></span></p>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image029.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2065 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image029.jpg" alt="" width="203" height="138" /></a></p>
<p align="left">Kovanın korunması bütün koloniyi ilgilendiren önemli bir sorumluluktur. Nöbetçi arılar da bu sorumluluğu kendi hayatlarını tehlikeye atarak yerine getirirler. Kovandaki her arı, zamanı gelip de nöbetçilik görevini devraldığında aynı şekilde hareket eder ve kendi canı pahasına da olsa kovanı korur.</p>
<p align="left">Arıların bu fedakar tavırları, evrim savunucularının doğada bir &#8220;yaşam savaşı&#8221; olduğu, her canlının yalnızca kendi soyunu korumaya çalıştığı yönündeki iddialarını yalanlamaktadır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>ARILARIN FEDAKAR DAVRANIŞLARININ GERÇEK NEDENİ</strong></span></p>
<p align="left">Evrim teorisinin &#8220;hayatta kalma mücadelesi&#8221; tezine göre fedakarlık, açıklanması imkansız bir davranıştır. Evrimcilerin iddiaları canlıların kendilerini korumak ve hayatta kalabilmek için savaştıkları doğrultusundadır. Oysa doğanın sadece savaşan bireylerden oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü canlılar arasında yardımlaşma, fedakarlık gibi pek çok davranış vardır. Bu durum karşısında bazı evrimciler canlıların tüm neslin devamı için kendilerini feda ettiklerini, yani bu işten çıkarları olduğu için fedakarlık yaptıklarını iddia ederler. Elbette bu iddia kendi içinde pek çok çelişkiyi barındırmaktadır.</p>
<p align="left">Örneğin nöbetçi arılar çoğu zaman kendilerinden çok daha büyük olan eşekarısı gibi canlıların üzerine hiç düşünmeden atılırlar ve savaşırlar. Arıların bütün bunları kendi kendilerini düşünerek yaptıklarını ve bundan bir çıkarlarının olduğunu iddia etmek cevaplanması gereken bazı soruları da beraberinde getirecektir. Arılar bunu yaparken acaba &#8220;kolonideki yavruların korunması&#8221; gibi bir mantık yürütebilirler mi? Arıların geçmiş-gelecek gibi kavramları, bunlara yönelik kaygı ve beklentileri olabilir mi? İşçi arıların kovan savunması yaparken ölmelerinde ne gibi bir çıkarları olabilir?</p>
<p align="left">Elbette ki arıların mantık yürütmesi söz konusu değildir. Arıların bu işten hiçbir çıkarları da yoktur. Zaten çıkarları olsa bile kendi hayatlarını tehlikeye atmalarının bir anlamı yoktur. Nöbetçi arılar sadece kovanı koruma görevi kendilerine verildiği için böyle yaparlar.</p>
<p align="left">Hiçbir akla ve şuura sahip olmayan canlıların bir plan belirleyip, ona göre hareket etmesi, örnek yardımlaşmalar sergilemesi, özveride bulunması tesadüfen meydana gelecek davranışlar değildir. Bunların o canlıya öğretilmiş, diğer bir deyişle Allah tarafından ilham edilmiş olması gerekir.</p>
<p align="left">Bu sitenin konusu olan arılar da yeryüzündeki diğer canlılar gibi Allah&#8217;ın ilhamıyla hareket eder. Evrendeki tüm canlılar, atlar, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler, kaplanlar, filler Allah&#8217;a boyun eğmiştir. Yaptıkları her hareketi Allah&#8217;ın ilhamıyla yapmaktadırlar. Allah Hud Suresi&#8217;nde canlılar üzerindeki hakimiyetini bize şöyle bildirmektedir:</p>
<p align="left"><strong>&#8230;O&#8217;nun alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerindedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır). (Hud Suresi, 56)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1"><br />
<strong>Beşinci Dönem: Besin Toplayıcısı Arılar</strong></span></p>
<p align="left"><a id="28." name="28."></a>İşçi balarılarının hayatlarının son dönemlerindeki görevleri besin toplamaktır. İhtiyaçları olan tüm besin maddelerini çiçeklerden temin ettikleri polen (çiçek tozu) ve nektar (bal özü) sayesinde karşılarlar. Polen protein yönünden zengin bir maddedir, nektar ise hem enerji kaynağıdır, hem de balın ana maddesidir. Arılar kışın besin bulamayacakları için kovanlarına bal depo ederler. Kış için ayrıca polen depo edilmez, yalnız yağmurlu havalarda kullanılmak üzere yavru arılara yetecek kadar polen biriktirilir.</p>
<p><span class="style1"><strong>BALARILARINDA SAVUNMA STRATEJİSİ:<br />
DÜŞMANI YOK ETMEK İÇİN ISI KULLANMA</strong></span><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image033.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2067 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image033.jpg" alt="" width="150" height="104" /></a><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image032.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2066 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image032.jpg" alt="" width="150" height="132" /></a></p>
<p align="left">Avrupa&#8217;dan getirilen balarıları için, Japonya&#8217;daki eşek arıları tam bir baş belasıdır. Yağma için kovana saldıran 30 eşek arısı, üç saat içinde tam 30.000 balarısını öldürebilir. Ancak yerli balarıları yaban arılarına karşı mükemmel bir savunma mekanizmasına sahip olarak yaratılmışlardır. Bir eşek arısı, yeni bir arı kolonisi keşfettiğinde, bunu hemcinslerine duyurmak için özel bir koku salgılar. Kokuyu balarıları da algıladığından, kovanı savunmak üzere hemen girişe toplanmaya başlarlar. Bir eşek arısı yaklaştığında 500 balarısı havalananıp hemen eşek arısınının etrafını sararlar. Bedenlerini hızla titreştirmeye başlarlar. Bu hareket arıların vücut ısılarınının artmasına neden olur. Bu esnada eşek arısı adeta bir fırında pişiriliyormuşçasına ısınır ve sonunda kavrularak ölür.</p>
<p>Bu türden bir saldırının, ısıya duyarlı filmle çekilmiş fotoğrafında, görünen beyaz bölgelerdeki sıcaklık 50 C&#8217;ye kadar çıkmaktadır. Balarılarının dayanabildiği bu sıcaklık eşek arıları için ölüm demektir.<br />
Nature, Vol, 377, No.654. s.334-336, September 1995</p>
<p align="left"><a id="29." name="29."></a>Arılar çiçeklerden topladıkları poleni doğrudan doğruya kullanmaz, &#8220;arı poleni&#8221; veya &#8220;arı ekmeği&#8221; adı verilen bir maddeye dönüştürürler. Bu dönüşüm çiçeklerden toplanan polenlere nektarla birlikte bazı enzimlerin eklenmesiyle sağlanır. Elde edilen bu madde sadece beslenme için kullanılır.</p>
<table border="1" width="150" cellspacing="0" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image034.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2068" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image034.jpg" alt="" width="149" height="136" /></a><br />
Polen toplamaya çıkan arıların Mantis, Yusufçuk ve örümcek gibi pek çok tehlikeli düşmanı vardır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Polen ve nektar toplama görevi 21 günlük işçi arılara düşmektedir. Bu aşamada artık balmumu yapmaya yarayan mum bezleri mum salgılamayı durdurur. İşçi arılar kovan dışına çıkarak yeni ve tehlikeli görevlerine başlarlar. Çiçekler arasında dolaşma görevi tehlikelidir çünkü arıların bütün düşmanları (örümcekler, yusufçuklar gibi) dışarıdadır.</p>
<p align="left">Aynı zamanda arılar, kovan ve yiyecek kaynağı arasında sürekli uçuş halinde oldukları için de bu görev oldukça yorucudur. Uçuş kasları yıpranan arılar kısa bir süre sonra ölürler.</p>
<p align="left">Arıların vücutları polen ve nektar toplamak için tasarlanmış özel sistemlerle donatılmıştır. Arılar, nektarı bal kesesine doldurmak için yutar. Polenler ise nektar gibi yutulmaz, kümeler halinde arıların arka bacaklarının yan taraflarına yapışık olarak açıkta kovana taşınır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><br />
<strong>ARILARIN POLEN SEPETLERİ</strong></span></p>
<p align="left"><a id="30." name="30."></a>Arıların arka bacaklarının dış tarafı çok hafif bir çukur oluşturacak şekilde bir tasarıma sahiptir. Vücutlarının bu bölümü adeta polenleri taşımaya yarayan bir kaşık gibidir. Ayrıca bacaklarının çevresinde uzun tüyler vardır. Bu bölüme &#8220;polen kesesi&#8221; adı verilir. Arıların karınlarının alt tarafı ise tamamen yumuşak tüylerle kaplanmıştır. Çiçekten polen toplarken bunların üzerine de çiçek tozları yapışır. İşçi arıların bacaklarındaki fırçayı andıran tüyler ise karınlarının altına yapışan çiçek tozlarını fırçalayarak, bunları polen keselerinde biriktirebilmelerine yarar.</p>
<p align="left">Besin toplayıcılığı yapma zamanı gelen bir balarısı, uçuşa çıkmadan önce enerji kazanabilmek için kursağını bir miktar bal ile doldurur. Bundan başka topladığı polenleri sepete yerleştirmek için de kursağındaki bu baldan kullanır. Polen toplayan arı çiçeğin erkek organı üstüne konduğunda, burada bulunan polenleri çenelerini ve ön ayaklarını kullanarak kazır ve onları yapışkan hale getirmek için de kursağındaki bal ile ıslatır. Arı bu işleri yaparken polenlerin bir kısmı da vücudundaki kılların arasına bulaşır. Bu nedenle arının görüntüsü kimi zaman una bulanmış gibi olur.</p>
<p align="left"><a id="31." name="31."></a>Polenleri, polen kesesine fırçalama işini -bu işlem süpürme olarak da tanımlanabilir- arı uçarken yapar. Bir çiçekten başka bir çiçeğe doğru uçarken bir yandan da arka bacağında bulunan fırçasıyla vücuduna ve arka bacağına yapışmış olan polenleri biraraya toplar.</p>
<p align="left">Sonra aynı işlemi diğer bacağıyla da yapar. Yani arı bir sağ bir sol ayağını kullanarak polenleri toplar ve bacağının dış tarafında bulunan sepetçiğe doğru iter. Bu şekilde polenler birikir. Arı bu işlemi sepetçik doluncaya kadar devam ettirir. En sonunda burada irice ve yoğun bir çiçek tozu topağı oluşur, artık arının polen kesesi dolmuştur. Polenlerin düşmemesi için de arı, ara sıra bacağıyla sepetçiğin dış tarafından vurarak, polenleri sepete iyice yerleştirir ve kovana doğru yola çıkar. Kovana vardığında ise polenleri, özel olarak ayrılmış olan polen hücrelerinden birine yerleştirecektir.</p>
<p align="center"><strong>Göklerin ve yerin anahtarları O&#8217;nundur. O, dilediğine rızkı genişletir-yayar ve kısar da. Çünkü O, herşeyi bilendir. </strong><strong><br />
</strong><strong>(Şura Suresi, 12)</strong></p>
<p align="left"><a id="32." name="32."></a>Pek çok böcek çiçeklerden polen taşır ama hiçbiri arılar kadar verimli sonuç alamaz. Bunun en önemli nedeni arıların polen toplamaya son derece elverişli olan vücut yapılarıdır. Polen toplama işi yoğun bir çalışma gerektirir, çünkü arının uzun süre çalışıp toplayarak kovana taşıdığı polen paketi ancak bir çifttir. Oysa tek bir petek gözünün polenle dolması için ortalama 20 çift polen paketine gereksinim vardır. Bu da arıların hiç durmadan hareket halinde olması demektir.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_5.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2069 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_5.png" alt="" width="202" height="307" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_5.png 202w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_5-197x300.png 197w" sizes="(max-width: 202px) 100vw, 202px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="left">Arılar arka ayaklarında Allah tarafından yaratılmış olan özel sistemleri kullanarak polen taşırlar. 1-Arı polen fırçasını kullanarak taraklarda birikmiş olan polenleri kazır ve bir bölgede depolar. 2-Polenler daha sonra sepetin içine doğru itilir. 3-Son olarak toplanan polen arının ağzından çıkan bir miktar bal ile nemlendirilerek, yapışkan bir top haline getirilir ve sepete konur.</p>
<p align="left">Arılar çiçeklerden iki ayrı madde toplar. Bu iki maddenin hem içerikleri, hem toplanış biçimleri, hem de kullanım alanları birbirinden çok farklıdır. Çiçeklerdeki nektarı toplayabilmek için de arılar polen taşımak için kullandıklarından daha farklı bir sisteme ihtiyaç duyar. Çünkü çiçeklerin yapılarına göre nektarların bulunduğu yer de değişiklik gösterir. Bazı çiçeklerin nektarları çiçek yapraklarının üzerinde serbestçe görülecek şekildedir ve bu bölgeye böcekler kolayca ulaşabilir. Ancak bazı çiçek türlerinin nektarları ulaşılması daha zor olan, çiçeğin boru şeklinde uzayan dip tarafında bulunur. Bu yüzden böceklerin daha diplere inmesi ve nektarı çiçeğin o bölümünden çıkarması gerekir.</p>
<p align="left">Bu durum pek çok böcek için sorun yaratırken arılar için bir problem oluşturmaz, çünkü arıların derinlerdeki bal özüne ulaşmalarını sağlayan boru biçiminde &#8220;proboscis&#8221; adı verilen bir organları vardır. Proboscis arının çiçeklerden kolay nektar toplamasını sağlar.</p>
<p align="left">Arılar özel ağız yapıları, tüylü vücutları ve polen keseleri sayesinde diğer böceklerden çok daha verimli bir şekilde polen toplar.Resimlerde polen ile keselerini doldurmuş arılar görülmektedir.</p>
<p align="left">Bundan başka bal ve su gibi maddeleri de bu organları ile toplar. Uzun bir burun olarak nitelendirilebilecek olan proboscis, arılar arasındaki besin değişiminde de rol oynar. Bu organ aynı zamanda kraliçe arının salgısının yalanmasında ve diğer arılara aktarılmasında da kullanılır. İşçi arılar proboscislerini kullanmadıkları zamanlarda, ağızlarının alt bölümünde bulunan boşlukta, z harfi görünümünde olacak şekilde içeri doğru katlarlar. Nektar, polen ya da su toplamak istediklerinde ise tekrar açarlar.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image039.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2070 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image039.jpg" alt="" width="178" height="144" /></a></p>
<p align="left">Arılar kusursuz vücut tasarımları sayesinde, diğer böceklerin ulaşamayacağı kadar derinlerde bulunan nektarları dahi çiçeklerden kolaylıkla toplar. Allah, arıları görevlerine uygun özelliklerle birlikte yaratmıştır.</p>
<p align="left">Arı bir çiçeğe konunca nektar damlacıkları önce emme hortumundan sonra da yemek borusundan geçerek &#8220;bal midesi&#8221; adı verilen bölüme akar. Arılar taşıyabilecekleri kadar bal özünü buraya doldurur ve kovana döner. Bu arada balarılarının yaklaşık 50 mm3&#8217;lük bir kapasitesi olan bal keselerini tamamen nektarla doldurabilmeleri için 100 ile 150 arasında çiçeği ziyaret etmeleri gereklidir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image041.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2071" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image041.jpg" alt="" width="100" height="161" /></a></p>
<p align="left">Bir işçi arının proboscis&#8217;i (burnu), arının türüne göre 5.3-7.2 mm uzunluğunda olabilir. Bazı çiçeklerin nektarları diğerlerine oranla daha derinlerde bulunur. Bu nedenle arıların bu gibi çiçeklerin tabanlarından nektar çekebilmeleri için uygun özelliklere sahip olan uzun burun yapıları büyük bir avantajdır. Sol üstü çizim resimlerde arı proboscis&#8217;inin açık ve kapalı hali görülmektedir. Yandaki şekilde de görüldüğü gibi arılar proboscislerini kullanmadıkları zamanlarda &#8220;z&#8221; şeklinde içeri doğru katlarlar.</p>
<p align="left"><a id="35." name="35."></a>Arılar arasındaki iş bölümü nektar toplanması ve yerleştirilmesi işlerinde de açıkça görülmektedir. Şöyle ki nektar yüküyle dönen toplayıcı arı bunu hücrelere yerleştirmekle uğraşarak hiç vakit kaybetmez. Bunun yerine bu işle görevlendirilmiş olan arılara nektarı ağız yoluyla aktarır. Midesinde kendisine enerji verecek kadar bal bırakır ve hemen besin kaynağına doğru uçar. Kendisine nektar aktarılan görevli de duruma göre nektarı başka arılara verebilir veya depolayabilir. Bu işlem kovandaki arıların o andaki gıda ihtiyacına bağlıdır.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image042.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2072" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/vahyetti_clip_image042.jpg" alt="" width="152" height="170" /></a></p>
<p align="left"><strong>O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, &#8216;şekil ve suret&#8217; verendir. En güzel isimler O&#8217;nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O&#8217;nu tespih etmektedir. O, Aziz, Hakim&#8217;dir.</strong><strong><br />
</strong><strong>(Haşr Suresi, 24)</strong></p>
<p align="left"><strong>Diğer Görevler</strong>&#8230;</p>
<p align="left">Balarıları besin toplamaya başladıktan ve yetişkin bir arı olduktan sonra her işi yapabilir. Bunun için sadece arıların 3 haftalık olması yeterlidir.</p>
<p align="left"><a id="36." name="36."></a>Daha önce arıların büyüme dönemleri boyunca vücutlarında çeşitli değişikliklerin meydana geldiğinden ve bu değişikliklerle doğru orantılı olarak kovan içindeki görevlerinin değiştiğinden bahsetmiştik. Arıların vücutlarında dönem dönem gerçekleşen bu değişiklikler geri dönülmez değişiklikler değildir. Kovandaki ihtiyaçlar doğrultusunda arıların organları eski fonksiyonlarını tekrar kazanabilir. Örneğin bir saldırı ya da bir yangın sonucunda kovanda herhangi bir tahribat meydana geldiğinde, bunu telafi etmek için artık balmumu üretmeyen yetişkinler birdenbire balmumu üretmeye başlayabilir. Benzer şekilde, larvaların beslenmesinde bir aksaklık ihtimali belirirse bu defa dadılık yapan arıların dışında da, dadı bezleri faaliyete geçen arılar olabilir.</p>
<p align="left">Bundan başka bal stoğu yetersiz olduğunda da daha fazla arı nektar toplamaya çıkabilir veya kovanın acil olarak serinletilmesi gerekiyorsa diğer arılar o sırada yaptıkları işleri bırakıp, hemen bu işe yönelebilir. Kovan büyük bir saldırıya uğradığında arıların çoğu savunmaya katılır, yüzlerce işçi arı kovan girişine birikir ve saldırı hep birlikte geri püskürtülür. Kısacası her arı o anda kovanda ne gibi ihtiyaçların ortaya çıktığını ve buna bağlı olarak nerede, nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilir. Şimdiye kadar ele alınan konularda da görüldüğü gibi arıların tüm hareketlerine bir &#8220;bilinç&#8221; hakimdir. Arılar üstlerine düşen görevleri son derece başarılı bir şekilde yerine getirmektedir.</p>
<p align="left">Bu bilgiler doğrultusunda düşünüldüğünde çok önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Arıların her türlü özelliklerini (hem davranışsal, hem de fiziksel olarak) kendi iradeleri ile ya da tesadüfen kazandıklarını iddia etmek akla, mantığa ve bilime uymayan bir iddiadır. Arıların tümünün aynı dönemlerde aynı şekilde hareket etmesi, kovandaki düzenin arılar ilk ortaya çıktığından beri hiç değişmeden devam etmesi gibi detaylar arıları yöneten aklın açık göstergelerindendir. Arıların sahip oldukları bilgilerin tümü bu canlılara üstün bir akıl sahibi tarafından verilmektedir. Arılara neler yapmaları gerektiğini, hangi dönemde ne gibi görevlerde bulunacaklarını ilham eden bu aklın sahibi, sonsuz bir ilmin sahibi olan Allah&#8217;tır. Allah herşeyi bir düzen içinde yaratandır.</p>
<p align="left"><strong>O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, &#8216;şekil ve suret&#8217; verendir. En güzel isimler O&#8217;nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O&#8217;nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim&#8217;dir. (Haşr Suresi, 24)</strong></p>
<p class="style1" align="center"><strong>KOVANDAKİ ISININ AYARLANMASI</strong></p>
<p align="left">Bazı canlılar yaşadıkları ortamın sıcaklığını dengede tutabilmek için kendi vücut ısılarını kullanırlar. Vücut sıcaklıklarıyla bu ayarlamayı yapabilenler memeli hayvanlar ve kuşlardır. Diğer pek çok canlının (kertenkele, yılan, kurbağa, balık, salyangoz, solucan, ıstakoz, böcek vs.) vücut ısıları ise yaşadıkları bölgenin ısısına göre değişiklik gösterir.</p>
<p align="left"><a id="37." name="37."></a>Bu bilgiler göz önüne alındığında arı kovanlarındaki 35°C&#8217;lik değişmeyen ısı son derece dikkat çekicidir. Çünkü arılar da vücut sıcaklıklarında değişiklik yapamayan canlılardandır. Bu nedenle kovan içindeki sıcaklığı vücut sıcaklıkları ile dengeleyemezler. Ancak hareket etmelerinin sonucunda ortaya çıkan ısı ile kovandaki ısı dengesini sağlarlar. İşçi arıların kovan içindeki en önemli görevlerinden biri de kovandaki ısının ayarlanmasıdır. Balarıları, bulundukları ortam (ağaç kovuğu, kaya arası vs.) ve dışarının ısısı ne olursa olsun kovandaki ısıyı her zaman kontrolleri altında tutarlar. Bahar sonundan sonbahara kadar kovan ısısı 34.5°C-35.5°C arasında korunur. Balarıları ısı değişikliklerinden etkilenen canlılardır. Balmumu üretimleri, balın oluşumu gibi işlemlerin tümü belirli bir sıcaklıkta gerçekleştirilir. Kovandaki ısı değişikliğinden en çok etkilenenlerse yavru arılardır. Bu nedenle kuluçka odalarının sıcaklığına özellikle çok dikkat edilir. Gün içinde gerçekleşen sıcaklık değişikliklerine göre arılar kovan ısısını korumak için çeşitli çalışmalar yaparlar. Örneğin havanın daha soğuk olduğu sabahın erken saatlerinde işçiler petek çevresinde kümelenir ve vücut sıcaklıkları ile yumurtaları ısıtırlar. Gün ilerledikçe ve hava ısınmaya başladıkça arılar tarafından örülen küme yavaş yavaş dağılır. Eğer sıcaklık artmaya devam ederse işçilerin bir bölümü ısıyı düşürmek için kanatlarını yelpaze gibi sallamaya başlar. Hava akımını kovanın girişine ve peteklerin üzerine doğru yönlendirerek kovan ısısını düşürmeye çalışırlar.</p>
<p align="left"><a id="39." name="39."></a><a id="38." name="38."></a>Çok sıcak günlerde ise arılar daha şiddetli bir soğutma yöntemi kullanırlar. Yiyecek toplayan arılar kovan ısısı çok yükseldiğinde polen veya nektar yerine kovana, yakındaki su kaynaklarından aldıkları su damlalarını getirir ve bunları kuluçka hücrelerinin üzerine serperler. Daha sonra kanatlarıyla hava akımı oluşturarak bu damlaların içerisindeki suyu buharlaştırırlar. Bu soğutma sistemiyle kovanın ısısı kısa sürede eski haline döner. Bu konuyla ilgili olarak yapılan bir deneyde, sıcaklığın 50 °C&#8217;ye yükseldiği bir günde kovan tam Güneş&#8217;in altına konulmuş, arıların yakındaki bir su kaynağından sürekli su taşıyarak kovan içi sıcaklığını yaklaşık 35 °C&#8217;de sabit tuttukları gözlenmiştir.</p>
<p align="left"><a id="40." name="40."></a><a id="41." name="41."></a>Arılar kış aylarında ısınmak için de yazın kovanı soğuturken kullandıklarına benzer bir yöntem kullanırlar. Kovan ısısı düştüğünde arılar önce sıkıca birbirlerine kümelenirler. Kalınlığı soğuğun şiddetine göre 2.5 cm ile 7.5 cm arasında olan bu arı kümesi, bir kabuk gibi peteği kaplar. Ana kümeye dahil olmayan arılar iç taraftadır, birbirlerine yakın olmalarına rağmen dışarıdakiler kadar sıkışık değildirler. Bu arılar sürekli hareket ederek dışarıdaki arılar için ısı açığa çıkarırlar.</p>
<p align="left">(Her bir arının 10 °C sıcaklıkta, dakikada 0.1 kalori ısı üretebildiği bilinmektedir.) Arılar daha çok ısı elde etmek için daha fazla hareket ederler. Dışarıdakiler ise büzülerek vücutlarının soğuğa daha az temas etmesini sağlarlar. Kümenin dışında yer alan arıların karınlarına depoladıkları besin bir süre sonra biter. Bunun üzerine iç kısımdaki arılarla diğerleri arasında yer değişimi yaşanır. Arılar arasındaki bu değişim, gerekli olan sıcaklık elde edilene kadar devam eder. Arılar bu yöntemi kullanarak hava sıcaklığı -30 °C&#8217;ye düştüğünde bile kovan ısısını yaklaşık olarak 35 °C&#8217;de tutabilmektedirler.</p>
<p align="left">Şu ana kadar anlaşıldığı gibi, kovan ısısının ayarlanmasında arıların kullandıkları çözümler son derece etkili ve pratiktir. Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta, arıların bu çözümleri nasıl keşfettikleri ve kovanın ısısını nasıl doğru olarak tespit ettikleri konusudur. Bir böceğin sıcaklık konusunda bu kadar hassas ölçümler yapabilmesi son derece şaşırtıcıdır.</p>
<p align="left">Öncelikle sıcaklık ölçümü yapabilmesi için arının vücudunda bir ısı ölçerin bulunması şarttır. Bu durumda termometre hassaslığındaki bu organın arının vücudunda nasıl oluştuğu sorusunun cevabının verilmesi gerekecektir. Arılar bu sisteme tesadüfen sahip olamayacaklarına ve kovan ısısının kaç derecede olacağını, ısının nasıl korunacağını tesadüfen keşfedemeyeceklerine göre bütün bunları arılarda var eden bir güç vardır.</p>
<p align="left">Arıların bütün bunları kendi kendilerine yapmaları imkansızdır. Arılardaki ısı ölçüm sisteminin tasarımı ve bunun vücutlarına yerleştirilmesi, kovanı ne zaman ve nasıl ısıtıp soğutacakları gibi bilgilere arılar kendiliklerinden ulaşmış olamazlar.</p>
<p align="left">Tüm bunlar bizi tek bir sonuca ulaştırır. Arılara, yaptıkları her hareket Yaratıcımız olan üstün güç sahibi Allah tarafından ilham edilmektedir. Sahip oldukları sistemlerin tasarımı da benzersiz sanatını bize yarattığı canlılarda tanıtan Allah&#8217;a aittir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>BÖCEKLERİN VERİMLİ UÇUŞLARI</strong></span></p>
<p align="left">Evrimci bir çizgiye sahip olan &#8220;New Scientist&#8221; Dergisi&#8217;nde yayınlanan 12 Ekim 1996 tarihli bir yazıda böceklerin uçuşlarının dikkate değer bir şekilde etkisiz ve verimli olmayan uçuşlar olduğu ve sarfettikleri enerjinin sadece % 6&#8217;sını mekanik enerjiye dönüştürdükleri ifade ediliyordu. Enerjinin geri kalanının ise ısı olarak kaybolduğu iddia ediliyordu.</p>
<p align="left">Bunun üzerine Arizona State Üniversitesi&#8217;nden Jon Harrison ve ekibi aynı konuda araştırmalar yaptılar. Buldukları sonuçlar son derece şaşırtıcıydı. Böceklerin uçuşlarındaki düşük verimin aslında son derece önemli nedenleri vardı. Bu araştırmanın sonuçları Science Dergisi&#8217;nde (1996, vol. 274, s.88) yayınlandı. Bu deneylerde bir arı kovanının bulunduğu yerdeki çevre ısısı değiştirilerek, arıların vücut ısıları, kanat çırpma ve metabolizma hızları ölçüldü. Isı 20 dereceden 40 dereceye yükseldikçe arıların kanat çırpma frekansı % 16, metabolizma hızları ise % 50 azaldı ve göğüs ısısı da buna bağlı olarak sabit kaldı. Arıların düşüş gösteren kanat çırpma frekansları uçuşta bir sorun yaşanmasına neden olmadı. Bütün bunların sonucunda ısı yükseldikçe arının uçuşunun daha etkili ve verimli bir hale geldiği anlaşılmış oldu. Neticede arıların kaslarının sıcak olan günlerde daha çok verimli olduğu ortaya çıktı.</p>
<p align="left">Bunun üzerine Harrison, arıların uçuşlarının soğuk havalarda neden daha az verimli olduğu konusunu araştırdı. Etkisiz ve verimli olmayan uçuşlarda açığa çıkan ısının arıları soğuk günlerde sıcak tutmaya yardımcı olduğu sonucuna vardı. Bu, kovanın ısı düzeninde çok önemli bir yer tutmaktaydı. Yapılan bu detaylı araştırmalar sonucunda ortaya çıkan sonuç arıların kanat kaslarının iki önemli görevi olduğuydu. Bunlardan biri arıların uçmalarını sağlamak, diğeri ise ihtiyaçları olan ısıyı oluşturmaktı. Kanatlardaki bu tasarım sayesinde arı, çevre koşullarına göre hem uçuş etkinliğini hem de ısı üretimini ihtiyacı doğrultusunda değiştirebiliyordu.</p>
<p align="left">Bu örnekte görüldüğü gibi, bilim adamları doğadaki bir canlı üzerinde araştırma yaparken o canlıda tesadüfi oluşumlar, hatalı tasarımlar ararlarsa, doğru bir sonuca ulaşamazlar. Bunları ararken de çok büyük bir zaman kaybına uğrarlar. Oysa bugün kesin olarak görmekteyiz ki, doğada kusursuz tasarımlar vardır. Tüm canlılar, tam ihtiyaçları olan özelliklere sahiptirler. Kuşkusuz bu noktada karşımıza çıkan Allah&#8217;ın sonsuz kudreti ve ilmiyle doğadaki tüm canlıları kusursuzca var ettiğidir. İşte insanlar bu bakış açısıyla araştırma yaptıklarında, yani kusursuzluğu araştırdıklarında, çok daha çabuk sonuca ulaşabilir, doğadaki üstün yaratılış sanatına çok daha yakından şahit olabilirler.</p>
<p class="style1"><strong>İŞÇİ ARILARIN ÖLÜMÜ</strong></p>
<p align="left">Koloninin tüm yükü üzerlerinde bulunan işçi arılar, doğdukları andan itibaren hiç durmadan çalışırlar. Bu yoğun tempo nedeniyle kovandan çıkıp yiyecek toplamaya başladıktan sonra ancak 3-4 hafta kadar yaşayabilirler.</p>
<p align="left"><a id="42." name="42."></a>İşçi arının ölümüne yol açan nedenlerden en önemlisi yiyecek arama işidir. Bu zor işin sonucunda arının beslenme ve balmumu bezleri zarar görür. Ayrıca işçi arı tüylerini kaybeder ve sonunda (toplam olarak yaptığı yaklaşık 800 km.lik bir uçuştan sonra) uçma kasları da tükenir. İşçi arılar genellikle kovandan uzakta ve görev başında iken ölürler.</p>
<p align="left">Sonbaharda yumurtalardan çıkacak yeni bireyler koloninin bakımını üstleneceklerdir. Bu arıların doğumu kışa denk geldiği için kovan dışına çıkmaz ve kendilerinden önceki arıların depoladıkları yiyecekler ile beslenirler.</p>
<p align="left">Koloniyi oluşturan arıların ömürleri kısa olsa da koloniler oldukça uzun süre hayatta kalır. Öyle ki aynı koloni (orman yangını ve kuraklık gibi olağanüstü durumlar hariç) 20 yıl ve bazen daha da fazla süreyle varlığını koruyabilir.</p>
<p class="style1" align="center">The post <a href="https://ateistlerecevap.org/ari-kovanindaki-mucize-ve-yasam/" data-wpel-link="internal">Arı Kovanındaki Mucize ve Yaşam</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/ari-kovanindaki-mucize-ve-yasam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#039;ın Varlığına Mikro Dünyadan Deliller</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-mikro-dunyadan-deliller/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-mikro-dunyadan-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2018 13:03:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı Nasıl İspatlanır?]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri Kısaca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere allah'ın ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm ve Din]]></category>
		<category><![CDATA[Big bang teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2028</guid>

					<description><![CDATA[<p> MİKRODÜNYADAKİ VARLIK DELİLLERİ GÖREBİLDİĞİMİZ DÜNYADAN FARKLI BİR ALEM:MİKROORGANİZMALAR &#8220;Evet, yalnızım” dediğiniz anda aslında oldukça fazla sayıda canlı ile berabersiniz. Vücudunuzda sizinle birlikte yaşayan ve sizi sürekli olarak koruyan kimi zaman da hastalanmanıza neden olan bakteriler, oturduğunuz koltuktan halınıza, soluduğunuz havaya kadar her yere yayılmış durumdaki akarlar, mutfağınızda birkaç gündür dışarıda beklettiğiniz yiyeceklerde üremeye başlayan küf [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-mikro-dunyadan-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına Mikro Dünyadan Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 style="text-align: center;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kurt-1024x768-440x330-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2039" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kurt-1024x768-440x330-1.jpg" alt="" width="440" height="330" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kurt-1024x768-440x330-1.jpg 440w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kurt-1024x768-440x330-1-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 440px) 100vw, 440px" /> </a><span style="color: #008080; font-size: 24px;">MİKRODÜNYADAKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p><span class="style1">GÖREBİLDİĞİMİZ DÜNYADAN FARKLI BİR ALEM:MİKROORGANİZMALAR</span><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2029 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image001.jpg" alt="" width="250" height="196" /></a></p>
<p align="left">&#8220;Evet, yalnızım” dediğiniz anda aslında oldukça fazla sayıda canlı ile berabersiniz. Vücudunuzda sizinle birlikte yaşayan ve sizi sürekli olarak koruyan kimi zaman da hastalanmanıza neden olan bakteriler, oturduğunuz koltuktan halınıza, soluduğunuz havaya kadar her yere yayılmış durumdaki akarlar, mutfağınızda birkaç gündür dışarıda beklettiğiniz yiyeceklerde üremeye başlayan küf ve mantarlar… Bunların hepsi kendi yaşam şekilleri, beslenme sistemleri ve çeşitli özellikleri ile apayrı bir alem oluştururlar.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>BAKTERİLERDEKİ TASARIM</strong></span></p>
<p align="left">Bakteriler gözle görülemezler ancak özel hücre yapıları sayesinde her türlü koşula dayanıklıdır.<br />
Bakteriler, bitkilerden ve hayvanlardan farklı olarak hızlı çoğalan ve biyokimyasal etkileri bakımından canlılar aleminin dengesini sağlamada çok büyük önem taşıyan bir grubu oluştururlar. Hemen hemen her yerde yaşayabilirler, bu nedenle de herhangi bir tür organizmadan çok daha fazla sayıdadırlar. Bu canlılar dünyanın en fazla sayıdaki üyeleridir. Tüm ekosistem bakterilerin faaliyetlerine bağlıdır ve bakteriler insan yaşamını da pek çok şekilde etkilemektedirler.</p>
<p align="left">Günümüz teknolojisini bile çaresiz bırakan bir çeşitlilikleri vardır. Kimi zaman oksijeni bol ortamları tercih ederler, kimi zaman da oksijensiz toprak altında yaşayabilirler. Bir kısmı besinini fotosentez yolu ile sağlarken, bir kısmı da organik maddeleri ayrıştırarak enerji elde ederler. Birbirlerinin aynı olduğu düşünülen bakterilerin bile metabolizmaları incelendiğinde bunların aslında birbirlerinden farklı türler oldukları anlaşılmaktadır.<br />
Bakteriler, canlılar aleminde &#8220;prokaryotlar&#8221; olarak adlandırılırlar. Sahip oldukları tek hücre içinde bir çekirdek ve serbest şekilde dolaşan bilgi bankaları -DNA- bulunmaktadır. Oldukça kompleks bir yapıda hücre zarına ve ribozoma sahiptirler. Yeryüzündeki tüm canlıların yaşamsal işlevlerinin birçoğu, bu prokaryotik hücrelerin etkinliklerine bağlı olarak gerçekleşir.<br />
B</p>
<p align="left">akteriler oldukça yüksek veya düşük sıcaklıklara uyum sağlayabilmekte, toprak altına girebilmekte, havada uçabilmekte, kimyasalların içinde ve okyanusun dibinde yaşayabilmekte ve hatta radyasyona karşı dayanıklı hale gelebilmektedirler.</p>
<table border="0" width="170" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2030" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image002.jpg" alt="" width="170" height="142" /></a><br />
Henüz mikroorganizmaların yapısına açıklama getiremeyen evrimciler, bu canlıların yapılarında bulunan estetik görünüme hiçbir anlam veremezler.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Uygun koşullarda bakteriler her 10-30 dakika içinde, sayılarını iki misli arttırırlar. Tek bir bakterinin sayısı önce ikiye, sonra dörde, daha sonra sekize çıkarak çoğalır ve bu işlem bu şekilde devam eder. Bakterilerin bazı çeşitleri –271oC soğuktan ve birkaç saat içinde -190oC dereceden artı 25oC’a geçiş yapan hızlı sıcaklık değişimlerinden etkilenmezler. Bazı türler ise insan için öldürücü olan dozun 2000 kat üzerinde olan bir atom radyasyonuna bile dayanabilmektedir. Bazıları çeşitli hastalıklara neden olurken, bazıları insan ve bitki metabolizmasının yararlı bir üyesi olarak bulunmak zorundadır. (Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 3. Cilt, sf. 1237-1238 – 2000 KAT RADYASYON)</p>
<p class="style1">KENDİLERİNİ ŞARTLARA GÖRE AYARLAYABİLEN MİKROORGANİZMALAR</p>
<p align="left">Bakterilerin kendi nesillerini devam ettirebilmek için çok büyük fedakarlıklar yapmaları, gerektiğinde kendi hayatlarını tehlikeye atmaları ve tüm zor koşullara rağmen hayatta kalabilmek için kompleks sistemler geliştirebilecek özelliklere sahip olmaları yaratılmış olduklarının delillerindendir.<br />
Bakteriler biçimce çok değişiktirler ve yaşadıkları ortama göre bir görünüm edinirler. Bir çoğunun “spor” denen dirençli biçimleri vardır ve bu biçime girdiklerinde aşırı sıcağa, soğuğa veya kuraklığa dayanabilirler. Bazı bakterileri yok etmenin güçlüğü bundan doğmaktadır. Peki sporlanma dediğimiz şey ne demektir?</p>
<div align="left">
<table border="0" width="150" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2031" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image003.jpg" alt="" width="150" height="102" /></a><br />
3400 yıl önce yapılmış olan Mısır&#8217;daki Luksor Tapınağının dış cephe tuğlalarında ve 720 milyon yıllık kaya tuzu bloklarında sporlanmış halde canlı bakterilere rastlanmıştır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Türlerine göre farklı koşullarda yaşayabilen bakteriler, koşullar bozulunca bölünmeye başlarlar. Normal şartlarda bu bölünme sonucunda ana hücreden kalıtsal özellikleri tamamen aynı olan iki yavru hücre meydana gelir. Ancak, koşullar bozulduğunda ya da besin azaldığında vazgeçilen ilk şey bu &#8220;aynılık&#8221; olur. Bir başka deyişle bakteri, şartların güçleştiğini fark ederek bir karar verir ve soyunu devam ettirmek için önlem alır. İkiye bölünme yine gerçekleşir, ama bu kez birbirine eşit olmayan iki hücre meydana gelir. Bu eşitsizliğin nedeni hücrelerden sadece bir tanesinin yaşayacak olmasıdır. Bunlardan büyük olan ana hücredir ve adeta bir koruyucu gibi küçük “kardeşini” içine alır. 10 saat süresince tüm enerjisini kullanarak onu besler ve küçük hücrenin korunmasına yardım edecek olan özel bir protein kılıfının oluşmasını sağlar. Böylece, ikiye bölünen parçalardan birinin içinde gelişen bakteri dayanıklı ve kendini koruyabilen nitelikteki bireyleri oluşturur. Diğeri ise koruyucu özelliklerini diğer kardeşine vererek ölür ve koruyucu bir kılıf haline gelir. İşte meydana gelen bu dayanıklı yapıya &#8220;spor&#8221; adı verilir. Dolayısıyla bakteriler, normal bölünmelerinin dışında, sporlar yoluyla dünyanın her yerine kolayca yayılırlar.</p>
<p class="style1" align="center"><strong>Milyonlarca Yıl Yaşayabilen Bakteriler</strong></p>
</div>
<p align="left">Söz konusu sporlanma işlemi mikroorganizmaların neredeyse tümü tarafından gerçekleştirilen bir korunma şeklidir. Bu canlıların bazıları koşullar uygunsuz bir hale geldiğinde sporlanma yöntemini kullanarak buharlaşma yoluyla havaya yükselir ve bulutların arasında korunma altına alınmayı tercih ederler. Atmosfer, yayılmak veya korunmak isteyen oldukça fazla sayıda küçük canlı spor barındırmaktadır. Kuru ve soğuk havalarda gökyüzünde kalan bu organizmalar bulutların arasında yaşadıkları bu süre içinde adeta uykudadırlar. Bulutların meydana getirdiği yağmurlarla yeryüzüne inerler. Yere dönüşlerinde artık eskisinden farklı bölgelere ulaşıp yeni bir koloni meydana getirebilirler. Bulutlar, aslında nesillerdir orada yaşayan, beslenen, nefes alan, hayatta kalabilmek için çeşitli koşullara uyum sağlayan canlı küçük mikroorganizmalarla doludur. Bakteriler bu canlıların en tedbirli olanlarıdır. Yerden kristalleşerek buharlaşan hava içinde yukarı doğru yükselirken beraberlerinde metan, fosfat, karbon, sülfür dioksit ve diğer besleyici bileşik depolarını, yani besinlerini de götürürler.<br />
Sporlanma adındaki bu şuurlu işlemi gerçekleştirdiklerinde bakteriler çok çeşitli ortamlara rahatça girebilir ve geniş alanlara yayılabilirler. Nitekim, radyoaktif uranyum madenlerinde bile canlı bakteriler bulunmaktadır. 3400 yıl önce yapılmış olan Mısır’daki Luksor tapınağının dış cephe tuğlalarında canlı bakterilere rastlandığı gibi, 200 milyon ve 320 milyon yıllık, hatta 720 milyon yıllık kaya tuzu bloklarında canlı bakteriler bulunmuştur. 20.000 metre yükseklikte bile bakterilere rastlanmıştır. En şaşırtıcı örnek ise çam ağacı reçinesi içinde yakalanmış ve bugüne kadar korunmuş 25 milyon yıllık bir arı fosilinin içinden çıkan bakteri sporlarıdır. Laboratuvarda steril koşullar altında çıkarılan bu sporlar, kültüre alınmışlar ve böylelikle bakteriler oldukça uzun bir aradan sonra yeniden gelişmeye ve üremeye başlamışlardır.</p>
<p><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">OKSİJEN SAĞLAYAN MUCİZEVİ TEK HÜCRELİLER:ALGLER(SU YOSUNLARI)</span></strong></span></p>
<p align="left">Bazı canlılar içlerinde porfirinli halkalar bulunan pigmentlere sahiptirler. Bu halkanın özelliği etrafındaki elektronların serbestçe hareket edebiliyor olmasıdır. İşte bu nedenle söz konusu halka kolaylıkla elektron kazanabilir veya kaybedebilir. Dolayısıyla bu halka etrafındaki ışığı ve enerjiyi hemen yakalayabilir. Yeryüzüne gelen güneş ışığı da bu pigmentin kendisine çekebildiği enerjilerden biridir. Güneşin enerjisini yakalayan ve kendi bünyesine alabilen bu pigmente “klorofil” deriz. Eğer bir canlı “klorofile” sahipse, bu canlı “fotosentez” yapabilir.</p>
<table border="0" width="200" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image005.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2032" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image005.jpg" alt="" width="200" height="161" /></a><br />
Algler, klorofil içeren yeşil ve mavi-yeşil renkte ya da kahverengi ve kırmızı olabilmektedirler.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Fotosentezi ne insanlar ne de hayvanlar gerçekleştirebilirler. Bu canlılar, klorofilden yoksundurlar. Bu işlem laboratuvarlarda da yapay olarak gerçekleştirilemez. Klorofilde meydana gelen işlemler ve bu pigmentin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır.</p>
<p align="left">Bu mikroskobik canlılar, fotosentez işlemi ile kendi enerjilerini karşılarken yeryüzünün de büyük bir gereksinimine cevap verirler. %30 oranında karbondioksit gazını içlerine çeker ve gezegenin %70’lik oksijen ihtiyacını karşılarlar. Ayrıca canlı türlerinin %70’i için besin sağlarlar. Bu canlılar, sadece fotosentez yapabilecekleri bir mekanizmaya değil, bedenlerine aldıkları güneş ışığını vücutlarının ışık göremeyen kısımlarına taşımalarını sağlayan özel bölmelere ve mekanizmalara da sahiptirler.</p>
<p align="left">Bu mikro canlılar kendileri için yaratılmış olan mikroskobik bir fabrika ile ekolojik sistemin en önemli gereksinimlerini karşılarlar; oksijen ve besin. Şimdi mikro dünyanın bu kapsamlı işlevlere sahip elemanlarından en önemlisini, yani algleri daha yakından inceleyelim: Algler sığ sularda yaygın olarak bulunan organizmalardır ve güneş ışığı gören her su yüzeyinde yaşayabilirler. Alg hücresi, renkli ve renksiz kısım olarak iki bölümden oluşur. Renksiz kısımda DNA ve bazı alglerde çekirdek bulunurken, bu bölümü çevreleyen renkli kısımda RNA ve renk veren çeşitli pigmentler bulunmaktadır.</p>
<p align="left">Algler içinde bulundukları suyun organik maddelerini büyük miktarda arttırırlar. Bu yolla suda yaşayan organizmaların besinlerini artırmaktadırlar. Dolayısıyla alglerin bulunduğu sular son derece verimli ve diğer canlıların yaşaması için oldukça elverişlidir. Algler aynı zamanda suların yenilenmesi açısından da temizleyici bir rol oynarlar. Suda yaşayan hayvanlara besin olur, onlar için besin üretirler.</p>
<p class="style1">VİRÜSLER</p>
<table style="width: 543px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 537px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2033" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image006.jpg" alt="" width="158" height="171" /></a><br />
Eğer evrenin başlangıcından beri saniyede bir virüs pinpon topunun içine atılıyor olsa idi, şu an ancak topun yarısı dolmuş olurdu.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Mikroskobik canlılar olan virüsler insan vücudunun en büyük düşmanlarıdır. Virüs, insan vücudundaki herhangi bir hücreyi seçer ve onu kendisi için bir sığınak olarak kullanır, burada çoğalır ve kimi zaman ölüme yol açan tahribatta bulunabilir. Bir virüs, proteinden bir kabuk ve kabuğun içinde kendisine ait bilgileri içeren genetik şifrelerden (DNA ve/veya RNA) ibarettir. Tek başına hayat belirtisi gösteren bir fonksiyonu veya organeli yoktur. Enerji üretebilecek veya protein sentezleyebilecek bir sistemi yoktur. Dolayısıyla bu önemli işlevleri yerine getirebilecek canlı bir hücrenin varlığına muhtaçtır. İşte bu nedenle bir virüs milyonlarca yıl hiç bozulmadan ve hiçbir hayat belirtisi göstermeden olduğu yerde kalabilir. Uzun süre bekledikten sonra bir organizma ile karşılaştığında hemen canlanır ve hareketlenir.</p>
<p>Virüsü harekete geçirmek için tek gereken şey içine girip enfeksiyona uğratabileceği savunmasız bir hücrenin sıcaklığı ve nemidir. Bu hücrenin içine yerleştiğinde bazen bir saat içinde kendini 100 kez çoğaltabilir. Bazen bir yıl içinde 20 milyon insanı öldürecek şekilde yeni bir şekle bürünebilir .</p>
<p class="style1" align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>AKARLAR</strong></span></p>
<table style="width: 299px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 293px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image007.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2034" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image007.gif" alt="" width="329" height="148" /></a><br />
Evlerde, özellikle de halılarda yaşayan akarlar.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Akar ya da mayt olarak adlandırdığımız canlı, herhangi bir böcekten daha farklı özellikler taşımayan, son derece detaylı ve kompleks bir yapıya sahip olan, ama buna rağmen yine de ancak mikroskopla fark edilebilen bir mikro canlıdır. Yaşadığımız evin her yanında, yattığımız yatakta, yerdeki halıda, soluduğumuz havada kısacası yaşamımızı geçirdiğimiz her yerde bulunmaktadır. 5 ile 50 mikron arası boyutlarında olan bu canlıları çıplak gözle göremeyiz.</p>
<p>Bu canlılar ölü deri hücreleri ve kabukları ile beslenirler. Bu nedenle insanların yaşadığı ortamlarda bulunur ve insan aktiviteleri ile çevreye yayılır, hareket ederler. Beslenme malzemelerinin toplandığı yerler ise genellikle yataklar, minderler, mobilyalar ve halılardır.<br />
Normal şartlarda bu ilginç görünüşlü varlıkları görüp fark edebilmeyi istemezsiniz. Çevrenizde o kadar fazla sayıdadırlar ki, yattığınız yatakta bile, ne kadar temiz olursa olsun, ortalama 10,000 tane akar bulunmaktadır. Bu canlılar ürettikleri proteine karşı alerjiniz olmadığınız sürece size zarar vermezler; ısırmaz, sokmaz, hastalık bulaştırmazlar.<br />
Ancak bazı canlılar için zararlıdırlar. Öyle ki, parazit olarak içinde yaşadığı bir arı topluluğunu, arıların üstteki ölü derilerini delerek ve vücut sularını emerek ortadan kaldırabilirler. Bunun gibi pek çok böcek, hayvan ve bitkiye zarar verebilirler. Böcek akarları, böceğin ölümüne veya hastalanmasına sebep olurlar ama aynı zamanda meydana getirdikleri atıklarla toprağın verimini büyük ölçüde artırırlar. Bazıları ise birtakım canlıların asalaklarıdır. Bazı hayvanların kulak kanallarında, akciğerlerinde ve bağırsaklarında yaşarlar. Dolayısıyla akarlar farklı ortamlarda ve insan dışında farklı canlılarla da yaşayabilirler. Everest Dağı’nın 5,000 metre yükseklikteki yamaçlarında yaşayabildikleri gibi, Kuzey Pasifik Okyanusunun 5,200 metre derinliklerinde de yaşayabilmektedirler. Bunun dışında akarlar kaplıcalar, mağaralar, çöller ve tundralar da dahil olmak üzere pek çok yerde bulunabilirler. 10 metre derinlikteki madenlerde, soğuk ve termik kaynaklarda 500oC kadar yüksek ısıya sahip olan yer altı sularında, havuz ve göllerde yaşayabilirler. Farklı ortamlarda yaşayabilen bu farklı türlerinin sayısının 500,000’den fazla olduğu hesaplanmıştır.</p>
<p align="left">Akarlar su içmezler ama havadan ve ortamdan aldıkları nemi emerler. Bu nedenle bulundukları çevredeki nem onlar için önemlidir. %70-80 gibi oldukça yüksek orandaki nemden yaklaşık 27oC sıcaklıktan hoşlanırlar.<br />
Allah; dünyanın düzenini çok ince ve hassas dengelerle kurmuş, küçücük bir mikroorganizmayı koskoca bir yaşamın sebebi kılmıştır. Bunun tek nedeni, insanın karşısında apaçık duran bu yaratılış delilini görebilmesi, etrafında kendisine sunulmuş olanlar ve güç yetiremedikleri karşısındaki acizliğini ve Allah’a olan muhtaçlığını fark edebilmesi ve Allah’ı takdir etmesidir. Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur:<br />
<strong>“İşte Rabbiniz olan Allah budur. O&#8217;ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısı&#8217;dır, öyleyse O&#8217;na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir.” (En’am Suresi, 102)</strong></p>
<p class="style1"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>DİATOMLAR</strong></span></p>
<table style="width: 403px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 397px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2035" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image008.jpg" alt="" width="150" height="147" /></a><br />
Sadece bir hücre zarı ve kloroplasttan oluşan tek hücreli bir canlının adeta bir kimya laboratuvarı gibi çalışması ve müthiş bir sanat sergilemesi inananları hayran, evrimcileri ise çaresiz bırakan çok önemli bir gerçektir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Diatomlar mikroskobik bitkisel alglerdir. En büyükleri 1 milimetre çapında olan bu minik canlılardan 1 cm3 deniz suyunda, yaklaşık 10 bin tane bulunur. Okyanuslardaki canlı organizmaların %90’ını oluşturmalarına rağmen diatomların tümü suda yaşamaz. Bazıları toprak üstünde, yosunlara tutunarak ağaçlarda ve hatta yeteri kadar nem olduğunda tuğla duvarlarda bile yaşayabilir. Bu canlılar için ışık, su, karbondioksit ve gerekli besinlerin olduğu her yer üremek için uygundur.</p>
<p>Yeryüzündeki hemen hemen tüm canlılar, hayatlarını bir anlamda diatomlara borçludurlar. Çünkü yaptıkları fotosentez sayesinde soluduğumuz oksijenin bir kısmını diatomlar üretir. Bu mucizevi mikroskobik canlılar oldukça detaylı bir mekanizmaya sahiptir. Üzerlerinde çok sayıda gözenek vardır. Bu gözenekler besinlerin içeriye girmesine ve gaz değişimi yapmalarına olanak sağlar. Diatomlar oksijen üreten mikro fabrikalar gibi çalışır. Trilyonlarca diatom, bu gaz değişimi sonunda kendi ihtiyaçlarının çok üzerinde oksijen üreterek atmosferdeki oksijen oranına son derece önemli bir katkıda bulunmuş olur.<br />
Bunun yanı sıra denizlerdeki besin zinciri içerisinde de çok önemli bir rol oynarlar. Diatomlar hayvansal planktonları oluşturan küçük canlıların temel besin kaynaklarıdır. Hayvansal planktonlar da daha büyük türler için besin kaynağı olan ringa gibi balıklar tarafından tüketilir. Örneğin oldukça büyük bir canlı olan kambur balina gibi canlılar diatomlarla beslenir. Bir balinanın birkaç saat tok kalabilmesi için birkaç yüz milyar diatom gereklidir.<br />
Diatomların en etkileyici özellikleri ise kendi inşa ettikleri kabuklarıdır. Diatomlar mükemmel mimarlardır. Silisyum içeren kabukları serttir ve muntazam ve son derece simetrik bir görünümleri vardır. Diatomların kendileri için inşa ettikleri bu evler, bazen parıldayan bir kozalağı, bazen bir spirali, bazen de ışıldayan kristal bir avizeyi andırır. İlginç olan ise, yirmi beş binden fazla diatom türü olmasına rağmen hiçbirinin kabuğunun bir diğerine benzememesidir. Tıpkı bir kar tanesinin diğerine benzememesi gibi diatomların görünümleri de birbirlerinden farklıdır.</p>
<p align="left">Diatomların üzerinde bulunan ve besinlerin içeriye girmesine ve gaz değişimine olanak sağlayan gözenekler de üzerlerinde taşıdıkları bu mimari yapıyı inceltir. Sonuçta bu canlıların görünümleri, son derece hassas açılara sahip mükemmel bir matematik ve tasarım harikası olarak karşımıza çıkar. Bu canlının sadece 25 mikron çapında olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. 25 mikron ise yaklaşık bir toplu iğne başı kadardır. Bir insanın 25 mikronluk bir alanda böylesine kusursuz bir estetik harikası meydana getirebilmesi neredeyse imkansızdır.</p>
<p align="left">Diatomlarla ilgili dikkat çeken ikinci planlama özelliği ise, üremeleri sırasında ortaya çıkar. Diatomlar inanılmaz hızlarda, bazıları sekiz hatta dört saatte bir bölünerek ürerler. Bu nedenle 10 gün içerisinde bir diatom 1 milyar ayrı birey haline gelebilir. Bu canlıların üreme hızları da özellikle oksijen ürettikleri için son derece önemlidir. Üreme hızlarındaki en küçük bir durağanlık kuşkusuz bu önemli oksijen kaynağının büyük ölçüde azalması anlamına gelecektir. Bu da canlılık için tehdit oluşturabilecek bir durumdur. Ancak Allah’ın yarattığı canlılar üzerindeki rahmetinin ve merhametinin bir tecellisi olarak bu canlılar mutlaka ihtiyaç olan zamanlarda ihtiyaç olan miktarlarda ürer ve yeryüzündeki hassas ekolojik dengeyi sabit tutarlar.</p>
<p align="left">Diatomların kendi besinleri de insanlık için önem taşımaktadır. Bu canlılar fotosentez sayesinde ürettikleri minik yağ parçacıkları şeklindeki besinlerini hücrelerinin içerisinde saklarlar. Bu minik yağ parçacıkları zamanla biraraya gelir, jeolojik ve biyolojik kuvvetlerin de etkisiyle petrol yataklarının oluşmasına neden olur. Bugün kullandığımız petrolün çok büyük bir bölümü tarih öncesi denizlerde ölen diatomlar oluşturmuştur.</p>
<p align="center"><strong><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;">BAKTERİ DNA SINDAKİ DELİLLER</span></strong></p>
<p align="left">Bakteri, sahip olduğu yüzlerce değişik özelliğin yanı sıra üstün yaratılışı sergileyen bir DNA’ya sahiptir. Bilinen en küçük bakteri olan theta-x-174’ün DNA’sında 5.375 nükleotid bulunmaktadır. Normal boyutlardaki bir bakteride ise nükleotid sayısı 3 milyon kadardır. Kodlanmış bu bilgiler, bakterinin yaşaması için gereklidir ve bunlarda meydana gelebilecek en küçük bir değişiklik bile bakterinin ölmesine neden olacaktır.</p>
<p align="left">Yüz milyon sayfalık bu bilgi 2-3 mikron büyüklüğündeki bakterinin içinde bulunan DNA’da mevcuttur. 2-3 mikron büyüklüğündeki bu hücrenin içinde bilgi taşıyan bu sarmalın uzunluğu ise 1400 mikrondur. Burada 1 mikronun, 0,001 mm. gibi çok küçük bir birim olduğunu unutmamak gerekir. Özel bir dizayn ile bu müthiş bilgi zinciri, kendisinden binlerce kat küçük bir organizmanın içine sığdırılmıştır. Bu yaratılış harikasının içinde gerçekleşen işlemler ise mükemmel bir organizasyon ve şuurlu bir birlikteliği gösterir. Konuyla ilgili olarak Antropolog Loren Eiseley şu açıklamada bulunmaktadır: “En basit olarak kabul ettiğimiz hücrenin içindeki fizyo-kimyasal organizasyonun detaylarını kavramak bizim kapasitemizi aşmaktadır.” (Loren Eiseley, The Immense Journey, 1957, sf.206 )</p>
<table style="width: 344px;" border="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr style="height: 239.438px;">
<td style="height: 239.438px; width: 338px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image009.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2036" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image009.jpg" alt="" width="286" height="120" /></a><br />
Escherichia coli bakterisinin tek bir kromozomunda 5.000 gen bulunmaktadır.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Şunu tekrar belirtmekte yarar vardır: Bu derece yüklü bir bilgi, sadece “tek bir” hücrenin yaşaması için gereklidir. Bakterilerin, dünyanın her yanına yayılmış organizmalar olduğu düşünüldüğünde, böylesine bir bilginin her bir bakteri hücresinde aynı özen ve sıralama ile var olduğunu bilmek oldukça hayret vericidir.<br />
Bakteriler çoğalmak için çeşitli mekanizmalar kullanırlar. Bu süreçte, ikiye bölünerek, spor haline gelerek veya eşeyli olarak üreyebilirler. Bu çoğalma işlemi de, bakterinin ne kadar kompleks bir yapıya sahip olduğunun diğer bir delilini teşkil eder. Bakteri hücresi bölünmeden önce kromatin adı verilen yapı bölünür ve yavru hücreler 30 dakika içinde tam büyüklüğe ulaşarak yeniden bölünmek için hazır olurlar. Bakteriyel hücre bölünmesi sırasında akıllıca tasarlanmış bir sistem devrededir. Bu tasarım sırasında meydana gelen DNA kopyalanması ve hücre bölünmesi, indirgenemez kompleksliğe bir örnektir. Yani sistemin çalışabilmesi için, sistemi oluşturan bütün parçaların aynı anda ve eksiksiz olarak birarada bulunmaları gerekmektedir. Böyle bir durumda evrim teorisinin temel iddiası olan kademeli ve tesadüfi gelişim fikri, geçersiz bir hale gelmekte ve çürümektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu kompleks sistemin, tahmin edilenden çok daha karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p class="style1" align="center">KÜFLER,MAYALAR,LİKENLERDEKİ DELİLLER</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Bir Mantar Çeşidi: Küfler </strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image010.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2037 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image010.gif" alt="" width="149" height="108" /></a>Küfler tek bir çekirdeğe sahip tek hücreli mantarlardır. Bölünerek çoğalan bu canlılarda, bölünen her parça yine küfün kendi içinde gelişir ve gruplaşarak bir koloni haline gelir. Genellikle küf hücreleri bakterilerden büyüktür ve yumurta biçimindedirler. Bir hayvan hücresinde bulunan organellerin çoğuna sahiptirler.</p>
<p>Küfler, tıpkı bakteriler gibi uygun koşullarda hızla gelişerek insan sağlığını tehdit edici bir duruma gelirler. Bu organizmaların bazıları da gıdalarda toksin adı verilen ve insan ve hayvanlarda zehirlenmelere yol açan zehirli maddeler üretirler. Hatta bu maddelerin bazıları kanser yapıcı etkiye sahiptir. Küfler bakterilere kıyasla daha az besin öğesine ihtiyaç duyan ve gelişebildikleri koşullar açısından da düşünüldüğünde daha kötü şartlarda gelişebilen mikroorganizmalar oldukları için çoğu ortamda üreme olanakları bakterilere kıyasla daha fazladır.<br />
Küfler etrafta buldukları organik artıklarla beslendikleri gibi, canlı mikroorganizmaları da besin olarak kullanabilirler. Örneğin bir beyaz küf olan Entomophtorales, toprağın altındaki sularda yaşayan amiplerle beslenir. Çevresinde dolaşan bir amip gördüğü zaman, dokunaçlarıyla onu yakalayarak tüm hücre içini emer, geriye sadece zarını bırakır. Küfler bu yönleriyle etobur özellik de göstermektedirler.<br />
Ancak küfler, elbette sadece zarar verici organizmalar değildirler. Bu canlılar çok geniş alanlarda kullanılabilmekte ve besinlerin üretilmesinden ilaçların yapımına kadar çok yönlü olarak insanlara hizmet vermektedirler. Küfler birtakım organik asitlerin, bağışıklık sistemini bastırıcı ilaçlar da dahil olmak üzere bazı ilaçların ve penisilin gibi çeşitli antibiyotiklerin yapımında kullanılmaktadırlar. Küflerin bu alandaki faydaları büyük önem taşımaktadır. Tek hücreli mantarlar olan küfler sahip oldukları özellikleriyle birlikte elbette ki tesadüfen ortaya çıkmamışlar, Allah&#8217;ın yaratmasıyla var olmuşlardır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Fermentasyonla Besin Üreten Mayalar </strong></span></p>
<p align="left">Mayalar küre, oval ve silindir biçiminde olan tek hücreli mantarlardır. Büyüklükleri 7-17 mikrondur. Dolayısıyla bir gram mayada yaklaşık olarak 15 milyon bağımsız hücre bulunmaktadır. Yaklaşık 600 bilinen maya türü bulunmaktadır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Mantar ve Alglerin Ortak Yaşam Ürünleri: Likenler </strong></span></p>
<p align="left">Bazı mantarlar alglerle ortak yaşarlar. Bu birleşimden meydana gelen yeni canlıya ise &#8220;liken&#8221; adı verilir. Likeni meydana getiren iki canlı da karşılıklı olarak birbirlerinden fayda elde etmektedirler. Mantar, algin gerçekleştirdiği fotosentez işlemi sonucunda besin elde ederken, alg de mantarın kendisine sağladığı su ve mineral sayesinde kurumaktan korunmakta ve kendisi için emin bir yerde yaşamını sürdürmektedir.</p>
<table border="0" width="250" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image011.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2038" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/mikro_clip_image011.gif" alt="" width="250" height="234" /></a><br />
Mantar ve alglerin ortak yaşam ürünü olan likenler.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">İki mikroorganizmanın birleşerek meydana getirdiği bu yeni canlı, mineralleri genellikle havadan ve yağmur sularından alır. Canlı, havanın toksik etkisine karşı güçlü değildir, bu nedenle sadece hava kirliliğinin olmadığı yerlerde yaşayabilir. Ancak bir likenin yaşaması için sıcaklık çok büyük bir fark oluşturmaz. Likenler, tropik bölgelerde yaşayabildikleri gibi soğuk kutup bölgelerinde de yaşayabilirler.</p>
<p align="left">Ağaç gövdeleri, dağ tepeleri ve çıplak kayalıklar likenlerin genel olarak yaşadıkları yerlerdir. Bu canlılar kayalıkları istila eden son derece önemli organizmalardır. Likenler toprağın meydana gelişinde oldukça önemli bir rol oynarlar. Burada mantarlara özgü ayrıştırıcı özellik son derece önemlidir. Liken, mantarın bu özelliğini kullanarak kayanın üzerini yavaş yavaş ayrıştırır ve kayanın rüzgar ve yağmur ile parçalara ayrılmasına neden olur. Likenlerin bazıları oldukça sert kayaları bile çözebilecek bir güce sahiptir Bu güç sayesinde parçalara ayrılan kaya, ufalanarak toprağın meydana gelmesini sağlamaktadır. Böylesine ince bir ayrıştırmayı doğada gerçekleştirebilecek başka bir canlı daha yoktur.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">DEMİR KAYNAĞI BAKTERİLER</span></strong></span></p>
<p align="left">Fotosentez yapıp dünyadaki yaşama büyük oranda katkıda bulunan, bedenimizi koruyan, yeryüzünün en önemli yaşam döngüsünü meydana getiren, ama tüm bu faaliyetlerine rağmen gözle görülemeyen bu varlıkların kusursuz yaratılışlarındaki üstün akıl ve sanatı sergileyecek başka önemli özellikleri de vardır. Örneğin yeryüzündeki demir yataklarının, hatta bedenimizdeki demirin kaynağı da bakterilerdir.</p>
<p align="left">Bazı bakteriler suyun içinde erimiş olarak bulunan demiri sudan ayırma yeteneğine sahiptirler. Bu canlılar, okyanuslarda çözünen demir moleküllerini bu şekilde tüketirler ve bunları kendi vücutlarında yoğunlaştırırlar. Bakterilerin vücudunda yoğunlaşan demir daha sonra okyanus tabanında demir yatakları şekline gelir. Bunlar yüz milyonlarca yıl boyunca dağlara doğru itilir ve buralarda büyük demir yataklarını meydana getirirler. Bu demir yataklarının kazılması ile önemli miktarda demir molekülü havaya karışır. Biz ise farkında olmadan görünmeyen bu demir tozlarını soluruz. Vücudumuza giren bu moleküller bedenimiz için son derece önemlidirler.Vücudumuza küçük demir molekülleri girdiği için kırmızı kan hücrelerimizin demir taşıyan hemoglobin çekirdeği iliğimizi, yani vücudumuzda dolaşan kanın kaynağını meydana getirir.</p>
<p align="left">Bakterilerin bu kimyasal etkileri ile oluşan yeraltı kaynağı sadece demir ile sınırlı değildir. Yeryüzünün en önemli ihtiyaçlarından biri olan petrol de büyük ölçüde bakterilerin ürünüdür. Fermantasyon işleminden hatırlanacağı gibi oksijensiz solunum yapan bakteriler enerjilerini etraftaki organik bileşikleri parçalayarak elde ederler. Söz konusu bakterilerin bu özellikleri, toprak altında milyonlarca yıl önce meydana gelen birikimlerin petrole dönüşmesine yol açmıştır. Bu canlıların petrol üretebilmeleri için bulundukları ortamda oksijenin tükenmesi, sıcaklığın 150 derecenin altına düşmesi ve basıncın birkaç milyon yıl sürmesi gerekmektedir. &#8220;Bakterinin petrol oluşumu sağlaması&#8221; kulağa şaşırtıcı gelebilir. Gerçekten de şaşırtıcıdır, çünkü bu akıllı mikro canlıların uzun yıllar boyunca hiç durmadan böyle bir faaliyette bulunmaları, aslında sadece insanların yararına çalışmak üzere yaratıldıklarının bir delilidir. Mikroorganizmaların sağladıkları faydalar, eksikliğinde acze düşeceğimiz türden hayati ihtiyaçlarımızı karşılamaya yöneliktir.</p>
<p align="left">Son günlerde okyanusların tabanında yapılan araştırmalar, bakteriler hakkında, bilinmeyen bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Bilindiği gibi bakteriler fotosentez, nitrojen sabitlemesi ve fermantasyon yoluyla besin zincirinin temel halkasını oluştururlar. Okyanusun 300 metre altında yapılan araştırmalar, bakterilerin görevlerinin bu işlemlerle sınırlı olmadığını gösteren delilleri gün ışığına çıkardı. Yeni keşfedilen ve okyanusun yüzlerce metre altında, taban ortamında yaşayan ve buradaki kayaları yiyen bakterilerin, buradaki canlılığın korunması için temel besin işlevi gördüğü anlaşıldı&#8230;</p>
<p align="left">Bakteriler aynı zamanda yaz boyunca göllerin içindeki canlıların ihtiyacı olan mineral ve besinleri hazırlamakla da sorumludurlar. Göllerde kış boyunca neredeyse ölü olan bitki ve hayvanların yazın tekrar canlanırken ihtiyaç duyacakları tüm besin ve mineraller kışın bakterilerin yaptığı faaliyetler ile sağlanır. Kış boyu bakteriler, suyun dibine çöken organik atıkları yani hayvan ve bitki ölülerini ve artıkları ayrıştırarak minerallere dönüştürürler. Böylelikle bakterilerin içinde bulundukları göller temizlenir. Yapılan bu ayrıştırma işleminde aynı zamanda gölün dibinde çeşitli mineraller de birikmiştir. Böylelikle canlılar baharda uyandıklarında besinlerini de hazır olarak bulurlar. Bakteriler sayesinde hem bulundukları ortamda bir &#8220;bahar temizliği&#8221; yapılmış hem de yazın yeniden canlanan doğa için yeterli miktarda besin hazırlanmıştır. Yarattığı tüm canlılara hesapsız rızık veren Allah, gölde yaşayan birbirinden farklı özelliklere sahip birbirlerinden farklı türdeki sayısız canlı için de bakterileri sebep kılmıştır. Ne bakterilerin başka canlılara sağladıkları bu faydadan haberleri vardır ne de yazın hareketlenen su canlıları, besinlerin kendilerine nereden geldiğini araştırırlar. Onlar sadece kendilerini yaratan Allah&#8217;a teslim olmuşlardır.</p>
<p align="left">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p align="left"><span style="color: #339966;"><strong>Anahtar Kelime Alanımız:</strong></span> <span style="font-size: 14px;">allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının akli delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri nelerdir allah&#8217;ın varlığının mantıksal delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının bilimsel kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri ayet allah&#8217;ın varlığının akli ve nakli delilleri allah&#8217;ın varlığının akılla ispatı allah&#8217;ın varlığının ayetlerle delilleri allah&#8217;ın varlığının akıl yoluyla ispatı allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir misiniz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir miyiz allah&#8217;ın varlığının bir delili allah&#8217;ın varlığının birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının bilimsel ispatı allah&#8217;ın varlığının belirtileri allah&#8217;ın varlığı bilimsel olarak kanıtlandı allah&#8217;ın varlığına inanmayanlara cevap allah&#8217;ın varlığını kanıtlayan cümleler allah&#8217;ın varlığının delilleri pdf allah&#8217;ın varlığının delilleri kelam allah&#8217;ın varlığının delilleri özet allah&#8217;ın varlığının delilleri nizam delili allah&#8217;ın varlığının en büyük kanıtı allah&#8217;ın varlığının evrendeki delilleri allah&#8217;ın varlığının en büyük ispatı allah&#8217;ın varlığının en büyük delili allah&#8217;ın varlığının en büyük delilleri allah&#8217;ın varlığına en güzel cevap allah&#8217;ın varlığının felsefi delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri felsefe allah&#8217;ın varlığını gösteren deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığını gösteren kanıtlar allah&#8217;ın varlığını gösteren akli deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren mucizeler allah&#8217;ın varlığı hakkında deliller allah&#8217;ın varlığının ispatı allah&#8217;ın varlığını ıspatlayan deliller allah&#8217;ın varlığının ispatlayan örnekler allah&#8217;ın varlığının kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri caner allah&#8217;ın varlığının delili allah&#8217;ın varlığının delilleri kısaca allah&#8217;ın varlığı ve birliğini gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığının delilleri maddeler halinde allah&#8217;ın varlığına 3 delil allah&#8217;ın varlığının delilleri ppt allah&#8217;ın varlığına 5 kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri resimli allah&#8217;ın varlığına matematiksel kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının delilleri temanü allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığının delilleri yazı allah&#8217;ın varlığının delilleri youtube allah&#8217;ın varlığının en büyük delili</span></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-mikro-dunyadan-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına Mikro Dünyadan Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-mikro-dunyadan-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#039;ın Varlığına Bitkilerden Deliller</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-bitkilerden-deliller/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-bitkilerden-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2018 12:48:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri Kısaca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere allah'ın ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm ve Din]]></category>
		<category><![CDATA[Big bang teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=2016</guid>

					<description><![CDATA[<p>BİTKİLERDEKİ VARLIK DELİLLERİ TOPRAKTAN LEZZETİN ÇIKARILMASI Bir meyve ağacında ya da herhangi bir bitkide, insanoğlunun ulaşamayacağı kadar yüksek bir akıl, bilgi ve teknoloji vardır. Tohumun içindeki bilgi, oluşturacağı ağacın şekil ve yapısını içermektedir. Bundan daha da ilginç olan, tohumun ağacın üreteceği meyvenin bilgilerine de sahip oluşudur. Meyve ise başlı başına bir mucizedir. Meyvenin en can [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-bitkilerden-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına Bitkilerden Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1392904991_59_922.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2021" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1392904991_59_922.jpg" alt="" width="544" height="378" /></a></h3>
<h3 class="style1" style="text-align: center;"><span style="font-family: 'arial black', sans-serif; font-size: 20px; color: #008080;">BİTKİLERDEKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="font-family: 'courier new', courier, monospace;">TOPRAKTAN LEZZETİN ÇIKARILMASI</span></strong></span><br />
<strong><span style="font-family: 'courier new', courier, monospace;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2024 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image001.jpg" alt="" width="220" height="151" /></a></span></strong></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Bir meyve ağacında ya da herhangi bir bitkide, insanoğlunun ulaşamayacağı kadar yüksek bir akıl, bilgi ve teknoloji vardır.</strong></span></p>
<p><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohumun içindeki bilgi, oluşturacağı ağacın şekil ve yapısını içermektedir. Bundan daha da ilginç olan, tohumun ağacın üreteceği meyvenin bilgilerine de sahip oluşudur. Meyve ise başlı başına bir mucizedir. Meyvenin en can alıcı özelliği, insanın damak zevkine ve sağlığına tamı tamına uyuyor oluşudur. Her meyve kendine has bir lezzete ve kokuya sahiptir. Ayrıca renkleri de son derece estetik ve çekicidir. Bunun yanı sıra her meyve mükemmel bir &#8220;ambalaj&#8221;la kaplanmıştır; mandalina, portakal ya da muz, hepsi son derece güzel ve soyulması kolay ambalajlara sahiptirler.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Örneğin portakal son derece acı olabilirdi. Ya da bildiğimiz güzel tada sahip olurdu, ama çok kötü bir kokusu olabilirdi. Rengi de çamur rengi olabilirdi. Oysa her meyve olabilecek en güzel tad ve kokuya sahiptir ve bu tad ve kokuları topraktan elde ettikleri maddelerle üretmektedirler. Oysa toprak pek iyi kokmaz, tadı ise kötüdür. Ancak ağaç, bu çamur yığını içinden kendisine gerekli olan maddeleri özümsemekte, bunları kimyasal işlemlerden geçirerek tad ve kokular üretmektedir.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Burada ikinci bir nokta daha vardır: Ağacın iyi koku ve tad ürettiğini söylüyoruz, ama aslında olay daha da karmaşıktır. Çünkü &#8220;iyi koku&#8221; veya &#8220;iyi tad&#8221; gibi kavramlar insana ait kavramlardır ve ağaç kendi başına bir tad ya da kokunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilemez. Bunu bilmesi için, insanın sahip olduğu estetik kavramlara sahip olması gerekmektedir. İnsanın neden lezzet aldığını, hangi tadı beğendiğini, nasıl bir dil yapısına sahip olduğunu öğrenmesi gerekir. Bunları öğrendikten sonra ise, az önce söylediğimiz işi yapacak, yani çamurların içinden topladığı maddelerle mükemmel bir kimya olayı gerçekleştirecektir.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Ağacın inanılmaz yeteneği yalnızca koku, tad ya da renkle de sınırlı değildir. Bu tahta parçası insan vücudunun hangi vitaminlere ihtiyaç duyduğunu da bilir ve onları ürettiği meyvenin içine koyar. Hatta bu vitamin takviyesinin mevsimlere göre ayarlandığını görürüz: Kış aylarında ürün veren; portakal, mandalina, greyfurt gibi meyve türleri, yaz meyvelerine göre çok daha fazla C vitamini içerirler. Amaç, kışın soğuğuna karşı insanın ihtiyacı olan C vitamini açığını kapatmakt</strong>ır. </span></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 24px; color: #008080;"><strong>FOTOSENTEZ VE OKSİJEN</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2023 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image002.jpg" alt="" width="170" height="216" /></a></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Atmosferdeki oksijenin yaklaşık %30&#8217;u karadaki bitkiler tarafından üretilirken, geri kalan %70&#8217;lik bölüm denizlerde ve okyanuslarda bulunan ve fotosentez yapabilen bitkiler ve tek hücreli canlılar tarafından üretilir. Fotosentez denildiğinde çoğu insanın aklına sadece yeşil bitkiler gelir oysa okyanuslar da oksijen kaynağıdır. Burada dikkat çekici olan, karadaki yeşil örtüyü devamlı yok eden insanların oksijenin ana kaynağı olan okyanusları aynı hızla yok edememesidir. Allah&#8217;ın fotosentez yapan farklı canlıları yaratmış olması, bitip tükenmeyen bir enerji kaynağına sahip olmamızı sağlamıştır.</strong></span></p>
<p><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Biyolojik olarak ihtiyaç duyduğumuz bütün enerjiyi ya doğrudan ya da otçul hayvanlar yoluyla bitkilerden alırız. Güneş ışını saf enerji kaynağıdır; ancak ham olarak o kadar da kullanışlı bir enerji şekli değildir. Bu enerjiyi vücutta doğrudan kullanmak ya da depolamak mümkün değildir. Bu yüzden güneş enerjisinin farklı bir enerji türüne çevrilmesi gerekir. İşte fotosentez bunu yapar. Bu işlem yoluyla bitkiler, güneş enerjisini daha sonra kullanabilecekleri bir enerji şekline dönüştürürler. Fotosentez işlemi yapraklardaki &#8220;fotosentetik reaksiyon&#8221; merkezlerinde meydana gelir. Güneş enerjisi kullanılarak havadaki karbondioksit, nişastaya ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Biz de bu bitkilerle beslenerek enerji ihtiyacımızı karşılarız. Böyle kompleks bir işlem sonucunda tüm canlıların yaşamak için ihtiyaç duydukları besine sahip olmaları, bazı canlıların ihtiyaçlarının diğer canlıların atıkları ile aynı olması Allah&#8217;ın sonsuz ilminin ve aklının bir eseridir:<span style="color: #993366;">Ey insanlar, Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah&#8217;ın dışında bir başka yaratıcı var mı? O&#8217;ndan başka İlah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?&#8221; (Fatır Suresi, 3)</span></strong></span></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-family: 'andale mono', monospace; color: #008080; font-size: 24px;"><strong>Fotosentez ve Yaşam</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Arabanızın motoru güneş enerjisi ile çalışır. Jet uçakları güneş enerjisi sayesinde uçar. Siz de bu yazıyı okurken güneş enerjisi harcamaktasınız&#8230;Elbette biraz önceki ki satırları okuduğunuzda ilk aklınıza gelecek olan, arabanızın benzin ile çalıştığı, jet uçaklarının ise uçak yakıtı kullandıkları olacaktır. Bu yazıyı okumak için ihtiyacınız olan enerjiyi de Güneş&#8217;ten değil, en son öğünde yediğiniz besinlerden aldığınızı düşüneceksiniz. Oysa benzin de, yediğiniz besinler de, hatta yakacak olarak kullanılan odun ve kömür de fotosentezden elde edilen enerjiye sahiptirler. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2017 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image003.jpg" alt="" width="150" height="193" /></a>Nasıl mı? Bundan milyonlarca sene önce fotosentez yaparak güneş enerjisini bünyelerinde depolayan bitkiler ve bu bitkileri yiyen hayvanlar, toprağın derinliklerinde, yüksek basınç altında, milyonlarca sene bekledikten sonra bildiğimiz &#8220;petrol&#8221;ü meydana getirirler. Kömür ve doğalgaz da yine aynı şekilde oluşur. Kısacası fotosentez sayesinde bitkilerde depolanan güneş enerjisi milyonlarca yıl sonra insanların hizmetine bir başka yolla verilmiş olur. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Aynı şekilde yediğimiz besinlerden elde ettiğimiz enerji de, bitkilerin depoladıkları güneş enerjisinden başka bir şey değildir. Hayvansal gıdalardan elde ettiğimiz enerji de, yine o hayvanların bitkilerle beslenerek elde ettikleri enerjidir. Enerjinin kaynağı her zaman Güneş, bu enerjiyi insanın kullanacağı hale getiren sistem ise her zaman fotosentezdir. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Şaşırtıcı gelebilir ama günlük hayatımızda kullandığımız pek çok malzeme örneğin kağıt, pamuk ve diğer doğal liflerin neredeyse tamamı fotosentezle üretilen selülozdan oluşur. Hatta yün üretimi bile fotosentezle gelen enerjiye bağlıdır. Bütün bitkisel ve hayvansal ürünler ile petrol gibi organik maddelerden elde edilen sayısız yan ürünün kaynağı fotosentezle işlenen güneş enerjisidir.</strong></span></p>
<p><span style="color: #008000; font-size: 20px; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span class="style1">KOZALAKLI AĞAÇLAR</span></strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong><br />
</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Kozalaklı ağaçların şekilleri incelendiği zaman insanoğlunun mühendislik hesaplarıyla, kar yüküne karşı aldığı önlemin, ağaçlarda zaten alınmış olduğunu görürüz. Ağacın koni şeklinin oluşturduğu eğim, üzerine düşen karın kolaylıkla yere dökülmesini sağlar. Böylece ağacın üzerinde aşırı miktarda kar toplanmaz; ağaç dallarının kırılması önlenmiş olur. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Soğuk iklimlerde, kar yükünün dallar üzerinde meydana getireceği etkiyi hesaplayan, buna göre ağaç dallarının en ideal açı ile büyümelerini sağlayan, böylece kar yükünün etkisini en aza indiren akıl kime aittir?</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Ağaca mı? Toprağa mı? Yoksa şuursuz, kör tesadüflere mi? Elbette ağaca bu tasarımı veren, ağacı da, bitki hücrelerini de, toprağı da yoktan var eden Allah&#8217;tır.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong>Bu tasarımın bir başka harika yönü daha vardır. Söz konusu şekil yağan karın tümünün aşağı düşmesine izin vermez. Ağacın dalları için tehlikeye neden olmayacak miktarda karın dalların üzerinde kalmasına izin verir. Bu da başka bir amaca hizmet eder. Ağacın üzerinde az miktarda tutulan kar, ağacı soğuktan koruyan bir örtü görevi görür ve yapraklardan nemin dışarı çıkmasını azaltarak su kaybını önler.</strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong>Bitkiler bu çeşitlilik ve farklı yapılarıyla Yaratıcımız olan Allah&#8217;ın sonsuz ilim ve sanatını sergilerler. Bir ayette şöyle buyrulur: <span style="color: #993366;">&#8220;O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.&#8221; (Lokman Suresi, 10)</span></strong></span></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 24px; color: #008080;"><strong>TOHUMDAKİ ENGEL TANIMAYAN GÜÇ:FİLİZLENME</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohumların çok önemli bir özelliği vardır. Tohumlar ait oldukları bitkinin her dalına, her yaprağına, bu yaprakların sayısına, şekillerinin nasıl olacağına, kabuğunun ne renkte ve hangi kalınlıkta olacağına, besin ve su taşıyan borularının genişliğine, sayısına, bitkinin uzunluğuna, meyve verip vermeyeceğine, verecekse bu meyvelerin tatlarına, kokularına, şekillerine, renklerine dair bütün bilgilere sahiptirler.Tohumlar tüm bu bilgileri milyonlarca yıldır saklamakta ve sonraki nesillerine eksiksiz olarak aktarmaktadırlar. Bu mucizevi olaya yakından şahit olmak için evlerimizde bulunan sebzeleri, meyveleri ve çiçekleri incelememiz yeterlidir.</strong></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2022" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005.jpg" alt="" width="495" height="118" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005.jpg 495w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image005-300x72.jpg 300w" sizes="(max-width: 495px) 100vw, 495px" /></a></strong></span></p>
<p align="center"><span style="color: #008080; font-size: 20px; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span class="style1">Toprağın yarılması</span></strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Başlı başına bir mucize olan tohumun yeryüzüne çıkışı filizlenme ile olur. Filizlenme ufacık bir tohum tanesinin toprağı yarması demektir. Tohumun, üzerindeki ağır toprak kütlesini yararak filiz vermesi, insanın üzerindeki yüzlerce kiloluk bir örtüyü hiç zorlanmadan delip geçmesine benzer. Peki tohumun bu mucizevi kalkışı nasıl gerçekleşir? Ufacık bir tohum toprağı yaracak kuvveti nereden bulur?Olgunlaşan bir tohum hemen filizlenmez. Tohumun filizlenmesi için uygun sıcaklık, nem ve oksijen gibi pek çok faktörün birarada bulunması gerekmektedir. Bu şartlar biraraya geldiğinde, uyku halindeki tohum canlanmaya başlar.Bir tohumun filizlenmesi için öncelikle suya ihtiyacı vardır. Çünkü olgun tohumlardaki metabolizmanın aktif hale gelmesi, yani büyüme işleminin başlayabilmesi için hücrede sulu bir ortamın olması gerekir. Bu ihtiyaç tohumların ıslanması ile karşılanır. Tohumdaki metabolizmanın harekete geçmesi ile birlikte kök ve filiz de büyür ve hücre bölünmesi başlar. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Bu aşamada ise mutlaka oksijene ihtiyaç vardır. Tohum, oksijenli solunumla enerji ve ısı üretimine başlar. Çünkü yeni oluşan bitkinin büyüyebilmesi için enerjiye ihtiyaç vardır. Fakat tohumun henüz kökleri yoktur. Dolayısıyla topraktaki mineralleri alacak durumda değildir. Peki bu durumda tohum, büyümesi için gereken besini nasıl bulmaktadır?</strong></span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2018" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006.jpg" alt="" width="400" height="126" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006.jpg 400w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image006-300x95.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></strong></span></p>
<p align="center"><span style="font-size: 24px; color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><span class="style1">Tohumun İçindeki Mucizevi Besin Deposu </span></strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Henüz kök salmamış olan tohum topraktaki minarelleri alamaz. Herşeyi kusursuzca yaratan Allah, tohumun içine kökleri gelişene kadar onu besleyecek bir besin deposu yerleştirmiştir. Bu besin deposu tohumun bütün ihtiyaçlarını karşılar. Tohumlar bir bitki olarak kendi besinlerini üretir hale gelinceye kadar, bünyelerindeki bu yedek besinleri kullanırlar.</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohum filizlenmeden önce uyku halindedir. Tohumun uyku halinde kalmasını sağlayan bazı bitki hormonlarıdır. Tohum ıslatıldığında, embriyo hücrelerinde bulunan enzimler faaliyete geçerek yeni bir hormon salgılamaya başlarlar. Bu hormon uyku durumuna son verir ve büyüme enzimleri faaliyete geçer. Tohumun içinde şeker üretilir ve böylece tohumun filizlenmesi için gereken enerji sağlanmış olur. </strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image007.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-2019 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image007.jpg" alt="" width="284" height="227" /></a>İnsanlar bir tohumu toprağa attıklarında genellikle bütün bu detaylı gelişmelerden hiç haberdar olmazlar. Birkaç gün sonra o tohumun filizlenmesine ve yavaş yavaş bir bitki haline dönüşmesine doğal bir süreç olarak bakarlar. Oysa bir tohumun filizlenmesi için oldukça hassas işlemlerin büyük bir uyum içerisinde gerçekleşmesi gerekir. Ağırlığı &#8220;gram&#8221;larla ifade edilebilen bir tohum, üzerindeki kilolarca ağırlıktaki toprağı delerek yukarı çıkarken hiç zorlanmaz. Tohumun tek amacı toprağın üstüne çıkıp ışığa ulaşmaktır. Çimlenmeye başlayan bitkiler incecik gövdeleriyle sanki üzerlerinde toprağın ağırlığı yokmuşçasına rahatlıkla gün ışığına doğru yönelirler. Tohumdan çıkan her uzantı nereye gitmesi gerektiğini bilir. Filizler toprağın üstüne, güneşe doğru ilerlerken, kökler de toprağın derinliklerine doğru yol alarak topraktaki mineralleri toplamaya koyulurlar.</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Tohumdaki bu kararlılık ve kendisinden beklenmeyecek derecedeki kuvvet, alemleri yaratan, üstün güç sahibi Allah&#8217;ın eseridir.<span style="color: #993366;">&#8220;Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.&#8221; (Vakıa Suresi, 63-65)</span></strong></span></p>
<p class="style1"><span style="font-size: 24px; color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>ANEMON BİTKİLERİ VE BALIKLARI</strong></span></p>
<table class=" aligncenter" style="width: 733px;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 731px;"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2020" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/bitki_clip_image008.jpg" alt="" width="200" height="179" /></a></strong></span><br />
<span style="font-family: 'andale mono', monospace;"> <strong>Tek bir Anemon bitkisi tüm hayatı boyunca Anemon balıklarını tehlikelerden korumak için yeterli olmaktadır. Bu ortaklık balığa peşindeki avcılardan korunma imkanı sağlar. Buna karşılık olarak da Anemon bitkisi, balığın ardında bıraktığı yiyecek parçalarından faydalanır. Bu canlıları birbirine uyumlu yaratan Allah&#8217;tır</strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Anemon bitkileri duyargalarının üzerinde bulunan çok sayıdaki yakıcı kapsül, kendilerine herhangi bir şey dokunduğu veya sürtündüğü anda hemen açılır ve etkisi çok güçlü olan bir zehir salgılar. Bu, çoğu zaman zehiri alan canlının felç olarak ölmesine sebebiyet verecek kadar güçlü bir sıvıdır. Anemon bitkilerinin etki etmediği canlılar da vardır. Örneğin Anemon balıkları, Anemon bitkilerinin yakıcı kapsüllerinin arasında yaşayabilen nadir canlılardandır. Anemon balıklarının üzerinde bulunan &#8220;saydam madde&#8221; bitkideki bu yakıcı kapsülleri durdurabilecek niteliktedir. Bitkiye yaklaşan balık, gövdesini yavaş yavaş Anemonlar&#8217;a değdirmeye başlar.</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: 'andale mono', monospace;"><strong>Üzerindeki saydam madde sayesinde zehirden çok fazla etkilenmeyen anemon balığının amacı yakıcı kapsüllerin üzerinde patlamasını sağlamaktır. Anemon balığı birkaç denemenin sonunda zehire bağışıklık kazanır ve bitkinin dokunaçlarının arasına yerleşir. Yeni doğan ve Anemon bitkilerine karşı hiçbir bağışıklığı bulunmayan balıklar da, diğerlerinin geçtiği aşamalardan tTek bir Anemon bitkisi tüm hayatı boyunca Anemon balıklarını tehlikelerden korumak için yeterli olmaktadır. Bu ortaklık balığa peşindeki avcılardan korunma imkanı sağlar. Buna karşılık olarak da Anemon bitkisi, balığın ardında bıraktığı yiyecek parçalarından faydalanır. Bu canlıları birbirine uyumlu yaratan Allah&#8217;tırek tek geçer. Anemon balıkları bu denemeleri tesadüfen yapmaya karar vermiş olsalayı neler olurdu? İlk seferde ya da daha sonraki denemelerinde balık patlatacağı kapsül sayısını tutturamayacağı için fazla zehir alıp ölürdü. Oysa böyle olmamıştır. İlk ortaya çıktıklarından beri Anemon bitkileri ve balıkları birlikte kusursuz bir uyum içinde yaşamaktadır.</strong></span></p>
<hr />
<p align="left"><span style="color: #339966;"><strong>Anahtar Kelime Alanımız:</strong></span> <span style="font-size: 14px;">allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının akli delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri nelerdir allah&#8217;ın varlığının mantıksal delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının bilimsel kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri ayet allah&#8217;ın varlığının akli ve nakli delilleri allah&#8217;ın varlığının akılla ispatı allah&#8217;ın varlığının ayetlerle delilleri allah&#8217;ın varlığının akıl yoluyla ispatı allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir misiniz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir miyiz allah&#8217;ın varlığının bir delili allah&#8217;ın varlığının birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının bilimsel ispatı allah&#8217;ın varlığının belirtileri allah&#8217;ın varlığı bilimsel olarak kanıtlandı allah&#8217;ın varlığına inanmayanlara cevap allah&#8217;ın varlığını kanıtlayan cümleler allah&#8217;ın varlığının delilleri pdf allah&#8217;ın varlığının delilleri kelam allah&#8217;ın varlığının delilleri özet allah&#8217;ın varlığının delilleri nizam delili allah&#8217;ın varlığının en büyük kanıtı allah&#8217;ın varlığının evrendeki delilleri allah&#8217;ın varlığının en büyük ispatı allah&#8217;ın varlığının en büyük delili allah&#8217;ın varlığının en büyük delilleri allah&#8217;ın varlığına en güzel cevap allah&#8217;ın varlığının felsefi delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri felsefe allah&#8217;ın varlığını gösteren deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığını gösteren kanıtlar allah&#8217;ın varlığını gösteren akli deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren mucizeler allah&#8217;ın varlığı hakkında deliller allah&#8217;ın varlığının ispatı allah&#8217;ın varlığını ıspatlayan deliller allah&#8217;ın varlığının ispatlayan örnekler allah&#8217;ın varlığının kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri caner allah&#8217;ın varlığının delili allah&#8217;ın varlığının delilleri kısaca allah&#8217;ın varlığı ve birliğini gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığının delilleri maddeler halinde allah&#8217;ın varlığına 3 delil allah&#8217;ın varlığının delilleri ppt allah&#8217;ın varlığına 5 kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri resimli allah&#8217;ın varlığına matematiksel kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının delilleri temanü allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığının delilleri yazı allah&#8217;ın varlığının delilleri youtube allah&#8217;ın varlığının en büyük delili</span></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-bitkilerden-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına Bitkilerden Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-bitkilerden-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#039;ın Varlığına Hayvanlardaki Deliller</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-hayvanlardaki-deliller/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-hayvanlardaki-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2018 12:33:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri Kısaca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere allah'ın ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm ve Din]]></category>
		<category><![CDATA[Big bang teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1992</guid>

					<description><![CDATA[<p>HAYVANLARDAKİ VARLIK DELİLLERİ CANLILARDAKİ OLAĞANÜSTÜ DAYANIŞMA Canlıların tehlike halinde kurdukları işbirliklerinin kendiliklerinden gerçekleştirdiklerini söylemek akıl sahibi bir insan için mümkün değildir. Bu canlıların herbirine sahip oldukları yetenekleri veren ve nasıl davranacaklarını ilham yoluyla öğreten Allah&#8217;tır. Hayvanların topluluk halinde yaşamalarının en büyük avantajlardan biri, tehlikelere karşı daha fazla korunma sağlanmasıdır. Çünkü topluluk içinde yaşayan hayvanlardan herhangi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-hayvanlardaki-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına Hayvanlardaki Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 class="style1" style="text-align: center;"><span style="font-size: 32px; color: #008080;">HAYVANLARDAKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2012" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI.jpg" alt="" width="702" height="336" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI.jpg 702w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/HAYVANLAR-ALEMI-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a><br />
<span class="style1">CANLILARDAKİ OLAĞANÜSTÜ DAYANIŞMA</span></p>
<p align="left">Canlıların tehlike halinde kurdukları işbirliklerinin kendiliklerinden gerçekleştirdiklerini söylemek akıl sahibi bir insan için mümkün değildir. Bu canlıların herbirine sahip oldukları yetenekleri veren ve nasıl davranacaklarını ilham yoluyla öğreten Allah&#8217;tır.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1993 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image001.jpg" alt="" width="200" height="143" /></a>Hayvanların topluluk halinde yaşamalarının en büyük avantajlardan biri, tehlikelere karşı daha fazla korunma sağlanmasıdır. Çünkü topluluk içinde yaşayan hayvanlardan herhangi biri tehlikeyi sezdiğinde sessizce olay yerinden kaçmak yerine var gücüyle çevresindeki diğer hayvanları da uyarır. Her bir canlı türünün kendine özgü bir uyarı şekli vardır. Örneğin tavşanlar ve bazı geyikler tehlikeyi sezdiğinde çevresindeki hayvanları uyarmak için kuyruklarını diker, ceylanlar ise ilginç bir zıplama dansı yaparlar.</p>
<p align="left">Birçok küçük kuş, düşmanlarını fark ettiğinde hemen öterek alarm verir. Sarı asma kuşu gibi türler alarm verirken dar frekans aralığı olan ve yüksek perdeden bir ses çıkartır. İnsan kulağı bunu ince bir ıslık gibi algılar. Bu sesin en önemli özelliği ise kaynağının yönünün anlaşılmamasıdır. Bu, sürüsünü uyaran kuş için önemli bir avantajdır. Çünkü kuş aslında düşmanı gördüğünde çığlık atarak bütün dikkati üzerine çekmeyi göze almaktadır. Ama sesin yönü belli olmadığı için tehlike nispeten azalmaktadır. Koloniler halinde yaşayan böceklerde de, tehlikeyi ilk sezen böcek bütün koloniyi uyarır. Ancak tehlikeyi haber veren böceğin salgıladığı alarm kokusu düşmanın da dikkatini çeker. Dolayısıyla kolonisini tehlikeye karşı uyaran böcek ölümü de göze almış olur.</p>
<p align="left">Çayır köpekleri büyük koloniler halinde yaşar. Adeta bir kent haline dönüşmüş olan yuvaları, yaklaşık 30 hayvanın yaşadığı bölümlere ayrılmıştır. Bu kentteki hayvanların tümü birbirini tanır. Her zaman tünel dışında ve girişlerde bulunan tepeciklerin üzerinde her yönü görebilecek şekilde arka ayakları üzerinde dikilmiş nöbet tutan hayvanlar bulunur. Nöbetçilerden biri bir düşman görürse, ıslık şeklinde bir dizi havlama sesi çıkarır. Bu uyarı, diğer nöbetçiler tarafından yinelenir ve uyarı, tüm kent tarafından duyularak alarm haline geçilmesini sağlar.</p>
<p>Burada öncelikle dikkat çekilmesi gereken bir nokta vardır. Canlıların birbirlerini fedakarca girişimlerle uyarması elbette düşündürücüdür. Ancak daha da önemlisi bu hayvanların her birinin birbirlerini &#8220;anlıyor&#8221; olmasıdır. Yukarıda söz ettiğimiz canlılardan biri, örneğin tavşan kuyruğunu havaya kaldırdığı zaman, etrafındaki diğer canlılar onun bir tehlike sinyali verdiğini hemen kavrar ve buna göre önlem alırlar.</p>
<p align="left">Burada göz ardı edilemeyecek derecede şuurlu davranışlar söz konusudur. Bunun tek açıklaması canlılara yaptıkları bu akıllı davranışları öğretenin ve uygulatanın, herşeyin yaratıcısı olan, yarattıklarını koruyup kollayan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah olduğudur.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Canlılar Tehlikelere Birlikte Karşı Koyarlar</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1994 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image002.jpg" alt="" width="250" height="127" /></a>Sürü halinde yaşayan birçok hayvan türü tehlike anında birbirlerini uyarmanın yanı sıra tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiğinde topluca bu hayvanların çevresini sarar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır.</p>
<p align="left">Birarada uçan bir kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar. Örneğin sürü halinde uçan sığırcıklar aralarında geniş bir mesafe bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar, kaldı ki doğan bunu yapsa bile başarılı olamaz, kanatlarını sakatlar ve avlanamaz.Genel olarak bir zebra sürüsü saldırıya uğradığında sürünün lideri olan zebra geride kalır ve dişiler ile taylar önde koşar. Erkek zebra arkada zigzaglar çizerek koşar, çifteler atar, hatta geri dönüp saldırgan hayvanları kovaladığı bile olur.</p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1995 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image003.jpg" alt="" width="200" height="118" /></a>Misk sığırları da bir saldırganla karşılaştıklarında kaçmak yerine kendilerine bir güvenlik çemberi oluştururlar. Tüm grup üyeleri düşmana arkalarını dönmeden geri geri giderek bir daire haline gelirler. Yavrular bu dairenin merkezindedir ve annelerinin uzun tüylerinin altında saklanır. Yetişkinler yavruların çevresini kuşatarak onları tam bir koruma altına alır. Saldırganların üzerine atılan bir misk sığırı saldırıdan sonra yavruları koruyan dairenin dağılmaması için yerine geri döner.</p>
<p align="left">Elbette canlıların bu iş birliklerini kendi iradeleriyle gerçekleştirdiklerini söylemek akıl sahibi bir insan için mümkün değildir. Bu gerçekler karşısında varılması gereken sonuç şudur: Doğadaki herşey sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı&#8217;nın eseridir. O Yaratıcı tüm canlıları, insanları, hayvanları, böcekleri, bitkileri, canlı cansız tüm varlıkları yaratan Allah&#8217;tır. O, üstün bir kudret, şefkat, merhamet, akıl, ilim ve hikmet sahibidir. İnsana düşen ise, Allah&#8217;ın ayetleri üzerinde hakkıyla düşünmektir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:<strong>&#8220;Şu halde hamd göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah&#8217;ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O&#8217;nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221; (Casiye Suresi, 36-37) </strong></p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008080;">CANLILARDA MÜKEMMEL SAVUNMA TAKTİĞİ: KAMUFLAJ </span></strong></span></p>
<p align="left">Her canlı, kendisini savunabileceği farklı yeteneklerle birlikte var edilmiştir. Kimisi çok hızlı ve çeviktir; düşmanlarından kaçarak kurtulur. Kimisi yerinden kımıldayamaz; ama sağlam zırhlarla kaplıdır. Kimisi, kendisini yılana benzeten tırtıl gibi olağanüstü &#8220;korkutma&#8221; becerilerine sahiptir. Bazıları, zehirli, yakıcı ya da kötü kokulu gazlar püskürtür. Bir kısmı da, ölü taklidi yapabilecek yetenekte yaratılmışlardır. Allah bazı canlıları bulundukları ortamda gizlenebilecekleri şekle ve desenlere sahip olarak yaratmıştır. Bir yaprak ile ya da bir ağacın desenleri ile olağanüstü benzerlikte bedenlere sahip olan canlılar bu sayede düşmanlarından gizlenmeyi başarırlar. Allah&#8217;ın bu hayvanlara verdiği &#8220;kamuflaj&#8221; yeteneği o kadar mükemmeldir ki konuyla ilgili birçok resmin bir bitkiye mi, yoksa bir hayvana mı ait olduğunu anlamak veya o ortamın içinde canlıyı seçebilmek neredeyse imkansızdır. İlerleyen satırlarda verilecek örneklerde de açıkça görüleceği gibi kamuflaj özel biçimde planlanıp, &#8220;yaratılmış&#8221; bir savunma mekanizmasıdır.</p>
<p align="left">Kamuflaj Allah&#8217;ın yarattığı evrende hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; olmadığını ve O&#8217;nun güç, akıl ve ilminin sonsuz olduğunu gösteren örneklerden yalnızca bir tanesidir. Mülk Suresi&#8217;nde Allah kainattaki kusursuz uyumu şöyle belirtmiştir:<strong>&#8220;&#8230; Rahman&#8217;ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217; göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4)</strong></p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1997" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1.png" alt="" width="525" height="145" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1.png 471w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Screenshot_1-300x83.png 300w" sizes="(max-width: 525px) 100vw, 525px" /></a></p>
<p class="style1" align="center">Resimlerdeki yılanları fark edebiliyor musunuz?</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Kurumuş Yaprak mı? Kelebek mi?</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image007.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1998 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image007.jpg" alt="" width="200" height="150" /></a>İlk bakışta kurumuş bir yaprak sanılabilecek bu resim aslında bir kelebeğe ait. Damarlardan, çürümüş bölgelere ve tonlamalara kadar her türlü ayrıntıyı üzerinde taşıyan bu yaprak benzeri kanatlar, kelebekler için çok güzel bir korunma sağlıyor.</p>
<p align="left">Kelebeğin yaprağa böylesine olağanüstü bir şekilde (yaprağın damarları ve kurumuş kısımları bile ihmal edilmeden)benzemesine &#8220;rastlantı&#8221; deyip geçmek elbette mümkün değil. Kelebeğin kendi kendini &#8220;yapraklaştırdığını&#8221; kabul etmekse aynı oranda mantık dışı bir iddiadır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Mevsime ve Zemine Göre Değişen Tüy Rengi</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image008.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1999 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image008.gif" alt="" width="223" height="144" /></a></p>
<p align="left">Ortama göre renk değiştirme olayı, hayvanların vücutlarında yaratılmış olan oldukça karmaşık mekanizmalar sayesinde gerçekleşmektedir. Güneşte kalan insan derisinin kızarıp-koyulaşmasına benzetilebilecek bu mekanizmalar, hayvanların deri ve tüylerinde renk değişikliklerine yol açmaktadır.<br />
Önemli olan, bu tüy değişiminin hayvan için büyük bir korunma mekanizması oluşturmasıdır. Kışın karlı günlerinde beyaz, diğer mevsimlerde toprak renginde olan tüyler, kamuflaj yönünde büyük avantaj sağlar.<br />
Bunun tersi de olabilir ve hayvan kışın toprak rengi ya da yazın bembeyaz kalabilirdi. Ya da hiç renk değiştirmeyebilirdi. Kısacası renklerin mevsimlere göre değişmesinde açık bir akıl ve hesap vardır. Vücudumuzun güneşte yanmasını engelleyemememiz (özel korunma yöntemleri hariç) gibi hayvanlar da vücutlarındaki değişimi kontrol kabiliyetine sahip değillerdir. Bir hayvanın bunu kendisinin hesaplayıp kontrol etmesi mümkün değildir. Kuşkusuz ki Allah bu canlıları, böylesine bir korunma mekanizması ile birlikte yaratmıştır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Yapraklar Arasında Gizlenen Çekirgeler</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image009.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2000 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image009.jpg" alt="" width="160" height="129" /></a>Yaprakla beslenen çekirgelerin ömrü doğal olarak yaprakların arasında geçer. Sahip oldukları renk yaprakla birebir benzeştiğinden, en büyük düşmanları olan kertenkele ve kuşların çekirgeleri fark etmeleri genelde mümkün olmaz. Böylece çekirgeler güvenlik içinde yaşamlarını sürdürür ve beslenirler.</p>
<p align="left">Herhalde çekirgelerin yaprakların yanında dura dura &#8220;yapraklaştığını&#8221; kimse iddia edemez. Ya da kendi kendilerini, her nasılsa, &#8220;yapraklaştırdıklarını&#8221;&#8230;<br />
Açıktır ki, yaprak yiyen çekirgeler, yaşamlarını sürdürmeleri için böyle bir kamuflaj özelliği ile birlikte yaratılmışlardır. Bu, herşeyi en güzel yapan Rabbimizin sanatıdır.</p>
<p align="center"><span class="style1">Uçan Sincaplar </span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image010.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2001 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image010.gif" alt="" width="250" height="104" /></a>Sincaplar, daha çok Avrupa kıtasındaki ormanlarda yaşarlar. Boyları 25 cm., yani sizin ellerinizle iki karıştır. Vücutlarının arkasında, hemen hemen kendi boyları kadar uzun yukarı doğru duran, geniş ve gür tüylerden oluşan kuyrukları bulunur. Sincap bu uzun kuyruğu sayesinde dengesi bozulmadan ağaçtan ağaca atlar.Minik sivri tırnakları sayesinde ağaçlara tırmanabilen sincap bir dalın üstünde koşabilir, baş aşağı sallanabilir ve o şekilde ilerleyebilir. Özellikle gri sincaplar bir ağacın en uçtaki dalından 4 metre uzaktaki bir başka ağacın dalına bile rahatlıkla atlayabilirler. Havada uçarken de kollarını ve bacaklarını açarak adeta bir planör gibi hareket ederler. Bu esnada yassılaşan kuyrukları ise hem dengelerini sağlar hem de yönlerini ayarlayan bir dümen görevi görür. Hatta kendilerini 9 metre yükseklikten boşluğa bırakıp dört ayak üzerine yere yumuşak iniş yapabilirler.</p>
<p align="left">Peki ama sincap bu zor hareketleri nasıl başarmaktadır?</p>
<p align="left">Tüm bunlar sincabın arka ayaklarını, mesafeleri çok iyi ayarlayabilen keskin gözlerini, güçlü pençelerini ve denge kurmasına yarayan kuyruğunu kullanması sayesinde olur. Peki hiç düşündünüz mü, sincaba bu özellikleri veren kimdir? Sincap bu şekilde yaşaması gerektiğini nereden biliyor? Sincapların ailece ellerine cetvel alıp ormandaki her ağacın boyunu veya ağaç dallarını ölçmeleri mümkün olmadığına göre, sincaplar ağaçtan ağaca atlarken mesafeleri nasıl ayarlıyorlar? Ayrıca, sincaplar nasıl hiç bir yerlerini sakatlamadan ya da yaralanmadan bu kadar hızlı hareketlerle atlayıp zıplayabiliyorlar?</p>
<p align="left">Elbette bunları yapanlar sincapların kendileri değildir. Hiç kuşkusuz bu sevimli hayvanları sahip oldukları bütün özelliklerle birlikte yaratan ve onlara bunları kullanmayı öğreten yaratıcımız olan Allah&#8217;tır.<strong>&#8220;&#8230; türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.&#8221; (Casiye Suresi, 4)</strong></p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">HAYVANLARIN YUVALARI</span></strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image011.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2002 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image011.jpg" alt="" width="200" height="168" /></a>Hayvanların, özellikle de yavruların korunmasında &#8220;yuvalar&#8221;ın son derece önemli bir fonksiyonu vardır. Bu nedenle birçok canlı türü, şaşırtıcı teknikler kullanarak, çok sayıda mimari detaylara sahip yuvalar inşa ederler. Yuvaların inşasında çok farklı teknikler kullanılır. Hayvanlar çoğu zaman bir mimar gibi plan yapar, gerçek bir duvar ustası gibi çalışır, bir mühendis gibi teknik çözümler getirir, bazen de bir dekoratör gibi yuvalarını dekore eder, süslerler. Çoğu zaman bu usta müteahhitler, yuvalarını hazırlayabilmek için gece gündüz hiç durmadan çalışırlar. Eğer eşleri varsa, iş bölümü yaparak birbirlerine yardım ederler. En çok özen gösterilen yuvalar ise, yeni dünyaya gelecek yavrular için hazırlanan yuvalardır.</p>
<p align="left">Yuvaların hazırlanış teknikleri, bilinci ve zekası olmayan bir canlıdan beklenmeyecek kadar mükemmeldir. Bu yuvaların, hayvanların kendi zekalarıyla tasarlanamayacakları çok açıktır. Çünkü hayvanların bu yuvaları inşa etmeden önce birçok aşamayı planlamış olmaları gerekir. Öncelikle yumurtalarının veya yavrularının güvenliği için bir yuvaya ihtiyaçları olduğunu belirlemeleri gerekir. Daha sonra ise yuva için en uygun yeri tespit etmelidirler, hiçbir canlı yuvasını rastgele bir yere yapmaz.</p>
<p align="left">Yuvanın yapısı ve kullanılan materyaller de bulunulan ortama göre &#8220;özel olarak&#8221; seçilir. Örneğin deniz kuşları su kenarlarında yaşadıkları için, ani su baskınlarına karşı suya gömülmeyen ve suda yüzebilen otlardan oluşan özel yuvalar kurarlar. Kamışlıkların bulunduğu alanlarda yaşayan kuşlar ise, rüzgarda sallandığında yuvadaki yumurtaların düşmemesi için geniş ve derin yuvalar yaparlar. Bunun yanı sıra çöl kuşları, yuvalarını sıcaklığın çevreye göre en az 10°C daha düşük olduğu çalılıkların tepesine kurarlar. Çünkü aksi takdirde yer seviyesinde 45°C olan sıcaklık, yavrular için adeta bir fırın etkisi yaratacak ve kısa sürede ölmelerine sebep olacaktır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Yavrular için özel yuvalar</strong></span></p>
<p align="left">Canlılar için yavrularının yaşamı çok önemlidir; yumurtladıktan veya doğum yaptıktan sonra tek uğraşıları yavrularıdır. Yavruların korunmasına çok büyük bir itina gösterirler. Söz gelimi çulhakuşu, yavrularını korumak için bir tek yuva yapmakla yetinmez, etrafa çok sayıda &#8220;sahte yuva&#8221; kurar. Bunun sebebi, yavruların büyüdüğü asıl yuvayı, sahte yuvalar arasında gizlemek ve düşmanın dikkatini farklı yuvalara çekmektir. Bu elbette ki çulhakuşunun kendi zekasından kaynaklanması mümkün olmayan, son derece ince planlanmış bir yanıltma taktiğidir.</p>
<p align="center"><span style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong><span class="style1">ÖRÜMCEKTEKİ DELİLLER</span></strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image012.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2003 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image012.jpg" alt="" width="195" height="136" /></a>Yeryüzünde yüzlerce cins örümcek yaşar. Bu küçük hayvanlar kimi zaman yuvasının statik hesaplarını yapabilen inşaat mühendisi, kimi zaman üstün tasarımlar yapan bir iç mimar, kimi zaman olağanüstü güçlü ve esnek ipler, öldürücü zehirler, eritici asitler üreten bir kimyager, kimi zaman da son derece kurnaz taktiklerle avlanan bir avcı olarak karşımıza çıkarlar.Doğadaki tüm canlılar gibi örümceklerin davranışlarını, örneğin avlanma yöntemlerini, üreme şekillerini, savunma taktiklerini inceleyip, bu konuda detaylı bilgiler edindikçe hayret uyandıran örneklerle karşılaşırız.</p>
<p align="left">Bütün canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için akıl gerektirecek davranışlarda bulunurlar. Yetenek, beceri, üstün manevra kabiliyeti gibi tanımlamalarla adlandırılabilecek olan bu davranışların ortak özelliği ise her birinin mutlak surette akıl gerektiren davranışlar olmalarıdır. Bir insanın ancak öğrenme, beceri ve tecrübe gibi özelliklerle kazanacağı yetenekler, bu canlılarda ilk doğdukları andan itibaren vardır. Bu özelliklerin tümünü onlara veren, onları akıllı davranacakları, bilinçli hareket edecekleri şekilde yaratan güç Allah&#8217;tır. Allah tüm doğadaki canlılarda sayısız örneğini gördüğümüz aklın tek sahibidir. Canlılara neler yapmaları gerektiğini ilham eden Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Örümceklerin avlanma yöntemleri</strong></span></p>
<p align="left">Çoğu insan örümcekleri sadece, avlanmak için ağ kuran hayvanlar olarak bilir. Bu eksik bir bilgidir, çünkü birer mimarlık ve mühendislik harikası olan bu ağlar, örümceklerin avlanmak için kullandıkları tek yöntem değildir. Örümcekler, ağ örmenin yanı sıra avlanmak için son derece şaşırtıcı taktikler de kullanırlar.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>Kement atarak avlanan örümcek</strong></span></p>
<p align="left">Örümcek türleri içinde en ilginç avlanma yöntemlerinden birine &#8220;Bolas&#8221; örümceklerinde rastlanır. Bolas örümcekleri avını kementle yakalar. Bolas örümceğinin avlanması iki aşamalı olarak gerçekleşir. İlk aşamada örümcek, ucunda yapışkan bulunan bir ip hazırlayıp pusuya yatar. Bu yapışkan ip daha sonra bir kement gibi kullanılacaktır. Bu arada örümcek, avını kendisine çekmek için çok özel bir kimyasal madde de yayar. Bu, dişi güvelerin erkeklerini çiftleşmeye çağırmak için salgıladıkları &#8220;feromon&#8221; adlı maddedir. Sahte çağrıya aldanan erkek güve kokunun geldiği kaynağa doğru yönelir. Örümceklerin görme duyusu son derece zayıftır ancak güvenin uçarken çıkardığı titreşimleri algılayabilirler. Bu sayede örümcek, avının kendisine doğru yaklaştığını hisseder. Burada dikkat çekici olan, Bolas örümceğinin hemen hemen kör olduğu halde havada asılı durarak kendi yaptığı bir kement yardımıyla, uçan bir canlıyı yakalayabilmesidir.</p>
<table border="0" width="147" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image013.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2004" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image013.jpg" alt="" width="147" height="181" /></a><br />
Bolas örümcekleri insan gözünün algılayamayacağı kadarhızlı bir şekilde kementlerini salladıkları için bu resim ancak özel bir teknik kullanarak çekilebilmiştir.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p align="left">Kokuya aldanan kurbanın yaklaşmasıyla birlikte avdaki ikinci aşama başlar. Örümcek ayağını geriye çekerek saldırı pozisyonuna geçer ve aniden insan gözünün algılayamayacağı bir hızla kementini sallar. Güve ipin ucundaki yapışkan topa yakalanır. Örümcek avını yukarı çeker ve hemen onu felç edecek ısırışını gerçekleştirir. Ardından salgıladığı özel bir ipekle güveyi sarmalar. Bu ipeğin özelliği besini uzun süre taze tutabilmesidir. Böylece örümcek avını, daha sonra yemek üzere taze bir şekilde saklar. Bolas örümceği nasıl olup da bu kadar akılcı bir plan çerçevesinde hareket etmektedir?<br />
Söz konusu durum çok özel bir yaratılışın olduğunu bize kanıtlar. Allah, tüm canlıları, bitkileri, hayvanları, böcekleri yaratandır. Allah üstün kudret, ilim, akıl ve hikmet sahibidir. Allah Kuran&#8217;da şöyle buyurmaktadır:<strong>&#8220;Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır&#8221; (Müminun Suresi, 21)</strong></p>
<p><span class="style1">FEDAKARLIK<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image014.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2005 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image014.jpg" alt="" width="200" height="152" /></a></span></p>
<p align="left">Hayvanlar dünyasının dikkat çekici özelliklerinden biri hayvanlardaki bilinçli ve fedakar davranışlardır. Kuşlar, zebralar, ceylanlar, tavşanlar kısacası bütün hayvanlar yavrularını kendilerini tehlikeye atma pahasına korumaktadırlar. Çünkü Allah onları bu şekilde yaratmıştır. Tüm canlılar Allah&#8217;ın vahyi ile hareket etmektedirler.</p>
<p align="left">Hayvanların yavruları çoğu zaman bakıma ve korunmaya muhtaç olarak doğarlar. Genellikle kör veya tüysüz olan, henüz avlanma yeteneği bulunmayan yavrular eğer ebeveynleri veya sürülerindeki diğer yetişkinler tarafından korunup kollanmazlarsa kısa sürede açlıktan veya soğuktan ölürler. Ancak böyle bir şey olmaz. Çünkü hayvanlar alemindeki yetişkinler yavrularını herşeyi göze alarak korurlar. Gerekirse kendi canlarını da tehlikeye sokarak veya çok zor koşullarda yaşamayı göze alarak büyük fedakarlıklar yaparlar.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>Y</strong><strong>avruların tehlikelerden korunmaları</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image015.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2006 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image015.jpg" alt="" width="200" height="182" /></a>Canlılar, yavrularının korunmaları söz konusu olduğunda oldukça tehlikeli ve yırtıcı olabilirler. Aslında, bir saldırı veya tehlike sezdiklerinde, daha çok yavrularını alıp o bölgeden hızla uzaklaşmayı tercih ederler. Kaçmak için fırsat bulamadıklarında ise, tereddüt etmeden kendilerini saldırganın önüne atarlar. Örneğin yarasalar ve kuşlar, yavrularını yuvalarından alan araştırmacılara saldırmaları ile ünlüdürler.</p>
<p align="left">Zebralar gibi iri memeli hayvanlar ise, sürülerine sırtlan gibi düşmanları saldırdığında hemen gruplara ayrılarak tayları ortalarına alırlar ve hızla kaçmaya başlarlar. Yakalandıkları takdirde, sürünün yetişkinleri, bu yırtıcı hayvanlara karşı taylarını cesurca korurlar.Zürafalar ise saldırıya uğradıklarında buzağılarını vücutlarının altına iterler ve ön ayakları ile düşmanlarına sertçe vururlar. Geyikler ve antiloplar genellikle ürkek ve heyecanlı hayvanlardır ve yavruları olmadığı zamanlarda hızla kaçmayı tercih ederler. Ancak, yavrularını tehdit eden tilki ve kurtlara karşı sivri ve keskin toynaklarını kullanmakta tereddüt etmezler.</p>
<p align="left">Daha küçük ve zayıf memeliler ise genellikle yavrularını korumak için onları gizler veya güvenli bir yere taşırlar. Ancak buna fırsatları kalmadığında düşmanlarını yavrularından uzaklaştırmak için saldırganlaşabilirler. Örneğin son derece ürkek bir hayvan olan tavşan, yavrularına saldıran bir düşmanı uzaklaştırmak için büyük riskleri göze alır. Yavrularına bir saldırı olduğunda, hemen yuvasına koşar ve güçlü arka ayaklarıyla düşmanına birkaç çift sert tekme atar. Bu cesareti çoğu zaman yırtıcı bir hayvanı bile geri kaçırmak için yeterli olabilmektedir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Hayatlarını tehlikeye atan hayvanlar</strong></span></p>
<p align="left">Ceylanlar ise, yırtıcı hayvanlar yavrularını kovalamaya başladığında, hemen yavrularının arkasına geçerler. Çünkü yırtıcı hayvanlar, avlarını genellikle arkadan yakalar. Anne ceylan mümkün olduğunca yavrusuna yakın hareket eder. Eğer yırtıcı hayvanlar yakınlaşırlarsa, anne onları uzaklaştırır. Yavrusu takip edilen bir ceylan, toynakları ile çakalları tekmeleyebilir. Saldırganları yavrularından uzaklaştırmak için kasten onların önünde koşar. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image016-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2008 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image016-1.jpg" alt="" width="250" height="156" /></a></p>
<p align="left">Kuş sürülerinde de yetişkinler, yavruların tamamını koruma görevini üstlenirler. Özellikle martılar bu kuş sürüleri için tehlike oluştururlar. Yetişkin bir veya iki kuş güç gösterisi yaparak martıları kaçırabilirler. Genellikle yetişkin kuşlar yavru kuşları nöbetleşe olarak korurlar ve görevlerini devrettiklerinde daha uzak sularda beslenmek için o bölgeden ayrılırlar. Geyikler, eğer yavrularına saldırmak üzere olan düşmanları ile baş edemeyeceklerini anlarlarsa, kendilerini hiç çekinmeden düşmanlarının önüne atarlar ve av olarak düşmanın kendilerini kovalamasını sağlarlar. Böylelikle düşmanı yavrularından uzaklaştırırlar. Birçok hayvan aynı taktiği kullanır. Örneğin dişi kaplan kendilerine doğru avcı bir hayvanın yaklaştığını gördüğünde, yavrularının yanından ayrılır ve hemen düşmanının dikkatini kendi üzerine çeker. Rakunlar ise düşmanlarının geldiğini gördüklerinde yavrularını en yakındaki ağacın üzerine taşırlar ve daha sonra hızla ağacın üzerinden aşağı inerek düşmanlarının arasına dalarlar. Onları uzun süre peşlerinden sürükler ve yavrularından yeterince uzaklaştırdıklarına kanaatleri geldiğinde, düşmanlarını atlatarak hemen sessizce yavrularının yanına dönerler. Elbette ki bu davranışları her zaman yüzde yüz başarıyla sonuçlanmayabilir. Yavrular kurtulsa bile, ebeveynler yavruları uğruna ölüme gidebilirler.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong>Yaralı taklidi yapan kuşlar</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image017.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2009 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image017.jpg" alt="" width="159" height="161" /></a>Bazı kuşlar ise &#8220;yaralı taklidi&#8221; yaparlar ve böylelikle düşmanlarının dikkatini yavrularının üzerinden dağıtarak kendi üzerlerine çekerler. Bir düşmanın yaklaştığını gören dişi kuş sessizce yuvasından uzaklaşır. Düşmanının önüne geldiğinde yerde çırpınmaya ve bir kanadını yere vurmaya başlar. Bu esnada da acı dolu çığlıklar atar. Kuş yerde çaresizce çırpınıyor gibi görünür. Ancak her zaman tedbirli davranır ve düşmanın erişebileceği mesafenin ilerisinde durur. &#8220;Yaralı&#8221; kuşu kolay bir av olarak gören yırtıcı hayvan avını yakalamaya çalışırken, yuvadan bir hayli uzaklaştırılmış olur. Avcı yuvasından yeterince uzaklaştığında, dişi kuş bir anda taklit yapmayı bırakır ve saldırgan hayvan tam kuşa yetişmişken dişi kuş aniden havalanır ve kaçar. Bu &#8220;tiyatro gösterisi&#8221; genellikle son derece ikna edicidir. Köpekler, kediler, yılanlar ve hatta diğer kuşlar bile bu oyuna kanarlar. Kuşların &#8220;yaralı kuş&#8221; senaryosuna bugün bile bilim adamları hiçbir açıklama getirememektedirler.</p>
<p align="left">Bir kuş böyle bir senaryoyu kendi kendine hazırlayabilir mi? Bunun için kuşun son derece bilinçli bir varlık olması gerekir. Bu davranış herşeyden önce &#8220;taklit&#8221;, zeka ve yetenek gerektirir. Ayrıca bir hayvanın kendisini tereddütsüzce düşmanının önüne atabilmesi ve kendini kovalatması için son derece cesaretli ve gözü kara olması gerekir. Daha da ilginç olanı bu kuşlar bu davranışı başkalarından görerek yapmazlar. Bu savunma taktiğine ve yeteneğine doğuştan sahiptirler.</p>
<p align="left">Bu hayvanların böylesine bilinçli, şefkatli, merhametli hareket etmesini sağlayan, onları bu özellikleri ile yaratan göklerin ve yerin Rabbi olan Allah&#8217;tır. Allah, bu canlılara ilhamıyla sonsuz şefkat ve merhametinin örneklerini sergilemektedir. Allah Kuran&#8217;da kullarına Kendini şöyle tanıtır:<br />
<strong>&#8220;O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, &#8216;şekil ve suret&#8217; verendir. En güzel isimler O&#8217;nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O&#8217;nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim&#8217;dir.&#8221; (Haşr Suresi, 24) </strong></p>
<p align="center"><span class="style1">YUNUSLAR</span></p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Dayanışma Esasına Dayalı Sosyal Yaşam</strong></span></p>
<p align="left">Yunuslar çok büyük gruplar halinde yaşar. Güvenli bir koruma için dişiler ve yavrular böyle bir grubun ortasında yer alır. Grubun hasta üyesi yalnız bırakılmaz, ölene kadar grubun içinde tutulur. Bu güçlü dayanışma bağı, yeni bir yavru gruba katıldığı ilk günden itibaren başlar. Yunus yavruları önce kuyrukları dışarı çıkacak biçimde doğarlar. Bu sayede doğum tamamlanana kadar yavrunun havasızlıktan ölmesi önlenmiş olur. En son yunusun başı doğum kanalından çıkar çıkmaz, ilk nefesini alması için hızla su yüzeyine çıkarılır. Genellikle, yardım amacıyla anne yunusa bir başka dişi yunus da eşlik eder. Dişi yunus doğumdan sonra yavrusunu emzirir. Süt emmek için dudağı olmayan yavru ufak ağız darbeleriyle annesinin karnındaki yarığa dokunarak dışarı fışkıran sütle beslenir. Yavru her gün onlarca litre süt içer. Bu sütün %50&#8217;si yağdan oluşur. (ineklerde ise sütün %15&#8217;i yağdır). Bu sayede, yavrunun vücut ısısını dengelemesi için gerekli olan yağ tabakası hızla oluşur. Hızlı dalışlar esnasında diğer dişiler yavruyu aşağı doğru iterek yardımcı olurlar.</p>
<p align="center"><span class="style1">ÖRÜMCEK</span></p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İpeğin gizli kimyasal yapısı</strong></span></p>
<p align="left">Şöyle bir düşünelim… Küçücük bir canlının ürettiği ip, nasıl oluyor da insanoğlunun yüzyıllarca edindiği bilgi birikimiyle yaptığı kauçuk ya da çelik halatlardan daha üstün özellikler taşıyabilmektedir? Örümcek ipliğini bu kadar üstün yapan ipeğin kimyasal yapısında ve üretim merkezinde gizlidir. Örümcek ipliklerinin hammaddesi, örgülü helezonik aminoasit zincirlerinden oluşan &#8220;keratin&#8221; adlı proteindir. Keratin saç, tırnak, tüy, deri gibi birbirinden çok farklı maddelerin yapı taşıdır ve oluşturduğu tüm maddelerde koruyucu özelliği ile ön plana çıkar. Ayrıca keratinin esnek hidrojen bağlarla bağlanmış aminoasitlerden oluşuyor olması da, bu maddelere çok sağlam bir esneklik kazandırır. Bu esneklik Amerika&#8217;nın ünlü bilim dergilerinden Science News&#8217;da şöyle bir benzetme ile tarif edilmektedir:&#8221;Örümcek ipliğinden oluşmuş insan ölçülerinde balık ağına benzer bir ağ, bir yolcu uçağını yakalayabilir.&#8221;</p>
<p align="left">Örümceklerin kuyruklarında altı bölümden oluşan ve ipek kesesi denilen bir bölge vardır. Keselerin her birinde farklı salgılar üretilir. Bu keselerin salgıları değişik kombinasyonlarda birleşerek, farklı türdeki ipek ipliklerini meydana getirirler. Keseler arasında ise büyük bir uyum vardır. İpek üretimi sırasında örümceğin vücudunda bulunan ve son derece gelişmiş özelliklere sahip pompalar, vana ve basınç sistemleri kullanılır. Üretilen ham ipek, musluk gibi çalışan bölümlerden lif şeklinde dışarı akıtılır.</p>
<p align="left">Örümceklerin ürettikleri ipek olağanüstü bir yapı malzemesidir. gerilme esneklikleri çok fazladır. Bu nedenle örümcek ipeğini kırmak için gereken enerji diğer bütün biyolojik materyallerden on kat daha fazladır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>MİDEDE ÜREYEN KURBAĞALAR</strong></span></p>
<p align="left">Avusturalya&#8217;da yaşayan Rheobatrachus Silus türü kurbağaların kullandığı üreme yöntemi, Allah&#8217;ın canlıları ne denli üstün tasarımlarla yarattığının bir başka örneğidir. Dişi Rheobatrachuslar, döllendikten sonra kendi yumurtalarını yutarlar. Ama bu yumurtalarla beslenmek için değil, onları korumak için&#8230; Yumurtalardan çıkan iribaşlar midede kaldıkları 6 hafta boyunca sürekli gelişirler. Peki iribaşlar nasıl olmaktadır da uzun zaman sindirilmeden midede kalabilmektedir?</p>
<p align="left">Allah bunun için kusursuz bir sistem yaratmıştır. Öncelikle anne kurbağalar, bu 6 haftalık üreme mevsiminde yemeyi, içmeyi keserler. Bu sayede mideleri sadece yavrulara tahsis edilmiş olur. Ancak bir diğer tehlike, midenin düzenli olarak salgıladığı hidroklorik asit ve pepsindir. Bu salgıların normalde yavruları çok kısa sürede parçalayıp öldürmesi gerekir. Ancak buna karşı çok özel bir tedbir alınmıştır. Anne karnındaki sıvılar, yumurta kapsüllerinden, daha sonra da iribaşlardan salgılanan &#8220;prostaglandin E2&#8221; adlı salgıyla etkisiz hale getirilir. Böylece yavrular bir asit havuzu içinde yüzmelerine rağmen güvenli bir biçimde büyürler.</p>
<p align="left">Peki ama bu iribaşlar annelerinin midesinde neyle beslenir? Bu soruna karşı da özel bir çözüm yaratılmıştır. Bu türe ait yumurtalar, diğer kurbağa türlerinin yumurtalarına göre oldukça büyüktür. Bunun nedeni ise, yumurtaların içine yavruyu beslemek için protein yönünden çok zengin bir yumurta sarısı tabakası yerleştirilmiş olmasıdır. Bu yumurta sarısı, yavruları 6 hafta boyunca beslemek için yeterlidir. Doğum anı da kusursuzca tasarlanmıştır. Yavrular mideden çıkıp dış dünyaya adım atarken, annenin yemek borusu, aynen doğum sırasındaki gibi genişler. Yavrular dışarı çıktıktan sonra ise anne yemek yemeye başlar ve mide eski haline döner.</p>
<p align="center"><span class="style1">METAMORFOZDAKİ DELİLLER</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2010 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018.jpg" alt="" width="100" height="344" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018.jpg 100w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image018-87x300.jpg 87w" sizes="(max-width: 100px) 100vw, 100px" /></a>Bazı canlılar yaşamlarının farklı dönemlerinde, bulundukları ortamın şartlarına uyum göstermelerini sağlayacak fiziksel değişimler geçirirler. Bu farklılaşma sürecine biyolojide metamorfoz (başkalaşım) adı verilir. Bu süreç, biyoloji ve evrimin iddiaları konusunda fazla bilgi sahibi olmayan çevreler tarafından zaman zaman evrim teorisine delil gibi gösterilmeye çalışılır. Metamorfozu &#8220;evrim örneği&#8221; gibi gösteren kaynaklar, konu hakkında bilgisiz kesimleri yanıltmaya yönelik, dar kapsamlı, yüzeysel propaganda kitapları veya bazı cahil kimselerdir. Evrim konusunda otorite sayılan, dolayısıyla evrimin temel açmazları ve çelişkileri konusunda da ayrıntılı bilgi sahibi olan bilim adamları ise bu tür gülünç iddiaları gündeme getirmekten çekinirler. Ne kadar saçma bir iddia olduğunu bilirler çünkü&#8230;</p>
<p align="left">Kelebek, sinek, arı gibi canlılar metamorfoz geçiren canlılardan bazılarıdır. Hayatı suda başlayan daha sonra karada devam eden kurbağalar da metamorfoza bir örnektir. Bu farklılaşmanın evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü evrim teorisi canlılıktaki farklılaşmaları tesadüflerle gerçekleşen mutasyonlarla açıklamaya çalışır.</p>
<p>Oysa metamorfoz evrimin bu temel iddiası ile hiçbir benzerlik taşımayan, tesadüfle, mutasyonla ilgisi olmayan, önceden planlanmış bir süreçtir. Metamorfozu gerçekleştiren etken tesadüf değil, o canlıda daha doğduğu andan itibaren bulunan genetik bilgidir. Örneğin kurbağada, bu canlı henüz sudaki hayatını devam ettirirken, daha sonra karada sürecek yaşamıyla ilgili bilgi, genetik yapısında mevcuttur. Sivrisineğin de pupa ve erişkin hallerindeki yapısı ve fonksiyonları daha larva aşamasındayken genetik şifresinde bulunmaktadır. Bu durum metamorfoz geçiren tüm canlılar için geçerlidir.</p>
<p align="left">Son yıllarda metamorfoz hakkında yapılan bilimsel araştırmalar, metamorfozun farklı genler tarafından kontrol edilen kompleks bir süreç olduğunu göstermiştir. Örneğin kurbağanın başkalaşımında sadece kuyruk ile ilgili işlemler &#8220;bir düzineden fazla gen&#8221; tarafından kontrol edilmektedir. Bunun anlamı bu sürecin, birçok parçanın birbiriyle uyumu sayesinde gerçekleşebildiğidir. Bu özelliğiyle metamorfoz yaratılış ın delili olan &#8220;indirgenemez komplekslik&#8221; özelliği taşıyan biyolojik bir süreçtir.</p>
<p><span class="style1">Böceklerdeki Kimyasal İletişim: FEROMENLER</span></p>
<p align="left">Karıncalar yuvalarını, balarıları da kovanlarını çok uzaklara da gitseler şaşırmadan bulurlar. Bazı böcek larvaları, tehlike anında hemen biraraya toplanarak korunurlar. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image019.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-2011 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/hayvan_clip_image019.gif" alt="" width="300" height="205" /></a>Pek çok böcek de toplu olarak yaşadıkları alan üzerinde belirgin bir hakimiyete sahiptir. Bunların yanı sıra tüm böcek türlerinde çiftleşmek isteyen erkek ve dişiler uzak mesafelerde de olsalar birbirlerini kolaylıkla bulurlar. Tüm bu davranışlardaki ortak nokta ise, tümünün bir tür haberleşme sistemine sahip olmasıdır.</p>
<p align="left">Böceklerin haberleşmek için kullandıkları işaretin adı feromendir. Feromenin anlamı &#8220;hormon taşıyıcısı&#8221;dır. Bu madde, aynı türün üyeleri arasında kullanılan kimyasal bir maddedir. Genellikle özel bezlerde üretilerek çevreye bırakılırlar. Böceklerin birbirleriyle iletişimini sağlar ve davranışlarında değişikliklere neden olurlar.</p>
<p align="left">Feromenler önceleri hormonlarla eş değer tutulmuştur. Feromenlerin vücut dışına salgılanmaları onları hormonlardan ayıran özelliklerindendir. Feromenlerin çok farklı işlevleri yerine getirenleri olduğu gibi, değişik bileşimlerde olanları da vardır. Yayılma yetenekleri oldukça yüksek olan feromenler 7-8 km gibi muazzam bir uzaklıktan bile etkili olabilmektedir. Uzaklık, sıcaklık, rüzgar ve nem gibi etmenler de feromenlerin etkisini azaltıp çoğaltabilir.</p>
<p align="left">Feromenler; iz bırakma, işaretleme, alarma geçirme, toplanma, birlikte yaşayan böceklerde kraliçe yetiştirilmesine kullanılırlar. Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromenleri de vardır.Feromen kullanarak haberleşen canlılarla ilgili verilecek bilgiler içinde akılda tutulması gereken çok önemli bir nokta vardır: Her türün kullandığı formül kendine özgüdür. Bu formüllerin içerdikleri maddeler ayrıdır. Hem bu maddeyi salgılayan hem de salgılanan madde ile iletilmek istenen mesajı algılayan canlı bu formülden haberdardır. Ayrıca başka türe ait formülleri çözen ve taklit eden canlılar da vardır.<br />
F</p>
<p align="left">eromenler yoluyla hareket eden canlılar arasında en bilinenleri arı, karınca, termit gibi birlikte yaşayan böceklerdir. Bu canlılardan karada yaşayanlar izlerini toprağa bırakırlar. Bu kimyasal izler, böceklerin gezindiği tüm ortamlarda; ağaçlarda, dallarda, yapraklarda ve meyvelerde olabilir. Havadaki izler ise uçan böcekler tarafından bırakılır ve sürekli yenilenmeleri gerekir. Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromenleri bu gruba girer.</p>
<p align="left">Peki bu canlılar yaydıkları bu özel esansları nasıl kullanırlar?</p>
<p align="left">Böcekler boyutlarının küçüklüğü, uçabilme ve hızlı hareket edebilme gibi özellikleri nedeniyle, çok geniş alanlara yayılabilen canlılardır. Bu özellikleri, üremeleri için ilk anda sorun oluşturacakmış gibi görünebilir. Ancak bu durum, feromenler sayesinde ortadan kalkmıştır. Pek çok böcek, kendi türünden bir başka böceğin varlığını, yaydığı feromeni sayesinde keşfedebilir ve onun izini sürebilir. Bir canlı, sadece salgıladığı koku sayesinde kendi türüne ait canlıların yerini tespit edebilmekte, her nerede olursa olsun çiftleşmek için bir eş bulabilmektedir. Ancak bu canlılar, ne böylesine özel kokuları geliştirecek bir ortama sahiptir, ne de özel bir üretim yapacak bilince. Eğer sadece 1-2 cm boyundaki bir böcek çevresindekilerle iletişim kurabilecek bir koku meydana getirebiliyor ve bu kokuyu kilometrelerce öteden ayırt ederek verilen mesajı algılayabiliyorsa, bu bize akıllı bir müdahalenin var olduğunu gösterir. Karşımızdaki her güzellik, her kusursuzluk ve her tasarım örneği de bizi şüphesiz üstün ve güçlü olan, herşeyi en mükemmel şekli ile yaratan bir Yaratıcı&#8217;ya götürmelidir. Bu Yaratıcı, kuşkusuz bu canlılara koku üretme ve bu yolla haberleşme yeteneği veren alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>KANGURU YAVRUSUNUN DÜNYAYA GELİŞİ</strong></span></p>
<p align="left">Kanguruların üreme sistemi diğer memelilerden farklıdır. Kanguru embriyosu, normalde rahimde geçirmesi gereken evrenin bir kısmını rahmin dışında tamamlar. Döllenmeden aşağı yukarı 33 gün sonra, henüz bir santimetre boyunda olan kanguru yavrusu dünyaya gelir. Bu aşamayı tüm memeliler anne karnında geçirirken, kanguru yavrusu daha bir santimetre boyundayken dünyaya gelmektedir. Henüz doğru dürüst gelişmemiştir; ön ayakları belli belirsiz bir halde ve arka ayakları da küçük çıkıntılardan ibarettir.</p>
<p align="left">Doğan yavru yaklaşık üç dakikalık yolculuk sonunda annesinin kesesine varır. Diğer memeliler için anne rahmi neyse, küçük kanguru için de bu kese odur. Ama önemli bir fark vardır. Diğerleri dünyaya bebek olarak gelirken, kanguru yavrusu, rahimden çıktığında şekil itibariyle tam bir embriyodur. Ayakları, yüzü ve daha pek çok uzvu henüz son halini almamıştır.</p>
<p align="left">Annesinin kesesine ulaşan yavru dört meme ucundan birine tutunur ve süt emmeye başlar. Bu dönemde anne yeniden çiftleşme sürecine girmiş ve yeni bir yumurta daha oluşmuştur. Döllenmeden 33 gün sonra fasulye büyüklüğündeki yeni bir yavru daha doğar ve aynı kardeşi gibi sürünerek keseye ulaşır.<br />
Bir kanguru yavrularına vereceği sütün hangi oranda hangi besin maddelerini içereceğini hesaplayamaz. Hesaplasa bile bunu kendi vücudunda üretemez. Annenin bu işi bilinçli olarak düzenlemesi imkansızdır. Bu mucize alemlerin Rabbi Allah&#8217;ın üstün yaratışının delillerinden sadece birisidir..</p>
<hr />
<p align="left"><span style="color: #339966;"><strong>Anahtar Kelime Alanımız:</strong></span> <span style="font-size: 14px;">allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının akli delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri nelerdir allah&#8217;ın varlığının mantıksal delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının bilimsel kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri ayet allah&#8217;ın varlığının akli ve nakli delilleri allah&#8217;ın varlığının akılla ispatı allah&#8217;ın varlığının ayetlerle delilleri allah&#8217;ın varlığının akıl yoluyla ispatı allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir misiniz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir miyiz allah&#8217;ın varlığının bir delili allah&#8217;ın varlığının birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının bilimsel ispatı allah&#8217;ın varlığının belirtileri allah&#8217;ın varlığı bilimsel olarak kanıtlandı allah&#8217;ın varlığına inanmayanlara cevap allah&#8217;ın varlığını kanıtlayan cümleler allah&#8217;ın varlığının delilleri pdf allah&#8217;ın varlığının delilleri kelam allah&#8217;ın varlığının delilleri özet allah&#8217;ın varlığının delilleri nizam delili allah&#8217;ın varlığının en büyük kanıtı allah&#8217;ın varlığının evrendeki delilleri allah&#8217;ın varlığının en büyük ispatı allah&#8217;ın varlığının en büyük delili allah&#8217;ın varlığının en büyük delilleri allah&#8217;ın varlığına en güzel cevap allah&#8217;ın varlığının felsefi delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri felsefe allah&#8217;ın varlığını gösteren deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığını gösteren kanıtlar allah&#8217;ın varlığını gösteren akli deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren mucizeler allah&#8217;ın varlığı hakkında deliller allah&#8217;ın varlığının ispatı allah&#8217;ın varlığını ıspatlayan deliller allah&#8217;ın varlığının ispatlayan örnekler allah&#8217;ın varlığının kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri caner allah&#8217;ın varlığının delili allah&#8217;ın varlığının delilleri kısaca allah&#8217;ın varlığı ve birliğini gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığının delilleri maddeler halinde allah&#8217;ın varlığına 3 delil allah&#8217;ın varlığının delilleri ppt allah&#8217;ın varlığına 5 kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri resimli allah&#8217;ın varlığına matematiksel kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının delilleri temanü allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığının delilleri yazı allah&#8217;ın varlığının delilleri youtube allah&#8217;ın varlığının en büyük delili</span></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-hayvanlardaki-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına Hayvanlardaki Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-hayvanlardaki-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#039;ın Varlığına İnsandaki Deliller</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-insandaki-deliller/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-insandaki-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2018 11:26:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri Kısaca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere allah'ın ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm ve Din]]></category>
		<category><![CDATA[Big bang teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1977</guid>

					<description><![CDATA[<p>İNSANDAKİ VARLIK DELİLLERİ İNSANIN YARATILIŞI İnsan, hayatı boyunca sahip olduğu bedenle görür, işitir, nefes alır, yürür, koşar ve zevk alır. İnsan bedenini oluşturan kemikler, kaslar, damarlar, iç organlar mükemmel bir düzene sahiptir. Bu düzen incelendiğinde ise, daha da şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşılır. Birbirinden farklı gibi görünen bu vücut parçalarının tamamı aynı malzemelerden oluşmaktadır. Bu malzeme hücredir.Hücre, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-insandaki-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına İnsandaki Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1990" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi.jpg" alt="" width="616" height="449" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi.jpg 711w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan-anatomi-300x219.jpg 300w" sizes="(max-width: 616px) 100vw, 616px" /></a></h3>
<h3 class="style1" style="text-align: center;"><span style="font-size: 20px; color: #008080;">İNSANDAKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p><span class="style1">İNSANIN YARATILIŞI</span></p>
<p align="left">İnsan, hayatı boyunca sahip olduğu bedenle görür, işitir, nefes alır, yürür, koşar ve zevk alır. İnsan bedenini oluşturan kemikler, kaslar, damarlar, iç organlar mükemmel bir düzene sahiptir. Bu düzen incelendiğinde ise, daha da şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşılır. Birbirinden farklı gibi görünen bu vücut parçalarının tamamı aynı malzemelerden oluşmaktadır. Bu malzeme hücredir.Hücre, bir organın örneğin kemiğin en küçük parçasıdır. Bir hücre o kadar küçüktür ki, bir milyon tane hücre biraraya gelse ancak bir iğne ucu kadar yer kaplar.<br />
İnsan bedenini oluşturan 60-70 kiloluk et ve kemik kütlesinin özü, insanın doğumundan 9 ay 10 gün önce tek bir hücrede toplanmıştır. Bu hücre, anneden gelen yumurta hücresiyle babadan gelen sperm hücresinin annenin bedeninde birleşmesiyle oluşur.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Hedefe Kilitlenmiş Kusursuz Bir Ordu</strong></span></p>
<p align="left">Sperm ve yumurta hücrelerinin anne bedeninde birleşmesi, yani annedeki bir yumurtanın döllenmesi için her seferinde yaklaşık 300 milyonluk bir sperm ordusu babanın vücudunda hazır hale getirilir. Bu sayının bu kadar yüksek olmasının nedeni, yumurtanın döllenmesini engelleyecek herhangi bir durumu ortadan kaldırmaya yöneliktir.</p>
<p align="left">Döllenme işlemi için erkek bedeninden atılan spermlere çeşitli bezlerden salgılanan sıvıların oluşturduğu bir karışım eşlik eder. Meni denen bu salgılar ve sperm karışımında sadece spermlerin dölleme yeteneği vardır. Kuran&#8217;da meniden karmaşık bir su olarak şöyle söz edilir:<strong>&#8220;Şüphesiz, Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.&#8221; (İnsan Suresi, 2)</strong></p>
<p align="left">Spermin yapısında döllenmeyi kolaylaştırıcı özellikler bulunur. Spermin baş, orta, kuyruk bölümleri vardır. Metrenin milyonda biri kadar olan baş bölümüne bir hücreyi bir insana dönüştüren babadan gelen tüm bilgi sığdırılmıştır. Spermin bir diğer önemli parçası da kuyruktur. Kuyruk sürekli bir kamçı hareketi yaparak yumurta hücresine ulaşmayı sağlar.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Yeni Bir İnsanın Oluşumunda Rol Oynayan Yumurta Hücresi </strong></span></p>
<p align="left">Döllenmenin kolaylıkla gerçekleşebilmesi için kadın bedeninde de birçok sistem hazırlanmıştır. Yumurta, yumurtalık adı verilen ve her detayıyla bu iş için yaratılmış bir organda üretilir. Yumurtalıklar, rahimin sağında ve solunda yer alır ve rahme ince tüplerle bağlıdırlar. Yumurtalıkta üretilen yumurta daha sonra bu tüplerin özel yaratılışı sayesinde spermle buluşur. Bu tüplerin içindeki küçük tüycükler ileri geri hareket ederek hareketleriyle yumurtayı sperme doğru ilerletirken spermi de yumurtaya doğru ilerletirler. Döllenme bu tüpün içinde gerçekleşir.<br />
Yumurtanın dış kısmı içinde yağ, şeker ve protein bulunan bir zarla çevrilidir. Bu zar, yumurtaya sperme doğru yapacağı hareket için gereken enerjiyi sağlar. Peki küçücük hücre, daha yumurtalıkta üretildiği anda böyle bir yola çıkacağını ve bu yolculuk sırasında kendisine enerji gerekeceğini bilebilir mi?</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong><span style="color: #008080; font-size: 20px;">Bebeğin Büyümesi İçin Yaratılmış En Güvenli Yer: ANNE RAHMİ</span> </strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image001.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1978 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image001.jpg" alt="" width="150" height="173" /></a>Rahim, kaslardan yapılmış sağlam duvarlı içi boş bir organdır. Hamilelik boyunca rahimin hacmi 20-25 kat artar. Böylece kadının döllenmiş yumurtasının içinde büyüyüp gelişebileceği en uygun yer halini alır. Döllenmiş yumurta, yumurtalıktan rahme kadar olan tüpte bir yandan bölünerek çoğalırken, diğer yandan da ilerlemesine devam eder. Hücre topluluğu bu yolun herhangi bir yerinde yerleşmez. Gelişimi için en güvenli yer olan rahimi seçer ve buraya tutunur. Allah, Kuran&#8217;da bu gerçeği şöyle bildirir:<strong>&#8220;Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir &#8220;alak&#8221;tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.&#8221; (Alak Suresi, 1-3)</strong></p>
<p align="left">&#8220;Alak&#8221; kelimesinin Arapça&#8217;daki anlamı, &#8220;bir yere asılıp tutunan şey&#8221; demektir. Hatta alak kelimesi asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükleri tanımlamak için kullanılır.</p>
<p align="left">Döllenmiş yumurta da tam olarak ayette bildirildiği gibi rahim duvarına asılıp tutunmaktadır. Bundan 1400 sene öncesinde indirilmiş olan Kuran&#8217;da, anne karnında gelişmekte olan hücreyi bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kuran&#8217;ın mucizelerinden biridir. O dönemin bilim düzeyi ile keşfedilmesi mümkün olmayan bu bilginin, asırlar önce Kuran&#8217;da bildirilmiş olması Kuran&#8217;ın Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirildiğini bir kez daha tasdik etmektedir.</p>
<p align="left">Sadece bir hücre topluluğu olan bu minik et parçası (alak), nasıl olur da gelişimi için en uygun yeri seçer? Bu şuurlu davranış, insan vücudunda gerçekleşen işlemlerin üstün bir aklın kontrolünde gerçekleştiğini gösterir:<br />
<strong>&#8220;Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O&#8217;dur. O&#8217;ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221; (Al-i İmran Suresi, 6)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Hücreler Farklı Gruplara Ayrılıyor!</strong></span></p>
<p align="left">Rahime tutunan ve birbirinin aynı olan hücreler belli bir süre sonra bölünerek çoğalır. Her geçen gün bazı hücreler diğerlerinden farklı bir yapıya bürünmeye başlar. Bütün hücreler adeta görev yerine dağılan işçiler gibi bölük bölük hareket ederler. Bu yoğun faaliyet sonucunda bazı hücreler kemik, bazısı deri, bazısı da kas hücresi olacaklardır.</p>
<p align="left">Bu hazırlığın nasıl yapılacağı, hangi hücrenin hangi dokuyu, hangi organı meydana getireceği her hücre grubuna ayrı ayrı ilham edilmiştir. Başta birbirinin aynı olan hücrelerin çoğalmasıyla vücutta yaklaşık 200 tür hücre oluşur. Bu oluşumda hiçbir karışıklık olmaz; her hücre nerede nasıl davranacağını çok iyi bilir. Bu kusursuz düzeni sağlayan ve hücrelere neler yapacaklarını ilham eden, her şeyin hakimi olan yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>İki Canlı Arasındaki Hayat Köprüsü: Plasenta</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1979 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image002.jpg" alt="" width="250" height="145" /></a>Plasenta anneyle bebek arasındaki besin, oksijen ve diğer maddelerin alışverişini sağlayan yapıdır. Üstelik plasenta yeni hücre gruplarının yani dokuların oluşması için gerekli olan besinleri özenle seçerek, bebeğe taşır. Plasenta bu işlemin tam tersine yani bebekten anne karnına atık maddelerin taşınması işlemini de ustalıkla yerine getirir. Bu şekilde beslenen bebeğin gelişimi sonucunda son derece orantılı, uyumlu bir yapı ortaya çıkar. Bu uyumlu gelişmelerin bütün vücut parçalarında aynı şekilde gerçekleşmesi şarttır. Örneğin; sadece göze ait 40 farklı parça vardır. Gözün fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için orantılı bir büyümenin olması, parçalar arasındaki bağlantının sağlam olması, hepsinin kendi yerinde bulunması gerekir. Aksi halde göz, işlevlerini yerine getiremez.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Kemiklerin Kasla Sarılması</strong></span></p>
<p align="left">Çok yakın bir zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak anne karnında geliştikleri sanılıyordu. Ancak yapılan son araştırmalar çok farklı ve insanların hiç farkında olmadıkları bir gerçeği ortaya koydu. Şöyle ki; anne karnındaki bebekte kıkırdak dokunun sertleşmesiyle önce kemik oluşur, daha sonra kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokulardan oluşup kemiği sararlar.Oysa bilimin yeni keşfettiği bu gerçek, Kuran&#8217;da 1400 sene önce insanlara bildirilmiştir: <strong>&#8220;Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak&#8217;ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. &#8221; (Müminun Suresi, 14)</strong></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1980" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003.jpg" alt="" width="500" height="127" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003.jpg 500w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image003-300x76.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p align="center"><span class="style1" style="font-size: 24px; color: #008080;"><strong>Bebeğin Hayat Suyu: Amniyon Suyu</strong></span></p>
<p align="left">Bebek, gelişimini tamamladığı 9 ayı anne karnında içi sıvı dolu bir kesede geçirir. Bu sıvı amniyon sıvısıdır. Bu sıvı pek çok özelliği ile bebeği dış dünyaya hazırlar. Bebek bu sıvı içinde dış dünyaya alışmak için hareket eder. Düzenli olarak bu sıvıyı içer, dili tat almaya, bağırsakları emilime, böbrekleri de süzme işine alıştırılır. Bu sıvı aynı zamanda dışarıdan gelecek darbelere karşı da bebeği korur. Çünkü, sıvılara herhangi bir yönden gelen basınç her tarafa eşit olarak dağıtılır.</p>
<p align="left">Amniyon sıvısı anne sağlığı için de önemlidir. Sıvı içinde yüzen bebek anne rahmine ağırlık yapmaz ve bu sayede normal gelişimini tamamlayabilir.</p>
<p align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong>Yeni Bir Dünyaya Doğru…</strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1981 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image004.jpg" alt="" width="150" height="182" /></a>Bebeğin, yeni bir dünya için tüm hazırlıkları tamamlandığında amniyon sıvısı da doğum için hazırlık yapmaya başlar. Rahim ağzını genişletecek su kesecikleri oluşturur. Bu keseler hem rahmin ağzını genişleterek, bebeğin doğum esnasında sıkışmasını engeller hem de doğum başlangıcında delinip içlerindeki sıvılarla bebeğin geçeceği yolu kayganlaştırıp mikropları öldürürler.</p>
<p align="left">Bu arada bebek de dışarı çıkış için en uygun hali yani başın rahim boynuna sokulduğu pozisyonu alır. Peki bebek doğum için en uygun pozisyonun bu olduğunu, daha önemlisi doğum zamanın geldiğini nasıl bilir? Henüz şuuru tam oluşmamış bir varlığın böylesine şuurlu davranışlar sergilemesi elbette onun, kendi iradesiyle değil, yaratıcısı olan Allah&#8217;ın ilhamıyla hareket ettiğinin apaçık göstergesidir. Allah, bunu Kuran&#8217;da şöyle bildirir:<strong>Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak&#8217;tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir. (Hac Suresi, 5)</strong></p>
<p class="style1" align="center">SAVUNMA SİSTEMİ MUCİZESİ</p>
<div align="center"></div>
<div align="center">
<table border="0" width="78%" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1982" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013.jpg" alt="" width="350" height="323" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013.jpg 350w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image013-300x277.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a><br />
&#8220;Fagositoz&#8221; olarak adlandırılan bu olayda makrofaj çok sayıdaki bakteriyi yutmak için uzanıyor (üstte). Bakteriler makrofajın bir uzantısı tarafından sarılmış durumda (sağ üstte). Ve bir hücre tarafından yutuluyorlar (sağda). Daha sonra makrofaj içindeki güçlü kimyasal maddeler saldırganı parçalarına ayırıp yok etmektedirler. Bir diğer deyişle makrofaj düşmanı yutmakta, sindirmekte ve açığa çıkan maddeleri kullanmaktadır.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p align="left"><span class="style1"><strong>1 SAVAŞ BAŞLIYOR</strong></span> Virüsler bedende yayılırken bir kaç tanesi makrofajlar tarafından yutulur. Makrofajlar virüsün antijenlerini ayırarak kendi yüzeylerine yerleştirirler. Kan dolaşımında bulunan milyonlarca yardımcı T hücresinden çok azı bu özel antijeni &#8216;okuma&#8217; yeteneğine sahiptir. Makrofaja bağlanan bu T hücreleri etkin hale geçerler.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>2 SAVUNMA HÜCRELERİ ÇOĞALIYOR</strong></span> Yardımcı T hücreleri etkin hale geçince çoğalmaya başlarlar. Daha sonra az sayıdaki, düşman virüse duyarlı olan öldürücü T hücrelerini ve B hücrelerini uyarırlar B hücrelerinin sayısı artarken yardımcı T hücreleri onlara antikor yapmaları için işaret verir.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>3 HASTALIĞIN YENİLMESİ</strong></span> Bu sırada virüslerin bir kısmı hücrelerin içine girmişlerdir. Virüsler sadece hücre içinde çoğalabilir. Öldürücü T hücreleri salgıladıkları kimyasal maddelerle bu hücrelerin zarlarını delerek ölümlerine neden olur, böylece hücre içindeki virüsün çoğalmasını önlerler. Antikorlar da doğrudan virüsün yüzeyine bağlanarak onu nötralize eder hücrelere girişini önler ve içine sızılan hücreleri yok edecek kimyasal tepkimeler başlatırlar.</p>
<p align="left"><span class="style1"><strong>4 SAVAŞ SONRASI</strong></span> Hastalık yenilgiye uğratılınca baskılayıcı T hücreleri tüm saldırı sistemini durdururlar. Bellek T ve B hücreleri, eğer tekrar aynı virüsle karşılaşılırsa hemen harekete geçmek üzere, kan ve lenf sisteminde kalırlar.</p>
<p align="center"><span style="color: #008080; font-size: 20px;"><strong><span class="style1">GÖZDEKİ KUSURSUZ TASARIM</span></strong></span><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image014.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1983" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image014.jpg" alt="" width="300" height="61" /></a></p>
<p align="left">Bu cümleyi siz okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar (100.000.000.000) işlem yapıldı. Dünyanın bu en ilginç, en hızlı ve en kusursuz bilgi transferi, her an kesintisiz devam ediyor.</p>
<p align="left">Gözleriniz olmasaydı bir rengin, bir şeklin, bir manzaranın, bir insan yüzünün, güzellik denen kavramın nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman hayalinizde canlandıramazdınız. Fakat, gözleriniz var ve bu sayede etrafınızı görüyor, şu anda da bu yazıyı okuyorsunuz. Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğu, çoğu insan gibi belki bugüne kadar sizin de aklınıza gelmemişti.</p>
<p align="left">Dış dünyadaki ışık parçacıkları, gözünüzün önündeki şeffaf kornea tabakasından, sonra iris denen çember şeklindeki dokudan, daha sonra da odaklama yapan mercekten geçiyor ve gözün arka tarafındaki retinaya düşüyor. Retina, organik hücrelerden oluşmasına rağmen, üzerine düşen bu görüntüyü, dünyanın en hızlı bilgisayar işlemcisinden çok daha hızlı bir biçimde yorumlayarak &#8220;bilgi&#8221;ye yani elektrik sinyallerine dönüştürüyor. Elektrik sinyalleri haline gelen görüntü, sinirler aracılığıyla beyindeki görme merkezine iletiliyor. Bu merkezdeki hücreler ise, bu bilgiyi yeniden yorumlayarak tekrar görüntü haline getiriyor.</p>
<p align="left">Gözün mükemmel yapısı, elbette burada özetlediğimizden çok daha fazla detaya sahip. Örneğin mercek, ışınları retina üzerine odaklarken, sürekli olarak kalınlığını ayarlıyor. Bu &#8220;otomatik odaklama&#8221; sistemi sayesinde, 20 cm uzaktaki elinize baktıktan hemen sonra, 100 m uzaklıktaki bir ağaca bakabiliyor ve anında net bir görüntü elde edebiliyorsunuz. Eğer merceğin böyle bir özelliği (ve bu iş için etrafına yerleştirilmiş onlarca minik kas) olmasaydı, sadece belirli bir mesafedeki cisimleri net görebilecektiniz. Daha uzak ve daha yakındaki maddeler ise her zaman çok bulanık görünecekti. Kısacası, göz, &#8220;otomatik odaklama&#8221; özelliğine sahip olan -ve son 10 yıl içinde geliştirilen- modern kameraların yaptığı işi, milyonlarca yıldır yapıyor. Üstelik hiçbir kamera göz kadar kusursuz odaklama yapamıyor.</p>
<p align="left">Gözün parçalarından biri olan iris dokusu ise daha farklı bir ayarlamayı üstlenmiş durumda. İris, gözünüze rengini veren doku, ama asıl işlevi göze girecek ışık miktarını belirlemek. Biraz loş bir ortama girdiğinizde, iris hemen genişliyor ve ortasındaki &#8220;göz bebeği&#8221; büyüyerek retinaya daha fazla ışık girmesini sağlıyor. Güneşe çıktığınızda ise tam tersi gerçekleşiyor ve iris, kamaşmayı en aza indirmek için, çok hızlı bir biçimde daralıyor. Eğer iris böyle bir işleve sahip olmasıydı, sadece belirli bir ışıkta etrafı iyi görebilirdiniz. Biraz daha loş bir ortam zifiri karanlık haline gelir, biraz daha aydınlıkta gözleriniz tamamen kamaşırdı.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Göz Kapakları</strong></span></p>
<p align="left">Göz kapakları, gözün korunması için yaratılmış olan en önemli parçalardan birisidir. Göz kapaklarının görevi, göz küresini korumakla birlikte &#8220;kornea&#8221;yı her an belli bir nem oranında tutmaktır. Göz kapaklarının iç kısmında bulunan damarlar, uykuda oksijen alamayan gözün dış tabakasını beslerler.<br />
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. Bu işlemin hiçbir çaba sarf etmeden yapılması da çoğu insanın farkında olmadığı bir nimettir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Göz Bebeği</strong></span></p>
<p align="left">Göze giren ışık miktarı, göz bebeği açıklığının derecesine göre yaklaşık 30 kat değişebilir. Örneğin bir flaş patlaması ile 0.1 saniyede yapılacak değişim sonucunda göz bebeği hemen ayarlanıp ışığı kırar.<br />
Elbette tüm bu saydıklarımız gözde çok üstün bir &#8220;tasarım&#8221; olduğunu ispatlamaktadır. Bu öyle bir sistemdir ki, tek bir parçası, örneğin sadece gözyaşı bezleri ya da korneanın şeffaflığı olmasa, göz hiçbir işe yaramaz. Yani, gözün işlev görmesi için bütün temel parçalarının (yaklaşık 40 ayrı dokunun) aynı anda, gereken yerde, gereken işlev ve yapıda olması gerekir. Bu denli kompleks bir tasarımın &#8220;evrim&#8221;le, yani bir rastlantılar zinciriyle oluşması ise elbette ki imkansızdır. Açık olan gerçek, gözün üstün bir aklın eseri olduğudur. Bu Rabbimiz&#8217;in benzeri olmayan aklıdır. Allah, insanlara yol gösterici olarak indirdiği kitabında şöyle bildirir:<strong>&#8220;Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.&#8221; (Nahl Suresi, 78)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">En Mükemmel Göz Damlası:Gözyaşı</span></p>
<p align="left"><img loading="lazy" decoding="async" src="http://allahinvarlikdelilleri.imanisiteler.com/insan_clip_image015.jpg" width="120" height="159" align="right" hspace="5" />Çoğu insanın, &#8220;yalnızca ağlandığında akan tuzlu su&#8221; zannettiği gözyaşı, durumdan duruma değişen yapısıyla son derece özel bir sıvıdır. Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan &#8220;lizozom&#8221; enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozom sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan kuvvetli bir dezenfektan olan &#8220;fenik asit&#8221;ten bile daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde bu enzimin göze hiçbir zarar vermemesi büyük bir mucizedir.</p>
<p align="left">İçinde böyle son derece güçlü bir dezenfektan bulunan gözyaşı, gözün kimyasal yapısına en uygun şekilde yaratılmıştır. Bu yağlama-nemlendirme sistemi sayesinde gözünüz kurumaz. Eğer bu sistem var olmasa ya da eksik çalışsaydı, o zaman göz ile göz kapağı arasında sürekli bir sürtünme olur, gözünüz birkaç dakika içinde kurur, göz kapaklarınız yapışır ve oldukça acılı bir süreç sonucunda kör olurdunuz.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">İSKELETİN YARATILIŞI</span></strong></span></p>
<p align="left">Gülme, koşma, yürüme, oturma, kalkma, ayakta durma, yatma, yazı yazma&#8230; Her insan bütün bu işlemleri kemikleri sayesinde yapar. Kemikleri sayesinde yürür, yine onlar sayesinde ayakta durur, yatar, güler, kemikleri sayesinde yemek yer. İnsan bedeninin çatısı 206 tane sert parçanın biraraya gelmesiyle oluşmuştur. İnsan vücudunda bulunan ve her biri farklı fonksiyonlara sahip olan kemikler, Allah&#8217;ın yaratma sanatının yüceliğini bize gösterirler.</p>
<p align="left">Kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Kemik dokusu vücutta kalsiyum, fosfat gibi birçok önemli mineralin bankasıdır. Vücudun ihtiyacına göre bu mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemik iliği tarafından yapılır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İskeletin Mükemmel İşlevi</strong></span></p>
<p align="left">İskelet bütün olarak mükemmel bir işleve sahip olmasının yanında, onu oluşturan kemikler de üstün bir yapıya sahiptir. Vücudun taşınması ve korunması gibi önemli bir görevi üstlenen kemiklerimiz, bu işi rahatlıkla yerine getirebilecek kapasite ve sağlamlıkla yaratılmıştır. Hatta bu yönde oldukça geniş bir güvenlik payı bırakılmış ve vücudun muhatap olacağı zor durumlar da hesaba katılmıştır. Örneğin; uyluk kemiği, dikey durumda bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Nitekim atılan her adımda bu kemiğimize vücut ağırlığımızın üç katı yük binmektedir. Hatta sırıkla yüksek atlama yapan bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400 kiloluk bir basınca maruz kalır. O halde, kemik denen ve bir tek hücrenin bölünmesi sonucunda ortaya çıkan bu yapıyı, bu kadar kuvvetli kılan nedir?</p>
<p align="left">Kemiklerin iç yapısı , insanların binalarda ve köprülerde kullandığı kafes yapı sistemine benzer bir yapıda inşa edilmiştir. Önemli bir farkla; kemik içindeki sistem, insanın geliştirdiğinden çok daha üstün ve karmaşıktır. Bu sayede kemikler, hem son derece sağlam, hem de insanın rahatlıkla kullanabileceği hafiflikte olurlar. Eğer aksi olsaydı, yani kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, hem kemiklerin ağırlığı insanın taşıyabileceğinin çok üzerinde olurdu, hem de kemiğin yapısı gevrek ve sert olup en küçük bir darbede çatlayabilir veya kırılabilirdi.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Tasarım Harikası Kemiklerimiz</strong></span></p>
<p align="left">Kemiklerimizin bu mükemmel tasarımı, bizim son derece rahat bir hayat sürmemizi, çok zor hareketleri kolaylıkla ve hiç acı duymadan yapabilmemizi sağlamaktadır. İnsana düşen kuşkusuz bu mükemmel bedeni onun için yaratmış ve emrine vermiş olan Allah&#8217;ı bilmesi ve O&#8217;na şükredici olmasıdır. İnsan vücudundaki kemiklerin esneklikleri ihtiyaca göre değişebilir. Örneğin kadınlarda leğen kuşağı kemikleri, hamileliğin son aylarına doğru gevşer ve birbirinden biraz ayrılırlar. Bu son derece önemli bir ayrıntıdır, çünkü bu gevşeme sayesinde bebeğin başı doğum sırasında ezilmeden dışarı çıkabilir. Acaba leğen kemiği, dünyaya yeni gelecek bir canlının başının ezilmemesi için kendisini daha esnek bir hale getirmeye nasıl karar vermektedir? Böylesine önemli bir ayarlama, evrimin yani tesadüflerin bir hediyesi asla olamaz. Açık olan tek gerçek vardır. Tüm bunların cevabı kusursuz ve planlı bir yaratılıştır.</p>
<p align="left">Kemiklerin esnekliğine başka bir örnek olarak bebekleri verelim. Bebeklerin kafatası ve diğer kemikleri çok yumuşaktır ve birbirleri üzerinde az da olsa hareket edebilirler. Bu esneklik sayesinde bebeğin başı doğumda bir hasar görmeden çıkabilir. Eğer bu kafatası kemikleri doğum sırasında sert olsaydı, anne karnından çıkarken çatlayabilir hatta kırılarak bebeğin beyninde büyük hasarlara yol açabilirdi. Bu aşamada tekrar kaçınılmaz bazı sorularla karşılaşıyoruz. Acaba bebeğin kafatası kemiklerinin doğum sırasında karşılacakları tehlikeyi kim, nereden bilmekte, bu önlem nasıl alınmaktadır? Açıktır ki annenin de, çocuğun da böyle bir engelle karşılaşacaklarından haberleri yoktur. Üstelik haberleri de olsa herhangi bir şekilde müdahalede bulunamazlar. Bebeğe ve annesine hayat veren de, onlar için böyle bir sistemi yaratan da kuşkusuz üstün ilim sahibi olan Allah&#8217;tır.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İskeletin Hareket Kabiliyeti</strong></span></p>
<p align="left">İskeletlerin hareket kabiliyeti de üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır. Her adım atışımızda omurgamızı meydana getiren omurlar birbiri üstünde hareket eder. Bu sürekli hareket ve sürtünme, omurların aşınmasına neden olabilir. Oysa bunu önlemek için her bir omur arasına disk denilen dayanıklı kıkırdaklar yerleştirilmiştir. Bu diskler amortisör görevi yapar. Dahası her adım atışta, vücut ağırlığı yüzünden yerden vücuda bir tepki kuvveti gelir. Bu kuvvet, omurganın sahip olduğu amortisörler ve &#8220;kuvvet dağıtıcı&#8221; kıvrımlı şekli sayesinde, vücuda zarar vermez. Eğer tepkiyi azaltan esneklik ve özel yapı olmasaydı, ortaya çıkan kuvvet doğrudan kafatasına iletilirdi ve her adım attığımızda beynimiz sarsılırdı.</p>
<p align="left">Tüm bunlar insan bedeninin çok mükemmel bir tasarımın, daha doğrusu bir yaratılışın ürünü olduğunu göstermektedir. İnsan bu mükemmel tasarım sayesinde birbirinden çok farklı hareketleri büyük bir hız ve rahatlık içinde yerine getirir. Oysa böyle olmayabilirdi. Çok daha sert, çok daha kaba bir iskeletimiz olabilirdi. Örneğin tüm bacağımızın tek bir uzun kemikten meydana geldiğini düşünün. Böyle bir durumda yürümek büyük bir sorun haline gelecek, son derece hantal ve hareketsiz bir bedenimiz olacaktı. Bir yere oturmak bile güçleşecek, bu tür hareketler sırasındaki zorlamalar nedeniyle bacak kemiği kolaylıkla kırılabilir hale gelecekti.<br />
Oysa yapmak istediğimiz her harekete izin veren, dahası bunları kolaylaştıran ve güvenli hale getiren bir iskeletimiz vardır. Fakat biz ne iskeletimizin tasarımını yaptık, ne de kemiklerimizi meydana getirdik. Bunları herhangi bir tesadüfi güç ya da doğal bir süreç de meydana getirmedi. Bunları bizim için en mükemmel şekilde yaratan Allah&#8217;tır. Rabbimiz bizleri bu gerçek üzerinde düşünmeye şöyle davet eder:<strong>&#8220;&#8230; Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?&#8221; (Bakara Suresi, 259)</strong></p>
<p><span class="style1">KANIN HAYATİ FONKSİYONU<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image016.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1984 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image016.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a></span></p>
<p align="left">Kan bedenimize canlılık vermek için yaratılmış bir yaşam sıvısıdır. Vücudumuzda dolaştığı sürece onu ısıtır, soğutur, besler, korur, enerji verir ve içindeki zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Bedenimizdeki haberleşmenin neredeyse tamamını üstlenir. Ayrıca damarlarda oluşan her yırtığı anında kapatır. Sistem böylelikle kendini sürekli olarak yeniler. 60 kg ağırlığındaki bir insanın damarlarında ortalama 5 lt kan dolaşır. Kalp, bu miktarı bedende rahatlıkla bir dakikada dolaştırabilir. Hatta fiziksel bir zorlanma sırasında ya da spor yaparken, bir dakikada bu miktarın beş katını dolaştırabilir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Oksijen Taşıyıcısı</strong></span></p>
<p align="left">Soluduğumuz hava, yaşamın en gerekli maddesidir. Ateşin, odunu yakabilmesi için nasıl oksijene gereksinimi varsa, hücrelerin de enerji üretimi sırasında şekeri parçalayabilmek için oksijene gereksinimleri vardır. Bunun için, oksijenin akciğerlerden kaslara ulaştırılması gereklidir. İşte, karmaşık bir boru hattına benzetebileceğimiz kan dolaşım sistemimiz de bu görevi üstlenir. Oksijeni taşıma görevini, alyuvarların içindeki hemoglobin molekülü yerine getirir. Yassı, yuvarlak ve her iki yanı basık bir yapıda olan alyuvarların yalnızca biri neredeyse 300 milyon hemoglobin taşır.</p>
<p align="left">Alyuvarların, kusursuz bir çalışma sistemi vardır. Oksijeni taşımakla kalmayıp, onu gerektiği yerde de bırakabilirler. Bunu da en gerekli yer ve zamanda, örneğin çok çalışan bir kas hücresinin yanından geçerken yaparlar. Alyuvarlar, oksijeni bu şekilde gerekli dokulara verirken, şekerin yakılması sonucunda açığa çıkan karbondioksiti de alarak akciğere taşır ve orada bırakırlar. Bunun ardından hemen yeniden oksijenle bağlanır ve onu yeniden gerekli dokulara taşırlar.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>İdeal Bir Tasarıma Sahip Olan Hücreler</strong></span></p>
<p align="left">Alyuvarlar, miktar bakımından diğer kan hücrelerine göre çoğunluktadır. Yetişkin bir erkeğin damarlarında 30 milyar alyuvar yüzer. Bu sayıdaki alyuvarlarla bir futbol sahasının neredeyse yarısı kaplanabilir. Kanımıza, dolayısıyla tenimize renk veren hücreler alyuvarlardır. Alyuvarlar yassı disklere benzerler. Esneklikleri sayesinde de en dar kılcal damarlardan ya da en küçük gözeneklerden bile geçebilirler. Alyuvarların bu esneklik özelliği olmasaydı, vücudun pek çok noktasında takılı kalırlardı. Bunun sebebi kılcal damarların yalnızca 4-5 mikrometre kalınlığında olmasıdır. (1 mikrometre=milimetrenin binde biri). Oysa alyuvarların çapları 7.5 mikrometredir.<br />
Alyuvarlar böylesine büyük bir esneme özelliğinde yaratılmamış olsalardı ne olurdu? Bu sorunun cevabını şeker hastalığını araştıranlar bilir. Şeker hastalarının kan hücreleri genellikle esnekliklerini yitirir. Bu nedenle, hastaların gözlerindeki hassas dokular esnek olmayan kan hücreleri tarafından tıkanır. Bu tıkanma ise zaman içinde körlüğe yol açabilir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Mükemmel bir Ulaşım Sistemi</strong></span></p>
<p align="left">Kandaki hücrelerin dışında, vücuda giren birçok madde de kanın plazma denen kısmında taşınır. Bu sıvı, kan hücreleri içermediği için sarı berrak bir renktedir. Plazma, beden ağırlığının %5&#8217;ni oluşturur ve bunun da %90&#8217;dan fazlası sudur. İçinde tuzlar, mineraller, karbonhidratlar, yağlar ve yüzlerce değişik türde protein yüzer. Kandaki proteinlerin bazıları taşıyıcı proteinlerdir. Bunlar yağları kendi üzerlerine bağlayıp onları gerekli dokulara ulaştırır. Eğer yağlar proteinler tarafından bu şekilde taşınmasaydı, birbirleriyle birleşir ve kanda, çorbadaki yağ öbekleri gibi, denetimsiz bir şekilde yüzerlerdi. Bu durum ise ölümcül sağlık sorunları meydana getirirdi.<br />
Bedendeki özel haberci görevini ise plazmada dolaşan hormonlar üstlenir. Hormonlar, organlar ve hücreler arasında kimyasal mesajlar taşıyarak haberleşmeyi sağlar.</p>
<p align="left">Albümin, sayıca en fazla olan plazma proteinidir ve bedende bir anlamda taşıyıcılık görevi yapar. Kolesterol gibi yağları, hormonları, zehirli bir safra kesesi maddesi olan sarı bilirubini ve penisilin gibi ilaçları kendine bağlar. Zehirleri karaciğerde bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise gerekli oldukları yerlere götürür.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Özel Denetim Mekanizmaları</strong></span></p>
<p align="left">Besin maddelerinin, atardamarlardan gerekli oldukları dokulara ulaşabilmesi için, doku duvarını aşması gerekir. Doku duvarı, çok küçük gözeneklere sahip olsa da, hiçbir madde kendiliğinden bu duvardan geçemez. İşte bu sorunu çözen ve besinleri doku duvarından geçiren etken, kan basıncıdır. Ancak besin maddelerinin dokulara gerektiğinden fazla geçmesi durumunda ise, bu kez dokuda enfeksiyon oluşacaktır. Bu nedenle, kan basıncını dengelemek için, sıvıyı kana geri çeken bir mekanizma kurulmuştur. Bu görevi yine albümin üstlenir. Albümin, doku duvarlarındaki küçük gözeneklerden geçmek için fazla büyüktür ve kandaki yüksek yoğunluğu nedeniyle, suyu bir sünger gibi emer. Albümin olmasaydı beden, adeta suda beklemiş bir fasulye gibi şişerdi.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Vücuttaki Termostat</strong></span></p>
<p align="left">Kan; zehirler, gazlar, akyuvarlar ve vitaminler gibi maddelerin yanında, ısı da taşır. Isı, hücrelerdeki enerji kazanımı sırasında yan ürün olarak açığa çıkar. Isıyı bedenin geneline dağıtmanın ve beden sıcaklığını dış ortam sıcaklığına göre ayarlamanın yaşamsal önemi vardır. Eğer vücudumuzun ısı dağıtım sistemi olmasaydı, örneğin kol gücüyle yaptığımız bir iş sonucunda kollarımız aşırı derecede ısınır, diğer bölgelerimiz ise soğuk kalırdı. Böyle bir yapı ise metabolizmaya büyük zarar verirdi.İşte bu nedenle ısı bedene dağıtılır. Isının bedene dağılımı kan dolaşımı yoluyla olur. Beden geneline yayılan bu ısının düşürülmesi için de terleme mekanizması devreye girer</p>
<p align="left">Dahası, deri altındaki kan damarları genişler ve böylece kanın taşıdığı ısıyı havaya bırakması kolaylaştırılır. Bu nedenle koştuğumuz ya da yüksek tempolu başka bir fiziksel iş yaptığımız zaman, damarların genişlemesi sonucunda yüzümüz kızarır.Bütün canlı türlerine hayat veren bu madde Allah&#8217;ın yaratışının açık delillerinden bir tanesidir. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:<strong>&#8220;İşte Rabbiniz olan Allah budur. O&#8217;ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O&#8217;na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.&#8221; (Enam Suresi, 102)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">DAMARLARIMIZDAKİ MÜKEMMEL TASARIM</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image017.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1985 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image017.gif" alt="" width="150" height="335" /></a>Vücudumuzdaki damar sistemi, gelişmiş bir ülkenin, sahip olduğu kara yolu ağıyla kıyaslanmayacak kadar karmaşıktır. Damarlar, kalp ve kan ile birlikte dolaşım sistemini oluştururlar. Toplam 100 bin kilometreden fazla uzunluğuyla vücudumuzun her tarafına dağılan damarlarımız muazzam bir kara yolu ağına benzetilebilir. Ufak bir hesap yaparsak bu sayının önemini daha iyi anlayabiliriz: Bir insanın sahip olduğu damarlar uç uca eklendiğinde, dünyanın çevresini iki buçuk defa dolanacak bir uzunluğa erişir. Şunu da hatırlatalım ki, vücudumuzdaki damar sistemi, gelişmiş bir ülkenin, örneğin Amerika&#8217;nın sahip olduğu karayolu ağıyla kıyaslanmayacak kadar karmaşıktır. Karayolları belirli bir genişlikte yapılır; günün farklı saatlerindeki değişen trafik yoğunluğuna göre şerit sayısı artmaz veya azalmaz. Oysa damarlarımızın iç genişliği sabit değildir; yani damarlarımız bizim faaliyetlerimize uyumlu olarak daralır veya genişler, böylece kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. İşte bu mükemmel sistem sayesinde, vücudun farklı ortamlara göre değişen ihtiyaçları otomatik olarak sağlanır. Kan damarlarının, spor yaparken genişleyerek artan kan ihtiyacını temin etmesi veya yaralanma sonrasında daralarak kanamayı azaltması sözü edilen kusursuz sistemin bir sonucudur.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Damarların genişlemesi ve daralması</strong></span></p>
<p align="left">Peki damarlar nasıl oluyor da ne zaman genişlemeleri ya da ne zaman daralmaları gerektiğini anlıyorlar? Bu sorunun cevabının insan hayatı açısından çok önemli olduğu ortadadır. 100 bin kilometrelik damar şebekesinin herhangi bir noktasında meydana gelebilecek en ufak bir hatanın, telafisi mümkün olmayan olumsuzluklar doğuracağı açıktır.</p>
<p align="left">Bilim adamları on yıl öncesine kadar, damarın içinde çok karmaşık birtakım işlemler olduğunu tahmin ediyorlar; fakat yukarıdaki sorunun cevabını veremiyorlardı. Yapılan araştırmaların sonuçları kimyasal bir habercinin varlığını ortaya çıkardı. Bu haberci nitrik oksit (NO) molekülüydü. Damarlara genişlemeleri &#8220;talimatını veren&#8221; işte bu iki atomlu moleküldü. Damarlarımızın derinliklerinde nitrik oksit üreten muhteşem tesislerin sahip olduğu yapı mükemmelliklerle doludur.</p>
<p align="center"><span class="style1">KOKU VE HAFIZA</span></p>
<p align="left">Kokuların, insan hafızasındaki anıları harekete geçirdiği herkesçe bilinir. İnsan, bir şeyi kokladığında, kokuya ait moleküller burna girer. Bitkilerin koku molekülleri uçucudur, bu yüzden çok düşük bir sıcaklıkta dahi gaz haline dönüşerek havada yayılırlar. Çok hafif bir rüzgar bu kokuları buruna taşır.<br />
Burnun arka kısmına ulaşan koku molekülleri nemli bir dokuyla karşılaşırlar. Bu doku nöron adı verilen ve koku algılayan 5 milyon adet hücreden oluşur. Bu 5 milyon hücreden her biri ucunda reseptörler olan püskülümsü uzantıları dalgalandırarak koku moleküllerini yakalar. Bu duyargaların diğer ucu hücrenin içine yapışıktır. Koku molekülü bu tuzağa yakalandığında seri bir sinyal hücre içinde dolaşarak beynin alt tarafındaki koklama merkezine gerekli mesajı ulaştırır. Bütün bu işlemler bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşir. Daha sonra sinyaller buradan çıkarak beynin duygu ve motivasyonla ilgili olduğu sanılan bölümüne (limbik sistem) giderler. Bu sinyal sonucunda kokunun neye ait olduğu, güzel mi yoksa çirkin mi olduğu anlaşılır. Eğer tanıdık bir kokuyla karşılaşıldıysa, o kokunun kaynağıyla ile ilgili hafıza bilgileri yeniden canlanır. Mesela limon kokusu aldığımızda aklımıza bir limonata gelebilir, ya da baharat kokuları aldığımızda iştah açıcı yemekler düşünmeye başlayabiliriz. Çok açıktır ki her biri, tüm varlıkları birbiriyle mükemmel bir uyum içinde yaratan, üstün ilim ve sanat sahibi olan Allah&#8217;ın birer eseridir. Bütün kokuları ve onları algılayan organları yaratan Allah, insan ruhunu da bu kokulardan etkilenecek şekilde yaratmıştır. <strong>&#8220;Yere gelince, onu da (yaratılmış bütün) varlıklar için alçalttı-koydu. Onda meyveler ve salkımlı hurmalıklar var. Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?&#8221; (Rahman Suresi, 10-13)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">VÜCUDUMUZDAKİ ARITMA SİSTEMİ</span></p>
<p align="left">Böbrekler; sadece 5-7 cm boyunda olan, hiçbir bakım gerektirmeyen ve vücudumuzun ihtiyaçlarına tam olarak uygun bir filtre vazifesi gören, hayati öneme sahip organlardır. Son derece karmaşık laboratuvar işlemleri gerçekleştiren böbrekler, herşeyi kusursuz bir düzen içinde yaratan Allah&#8217;ın benzersiz eserlerinden biridir. <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image018.gif" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1986 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image018.gif" alt="" width="202" height="459" /></a>İnsan vücudunda sürekli faaliyet halinde olan 100 trilyon hücre bulunmaktadır. Hücrelerin bu faaliyetleri sonucunda ortaya atık maddeler çıkar. Üre, ürik asit ve keratin gibi maddelerden oluşan bu atık maddeler son derece zehirlidir. Eğer vücuttan uzaklaştırılmazlarsa vücut fonksiyonları kısa sürede bozulur, vücudumuz zehirlenir ve ölüm kaçınılmaz olur.</p>
<p align="left">İşte bu noktada insan vücudundaki kusursuz tasarım bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Nasıl motorlarda egzoz gazının tahliyesi için özel sistemler tasarlanmışsa, vücudun günlük çalışması sırasında ortaya çıkan zararlı maddelerin uzaklaştırılması için de çok özel bir sistem yaratılmıştır. Bu sistem, boşaltım sistemidir.</p>
<p align="left">Hücreler, tıpkı zehirli atıklarını arıtan fabrikalar gibi, bünyelerinde üretilen atık maddeleri kan plazmasına bırakırlar. Bu durum vücudu baştan başa kat eden kan nehrinin, 100 trilyon fabrikanın atığıyla kirlenmesi demektir. Bu kirlilik insan hayatı için oldukça zararlıdır. Bu nedenle hızla kirlenen kanın bir an önce temizlenmesi gerekir.</p>
<p align="left">Ancak ortada önemli bir problem vardır. Kirlenen kanın içinde üre, ürik asit gibi zehirli maddelerin yanı sıra, aminoasitler, vitaminler, su ve glikoz gibi vücudun ihtiyacı olan maddeler de vardır. Öyleyse kanı temizleyecek sistemin basit bir süzme işlemi yapması yeterli olmayacaktır. Bu sistemin faydalı maddeleri tanıyıp muhafaza etmesinin yanı sıra, yalnızca zararlı maddeleri diğerlerinden ayırarak uzaklaştıracak kompleks bir arıtma tesisi gibi çalışması da gerekmektedir.</p>
<p class="style1" align="center"><strong>Kanın böbreklerde temizlenmesi</strong></p>
<p align="left">Vücutta dolaşmakta olan kan, böbreklerde önce süzme işlemine tabi tutulur. Bu işlemin gerçekleşmesi için böbreklerin içine küçük küçük birçok süzgeç yerleştirilmiştir. Bu süzgeçlerin sayısı ve işlevleri düşünüldüğünde çok açık bir yaratılış mucizesiyle karşılaşılır. Tek bir böbreğin içinde 1.200.000 adet süzgeç vardır. Bu mikro süzgeçlere nefron adı verilir. Bir nefron, bowman kapsülü (nefronun ucunda bulunan, yarı küre şeklinde, kılcal damarlardan oluşan bir yapıdır), glomerulus, malpigi cisimciği ve böbrek damarlarından oluşur. 1.200.000 süzgecin her biri binlerce mikro deliği olan mükemmel bir tasarıma sahiptir.</p>
<p align="left">Kalpten çıkan kanın yaklaşık dörtte biri, böbrek atardamarları aracılığıyla böbreklere gelir. Bu, dakikada bir litreden fazla kan demektir. Kanı getiren damar, böbreğe girer girmez sayısız ince damara ayrılır. Bu ince damarlardan her biri, bir mikro süzgece bağlıdır. Kalbin yaptığı basınç sayesinde kan hızla süzgeç yüzeyine çarpar, zararlı maddeler ve su süzgecin diğer tarafına geçer. Proteinler ve kan hücreleri bu süzgeçten geçemeyecek kadar büyük oldukları için geride kalırlar. Böylece süzgecin diğer tarafına geçmeyen kan süzülmüş ve temizlenmiş olur. Yaklaşık yumruğumuz büyüklüğündeki bir et parçasının içine 1.200.000 adet süzgeç yerleştirilmiştir. Bu süzgeçlerin her birinde aynı detaylı tasarım eksiksiz olarak mevcuttur.</p>
<p align="center"><span class="style1">NASIL NEFES ALIYORUZ?</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image020.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1987 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image020.jpg" alt="" width="250" height="167" /></a>Nefes alıp verme düzeninizi hiçbir zaman kontrol etmiyorsunuz. Çünkü bazı hücreleriniz bu kontrolü sizin yerinize yapıyor. Eğer nefes alma düzeni bizim kontrol ve dikkatimize bırakılmış olsa, nefes almayı unuttuğumuzda, uykuya daldığımızda ya da başka bir işle meşgul olduğumuzda nefessizlikten ölebilirdik.Her insan için hayati bir öneme sahip olan nefes alma işlemi, solunum merkezi tarafından düzenlenir. Bu merkez bir mercimek tanesi büyüklüğünde olup beynimizin bir uzantısı olan &#8220;beyin sapı&#8221; denen yerdedir ve başlıça üç grup sinir hücresinden oluşur:</p>
<ul type="disc">
<li>
<div align="left">Birinci grup hücreler solunumun temel ritmini belirlerler ve içimize hava çekmemiz için emir verirler. Böylece ihtiyacımız olan havayı içimize çekmiş oluruz.</div>
</li>
<li>
<div align="left">İkinci grup hücreler ise solunumun hızını ve gidişatını belirlerler. Ancak ikinci grup hücreler devreye girdiğinde, birinci grup hücrelerin faaliyetini bir sinyalle durdururlar. Böylece akciğerin hava dolum bölümü kontrol edilir ve nefes alıp vermemiz hızlanır.</div>
</li>
<li>
<div align="left">Üçüncü grup hücreler ise normal nefes düzeninde aktif değildirler. Ancak yüksek oranlarda soluk alıp vermek gerektiği zaman devreye girerler, karın kaslarımıza sinyal gönderip solunuma katılmalarını sağlarlar.</div>
</li>
</ul>
<p align="left">Tüm bu anlatılanlar hayatta kalmamız için yeterli midir? Hayır.<br />
Solunum kimyasal olarak da kontrol edilir. Bizim nefes alıp vermemizin amacı kandaki oksijen ve karbondioksit miktarlarının belirli bir oranda kalması içindir. Bu orandaki değişiklikler ise solunum merkezindeki bir grup hücreyi harekete geçirir ve solunumdaki bozulan değerler, olması gereken düzeye çok hassas değişiklikler ile getirilir.</p>
<p>Kandaki oksijen miktarının solunum merkezine doğrudan bir etkisi yoktur. Ancak beynin dışında, şah damarı gibi bazı büyük damarlarda bulunan çok hassas alıcılar, kandaki oksijen belli bir düzeyin altına indiğinde solunum merkezine sinyaller gönderirler böylece solunumda çok hassas değişikliklerle gerekli düzeltmeler yapılır.<br />
Bizim hayatta kalmak için ne kadar oksijene ihtiyacımız olduğunu bir grup hücre nasıl bilmektedir? Bilimin ancak son 20 yılda ortaya çıkardığı bu akıl almaz mekanizmayı hücreler ilk insandan bu yana nasıl bilmektedirler?<br />
Üstelik bu öylesine hassas bir mekanizmadır ki, hayatımız boyunca otururken, koşarken ya da uyurken hiç hata yapmaz. Vücudumuzdaki 100 trilyon hücreye her an tam ihtiyacı olan oksijen taşınır ve zararlı olan karbondioksit ve hidrojen iyonu gibi atıklar derhal uzaklaştırılır.</p>
<p align="center"><span class="style1">BEYNİMİZ</span></p>
<p align="left">Anneden gelen yumurta ve babadan gelen sperm hücresinin birleşmesi ile yepyeni bir insanı oluşturacak ilk hücre meydana gelir. Bu mucivezi gelişimin ilk aşamasında hücreler bölünmeye başlar ve zamanla gelişir. Anne karnında başlangıçta bir et parçası görünümünde olan hücreler bölünmeye devam ederek ve gruplanarak, ışığa karşı hassas göz hücrelerini, acıyı, tatlıyı, ağrıyı, sıcağı, soğuğu algılayacak sinir hücrelerini, ses titreşimlerini hissedecek kulak hücrelerini ve gıdaları sindirecek sindirim sistemi hücrelerini ve daha birçoklarını oluşturmaya devam ederler.</p>
<p align="left">Embriyonun anne karnındaki gelişiminde 5. haftadan itibaren oluşan omurilikte çok süratli bir üretimle saniyede 5000 tane nöron adlı özel sinir hücresi üretilmeye başlanacaktır. Bu bölgede daha sonra beyin oluşacaktır. (Science Vie, Mart 1995, sayı: 190, s. 88)</p>
<p align="left">Beyin hücrelerinin büyük kısmı embriyonun ilk beş ayında oluşur ve hepsi doğumdan önce beyindeki gereken konumlarını almış olurlar. Büyük bir hızla oluşan hücreler bir süre sonra merkezi sinir sisteminin kollarını oluşturmak üzere, daha uzaklara göç etmeye başlarlar. Ancak bu aşamada her bir nöronun, sinir sistemi içinde kendisi için ayrılmış olan hedef yeri tam olarak bulması şarttır. Bu yüzden genç nöronların yollarını bulabilmeleri için mutlaka bir rehbere ihtiyaçları vardır. Bu rehberler, omuriliğin ve beynin gelişme alanı arasında bir tür kablo şeklinde uzanan özel hücrelerdir.</p>
<p align="left">Nöronlar üretildikleri yerden çıkıp bu rehberlere tutunarak göç ederler. Ve kendileri için ayrılmış olan yerleri anlar, oraya yerleşirler ve hemen ardından uzantılar meydana getirerek diğer nöronlarla bağlantı kurarlar.<br />
Bu hücreler oluşur oluşmaz bilmedikleri bir yere doğru sadece kendilerine ilham edilen bilgiler doğrultusunda programlanmışcasına hareket ederler. Açıktır ki, beynin ve sinir sisteminin oluşumu sırasında yaşanan hiçbir olayın tesadüflerle meydana gelmesi mümkün değildir. Çünkü tek bir aşamadaki farklılık zincirleme olarak tüm sistemi aksatır. Nöronların meydana gelmesi ve bir sinir ağına dönüşmeleri beynin ve ona bağlı çalışan sinir sisteminin oluşum aşamalarından yalnızca bir tanesidir. Değil evrimcilerin iddia ettiği gibi beynin tamamının tesadüfen oluşması, tek bir nöronun bile rastlantılarla meydana gelmesi mümkün değildir.Nöronları bu özelliklerle yaratan, gerektiği anda gerektiği şekle sokan, gidecekleri yerlere onları tek tek yerleştiren Allah&#8217;tır. Her insan kendisinin de bu aşamalardan geçirildiğini bilmeli ve Rabbimizin kendisine bir insan olarak yaratmasındaki ihtişamı görerek şükretmelidir. Allah&#8217;ın herşeyin Yaratıcısı olduğunu, göklerde ve yerde O&#8217;ndan başka bir güç sahibi olmadığını aklından bir an bile çıkarmamalıdır:<strong>&#8220;&#8230; Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.&#8221; (Kehf Suresi, 37-38)</strong></p>
<p align="center"><span class="style1">KONUŞMA MUCİZESİ</span></p>
<p align="left">Yaptığınız her konuşmanın, mucizevi bir sistem sayesinde gerçekleştiğini hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Birşeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.İlk önce, akciğerleriniz &#8220;sıcak hava&#8221; sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.</p>
<p align="left">Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri denen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller biraraya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir. Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz gerçekleşmesi gerekir. Bu olağanüstü işlemler, akıl almaz bir hız içinde ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">HAYAT BOYU SÜREN KOPYALAMA: DNA</span></strong></span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image021.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1988 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image021.jpg" alt="" width="221" height="199" /></a>Bütün bir gün boyunca, siz hiç farkında değilken vücudunuzda sizin yaşamınızın problemsiz olarak devam etmesi için akıl almaz bir titizlik ve sorumluluk anlayışı içinde sayısız işlem yapılır, kusursuz bir denetim altında tedbirler alınır.</p>
<p align="left">Hücreler bölünerek çoğalırlar. Öyle ki, insan vücudu başlangıçta tek bir hücre iken bu hücre bölünür ve sonuçta 2-4-8-16-32&#8230; oranında bir katlanmayla çoğalmaya başlar.</p>
<p align="left">Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA&#8217;ya ne olur? Hücrede tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki yeni doğan hücrenin de bir DNA&#8217;ya ihtiyacı olacağı açıktır.<br />
Bu açığı gidermek için DNA, her aşaması ayrı bir mucize olan ilginç bir seri işlem yapar. Sonuçta, hücrenin bölünmesinden kısa bir süre önce kendisinin bir kopyasını çıkarır ve bunu yeni hücreye aktarır!&#8230;<br />
Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemlerin gösterdiğine göre hücre, bölünmeden önce belirli bir büyüklüğe ulaşmak zorundadır. Bu belirli büyüklük sınırını aştığı anda ise bölünme süreci kendiliğinden başlar. Hücrenin şekli bölünmeye uygun şekilde yayvanlaşmaya başlarken, DNA da az önce belirttiğimiz gibi kendini eşler.<br />
Bunun anlamı şudur: Hücre bir bütün olarak bölünmeye &#8220;karar vermekte&#8221; ve hücrenin içindeki farklı parçalar bu bölünme kararına uygun olarak davranmaya başlamaktadırlar. Hücrenin böylesine kollektif bir işi başaracak bilince sahip olmadığı açıktır. Bölünme işlemi, gizli bir emir ile başlar ve başta DNA olmak üzere hücrenin tümü buna göre hareket eder. DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı iki parçaya ayrılır.</p>
<p>Bu olay oldukça ilginç bir şekilde gerçekleşir. Yapısı sarmal bir merdivene benzeyen<br />
DNA molekülü, bu merdivenin basamaklarının ortasından fermuar gibi ikiye ayrılır. Artık DNA iki yarım parçaya bölünmüştür. Her iki parçanın da eksik olan yarıları ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır. Böylece iki yeni DNA molekülü üretilmiş olur. Operasyonun her kademesinde enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar gibi çalışan uzman proteinler görev yapar. Kopyalama sırasında ortaya çıkan yeni DNA molekülleri denetleyici enzimler tarafından defalarca kontrol edilir. Yapılmış bir hata varsa -ki bu hatalar son derece hayati olabilir- derhal tespit edilir ve düzeltilir. Hatalı şifre kopartılıp yerine doğrusu getirilir ve monte edilir. Bütün bu işlemler öyle baş döndürücü bir hızla yapılır ki, dakikada 3.000 basamak nükleotid üretilirken bir yandan da tüm bu basamaklar görevli enzimler tarafından defalarca kontrol edilir ve gereken düzeltmeler yapılır. Büyük bir hızla üretilen yeni DNA molekülünde, dış etkiler sonucunda normale göre daha fazla hatalar yapılabilir. Bu sefer hücredeki ribozomlar, DNA&#8217;dan gelen emir doğrultusunda DNA onarım enzimleri üretmeye başlarlar. Böylece DNA kendi kendini korur ve hem kendisini hem soyun devamını güvence altına alır.<br />
İşin en ilginç yönü de, DNA&#8217;nın hem üretimini sağlayan hem de yapısını denetleyen bu enzimlerin, yine DNA&#8217;da kayıtlı olan bilgilere göre ve DNA&#8217;nın emir ve kontrolünde üretilmiş proteinler olmasıdır. Ortada içiçe geçmiş öyle muhteşem bir sistem vardır ki, böyle bir sistemin kademe kademe oluşan tesadüflerle bu hale gelmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü enzimin olması için DNA&#8217;nın olması, DNA&#8217;nın olması için de enzimin olması, her ikisinin olması içinse hücrenin de, zarından diğer bütün kompleks organellerine kadar eksiksiz olarak var olması gerekir.</p>
<p align="center"><span class="style1">KARACİĞER;VÜCUDUMUZDAKİ BAĞIMSIZ FABRİKA</span></p>
<p align="left">Karaciğerinizin tek bir hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleştirilir. Milisaniyeler (saniyenin binde biri) içinde kusursuz aşamalarla gerçekleşen bu işlemlerin çoğu laboratuvar koşullarında hala taklit edilememektedir. Karaciğer hücresi, yediğimiz besinlerin hepsini hücrelerimizin kullanabileceği enerji olan şekere, yani glikoza çevirir. Kullanılmayan şekeri yağa çevirip depolar. Şekerin yokluğunda ise proteinleri ve yağları şekere çevirip hücrelere sunar.</p>
<p align="left">Biz, canımızın istediği her türde yiyeceği yerken, karaciğer bu yiyecekleri vücudumuzun gereksinimine göre harcar, dönüştürür veya depolar. Üstelik ilk insandan bu yana trilyonlarca karaciğer hücresi aynı şuurla ve şaşırmadan hareket etmektedir.</p>
<p align="center"><span class="style1"><strong>Karaciğerin Kendini Yenileme Yeteneği</strong></span></p>
<p align="left">Karaciğer insan vücudundaki kendi kendini yenileme yeteneğine sahip tek organdır. Karaciğerin %70 kadarı alınsa bile bir-iki hafta içinde tekrar işlevlerini yerine getirecek büyüklüğüne ulaşır.<br />
Karaciğer hücreleri herhangi bir zarar veya hasar gördükleri zaman hiç beklenmedik bir faaliyete girerek birdenbire çoğalmaya başlarlar. Bu olayda hayranlık uyandıran nokta, hücrelerin inanılmaz bir hızda bölünmesi ve bu sırada normal görevlerini de aksatmadan yerine getirmeleridir. Görev yerine getirildikten sonra hücre bölünmesinin ne zaman duracağına ortak bir kararla aniden son verilmesi ise daha da şaşırtıcıdır.</p>
<p align="center"><span class="style1">DİLDEKİ KOMPLEKS SİSTEMLER</span></p>
<p align="left"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image022.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1989 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/insan_clip_image022.jpg" alt="" width="150" height="189" /></a>Profesör Joseph Brand tat duyusu üzerinde yaptığı çalışmalarla tanınmış bir bilim adamıdır. Brand&#8217;a göre, dilimizin üzerine konulan bir şeyin tadını algılamamız sadece 0.2-0.5 saniye sürmektedir. Gözümüzü kapayıp açmamızdan daha kısa olan bu zaman zarfında nelerin gerçekleştiği yüzyıllardır araştırılmaktadır. Günümüzde ise tat alma işleminin yalnızca ana hatları anlaşılabilmiş durumdadır.Tat alma, yediğimiz besinlere ait tat bileşiklerinin tükürük içinde erimeleriyle başlar. Tuzlu gıdaların tadının daha hızlı alınmasının nedeni, tuzun tükürük içinde diğerlerine göre daha çabuk erimesidir. Hatta besinlerin kokusunun alınmasıyla tükürük bezleri salgılanmaya başlar ve dil tat almaya hazır hale gelir. Tat almadaki her detay gibi, bu aşama da önemlidir. Düşünün ki bu salgı olmasaydı, kuru besinlerin tadını alamayacaktık. Bu salgı, sindirim ve savunma sistemlerine yardımcı olan protein ve enzimler içermektedir. Bu salgının üzerinde yapılan tüm araştırmalar bu sıvının yapısının oldukça kompleks olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p align="left">Yiyeceklerden gelen tat molekülleri ile dildeki tat hücreleri arasındaki haberleşme, hücrenin tepesindeki mikrovillus denilen tüy benzeri yapılarda kurulur. Mikrovilluslar (tat tüycükleri) tat gözeneği olarak isimlendirilen minik açıklıklardan dilin üzerini kaplayan mukoza zarına çıkarlar. Tat hücrelerinin reseptörleri, tat tüycüklerinin üzerinde yer alırlar. Dikkat edin, tat gözeneğinin çapı ortalama olarak milimetrenin binde dördü kadardır.<br />
Tat bileşikleri, aynı zamanda haberci moleküllerdir; görevleri, taşıdıkları mesajı, tat hücresinin zarının üzerindeki reseptörlere veya iyon kanallarına iletmektir. Bu aşamada, hücresel ve moleküler seviyede gelişen olaylar, Miami Üniversitesi&#8217;nden Profesör Stephen Roper&#8217;in ifadelerindeki gibi henüz araştırma safhasındadır. Pek çok farklı tat bileşiğine karşılık, farklı haberleşme yolları mevcuttur. Yani tatlı, ekşi, acı, tuzlu gibi farklı tatlar için değişik iletişim ağları kurulur. Diğer bir ifadeyle, tat hücreleri birden çok sayıda haberleşme yöntemine sahiptirler ve günümüzde bunların sadece bir kısmı kaba hatlarıyla anlaşılabilmiştir.</p>
<p align="center"><span class="style1">VÜCUDUMUZDAKİ SU MİKTARINI AYARLAYAN GİZLİ İŞLEMCİ</span></p>
<p align="left">Eğer terleme ya da su içmeme nedeniyle bir miktar su kaybına uğrarsak, kandaki su yoğunluğu düşecektir. Eğer vücudunuza özel bir sistem kurulmamış olsa, kanınızdaki su yoğunluğu ne kadar düşerse düşsün, sizin bundan haberiniz olmayacak ve bir süre sonra farkında olmadan susuzluktan ölecektiniz. Peki kanınızdaki su miktarının düştüğü nasıl anlaşılır ve gerekli tedbirler nasıl alınır?</p>
<p>Beynin hipotalamus bölgesine çok özel algılayıcılar yerleştirilmiştir. Bu algılayıcılar her saniye, hatta siz bu yazıyı okurken dahi, kanınızda bulunan su miktarını ölçerler. Eğer kanda bulunan su miktarının düştüğünü tespit ederlerse hemen alarma geçerler.Hipotalamusta bulunan algılayıcı hücreler, kandaki su miktarının düştüğünü tespit ettikleri anda, dahiyane bir yola başvururlar. Hipofiz bezinde saklı tutulan antidiüretik hormon (ADH) çok özel bir mesajcı molekülü kullanmaya karar verir. Bu mesaj, böbrekteki milyonlarca mikro kanalcığın etrafında bulunan hücreler için yazılmıştır. Ve bu hücrelere &#8220;idrar sıvısında bulunan su moleküllerini yakalayın&#8221; emrini vermektedir.<br />
Bu haberleşme sistemi sayesinde idrarda bulunan su moleküllerinin büyük bir bölümü arıtılır ve tekrar kana karıştırılır. Sonuçta idrar miktarı azaltılmış ve vücuda belli ölçüde su kazandırılmış olur.<br />
Eğer gereğinden fazla su içmişsek bu sefer mekanizma tam tersine işler. Kandaki su yoğunluğu yükselir. Bu yükselme sonucu hipotalamusta bulunan algılayıcılar, ADH hormonunun salgılanması işlemini yavaşlatırlar. ADH hormonu azalınca böbreklerde suyun geri emilimi de azalır. İdrar sıvısı artar ve kandaki su miktarı dengede tutulmuş olur.</p>
<p align="left">ADH hormonunun bir özelliği de kan damarlarını kasabilmesi ve böylece kan basıncını artırabilmesidir. Bu da çok özel tasarlanmış bir güvenlik -sigorta sistemidir ve insanın özel bir yaratılışla var edildiğinin bir başka delilidir. Bu güvenlik-sigorta sisteminin de çalışabilmesi için yine geniş çaplı bir planlama yapılmıştır. Kalbin kulakçık bölgesinin içine ve kalbe gelen damarların içine kan basıncını ölçen çok özel alıcılar yerleştirilmiştir. Bu alıcılardan çıkan kablolar yani sinirler de hipofiz bezine bağlanmışlardır. Normal kan basıncı altında bu alıcılar sürekli olarak uyarılmakta ve hipofiz bezine durmaksızın bir elektrik akımı göndermektedirler. Bu elektrik sinyallerinin hipofize ulaşması, ADH hormonunun salgılanmasını engellemektedir. Bu sistemi, kızıl ötesi ışınlar kullanarak yapılan alarm sistemlerine benzetebiliriz. Eğer hırsız farkında olmadan bu ışın demetlerinden birine temas ederse ışık kaynağı ve alıcı arasındaki bağlantı kesilir ve alarm çalmaya başlar.Ciddi bir kanama durumunda insan çok kan kaybeder ve damarlarında bulunan kan miktarı azalır. Bu da kan basıncının düşmesi anlamına gelir ki, düşük kan basıncı hasta açısından çok tehlikeli sonuçlara yol açabilir.</p>
<p align="left">Kan basıncı düştüğü anda damarların ve kalbin içinde bulunan reseptörlerin hipofize gönderdikleri sinyal de kesilir. Bu da hipofizin alarm durumuna geçmesine ve ADH hormonu salgılamasına neden olur. ADH hormonu derhal kan damarlarının etrafında bulunan kasların kasılmasına neden olur ve bu işlem kan basıncının yükselmesini sağlar. Bu çok kompleks, birbirine bağımlı çalışan ve birçok parçadan oluşan sistemin, üzerinde düşünülmesi gereken birçok detayı vardır.</p>
<p align="center"><span class="style1">KOD ADI:ŞİFRE ÇÖZÜCÜ</span></p>
<p align="left">Vücudumuzdaki sindirim işleminin başladığını anlayan pankreas, aynı zamanda yediğimiz yiyeceklerin çeşitlerini de ayırt edebilir. Sindirim işlemi başladığı anda ise yediğiniz farklı yiyeceklere göre, farklı sindirim enzimleri üretebilir. Örneğin makarna, ekmek gibi karbonhidratlı besinler yediğiniz zaman pankreasın salgıladığı enzim, karbonhidrat parçalayıcı özelliğe sahiptir. Bu besinler on iki parmak bağırsağına ulaştığında, pankreas karbonhidrat parçalayıcı özellikteki &#8220;amilaz&#8221; isimli enzimi üretir.Eğer kırmızı et, balık ve tavuk gibi besinler yerseniz, pankreas, proteinli yiyecek yediğinizi hemen anlar. Yine bu besinler on iki parmak bağırsağına ulaştığında bu sefer proteinleri parçalayacak farklı enzimler olarak &#8220;tripsin, kimotripsin, karboksipeptidaz, ribonükleaz ve deoksiribonükleaz&#8221; üretir ve bu enzimler protein moleküllerine saldırır. Eğer yemeğinizin yağ oranı fazlaysa bu enzimlerle beraber &#8220;lipaz&#8221; isimli, yağları sindiren bir enzim daha devreye girer.</p>
<p align="left">Görüldüğü gibi bir organ, yediğiniz yemeğin nelerden oluştuğunu anlayıp, daha sonra bu besinlerin sindirilmesi için gerekli olan kimyasal sıvıları ayrı ayrı üretmekte ve bunları sadece gerektiği anlarda salgılamaktadır. Pankreas, karbonhidrat molekülü için protein parçalayıcı veya yağ molekülü için karbonhidrat parçalayıcı sıvı salgılamaz. Ürettiği karmaşık sıvıların kimyasal formüllerini unutmaz. Karışımı oluşturan herhangi bir maddeyi kazara eksik tutmaz. Sağlıklı insanlarda, pankreas ömür boyu doğru şekilde hizmet eder durur.</p>
<p>Şimdi gerçekleşen bu olayı mikro düzeyde tekrar inceleyerek karşımızdaki mucizenin boyutlarını daha iyi görelim.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px; color: #008080;"><strong><span class="style1">Hücrelerin Mektuplaşması</span></strong></span></p>
<p align="left">Midede sindirim devam ederken mide hücreleri boş durmazlar. Bu hücrelerden bazıları midede sindirilen besinin bir süre sonra onikiparmak bağırsağına ulaşacağını bilmektedirler. Bu hücreler hayatlarını besinlerin insan için en iyi şekilde sindirilmesine adamışlardır. İçlerindeki sorumluluk duygusu ile harekete geçen mide hücreleri pankreas hücrelerine mektup yazmaya (hormon salgılamaya) ve bu hücreleri yardıma çağırmaya karar verirler. Ardından yazdıkları mektupları kan yolu ile pankreasa gönderirler.</p>
<p>Kana bırakılan mektup vücut içinde yolculuk eder. Bu yolculuk sırasında pankreasa gelindiği zaman, pankreas hücreleri mektubu tanır ve hemen açarlar. Burada ilginç bir nokta kan yoluyla hemen hemen bütün vücudu dolaştığı halde- mektubun diğer organların hücreleri tarafından açılmaması ve özellikle okunmamasıdır. Bütün hücreler bu mektubun pankreas için yazıldığını, kendilerini muhatap almadığını bilirler. Çünkü mektubun üzerinde pankreasın adresi vardır.</p>
<p align="left">Mucize yalnızca adresin doğru yazılması ile sınırlı değildir. Mide hücresinin gönderdiği mektubun içinde bir de mesaj vardır. İnsan vücudunun derinliklerinde, birbirlerinden çok uzakta bulunan iki küçük canlı (hücre) mektuplaşmakta ve haberleşmektedir. Birbirlerini hiç görmedikleri halde birbirlerinin hangi dilden anladıklarını bilmektedirler. Dahası bu haberleşme bir amaç uğrunadır. İki hücre birlik olmuş ve yediğiniz besinlerin sindirilmesi için plan yapmaktadırlar. Şüphesiz bu gerçek bir mucizedir.</p>
<p align="left">Kendisine ulaşan mektubu (kolesistokinin hormonunu) okuyan pankreas hiç beklemeden bu mektuptaki emre itaat eder. Hemen besinlerin sindirilmesi için gerekli enzimleri salgılamaya başlar. Eğer on iki parmak bağırsağına ulaşan besin protein ise protein parçalayan bir enzim üretir. Eğer besin karbonhidrat ağırlıklı ise bu sefer karbonhidrat parçalayan bir enzim üretir ve bu enzimi onikiparmak bağırsağına gönderir.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008080;">ZAMAN AYARLAMASI VE CİNSİYET AYRIMI YAPABİLEN HORMONLAR</span></strong></span></p>
<p align="left">Beynin hipotalamus bölgesi doğumdan itibaren çok özel bir işlemi yerine getirmek için yıllarca bekler. En doğru zaman, yani çocukluktan ergenlik çağına geçme zamanı geldiğinde hipotalamusun içinde adeta bir saat alarmı çalar. Bu, hipotalamusun yeni bir göreve başlama alarmıdır. Aslında bu saat benzetmesi, bilim adamlarının mevcut bir olayı açıklamak ve anlaşılır bir hale getirmek için kullandıkları bir açıklamadır. Hipotalamus içinde elbette bir saat yoktur. Ancak bir et parçası yıllarca bekleyip, en doğru an geldiğinde harekete geçiyorsa, bunun için en uygun benzetme hipotalamusun içinde bir saat olduğudur.</p>
<p align="left">Söz konusu alarmın çalışmasıyla birlikte hipotalamus özel bir hormon (GnRH) salgılar. Bu hormon da hipofiz bezine iki hormonun salgılanması emrini verir. Hormonların salgılanması için en ideal zaman gelmiştir. Salgılanan hormonlar Folikül Uyarıcı Hormon (FSH) ve Luteinleştirici Hormon (LH)&#8217; dur.Bu iki hormonun çok önemli görevleri ve mucizevi yetenekleri vardır. Her ikisi de erkek ve kadın bedeninin farklılaşma ve fiziksel olgunlaşma sürecini başlatırlar. Bu çok önemli bir ayrıntıdır; çünkü FSH ve LH hormonları bu değişimi sağlayacak bölgelere uygun olarak tasarlanmışlardır. Ve iki hormon da ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilircesine hareket ederler.</p>
<p align="left">FSH hormonu kadın bedeninde, yumurtalığın içinde bulunan yumurta hücrelerinin olgunlaşmalarını ve gelişmelerini sağlar. Bir başka görevi de, bu bölgeden çok önemli bir başka hormonun, östrojen hormonunun salgılanmasını sağlamaktır. Ve yine aynı formülle erkek bedeninde de salgılanır. Ancak bu sefer bambaşka etkilere yol açar. Testis hücrelerini uyarır ve sperm üretimini başlatır. LH hormonunun kadın bedenindeki görevi, olgunlaşan yumurtanın serbest bırakılmasını sağlamaktır. Ayrıca kadınlarda progesteron isimli bir başka hormonun salgılanmasını sağlar. Bu hormonunun erkek bedeninde farklı bir görevi vardır. Testislerde bulunan bir grup özel hücreyi uyarır ve testosteron isimli hormonun salgılanmasını sağlar. Bu hormonların farklı cinslerin bedenlerinde aynı formül ile üretilmeleri ve her cinste birbirlerinden tamamen farklı etkilere sahip olmaları elbette çok düşündürücüdür.</p>
<p align="center"><span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008080;">TASARIM HARİKASI BURUN</span></strong></span></p>
<p align="left">Koku havada molekül olarak dolaşır. Nefes alırken havadaki oksijenin yanı sıra bu moleküller de burna girer. Havayla taşınan &#8220;koku molekülleri&#8221; koku epitelindeki alıcılara ulaştığında burada bulunan hücreler uyarılır. Uyarılan hücre beyne bir elektrik sinyali gönderir. Beyin koku molekülü ile değil yalnızca kendisine ulaşan elektrik sinyali ile muhatap olur. Elektrik sinyali için beynin yaptığı yorumu insan koku olarak algılar.</p>
<p>Burun güzel kokulu çiçeklerin ya da iştah açıcı yemeklerin kokularını algılamamızı sağlamanın ötesinde de, çok önemli işlevleri olan bir organımızdır. Soluduğumuz hava ile birlikte havadan aldığı oksijeni, vücudumuzun bütün hücrelerine taşıyan kan arasındaki temel bağlantı yollarından biridir. Kısacası burun hem koklama organı, hem de solunum yollarının başlangıcı olarak büyük önem taşır. İki bölümden oluşan burnun içinde &#8220;silya&#8221; denen tüycükler ve &#8220;mukus&#8221; adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 30 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.<br />
Burnun içinde aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemleriyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir. Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir.Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur. Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassas işlemlerdir. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, insanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak herşeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar.</p>
<h3 class="style1"> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</h3>
<p><span style="color: #339966;"><strong>Anahtar Kelime Alanımız:</strong></span> <span style="font-size: 14px;">allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının akli delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri nelerdir allah&#8217;ın varlığının mantıksal delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının bilimsel kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri ayet allah&#8217;ın varlığının akli ve nakli delilleri allah&#8217;ın varlığının akılla ispatı allah&#8217;ın varlığının ayetlerle delilleri allah&#8217;ın varlığının akıl yoluyla ispatı allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir misiniz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir miyiz allah&#8217;ın varlığının bir delili allah&#8217;ın varlığının birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının bilimsel ispatı allah&#8217;ın varlığının belirtileri allah&#8217;ın varlığı bilimsel olarak kanıtlandı allah&#8217;ın varlığına inanmayanlara cevap allah&#8217;ın varlığını kanıtlayan cümleler allah&#8217;ın varlığının delilleri pdf allah&#8217;ın varlığının delilleri kelam allah&#8217;ın varlığının delilleri özet allah&#8217;ın varlığının delilleri nizam delili allah&#8217;ın varlığının en büyük kanıtı allah&#8217;ın varlığının evrendeki delilleri allah&#8217;ın varlığının en büyük ispatı allah&#8217;ın varlığının en büyük delili allah&#8217;ın varlığının en büyük delilleri allah&#8217;ın varlığına en güzel cevap allah&#8217;ın varlığının felsefi delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri felsefe allah&#8217;ın varlığını gösteren deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığını gösteren kanıtlar allah&#8217;ın varlığını gösteren akli deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren mucizeler allah&#8217;ın varlığı hakkında deliller allah&#8217;ın varlığının ispatı allah&#8217;ın varlığını ıspatlayan deliller allah&#8217;ın varlığının ispatlayan örnekler allah&#8217;ın varlığının kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri caner allah&#8217;ın varlığının delili allah&#8217;ın varlığının delilleri kısaca allah&#8217;ın varlığı ve birliğini gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığının delilleri maddeler halinde allah&#8217;ın varlığına 3 delil allah&#8217;ın varlığının delilleri ppt allah&#8217;ın varlığına 5 kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri resimli allah&#8217;ın varlığına matematiksel kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının delilleri temanü allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığının delilleri yazı allah&#8217;ın varlığının delilleri youtube allah&#8217;ın varlığının en büyük delili</span></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-insandaki-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın Varlığına İnsandaki Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-insandaki-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#039;ın varlığına Evrenden Deliller</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-evrenden-deliller/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-evrenden-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2018 11:06:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığının Delilleri Kısaca]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Varlığının Ve Birliğinin Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere allah'ın ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[ateistlere cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm ve Din]]></category>
		<category><![CDATA[Big bang teorisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1964</guid>

					<description><![CDATA[<p>EVRENDEKİ VARLIK DELİLLERİ EVRENİN HESAPLANAMAYAN BÜYÜKLÜĞÜ Muhteşem büyüklükteki evrenin sahip olduğu hassas dengeler, bu kusursuz düzenin Allah’ın üstün yaratışı sonucunda var olduğunu kanıtlamaktadır. Bilimsel gelişmelerin bizlere işaret ettiği çok önemli bir nokta var. Evrenin muhteşem büyüklüğü!Evrenin büyüklüğü üzerinde düşündüğümüzde karşımıza çok  muazzam boyutlar çıkar.  Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sisteminin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-evrenden-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın varlığına Evrenden Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 class="style1" style="color: #141723; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; text-align: center;"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace;">EVRENDEKİ VARLIK DELİLLERİ</span></h3>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold; text-align: center;"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">EVRENİN HESAPLANAMAYAN BÜYÜKLÜĞÜ</span><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><br />
</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Muhteşem büyüklükteki evrenin sahip olduğu hassas dengeler, bu kusursuz düzenin Allah’ın üstün yaratışı sonucunda var olduğunu kanıtlamaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bilimsel gelişmelerin bizlere işaret ettiği çok önemli bir nokta var. Evrenin muhteşem büyüklüğü!Evrenin büyüklüğü üzerinde düşündüğümüzde karşımıza çok  muazzam boyutlar çıkar. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sisteminin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta-küçük bir yıldız olan Güneş&#8217;in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, bu sistemde Güneş&#8217;e en yakın üçüncü gezegendir. </span><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad.jpeg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-1973" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad.jpeg" alt="" width="462" height="260" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad.jpeg 788w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad-300x169.jpeg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/0919cf890e6fccbc80d49cbce47cdfd528aa7bad-768x432.jpeg 768w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in çapı, Dünya&#8217;nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya&#8217;yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş&#8217;in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sisteminin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisine oranla oldukça küçük boyutlardadır. Çünkü Samanyolu Galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş&#8217;e en yakın olanı Alpha Centauri&#8217;dir. Eğer Alpha Centauri&#8217;yi az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya&#8217;nın misket büyüklüğünde olduğu ve Güneş ile Dünya&#8217;nın arasının 280 metre tuttuğu ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş&#8217;in 78 bin kilometre uzağına koymamız gerekir!</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Modeli biraz daha küçültelim. Dünya&#8217;yı gözle zor görülen bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş ceviz büyüklüğünde olacak ve Dünya&#8217;ya üç metre mesafede yer alacaktır. Bu ölçek içinde Alpha Centauri&#8217;yi ise Güneş&#8217;ten 640 kilometre uzağa koymamız gerekir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Samanyolu Galaksisi, işte aralarında bu denli devasa mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Ancak ilginç olanı, Samanyolu Galaksisinin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok &#8220;küçük&#8221; bir yer kapladığıdır. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar. Bu galaksilerin arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki boşluğun milyonlarca katı kadardır. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">George Greenstein, bu şaşkınlık uyandıran büyüklükle ilgili, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar:“Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan &#8220;ben&#8221; olmazdım&#8230; Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.” (George Greenstein, The Symbiotic Universe. s. 21)Greenstein, bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya&#8217;nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrenin bu büyüklüğünü ve muhteşem düzenini kusursuz bir uyum içinde yoktan vareden alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Evrenin büyüklüğü ve sahip olduğu hassas dengeler, Allah&#8217;ın üstün yaratma sanatının apaçık delilleridir. Modern bilimin ulaştığı bu sonuç ise, Kuran&#8217;da bundan 14 yüzyıl önce haber verilmiş olan bir gerçeğin doğrulanmasından ibarettir.<strong>Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah&#8217;tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O&#8217;nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">VAN ALLEN KUŞAKLARI </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-1967 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image002.jpg" alt="" width="248" height="150" /></a></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">&#8220;Van Allen Kuşakları&#8221; denilen ve Dünya&#8217;nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Güneş&#8217;ten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar, insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş&#8217;te sık sık meydana gelen ve &#8220;parlama&#8221; adı verilen enerji patlamaları, Van Allen Kuşakları olmasa, Dünya&#8217;daki tüm yaşamı yok edebilecek güçtedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Van Allen Kuşakları&#8217;nın yaşamımız açısından önemini Dr. Hugh Ross şöyle anlatmaktadır: </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya, Güneş Sistemi&#8217;ndeki gezegenler arasında en yüksek yoğunluğa sahiptir. Bu geniş nikel-demir çekirdeği büyük bir manyetik alandan sorumludur. Bu manyetik alan Van Allen radyasyon koruyucu tabakasını meydana getirir. Bu tabaka yeryüzünü radyasyon bombardımanından korur. Eğer bu koruyucu tabaka olmasaydı Dünya&#8217;da hayat mümkün olmazdı. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Manyetik alanı olan ve kayalık bölgelerden oluşan diğer tek gezegen Merkür&#8217;dür. Fakat bu manyetik alanın gücü Dünya&#8217;nınkinden 100 kat daha azdır. Van-Allen radyasyon koruyucu tabakası Dünya&#8217;ya özeldir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Geçtiğimiz yıllarda tespit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima&#8217;ya atılanın benzeri 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık sıçrama yapıp 2500° C&#8217;ye yükselmiştir. Kısacası, Dünya&#8217;nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">EVRENİN GENİŞLEME HIZINDAKİ MUCİZEVİ ÖLÇÜ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrenin genişleme hızı, evrenin şu anki yapısının oluşabilmesi açısından son derece kritik bir değere sahiptir. Eğer genişleme hızı çok az daha yavaş olsaydı, bütün evren, daha Güneş Sistemleri tam anlamıyla düzenlenemeden tekrar içine çökmüş olacaktı. Eğer evren biraz daha hızlı genişliyor olsaydı, madde ne galaksileri ne de yıldızları bir daha asla oluşturamayacak biçimde boşlukta dağılıp gidecekti. Her iki durum da, canlılığın ve bizlerin var olamaması anlamına geliyordu.Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmemiş ve evrenin genişleme hızının sahip olduğu son derece hassas değer sayesinde şimdiki evren ortaya çıkmıştır. Peki bu denge ne kadar hassastır? </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Avustralya&#8217;daki Adelaide Üniversitesi&#8217;nden ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies, bu soruyu cevaplamak için uzun hesaplar yapmış ve inanılmaz bir sonuca ulaşmıştır Davies&#8217;e göre, kainatın yaratıldığı büyük patlamanın ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/1018) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı. Milyar kere milyarda bir ifadesi rakamsal olarak şöyle yazılır:</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">&#8220;0,000000000000000001&#8221;. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Yani bu derece astronomik küçüklükte bir farklılık dahi evrenin var olamaması demekti. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">GÖK CİSİMLERİNİN ARALARINDAKİ MESAFELER</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image003.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1968 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image003.jpg" alt="" width="250" height="173" /></a>Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi&#8217;nin bir parçasıdır. Güneş Sistemi ise, kusursuz bir planın ve mükemmel dengelerin bulunduğu bir mekandır. Güneş&#8217;in çapı, Dünya&#8217;nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım: Eğer çapı 12.200 km olan Dünya&#8217;yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş&#8217;in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi&#8217;nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gök cisimlerinin uzaydaki dağılımı ve aralarındaki bu devasa boşluklar Dünya&#8217;da canlı hayatının var olabilmesi için zorunludur. Gök cisimleri arasındaki mesafeler Dünya&#8217;daki yaşamı destekleyecek biçimde pek çok evrensel güçle uyumlu bir hesap içinde düzenlenmiştir. Bu mesafeler, gezegenlerin yörüngelerini hatta varlıklarını doğrudan etkiler. Bu mesafeler biraz daha az olsaydı, yıldızlar arası kütle çekim güçleri gezegenlerin yörüngelerini kararsız hale getirecekti. Bu kararsızlık ise gezegenlerde çok uç sıcaklık değişimlerine yol açacaktı. Eğer uzaklıklar biraz daha fazla olsaydı, süpernovalarla uzaya fırlatılan ağır elementlerin dağılımı çok seyrek olacak ve Dünya gibi dağlık gezegenler oluşamayacaktı. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Yıldızlar arasındaki şu an var olan boşluklar bizimki gibi bir gezegen sisteminin var olabilmesi için en ideal mesafeye sahiptir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">ATOMDA SAKLI OLAN BÜYÜK GÜÇ </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1969 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image004.jpg" alt="" width="182" height="182" /></a>Allah, sonsuz kudretiyle evrenin en güçlü kuvvetini evrenin en küçük parçası olan atomların içine sığdırmıştır. Bu durum Allah&#8217;ın yaratma sanatının en büyük delillerinden biridir.19. yüzyılın ilk yarısından bu yana yüzlerce bilim adamı atomun sırlarını ortaya çıkarabilmek için gece gündüz çalıştılar. Atomun şekli, hareketi, yapısı gibi çeşitli özelliklerini gün ışığına çıkaran bu çalışmalar, maddeyi ezeli ve ebedi bir varlık olarak kabul eden klasik fiziği temellerinden yıktı ve modern fiziğin temellerini attı. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Son derece küçük olan bu parçacıklar, kendi içlerinde mükemmel bir organizasyona sahiptirler. Ancak atomdaki mucizevi yön bu kadarla kalmaz; atom aynı zamanda içinde çok muazzam bir enerjiyi de barındırır. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">Çekirdekte Saklı Güç</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atom çekirdeğinin içinde, protonları ve nötronları birbirine bağlayan çok güçlü bir kuvvet vardır. Bu kuvvete, &#8220;Güçlü Nükleer Kuvvet&#8221; adı verilir. Nükleer enerji, çekirdekteki bu kuvvetin serbest bırakılmasıyla ortaya çıkar. Bu kuvvet üzerinde bir oynama yapılmadığı zaman kimseye bir zararı yoktur, ama insan müdahalesiyle milyonları öldüren bir güç haline gelebilmektedir. Atomun çekirdeğinde bulunan ve milyonlarca kişinin hayatını tehlikeye sokabilecek olan bu olağanüstü kuvveti, &#8220;fisyon&#8221; (nükleer parçalanma) ve &#8220;füzyon&#8221; (nükleer kaynaşma) tepkimeleri açığa çıkarmaktadır. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atomun içinde saklı olan bu güç öylesine büyüktür ki, insanlık bu enerjinin keşfiyle artık okyanusları birleştiren dev kanallar açabilmekte, dağları oyabilmekte, suni iklimler üretebilmekte ve bunlar gibi daha birçok faydalı işi yapabilmektedir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, atomun içinde saklı olan güç, bir yandan bu şekilde insanlığa hizmet ederken, diğer yandan da insanlık için çok büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Öyle ki bu gücün kötüye kullanımıyla, 2. Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagasaki’de on binlerce insan birkaç saniye gibi çok kısa bir süre içinde hayatlarını kaybettiler. Yakın geçmişte de, Rusya&#8217;daki Çernobil Nükleer Santrali&#8217;nde meydana gelen bir kaza, çok sayıda insanın ölmesine ya da sakat kalmasına yol açmıştı.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu kadar küçük bir tanenin içine bu kadar büyük bir enerji sığdırılması olağanüstü bir mucizedir. Allah insanlara sonsuz gücünü, yarattığı varlıklarda göstermekte, dilediği gücü dilediği yerde var etmektedir. İnsanlara da sonsuz ilminden ancak dilediği kadarını vermektedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">ELEKTRONLARIN YÖRÜNGESİ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Allah gördüğümüz ve göremediğimiz her yeri sonsuz bir sanatla yaratmış ve bizim haberimiz bile olmadığı halde yarattığı sayısız nimetleri bizim emrimize vermiştir.<strong>&#8220;Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O&#8217;ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O&#8217;ndan başka İlah yoktur.&#8221; (Al-i İmran Suresi,18)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atomu oluşturan parçacıkların kendi eksenleri etrafında olağanüstü bir hızla dönüşlerine &#8220;spin&#8221; adı verilir. Evrendeki pek çok sistemde spin hareketi önemli bir rol oynar. Atomun içindeki parçacıklardan uzaydaki yıldızlara kadar bütün sistemler bu hareket üzerine kurulmuştur. Parçacıkların spin hareketi ise ilk kez 1925 yılında fark edilmiş ve bu dönüş &#8220;Pauli Dışlama İlkesi&#8221; olarak anılmaya başlanmıştır. Bu ilkeye göre, iki benzer parçacık aynı duruma sahip olamazlar, yani belirsizlik ilkesinin tanımladığı sınırlar içinde hem aynı konumda, hem de aynı hızda bulunamazlar. Bu kuralı şu şekilde açıklayabiliriz: Bildiğiniz gibi atom son derece küçük bir yapıdır ve o küçük yapının içinde de çok karmaşık bir trafik vardır. Eğer bu yapıyı oluşturan birbirine benzer parçacıklar aynı hızda ve aynı yönde hareket etselerdi ne olurdu, bir düşünelim:</span></p>
<p><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Öncelikle protonu oluşturan 3 kuarkı ele alalım. 3 kuark aynı anda, aynı hızda ve aynı yönde hareket ettikleri takdirde, artık 3 kuark diye bir şey kalmaz, hepsi de tek bir kuark halini alırlar. Böyle bir durumda da protonların oluşması mümkün olmaz ve çekirdek, dolayısıyla atom oluşamaz. Çünkü kuark bir enerjiden ibarettir ve aynı yönde ve aynı hızda hareket eden 3 ayrı enerji olabilmesi mümkün değildir. Bunların bir şekilde birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Bu ayrım da ancak hareket farklılıklarıyla oluşabilmektedir. Ancak bu şartla, kuarklar (enerji paketçikleri), nötronları ve protonları oluşturabilirler. Şayet, kuarkların hepsi aynı yönde ve aynı hızda hareket etselerdi, ne protonlar, ne nötronlar, ne de çekirdek oluşabilirdi. Sonuç olarak, atomlar, moleküller dolayısıyla da madde var olamazdı.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Şimdi, cevaplanması gereken çok önemli bir soru vardır ki bu soru bizi en başa döndürmektedir: Neden tüm parçacıklar bu stratejiye uymakta, yani itaat etmektedirler? Neden tek bir parçacık bile bu kurala itiraz etmemektedir? Tüm bu parçacıkların, burada saydıklarımızı uygulayabilecek şuur, akıl, irade ve zekaları mı vardır? Elbette hayır. Kütlesi bile olmayan, sadece enerjiden ibaret olan bu parçacıkların, hiç şüphesiz ne kendilerine ait bir akılları, ne de müstakil bir iradeleri olabilir. Burada karşımıza çıkan, Allah&#8217;ın sonsuz aklı, sonsuz gücü ve sonsuz ilmidir. Allah, tüm bu parçacıklara, boyun eğdirmiş ve böylece evreni yaratmıştır. Allah bir ayette bu gerçeği bize şöyle bildirmektedir:<strong>&#8220;&#8230; Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O&#8217;nundur, tümü O&#8217;na gönülden boyun eğmişlerdir.&#8221; (Bakara Suresi, 116)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">GALAKSİNİN EN KONFORLU YERİ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><strong>&#8221; &#8230; Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O&#8217;nun emriyle emre hazır kılınmıştır.&#8221; (Nahl Suresi, 12)</strong></span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Samanyolu Galaksisi, evrendeki yaklaşık 300 milyar galaksiden sadece bir tanesidir. 300 milyar galaksi&#8230; Bir çırpıda söylenebilen bu rakamı bir düşünün&#8230; Eğer her bir saniyede bir galaksi sayacak olsanız tümünü saymanız yaklaşık 10.000 yıl sürecektir. Dahası, 10.000 yıllık dönemde tek bir saniye olarak sayacağınız galaksimizin içindeki yıldız sayısı yaklaşık 200 milyardır. Güneş ise bu yıldızlardan sadece bir tanesidir.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in tüm özellikleri dünyadaki yaşam için ayarlanmıştır: Ortalama büyüklükte bir yıldız olması; dünyaya uygun mesafede bulunması; yaydığı ışığın özellikleri; içerdiği element oranının bizim için uygun olması gibi. Isı ve ışık kaynağımız olan Güneş&#8217;in tüm özellikleri Allah&#8217;ın rahmetiyle bizler için ayarladığı seviyededir. Evrenin yaratıcısı Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir: </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><strong>&#8221; &#8230; Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O&#8217;nun emriyle emre hazır kılınmıştır.&#8221; (Nahl Suresi, 12)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Galaksideki tüm yıldızlar -Dünyamızın Güneş etrafında döndüğü gibi- galaksinin merkezi etrafında dönmektedir. Bu merkez etrafında dönen yaklaşık 300 milyar yıldızın her birinin yörüngesi farklıdır. Güneş ve elbette onunla beraber biz de, bu merkez etrafında sürekli olarak dönmekteyiz. Güneş&#8217;in bu merkez etrafındaki tek bir turu tamamlamasının yaklaşık olarak 230 milyon yıl sürdüğü hesaplanıyor.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">Korunan Güneş</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in yörüngesini araştıran astronomi profesörü Guillermo Gonzalez Güneş&#8217;in bu yolculuğunda galaksideki tehlikeli bölgelerden korunduğunu fark etti. Gonzalez, Güneş&#8217;in bu özel yörüngesinin altında, onu benzeri yıldızlardan ayıran bazı özgün nitelikler yattığını belirtiyor. Böylece Güneş&#8217;in konumu, galaksinin yaşamı destekleyebilecek özellikte görünen çok ender yerlerinden biri olarak göze çarpıyor. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gonzalez bu açıdan Güneş Sistemimizin &#8220;Yerleşilebilir Galaktik Bölge&#8221; olarak tanımladığı bölgede yer aldığını belirtiyor. Ve ekliyor: &#8220;Gezegenimizdeki tüm canlılar -en basit bakteriden en kompleks yapıda canlılara kadar hepsi- varlıklarını bu faktörlerin eşsiz dengesine borçludur&#8221;. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gonzalez&#8217;in tehlikelerine dikkat çektiği iki bölge galaksimizin merkezi ve galaksimizin dışında yer alan spiral kollardır. (Birçok galaksi spiral şekildedir. Bu galaksilerdeki yıldızlar, bir helezonu oluşturan çizgilerdeki gibi dizilirler. Kollar ise galaksinin en dışında yer alan kollarıdır)</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Buna göre, eğer galaksinin merkezine yakın olsaydık; Galaksinin merkezinde Güneş&#8217;in tam 3 milyon katı kütleye sahip bir kara delik bulunmaktadır. Bu karadelik muhteşem çekim kuvvetiyle etrafındaki tüm yıldızları yutarak onları yemektedir. Bilim adamları bu büyüklükte bir karadeliğin Dünyamızı yutmasının sadece bir saniye süreceğini belirtmektedirler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Galaksinin merkezinde bu çok tehlikeli çekim kuvvetinin yanısıra, bizim için çok zararlı olan radyasyon da yayılmaktadır. Bu radyasyon, dev yıldızları oluşturan maddenin, karadeliğin kütlesine katılırken sıkıştırılıp aşırı ısınmasından kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Eğer bu bölgeye yakın olsaydık, yüksek radyasyondan dolayı yeryüzünde yaşam mümkün olmazdı. Galaksinin merkezinden yayılan zararlı gamma ışınları, X-ışınları ve kozmik ışınlar tek bir canlı hücre dahi bırakmazdı. Ancak Güneş Sistemimiz galaksinin merkezine yaklaşık 28.000 ışık yılı (266. 000.000.000.000.000 km-İkiyüzaltmışaltı katrilyon kilometre) uzaktadır ve tüm bu zararlı etkilerden uzakta ve güvendedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Eğer galaksinin spiral kollarında olsaydık;Güneş, galaksinin merkezindeki tehlikelerden korunduğu gibi galaksinin dış çemberinde yer alan spiral kollardan da korunmaktadır. Bu spiral kollar çok sayıda yıldızın doğum yeridir. Burada devasa büyüklükte birçok yıldız bulunur ve toplam kütleleriyle galaksinin spiral kollarını yoğun bir çekim alanı haline getirir. Bu kollar özellikle Güneş Sistemindeki kuyruklu yıldızları etkileyerek Dünya için tehlike oluşturabilirler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş Sisteminde trilyonlarca kuyruklu yıldız bulunur. Bunlar sistemin en dışında yer alır ve tüm sistemi bir küre gibi kuşatırlar. Bu kuyruklu yıldızlar normalde Güneş&#8217;in etrafında yörüngededirler, ancak Güneş dışında bir kütlenin devreye girmesi durumunda yörüngeden çıkabilirler. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Eğer Güneş Sistemi galaksinin spiral kollarında olsaydı, bu kolların güçlü çekim kuvveti kuyruklu yıldızları yörüngelerinden kolaylıkla fırlatır, bu durumda dünyamız her an kuyruklu yıldızların bombardımanı altında kalırdı. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Ancak Gonzalez&#8217;in bildirdiğine göre güneşin iki özelliği bizi bu bombardımandan korumaktadır. Birincisi Güneş&#8217;in hızıdır. Güneş&#8217;in hızı spiral kolların hızına yakındır. İkisi de galaksi merkezinde yaklaşık aynı hızla dönmektedirler. Böylece Güneş&#8217;le spiral kolların yörüngesinin sık kesişmesi engellenmiş olur. Burada bizim yaşamamız için çok özel bir denge bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Gonzalez yıldızların %95&#8217;inin hızının spiral kollara uyumsuz olduğunu belirtmektedir. Güneş&#8217;in sahip olduğu bu özel hız sayesinde spiral kolların tehlikeli çekim etkilerinden korunuruz. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Güneş&#8217;in bizi spiral kollardan koruyan ikinci mucizevi özelliği yörüngesinin şeklidir. Güneş, yaşıtı olan yıldızlardaki gibi elips değil, çember şekilli bir yörüngeye sahiptir. Gonzalez bu konuda şunları söylemektedir:</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">&#8220;Eğer Güneş&#8217;in galaksi merkezi etrafındaki yörüngesi biraz daha az çembersel olsaydı, Güneş&#8217;in spiral kolların içinden geçme ihtimali yükselirdi.&#8221; </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">SUYUN ŞAŞIRTICI ÖZELLİKLERİ</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Suyun ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz: Bilinen tüm sıvılar, ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca, yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden, sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Su ise, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+4°C&#8217;ye) düşene kadar büzüşür, daha sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Buz, aslında &#8220;normal&#8221; fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Suyun bu özelliği dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir canlı kalmayacaktı. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu, &#8220;gizli ısı&#8221; olarak bilinen bir kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Ayrıca suyun &#8220;termal kapasitesi&#8221;, yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold; text-align: center;"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">ATEŞTEKİ TASARIM</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1970 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image006.jpg" alt="" width="160" height="239" /></a></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Canlılara enerji sağlayan en temel reaksiyon, karbon ve hidrojen bileşiklerinin oksitlenmesi, yani yanmasıdır. Ancak bu noktada ilginç bir soru sorulabilir: Bizim vücudumuz temelde karbon ve hidrojen bileşiklerinden oluşmaktadır. Peki nasıl olup da vücudumuz okside olmaz? Ya da daha açık bir ifadeyle, neden vücudumuz bir anda kibrit çöpü gibi tutuşup yanmaz?</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Vücudumuzun oksijenle temas ettiği halde yanmaması, gerçekten şaşılacak bir durumdur.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu şaşılacak durumun nedeni, oksijenin normal ısılardaki moleküler formu olan O2 molekülünün büyük ölçüde &#8220;asal&#8221;, yani reaksiyona girmeyen bir yapıya sahip oluşudur. Ama bu durumda bir başka soru daha ortaya çıkar; madem O2 kolay kolay reaksiyona girmeyen bir moleküldür, o halde bu molekül bizim vücudumuzun içinde nasıl reaksiyona sokulmaktadır?</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">19. yüzyıldan beri merak edilen bu sorunun cevabı, son yarım yüzyıl içindeki gelişmeler sonucunda anlaşılmıştır. Biyokimyasal gözlemler, insan vücudundaki bazı özel enzimlerin, sadece oksijenin atmosferde bulunan formu olan O2&#8217;yi reaksiyona sokmakla görevli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hücrelerimizdeki bu özel enzimler, son derece karmaşık işlemler sonucunda, vücudumuzdaki demir ve bakır atomlarını katalizör (hızlandırıcı) olarak kullanmakta ve böylece oksijeni reaktif hale getirmektedirler.</span></p>
<p><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Yani ortada çok ilginç bir durum vardır: Oksijen yakıcı bir elementtir ve normalde bizim bedenimizi de yakması beklenmelidir. Bunu engellemek için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2 ilginç bir biçimde &#8220;asal&#8221; kılınmıştır, yani kolay kolay reaksiyona girmemektedir. Ama bedenimizin enerji elde etmesi için de, oksijenin yakıcılığına ihtiyacı vardır. Onun için hücrelerimizin içine, bu asal gazı son derece reaktif hale getiren karmaşık bir enzim sistemi yerleştirilmiştir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu arada yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, söz konusu enzim sistemi, canlılığın rastlantılarla oluştuğunu iddia eden evrim teorisinin asla açıklayamadığı bir tasarım harikasıdır.Bedenimizin aniden tutuşmasını engellemek için alınmış bir başka tedbir daha vardır. Bu, İngiliz kimyager Nevil Sidgwick&#8217;in ifadesiyle &#8220;karbonun karakteristik asallığı&#8221;dır. Bir başka deyişle, karbon atomu da normal ısılarda kolay kolay oksijenle reaksiyona girmez.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Kimyasal dille ifade edilen bu özelliği, aslında hepimiz günlük hayatta çok yakından yaşamışızdır. Soğuk bir havada odun ya da kömür kullanarak ateş yakmaya çalıştığımızda yaşadığımız zorluk, karbonun söz konusu &#8220;karakteristik asallığı&#8221;dır. Ateşi yakabilmek için bir hayli uğraşmamız, odunun ya da kömürün ısısını iyice yükseltmemiz gerekir. Ama ateş bir kez alev aldıktan sonra da, karbon hızla reaksiyona girer ve büyük bir enerji açığa çıkar. Bu yüzden bir yangını başlatmak (kibrit vs. gibi özel ateş kaynakları olmadıkça) son derece zordur. Ama yangın bir kez başladıktan sonra da çok büyük bir ısı oluşur ve bu ısı etraftaki diğer karbon bileşiklerini de tutuşturur. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bu durum incelendiğinde, ateşte son derece etkileyici bir tasarım olduğu görülür. Oksijenin ve karbonun kimyasal özellikleri öyle ayarlanmıştır ki, bunlar sadece çok yüksek bir ısıda reaksiyona girip ateş oluştururlar. Eğer böyle olmasaydı, Dünya üzerindeki yaşam imkansız hale gelirdi. Eğer oksijenin ve karbonun reaksiyona girme eğilimleri biraz daha fazla olsaydı, hava sıcaklığı biraz arttığında insanların, ağaçların, hayvanların bir anda tutuşup yanmaları sıradan bir vaka haline gelirdi. Örneğin çölde yürüyen bir insan, sıcaklık gün ortasında en yüksek dereceye çıktığı anda, bir kibrit çöpü gibi bir anda alevlere boğulabilirdi. Bitkiler ve hayvanlar da aynı tehlikeyle yüzyüze kalırdı. Elbette böyle bir Dünya&#8217;da yaşamdan söz etmek biraz zor olurdu.Eğer oksijenin ve karbonun karakteristik asallıkları daha fazla olsaydı, bu sefer de Dünya üzerinde ateş yakmak çok zor, belki de imkansız hale gelirdi. Ateşin olmadığı bir ortamda ise, insanların ısınması ve teknoloji geliştirmesi mümkün olamazdı. Çünkü bilindiği gibi teknoloji metallere dayanır ve metaller de ancak çok yüksek ısılarda yumuşayıp şekillendirilebilirler. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Özetle, karbon da oksijen de, bizim yaşamımıza en uygun olacak biçimde yaratılmışlardır. Bu iki elementin özellikleri, bizlere ateş yakabilme ve bu ateşi en uygun biçimde kullanma imkanı vermektedir. Dahası, Dünya&#8217;nın her bir yanı, çok bol miktarda karbon içeren, dolayısıyla ateş yakmak için kolaylıkla kullanabildiğimiz ağaçlarla doldurulmuştur. Tüm bunlar, ateşin ve malzemelerinin de insan yaşamına en uygun biçimde yaratıldığını göstermektedir. Nitekim Allah, insanlara Kuran&#8217;da şöyle buyurmaktadır:<strong>“Ki O (Allah), size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz.” (Yasin Suresi, 80)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">DÜNYAYI KORUYAN YENİ KALKAN:UZAY FIRTINALARI KALKANI</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image007.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1971 alignright" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/deliller_clip_image007.jpg" alt="" width="300" height="186" /></a>Uzay çalışmaları, Dünyamız’ın ve evrenin yoktan var edilmiş olduğunu ortaya koyan yeni bilimsel keşifleri ortaya çıkarıyor. Kısa zaman önce NASA’nın uzay mekiği ile ilgili yaptığı çalışmalar sırasında Dünya’nın etrafındaki atmosferin koruyucu kalkan özelliğine sahip olduğu keşfedildi. Ayrıca atmosferin dönüşümlü bir sisteme sahip olduğu da bu çalışmalar sırasında ortaya kondu.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bilimsel gözlemler atmosferimizin dış kısmında uzay fırtınalarının yarattığı enerjiyi bir ısı kalkanı gibi emen bir koruyucu alanın mevcut olduğunu ortaya koymuştur. Gezegenimizi çevreleyen bu kalkan tabaka elektrik yüklü gaz ya da plazma bulutu oluşturup yeryüzünde yaşamı imkansız kılabilecek uzay fırtınası enerjisinin, atmosferin daha alt katmanlarına ulaşmasını engellemekte ve bu sayede Dünya&#8217;daki yaşamın sürmesi için hayati öneme sahip olan bir görevi yerine getirmektedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Elektrik yüklü plazma bulutu o kadar sıcaktır ki; bu bulutu oluşturan tanecikler ısı yayarak bazen orta ve üst yörüngelerdeki uyduların çalışmalarını engellemektedir. Günümüze kadar, uzay fırtınalarının oluşturduğu enerji taneciklerinin, Güneş&#8217;in meydana getirdiği rüzgarlar tarafından tutulduğu düşünülüyordu. Ancak bu görüşün aksine, NASA&#8217;nın “Image” adı verilen uzay mekiğinin çalışmaları sırasında ortaya konan bu yeni keşif, atmosferin üst katmanlarından biri olan iyonosferin uzay fırtınalarına aktif olarak etki ettiğini kesin olarak ortaya çıkardı.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünyamız son derece hassas dengelere bağlı bu mucizevi durum sayesinde uzay fırtınalarından korunmaktadır. Bu özel korumalı sistem elbette ki kendi kendine oluşmamıştır. Evrendeki mükemmel düzen Rabbimiz&#8217;in kusursuz yaratışıyla meydana gelmiştir.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Fırtına kalkanı sayesinde zararlarından korunduğumuz bir diğer tehlike de güneş rüzgarlarıdır. Saniyede yaklaşık 400 kilometre hızla esen güneş rüzgarları Dünya&#8217;nın manyetik alanından hızla geçip ilerleyen elektrik yüklü parçalardan oluşur. Bu yolculuk esnasında milyonlarca amperlik korkunç bir elektrik akımı ortaya çıkar. Bu elektrik akımı da dünyanın gözle görülemeyen manyetik alan çizgilerine doğru akar ve özellikle kutup bölgelerinde trilyonlarca watt’lık enerji, atmosfere pompalanır. Dünyamızın fırtına kalkanı olmasaydı, bu çok büyük elektrik akımından gelen ısı, Dünyadaki yaşamı imkansız hale getirecekti.Dünyanın manyetik alanı sayesinde, güneş rüzgarlarının atmosferimize doğrudan çarpması ve zamanla meydana gelecek aşınmalar engellenmiş olmaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Herşeyden haberdar olan Rabbimiz&#8217;in yarattığı eşsiz sistem sayesinde güneş rüzgarları manyetosfere çarpar ve gezegenimizin etrafını kuşatırlar. Bu patlamalar, Güneş’teki patlamalar ile birlikte daha büyük bir hıza ve yoğunluğa ulaşır, ardından uzay fırtınalarının da bu patlamaya eklenmesiyle çarpmanın şiddeti çok daha büyük bir boyuta ulaşır. Tüm bu yoğun fırtına bombardımanına maruz kalan Dünyamız, Allah’ın üstün yaratışının delillerinden olan bu kalkan sayesinde korunmaktadır.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">GÖKYÜZÜ KORUNMUŞ BİR TAVANDIR</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Gökyüzünü seyreden insanlardan çoğunun aklına atmosferin koruyucu yapısı gelmeyebilir ancak atmosferimiz sanki Dünyamızı korumak için mücadele eden şuurlu bir varlık gibi hareket eder. Tüm bilimsel gözlemler, Dünya&#8217;daki yaşamın atmosferin bu özelliği sayesinde korunduğunu kanıtlamaktadır. Bu da, Allah’ın kusursuz yaratışı ile atmosferi hizmetimize verdiğini bize göstermektedir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Burada dikkati çeken çok önemli bir konu da, Allah’ın atmosferde yarattığı bu mükemmel sistemi Kuran-ı Kerim’de bildirmiş olmasıdır. 21. yüzyıl biliminin yeni tespit ettiği atmosferin koruyucu bir kalkan oluşturması hakkındaki bir Kuran ayeti şöyledir: <strong>“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya Suresi, 32)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atmosferin Kuran’da bildirilen bir diğer önemli özelliği de, dönüşümlü bir sisteme sahip olmasıdır. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Atmosferin en dıştaki iki tabakası iyonosfer ve manyetosferdir. İyonosfer, yeryüzünden yayınlanan radyo dalgalarını yeryüzüne geri yansıtarak yayınların uzak mesafelerden de algılanmasını sağlar. Manyetosfer ise, Güneş’ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları, yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bütün bunlar, atmosferde son derece özel bir geri döndürme sistemi olduğunu gösterir. </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya&#8217;da canlılığın devamı için en uygun ortamın hazırlanmış olması Allah’ın kusursuz ve uyumlu yaratışının delillerindendir. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Allah Kuran&#8217;da tüm yarattıklarının sahibi olduğunu ve herşeyin Kendisi&#8217;ne gönülden boyun eğdiklerini bildirmiştir. Bakara Suresi&#8217;ndeki ayetlerde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: </span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;"><strong>“&#8230; göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, tümü O’na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse “OL” der, o da hemen oluverir.” (Bakara Suresi, 116-117)</strong></span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="center"><span class="style1" style="color: #008080; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 28px;">DÜNYA&#8217;NIN YARATILIŞINDAKİ MÜKEMMEL UYUM</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya&#8217;nın &#8220;korunmuş tavan&#8221;ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay&#8217;ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve Dünya&#8217;ya olan uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, Dünya&#8217;nın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı. &#8220;Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3 mm&#8217;lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 olsaydı yörünge çok genişolurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük.&#8221; (Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 1983)</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrendeki tüm cisimlerin böyle bir uyum içinde yörüngelerine sadık kalarak hareket etmeleri, ortada muhakkak kontrollü bir sistemin var olduğunu hissettirir. Böyle büyük bir sistemin başı boş işlemesi mümkün değildir.</span><br />
<span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Evrendeki cisimlerin hızlarını da hesaba kattığımızda, tüm veriler daha da karmaşıklaşır. Örneğin Dünya saatte 1.670 km. hızla kendi ekseni etrafında döner. Bugün insanlar tarafından üretilmişolan en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km. sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın devasa boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır. </span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Dünya&#8217;nın Güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. Bu süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi, bu araç Dünya&#8217;nın çevresini 22 dakikada dolaşabilirdi.Dünya&#8217;nın ekseni yörüngesine 23 derecelik bir açıyla eğim yapar. Mevsimler bu eğim sayesinde oluşur. Bu eğim şimdiki değerinden daha fazla ya da daha az olsaydı, mevsimler arasındaki sıcaklık farkı aşırı boyutlara ulaşacağından yeryüzü üzerinde dayanılmaz sıcaklıkta yazlar ve aşırı soğuk kışlar yaşanırdı.</span></p>
<p style="color: #faf8f8; font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 13px; font-weight: bold;" align="left"><span style="color: #000000; font-family: 'andale mono', monospace; font-size: 14px;">Bütün bu bilgilerin bize gösterdiği, etrafımızda son derece hassas ve &#8220;yaşam için gerekli&#8221; dengelerden oluşan mükemmel sistemler olduğudur. Tüm bu sistemleri yaratarak insanın hizmetine veren de alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;tır. Allah&#8217;ın bu kusursuz yaratışı Kuran&#8217;da şöyle haber verilir:<strong>&#8220;O, biri diğeriyle &#8216;tam bir uyum&#8217;içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman&#8217;ın yaratmasında hiçbir &#8216;çelişki ve uygunsuzluk&#8217;göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.&#8221; (Mülk Suresi, 3-4)</strong></span></p>
<p align="left">www.ateistlerecevap.org</p>
<hr />
<p align="left"><span style="color: #339966;"><strong>Anahtar Kelime Alanımız:</strong></span> <span style="font-size: 14px;">allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının akli delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri nelerdir allah&#8217;ın varlığının mantıksal delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının ve birliğinin delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının bilimsel kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri ayet allah&#8217;ın varlığının akli ve nakli delilleri allah&#8217;ın varlığının akılla ispatı allah&#8217;ın varlığının ayetlerle delilleri allah&#8217;ın varlığının akıl yoluyla ispatı allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir misiniz allah&#8217;ın varlığını aklımızla anlayabilir miyiz allah&#8217;ın varlığının bir delili allah&#8217;ın varlığının birliğinin delilleri allah&#8217;ın varlığının bilimsel ispatı allah&#8217;ın varlığının belirtileri allah&#8217;ın varlığı bilimsel olarak kanıtlandı allah&#8217;ın varlığına inanmayanlara cevap allah&#8217;ın varlığını kanıtlayan cümleler allah&#8217;ın varlığının delilleri pdf allah&#8217;ın varlığının delilleri kelam allah&#8217;ın varlığının delilleri özet allah&#8217;ın varlığının delilleri nizam delili allah&#8217;ın varlığının en büyük kanıtı allah&#8217;ın varlığının evrendeki delilleri allah&#8217;ın varlığının en büyük ispatı allah&#8217;ın varlığının en büyük delili allah&#8217;ın varlığının en büyük delilleri allah&#8217;ın varlığına en güzel cevap allah&#8217;ın varlığının felsefi delilleri allah&#8217;ın varlığının delilleri felsefe allah&#8217;ın varlığını gösteren deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığını gösteren kanıtlar allah&#8217;ın varlığını gösteren akli deliller allah&#8217;ın varlığını gösteren mucizeler allah&#8217;ın varlığı hakkında deliller allah&#8217;ın varlığının ispatı allah&#8217;ın varlığını ıspatlayan deliller allah&#8217;ın varlığının ispatlayan örnekler allah&#8217;ın varlığının kanıtları allah&#8217;ın varlığının delilleri caner allah&#8217;ın varlığının delili allah&#8217;ın varlığının delilleri kısaca allah&#8217;ın varlığı ve birliğini gösteren örnekler allah&#8217;ın varlığının delilleri maddeler halinde allah&#8217;ın varlığına 3 delil allah&#8217;ın varlığının delilleri ppt allah&#8217;ın varlığına 5 kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri resimli allah&#8217;ın varlığına matematiksel kanıt allah&#8217;ın varlığının delilleri slayt allah&#8217;ın varlığının delilleri temanü allah&#8217;ın varlığını aklımızla nasıl anlayabiliriz allah&#8217;ın varlığının delilleri yazı allah&#8217;ın varlığının delilleri youtube allah&#8217;ın varlığının en büyük delili</span></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-evrenden-deliller/" data-wpel-link="internal">Allah'ın varlığına Evrenden Deliller</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/allahin-varligina-evrenden-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derin Denizlerde Olup Bitenler</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/derin-denizlerde-olup-bitenler/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/derin-denizlerde-olup-bitenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2018 09:40:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1952</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERİN DENİZLERDE NELER OLUYOR?  Günümüzde ulaşılan teknoloji ile yapılan araştırmalar sonucunda, uzun yıllar boyunca verimsiz olduğu düşünülen okyanusların derinliklerinde de yaşam olduğu belirlenmiştir. Güneş ışınlarının ulaşabileceğinden çok daha derinlerdeki bu yaşam, oldukça zorlu koşullara rağmen, Yüce Rabbimiz&#8217;in eşsiz yaratışı ile sürmektedir. Uzun yıllar bilim adamları tarafından verimsiz alanlar olarak değerlendirilen derin denizlerin, aslında benzersiz bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/derin-denizlerde-olup-bitenler/" data-wpel-link="internal">Derin Denizlerde Olup Bitenler</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="style1" style="text-align: center;"><span style="font-size: 24px;"><strong><span style="color: #008080;">DERİN DENİZLERDE NELER OLUYOR?</span></strong></span></p>
<p align="left"><strong> </strong>Günümüzde ulaşılan teknoloji ile yapılan araştırmalar sonucunda, uzun yıllar boyunca verimsiz olduğu düşünülen okyanusların derinliklerinde de yaşam olduğu belirlenmiştir. Güneş ışınlarının ulaşabileceğinden çok daha derinlerdeki bu yaşam, oldukça zorlu koşullara rağmen, Yüce Rabbimiz&#8217;in eşsiz yaratışı ile sürmektedir.<br />
Uzun yıllar bilim adamları tarafından verimsiz alanlar olarak değerlendirilen derin denizlerin, aslında benzersiz bir yaşama ev sahipliği yapmakta olduğunu biliyor muydunuz? Bu denizlerin verimsiz olarak değerlendirilmesinin en önemli nedenlerinden biri, ışıktan tamamen yoksun olmasıdır. Ancak güneş ışınlarının ulaşabileceğinden çok daha derinlerdeki zorlu koşullar yalnızca zifiri karanlıkla sınırlı değildir. Aynı zamanda yüksek basınç, zehirli gazlar, aşırı yüksek ve düşük sıcaklık, yanardağ etkinlikleri gibi birçok olumsuz koşula rağmen, derinlerde yaşayan tüm canlılar bu koşullara kolaylıkla uyum sağlamaktadır.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image002.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1953" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image002.jpg" alt="" width="448" height="336" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image002.jpg 448w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image002-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 448px) 100vw, 448px" /></a></p>
<p align="left">Daha tam olarak keşfedilememiş olan bu derin dünyada yapılan her araştırma, derin denizlerdeki hayranlık uyandıran yaşamın tanınmasına vesile olmaktadır.</p>
<p class="style1"><span style="color: #008000; font-size: 20px;">DERİN DENİZLERDEKİ BİLİNMEYEN YAŞAM</span></p>
<p align="left">Okyanuslarda derinliğe bağlı olarak sıcaklık, basınç, besin maddelerinin yoğunluğu ve ışık oranı değişir.<br />
Deniz yüzeyinden tabanına doğru inildikçe koşullar farklılık gösterir. Bununla birlikte her derinlikte, ortamın koşullarına uygun yapı ve sistemlere sahip canlılar yaşamlarını sürdürürler.<br />
En derin noktası 11.000 metre, ortalama derinliği ise 5.000 metre olan okyanuslarda, 100 metrenin altına güneş ışığı ulaşmaz. Dolayısıyla buralarda fotosentez imkanı yoktur. Yüksek bir basınç, 2-4°C gibi düşük bir sıcaklık ve sürekli karanlık vardır. Kıt besin kaynakları, sadece üst tabakalardan yağan atıklar ve organik maddelerden oluşur. Kısacası söz konusu olan, insanların alışkın olduğundan tamamen farklı bir ortamdır. Tüm bu zor koşullara rağmen, okyanusların derinliklerinde çeşitli balıklar, birbirlerinden çok farklı omurgasız canlılar ve mikroorganizmalar yaşarlar.<br />
Okyanuslarla ilgili olarak 21. yüzyılın başında keşfedilen bir biyolojik olgu şöyledir: Okyanus dibindeki çamur tabakasında bulunan bazı bakteri ve arkebakteriler metan tüketmektedir. Bu bizim için hayati öneme sahip bir faaliyettir. Bu mikroorganizmaların her yıl yaklaşık 300 milyon ton kadar metan tükettikleri sanılmaktadır. Uzmanlara göre; &#8220;Bu miktar, insanların tarım, çöp gömme ya da fosil yakıt kullanma yollarıyla atmosfere saldıkları metan miktarına eşittir.&#8221; Dolayısıyla 20 Temmuz 2001 tarihli Science dergisinde belirtildiği gibi, &#8220;Bir zamanlar varlığı olanaksız sanılan bu metan yiyen mikropların, şimdi gezegenin karbon dolaşımı açısından çok önemli olduğu görülmektedir.&#8221;<br />
Burada dikkat çekici olan, söz konusu bakteriler arasındaki kusursuz iş birliği ve düzendir. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojisiyle anlaşılabilen iş birliği şöyle özetlenebilir: Bakteriler sayesinde (onlardan bazı yapısal farklılıklar taşıyan) arkebakteriler oksijensiz ortamda metanla beslenebilirler; arkebakteriler ise bakterilerin ihtiyacı olan karbonu sağlarlar.<br />
Okyanusların binlerce metre derinliklerinde, oksijenin dahi bulunmadığı çamur katmanında yaşayan bu gözle görülmeyen canlılar durmaksızın insanlar için çalışırlar. Bu tek hücreli canlıların yok olmaları durumunda neler olacağını düşünmek, bunların bizim için önemini açıkça gösterir: Bu mikroorganizmalar ortadan kalktıkları takdirde, açık denizlerin dibinde bulunan büyük miktardaki metan gazı atmosfere karışır, sera etkisi nedeniyle küresel ısınma baş gösterir, dünyanın her yerindeki iklim dengeleri bozulur ve dünya yaşayamayacağımız kadar sıcak bir gezegene dönüşürdü.<br />
2001 yılında anlaşılmıştır ki, okyanusların altındaki yer kabuğunun içinde bazı bakteri türleri yaşamaktadır. Bu mikroorganizmaların doğal yaşam alanı, deniz yüzeyinin binlerce metre altındaki okyanus tabanının 300 metre derinliğe kadar olan bölümüdür. Yaşam alanlarının yanı sıra, söz konusu canlıların faaliyetleri de insanı hayrete düşürmektedir. Bu bakterilerin besin kaynakları kayalardır; kayaları yiyerek beslenirken tüm canlılar açısından çok önemli bir işi daha gerçekleştirirler: Okyanuslarda, elementlerin ve kimyasal maddelerin dolaşımına önemli katkıda bulunurlar. Bu noktada daha dikkatli düşünürsek, yeryüzündeki yaşam için çok önemli olan bu işlemi yapanların, tüm laboratuvarlar ve bilim adamlarının biraraya gelseler bile yapamayacakları bu işi gerçekleştiren varlıkların tek hücreli organizmalar olduğu görülecektir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image004.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1954" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image004.jpg" alt="" width="475" height="356" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image004.jpg 475w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image004-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 475px) 100vw, 475px" /></a><br />
<span style="color: #008000; font-size: 20px;"><strong><span class="style1">DERİN DENİZLERİN KEŞFİ</span></strong></span></p>
<p align="left">Güneş&#8217;in canlılara büyük yarar sağlayan ışınları, denizlerde ancak 200-300 metre derinliğe kadar ulaşabilmektedir. Okyanus canlıları da bu nedenle bu aydınlık kuşakta yaşamayı tercih etmektedirler. Aydınlık kuşakta üretilen besinin ve canlı artıklarının bir bölümüyse zamanla okyanusun derinliklerine ulaşır ve daha aşağılardaki canlıların yaşamasını mümkün kılar. (Günümüz teknolojisi ile yapılan ölçümlere göre güneş ışığının % 3-30&#8217;u deniz yüzeyinde yansıtılır. İlk 200 metredeyse ışık spektrumunun mavi ışığı en son olmak üzere 7 rengin tümü ardı ardınca emilir. 1000 metrenin altındaki derinliklerde ise artık hiçbir şekilde ışığa rastlamak mümkün değildir.)<br />
Deniz altında araştırma yapan ilk bilim adamları tüm bu detayları hesaba katarak 600 metreden daha derin yerlerde canlı yaşamı olmadığını ileri sürmüşlerdir. Çünkü eğer derinlerdeki canlılar yalnızca yukarıdaki canlılardan arta kalan yiyecekler sayesinde yaşıyorlarsa, belli bir derinlikten sonra besinler tükenecek ve derinlerdeki canlılar yaşamlarını yitireceklerdi. Ancak ilerleyen yıllarda yapılan araştırmalar, okyanusların en derin yerlerinde bile canlıların yaşadığını göstermiştir.<br />
1977 yılında okyanusların derinliklerinde bulunan sıcak su ağızlarında yapılan araştırmalar sonucunda, derin denizlerde yaşam olduğu belirlenmiştir. O zamana kadar canlı yaşamının imkansız olduğu düşünülmüşse de, bilim adamları bu araştırma sonucunda sıcak su ağızlarında beklemedikleri bir görüntü ile karşılaşmışlardı. Sıcak su ağızları yoğun bir şekilde omurgasız canlılarla çevriliydi. Bu canlıların bir bölümü, daha önceden tanınan midye gibi canlıların çok daha büyükleriyken, bir bölümü de ilk defa karşılaşılan dev tüp solucanlarıydı.<br />
Yapılan keşifte bilim adamlarını en çok şaşırtan, sıcak su ağızlarındaki kompleks yaşam ve canlı çeşitliliğiydi. Ancak bilim adamlarında merak uyandıran konu, güneş ışığı da dahil tüm besin kaynaklarından uzak olan bu ekosistemin nereden beslendiği olmuştur. Bu doğrultuda yapılan araştırmalar sonucunda ise mucize gerçek ortaya çıkmıştır: Okyanusun derinliklerindeki sıcak su ağızlarında besin için ne ışığa ne de suyun yüzeyinden aşağıya çöken besin ve canlı artıklarına ihtiyaç vardır. Sıcak su ağızlarında, kimyasal olarak besin üreten canlılar bulunmaktadır.</p>
<p align="center">
<span style="font-size: 20px; color: #008000;"><strong><span class="style1">Kimyasal Besin Üretimi</span></strong></span></p>
<p align="left">Sıcak su ağızlarındaki harikulade doğal yaşam keşfedilinceye kadar, bu tarz ekosistemlerdeki besin üretiminin ancak ışık enerjisi ile mümkün olduğu düşünülmekteydi. Ancak bu araştırma sonucu keşfedilen bir diğer gerçek, sıcak su ağızlarında yaşayan ve besin üreten canlıların, basit moleküllerdeki kimyasal enerjiden yararlanan bakteriler olduğuydu. &#8220;Kemosentez&#8221; olarak adlandırılan bu işlemde bakteriler, sıcak su içinde çözünmüş hidrojen sülfür, hidrojen ve metan gibi gazlardaki kimyasal enerjiyi kullanıp karbondioksitle suyu birleştirerek besin üretiyorlardı.</p>
<p align="center">
<span style="font-size: 20px;"><strong><span class="style1" style="color: #008000;">Sıcak Su Ağızlarında Ortak Yaşam</span></strong></span></p>
<p align="left">Yapılan araştırmalar sonucu kimyasal enerjiden besin üreten bakterilerin ardından, birçok canlı ve olağanüstü sistem daha keşfedilmiştir. Bunlardan biri de sıcak su ağızlarında yaşayan canlılar arasındaki ortak yaşam ilişkisidir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image006.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1955 alignleft" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image006.jpg" alt="" width="396" height="297" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image006.jpg 396w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image006-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 396px) 100vw, 396px" /></a>    <a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image008.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1956 alignnone" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image008.jpg" alt="" width="397" height="298" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image008.jpg 397w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image008-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" /></a></p>
<p align="left">Ağızdan çıkan sıcak suyun okyanusun soğuk suyu ile karışması sonucu, ağız çevresinde yaşama ve ortak yaşama imkan sağlayan bir ortam oluşur. Sıcak su ağızlarında yaşayan canlıların büyük bir bölümü, sıcaklığı 10-200C arasında değişen bu ılıman bölgede yaşar. Kemosentez yapan bakterilerin aşırı sıcağı sevenleri ise sıcaklığın 1000C&#8217;yi bulduğu bölgelerde yaşar.<br />
Okyanus derinliklerindeki sıcak su ağızlarında yaşayan canlıların başlıcaları, eklembacaklılar, yumuşakçalar ve solucanlardır. Önceleri bu canlıların yaşamlarının av-avcı ilişkisine dayandığı düşünülmüşse de araştırma ilerledikçe bu açıklamanın yeterli olmadığı ve burada yaşayan canlılar arasında ortak yaşam ilişkisi olduğu ortaya çıkmıştır.<br />
Sıcak su ağızlarındaki doğal yaşamın en dikkat çekici canlılarından biri, ne besin alacak bir ağzı ne de aldığı besinleri sindirecek bir sindirim sistemi olmayan dev tüp solucanlarıdır. Araştırmalar sonucunda dev tüp solucanlarının, trofozom adı verilen organında kemosentez yapan bakteriler olduğu ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda bilim adamları sıcak su ağızlarındaki yaşamın önemli bir sırrını aydınlatmışlardır. Dev tüp solucanı kendi hücreleri içinde yaşayan bakterilere kimyasal madde sağlarken, bakteriler de solucana besin sağlıyordu. Bu bilimsel gerçeğin bulunmasının ardından midye ve tarak gibi ağız çevresinde yaşayan diğer pek çok canlının da kemosentez yapan bakterilerle benzer bir ortak yaşam ilişkisi içinde olduğu keşfedilmiştir.</p>
<p align="center">
<span style="font-size: 20px; color: #008000;"><strong><span class="style1">Derin Karanlıklardaki Zorlu Koşullar</span></strong></span></p>
<p align="left">Yeni bir sıcak su ağzı oluştuğu andan itibaren o bölgedeki doğal yaşamda birçok zorlu koşul oluşur. Okyanusun en alt tabakasında yeni bir ağız meydana geldiğinde, buraya ilk yerleşen canlılar kemosentez yapan bakterilerdir. Oldukça fazla sayıda ve hızla çoğalan bu bakteriler, ağız çevresinde kalın bir tabaka oluştururlar. Bu oluşumun ardından diğer canlılar da zamanla ağız çevresine yerleşmeye başlarlar. Besin kaynaklarından bu denli uzak ve soğuk olan bu bölgelere daha sonra sırasıyla karides benzeri amfipod ve kopepodlar, karides ve salyangozlar, tüp solucanları, ıstakozlar, ahtapotlar, midye ve taraklar yerleşir.</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image010.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1957" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image010.jpg" alt="" width="416" height="312" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image010.jpg 416w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image010-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a></p>
<p align="left">Ancak her zaman için bu bölgelerde yaşam koşullarını olumsuz etkileyecek şartlar oluşabilir. Örneğin buradaki canlılar, sıcak su ağzında etkinliğin çok artmasıyla haşlanabilirler. Ya da ağıza su sağlayan kaynağın yön değiştirmesi ya da tıkanmasıyla ağızdaki canlı yaşamı sona erebilir. Bu durumda mevcut besin kaynakları yok olacağı ve suyun ısısı aniden düşeceği için sıcak su ağzının çevresinde yaşayan tüm canlılar büyük zorluklarla ve hayati tehlikelerle karşı karşıya kalırlar. Bu noktada yapılabilecek tek şey yeni bir sıcak su ağzı bulmaktır. Ağız çevresinde yaşayan canlılar ya bir yere tutunarak yaşadıkları ya da çok yavaş hareket ettikleri için yeni bir ağız bulmaları oldukça zordur. Ancak bu duruma rağmen hareket edemeyen canlılar, yüzebilen larvalarının yeni bir ağız bulmaları sayesinde mucizevi bir şekilde soylarını devam ettirirler.</p>
<p align="center">
<span style="font-size: 20px; color: #008000;"><strong><span class="style1">Kuran&#8217;da Bildirilen &#8220;Denizlerdeki Karanlık&#8221;</span></strong></span></p>
<p align="left">Günümüz teknolojisi kullanılarak üretilmiş olan denizaltı gibi araçlar ve çeşitli özel aletler, denizlerin genel coğrafi yapısı, derinliği gibi bilgilere ulaşmakta kullanılan en önemli unsurlardır. Bu araçlar sayesinde yapılan ölçümlere göre, güneş ışığının % 3-30&#8217;u deniz yüzeyinde yansıtılır. İlk 200 metredeyse ışık spektrumunun mavi ışığı en son olmak üzere yedi rengin tümü ardı ardınca emilir. Derin denizlerdeki genel ortam Oceans (Okyanuslar) adlı kitapta şu şekilde tanımlanmaktadır:<br />
Bugün biliyoruz ki, derin denizlerdeki ve okyanuslardaki karanlık, yaklaşık olarak 200 metre ve daha derin yerlerde olur. Bu derinlikte, hemen hemen hiç ışık yoktur. 1000 metrenin altındaki derinliklerde ise artık hiçbir şekilde ışığa rastlamak mümkün değildir. (Danny Elder, John Pernetta, <em>Oceans</em>, Mitchell Beazley Publishers, London, 1991, s. 27.)<br />
Bir insanın teknolojik aletler olmadan 70 metreden daha derine dalması çoğunlukla mümkün değildir. Bununla birlikte bir insanın yardımsız olarak okyanusların 200 metre civarındaki karanlık derinliklerinde yaşaması da kesinlikle mümkün değildir. Bu nedenle bilim adamları denizler hakkındaki detaylı bilgileri çok yakın zamanlarda keşfetmişlerdir. Oysa engin denizlerin karanlık olduğu, Kuran&#8217;da bundan 1400 sene önce Nur Suresi&#8217;nde bildirilmiştir.<br />
Hiçbir teknolojinin, dolayısıyla insanların denizlerin derinliklerine dalacak araçlarının olmadığı bir dönemde, böyle bir bilginin verilmiş olması şüphesiz Kuran mucizelerinden biridir. Denizlerdeki karanlıkların bilgisinin geçtiği Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:<br />
<strong>Ya da (inkar edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.</strong> (Nur Suresi, 40)</p>
<p align="center"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image011.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1958" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image011.jpg" alt="" width="392" height="294" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image011.jpg 392w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/1_clip_image011-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a><br />
<span style="color: #008080;"><strong><span class="style1" style="font-size: 24px;">Sonuç</span></strong></span></p>
<p align="left">Bilim dünyasında büyük yankı uyandıran sıcak su ağızlarının keşfi, önemli bir gerçeği gözler önüne sermektedir. Bu ağızlarda yaşayan canlıların bir bölümü incelenmiş ve tanımlanmış olsa da % 95&#8217;i henüz tanımlanamamıştır. Sıcak su ağızlarındaki bu yaşam ve canlı çeşitliliği Yüce Rabbimiz&#8217;in evrenin her noktasındaki hakimiyetini, ilmini ve rahmetini sergilemektedir. Evrendeki herşeyi yaratan, evrenin her köşesinde sonsuz aklını tecelli ettiren Yüce Allah&#8217;tır. Allah&#8217;ın ilmiyle her yeri kuşattığı Kuran&#8217;da şu şekilde bildirilmektedir:<br />
<strong>Sizin İlahınız yalnızca Allah&#8217;tır ki, O&#8217;nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır.</strong> (Taha Suresi, 98)</p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/derin-denizlerde-olup-bitenler/" data-wpel-link="internal">Derin Denizlerde Olup Bitenler</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/derin-denizlerde-olup-bitenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Işık Saçan Canlıları Sizler İçin Derledik</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/isik-sacan-canlilari-sizler-icin-derledik/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/isik-sacan-canlilari-sizler-icin-derledik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2018 11:01:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1911</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğanın eşsiz güzelliklerinden biri olan ışık saçan canlılar hem estetik olarak hem de bilimsel olarak son derece ilginç canlılar. Bu yazımızda ışık saçan canlıların özelliklerini ve bazı ışık saçan canlıları fotoğraflarıyla birlikte derledik. Mikroorganizmalardan devasa canlılara kadar birbirinden ilginç ve muhteşem yaratıklara sahip olan doğayı, hem merakın ve ilginin artması hem de gelişen teknolojinin verdiği imkânlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/isik-sacan-canlilari-sizler-icin-derledik/" data-wpel-link="internal">Işık Saçan Canlıları Sizler İçin Derledik</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğanın eşsiz güzelliklerinden biri olan ışık saçan canlılar hem estetik olarak hem de bilimsel olarak son derece ilginç canlılar. Bu yazımızda ışık saçan canlıların özelliklerini ve bazı ışık saçan canlıları fotoğraflarıyla birlikte derledik.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Microorganism-Bacteria.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1912" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Microorganism-Bacteria.jpg" alt="" width="829" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Microorganism-Bacteria.jpg 829w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Microorganism-Bacteria-300x187.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Microorganism-Bacteria-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 829px) 100vw, 829px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3485 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria.jpg" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria.jpg 2560w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria-300x188.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria-768x480.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria-1024x640.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria-696x435.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria-1068x668.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Microorganism-Bacteria-672x420.jpg 672w" alt="" width="2560" height="1600" /><br />
<strong>Mikroorganizmalardan </strong>devasa canlılara kadar birbirinden ilginç ve muhteşem yaratıklara sahip olan doğayı, hem merakın ve ilginin artması hem de gelişen teknolojinin verdiği imkânlar sayesinde bütün güzellikleriyle keşfetmemiz bir süre sonra kaçınılmaz oluyor.<br />
Işık saçan canlılar, kimyasal tepkimelerde açığa çıkan enerjiyi ışığa çevirirken o kadar verimli kullanıyor ki, günlük hayatta kullandığımız floresan lambalarda elektrik enerjisinin <strong><em>%75’i ışık</em></strong>, <em><strong>% 25’i ısı</strong></em>, klasik ampullerde ise <strong><em>% 25’i ışık</em> <em>%75’i ısı</em></strong> olarak açığa çıkarken, ışık saçan canlılar biyoluminesans tepkimeleriyle açığa çıkan enerjinin <em><strong>%98’ine</strong></em> kadarını ışık olarak yayabiliyorlar.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3501 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanlar%C4%B1.jpg" sizes="(max-width: 3500px) 100vw, 3500px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları.jpg 3500w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-300x225.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-768x576.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-1024x768.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-80x60.jpg 80w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-265x198.jpg 265w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-696x522.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-1068x801.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/bilim-insanları-560x420.jpg 560w" alt="" width="3500" height="2625" /></p>
<h4>Işık Saçan Canlılara Örnekler</h4>
<h4>Doğada bulunan bazı ışık saçan canlılara örnekleri görselleriyle birlikte inceleyelim:</h4>
<h3><span style="color: #008080;">►<strong>Mycena Lux-Coeli:</strong> </span><span style="color: #ff6600;">Japonya’nın Wakayama bölgesinde bulunan ve yağmur yağdığında ortaya çıkan bu mantarlar, büyürken yeşil renkte ışık saçarak parlayabilmektedir.</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Mycena-Lux-Coeli.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1913" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Mycena-Lux-Coeli.jpg" alt="" width="779" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Mycena-Lux-Coeli.jpg 779w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Mycena-Lux-Coeli-300x199.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Mycena-Lux-Coeli-768x511.jpg 768w" sizes="(max-width: 779px) 100vw, 779px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3496 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli.jpg" sizes="(max-width: 1170px) 100vw, 1170px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli.jpg 1170w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli-300x199.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli-768x511.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli-1024x681.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli-696x463.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli-1068x710.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Mycena-Lux-Coeli-632x420.jpg 632w" alt="" width="1170" height="778" /></p>
<h3><span style="color: #008080;">►<strong>Aequorea Victoria</strong> <strong>(Kristal Denizanası)</strong>:</span> <span style="color: #ff6600;">Genellikle Kuzey Amerika sahillerinde görülen ve çok parlak ışık saçabilen bu canlılar su organizmalarındandır.</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/gettyimages-516561693-2-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1914" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/gettyimages-516561693-2-1.jpg" alt="" width="777" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/gettyimages-516561693-2-1.jpg 777w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/gettyimages-516561693-2-1-300x200.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/gettyimages-516561693-2-1-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 777px) 100vw, 777px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3488 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2.jpg" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2.jpg 1200w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2-300x200.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2-768x512.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2-1024x683.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2-696x464.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2-1068x712.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/gettyimages-516561693-2-630x420.jpg 630w" alt="" width="1200" height="800" /></p>
<h3>►<span style="color: #008080;"><strong>Hawaii Kısa Kuyruklu Mürekkep Balığı</strong>:</span> <span style="color: #ff6600;">Vibrio fischeri isimli bir bakteriyle mutualist ilişkide bulunan bu balık, ışık yayarken aynı zamanda diğer canlıların da yerini algılayabilme özelliğine sahip.</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hawaii-Kisa-Kuyruklu-Murekkep-Baligi.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1915" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hawaii-Kisa-Kuyruklu-Murekkep-Baligi.jpg" alt="" width="699" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hawaii-Kisa-Kuyruklu-Murekkep-Baligi.jpg 699w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Hawaii-Kisa-Kuyruklu-Murekkep-Baligi-300x222.jpg 300w" sizes="(max-width: 699px) 100vw, 699px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3489 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-K%C4%B1sa-Kuyruklu-M%C3%BCrekkep-Bal%C4%B1%C4%9F%C4%B1.jpg" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı.jpg 1280w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-300x222.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-768x569.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-1024x758.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-80x60.jpg 80w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-696x515.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-1068x791.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Hawaii-Kısa-Kuyruklu-Mürekkep-Balığı-567x420.jpg 567w" alt="" width="1280" height="948" /></p>
<h2><span style="color: #008080;">►<strong>Dinoflagellatlar</strong>:</span> <span style="color: #ff6600;">Kamçılılar grubuna ait bu tek hücreli canlılar, su planktonudur.</span></h2>
<figure id="attachment_1916" aria-describedby="caption-attachment-1916" style="width: 648px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Dinoflagellatlar.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1916" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Dinoflagellatlar.jpg" alt="" width="648" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Dinoflagellatlar.jpg 648w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Dinoflagellatlar-300x240.jpg 300w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" /></a><figcaption id="caption-attachment-1916" class="wp-caption-text">OLYMPUS DIGITAL CAMERA</figcaption></figure>
<h3><span style="color: #008080;">►<strong>Lampyris Noctiluca (Dişi Ateşböcekleri)</strong></span>:<span style="color: #ff9900;"> Erkek türlerine göre 2 kat daha büyük olan bu ateşböcekleri, kanatlarının olmaması ve ışık saçabilmeleri yönünden de erkek türlerinden ayrılmaktadır.</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Lampyris-Noctiluca.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1917" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Lampyris-Noctiluca.jpg" alt="" width="552" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Lampyris-Noctiluca.jpg 552w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Lampyris-Noctiluca-300x282.jpg 300w" sizes="(max-width: 552px) 100vw, 552px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3492 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca.jpg" sizes="(max-width: 2450px) 100vw, 2450px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca.jpg 2450w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca-300x282.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca-768x721.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca-1024x961.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca-696x653.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca-1068x1003.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Lampyris-Noctiluca-447x420.jpg 447w" alt="" width="2450" height="2300" /></p>
<h3><span style="color: #008080;">►<strong>Atolla Wyvillei (Denizanası)</strong>:</span> <span style="color: #ff6600;">Işık yayma özelliğini savunma mekanizması olarak da kullanan ve denizlerin ve okyanusların derinlerinde yaşayan bu canlılar, çok parlak ışık yayabilmektedir.</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Atolla-Wyvillei.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1918" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Atolla-Wyvillei.jpg" alt="" width="920" height="460" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Atolla-Wyvillei.jpg 920w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Atolla-Wyvillei-300x150.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Atolla-Wyvillei-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 920px) 100vw, 920px" /></a></p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3493 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei.jpg" sizes="(max-width: 2000px) 100vw, 2000px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei.jpg 2000w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei-300x150.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei-768x384.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei-1024x512.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei-696x348.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei-1068x534.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Atolla-Wyvillei-840x420.jpg 840w" alt="" width="2000" height="1000" /><span style="color: #008080;">►<strong>Comb Jelly (Taraklılar)</strong>:</span> <span style="color: #ff6600;">Bu canlıların birçoğunun sırtında dikiş izine benzeyen, ışık üreten hücreler bulunur. Işık yayma özelliklerini savunma mekanizması olarak da kullanmaktadırlar.</span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Comb-Jelly.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1919" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Comb-Jelly.jpg" alt="" width="918" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Comb-Jelly.jpg 918w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Comb-Jelly-300x169.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Comb-Jelly-768x433.jpg 768w" sizes="(max-width: 918px) 100vw, 918px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3494 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly.jpg" sizes="(max-width: 1240px) 100vw, 1240px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly.jpg 1240w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly-300x169.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly-768x434.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly-1024x578.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly-696x393.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly-1068x603.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Comb-Jelly-744x420.jpg 744w" alt="" width="1240" height="700" /></p>
<h3><span style="color: #008080;">►<strong>Ostracodlar</strong>: <span style="color: #ff6600;">Yalnızca erkek bireylerinin ışık üretebildiği bu canlılar, ışık üretimini dişi canlıları kendilerine çekmek için kullanmaktadır.</span></span></h3>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ostracodlar.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1920" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ostracodlar.jpg" alt="" width="920" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ostracodlar.jpg 920w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ostracodlar-300x169.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ostracodlar-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 920px) 100vw, 920px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3495 td-animation-stack-type0-1" src="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar.jpg" sizes="(max-width: 1440px) 100vw, 1440px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar.jpg 1440w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar-300x169.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar-768x431.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar-1024x575.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar-696x391.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar-1068x600.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2018/02/Ostracodlar-748x420.jpg 748w" alt="" width="1440" height="809" /><br />
Görünen veya görünmeyen yeni keşfedilen veya keşfedilmeyi bekleyen tüm canlıları hiç şüphesiz alemlerin Rabbi olan <strong>Allah</strong> yaratmıştır. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır;</p>
<h4><em><strong>…Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? </strong><strong>(Nahl Suresi,8. Ayet)</strong></em></h4>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/isik-sacan-canlilari-sizler-icin-derledik/" data-wpel-link="internal">Işık Saçan Canlıları Sizler İçin Derledik</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/isik-sacan-canlilari-sizler-icin-derledik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın En Büyük Pelikanı İlk Uçuşunda</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/dunyanin-en-buyuk-pelikani-ilk-ucusunda/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/dunyanin-en-buyuk-pelikani-ilk-ucusunda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Mar 2018 10:44:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Biomimetik]]></category>
		<category><![CDATA[Pelikan]]></category>
		<category><![CDATA[Teknolojiye İlham OLan canlılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1901</guid>

					<description><![CDATA[<p>1967 yılında ABD casus uyduları Hazar Denizi üzerinde hareket eden dev bir cisim belirledi. Yetkililer derhal bu durumdan haberdar edildi. Bir grup araştırmacı Washington’ın dışında Savunma ve İstihbarat Ajansı DIA’nın “Yeşil Oda” olarak adlandırılan bölümünde bu durumu konuşmak amacıyla bir araya geldi. Cisim uçağa benziyordu ama bilinen en büyük yolcu uçağından iriydi. Devasa bir yapıya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/dunyanin-en-buyuk-pelikani-ilk-ucusunda/" data-wpel-link="internal">Dünyanın En Büyük Pelikanı İlk Uçuşunda</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1967 yılında ABD casus uyduları Hazar Denizi üzerinde hareket eden dev bir cisim belirledi. Yetkililer derhal bu durumdan haberdar edildi.<br />
Bir grup araştırmacı Washington’ın dışında Savunma ve İstihbarat Ajansı DIA’nın “Yeşil Oda” olarak adlandırılan bölümünde bu durumu konuşmak amacıyla bir araya geldi. Cisim uçağa benziyordu ama bilinen en büyük yolcu uçağından iriydi. Devasa bir yapıya sahipti ama kanatları oldukça küçüktü. Uçması imkansız görünen bu şey odadaki yetkilileri oldukça şaşırtmıştı. Bir ordu albayı, ‘bu bir canavar’ dedi. Bir diğeri ise ‘evet’ diye cevap verdi ve ‘Loch Ness Canavarı’ dedi.” <strong>[1]</strong><br />
Bu cisim gerçekten neydi ve nasıl çalışıyordu? Ruslar onunla ne yapmayı planlıyorlardı? Cevaplar sonraki 10 yıl boyunca yavaş yavaş geldi: O bir ‘<strong>Ekranoplan</strong>’dı. Uçakların yapamadığı bir şeyi “su üzerinde alçak irtifa uçuşu”nu yapıyordu, hem de uzun süreli olarak. Ekranoplan, Rotislav Alexeyev isimli bir Rus tarafından icat etmişti.</p>
<figure id="attachment_1035" class="wp-caption aligncenter">
<figure id="attachment_1902" aria-describedby="caption-attachment-1902" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ekranoplan.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1902 size-full" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ekranoplan.jpg" alt="Ekranoplan" width="640" height="347" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ekranoplan.jpg 640w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ekranoplan-300x163.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a><figcaption id="caption-attachment-1902" class="wp-caption-text">Rus Mühendislerinin Hazar Denizi üzerinde denediği Ekranoplan</figcaption></figure><figcaption class="wp-caption-text">Rus Mühendislerinin Hazar Denizi üzerinde denediği Ekranoplan</figcaption></figure>
<p>Bugün Boeing’teki mühendisler Ekranoplan’dan yola çıkarak suyun biraz üstünde kayan dev bir kargo uçağı dizayn ediyorlar. Bunu yapmak için de kendilerine su kuşlarını örnek alıyorlar, zaten projenin ismi de “Pelikan Projesi”, çünkü mühendisler bu uçağı pelikandan ilham alarak tasarlıyorlar.<br />
Pelikan ve diğer bazı su kuşları hiç güç sarf etmeden kanatları açık biçimde su yüzeyinin hemen üstünde uzun süre süzülerek uçabilirler. Skimmer adıyla da bilinen makas kuşu da bu kuşlardan biridir. Makas kuşu suyla temas ettiğinde tüylerinin birbirine yapışmasını önleyen yağdan yoksundur. Bu nedenle diğer su kuşları gibi avlanmak için dalış yapması imkansızdır. Ancak bu onun için hiçbir zaman bir problem oluşturmaz. Çünkü Yüce Allah onu kusursuz bir tasarım ile yaratmıştır. Kuşun alt gagası üsttekinden daha uzundur ve uçları dokunmaya karşı son derece hassastır. Makas kuşu alt gagasını suya sokarak dakikalarca su yüzeyi üzerinde uçabilir. Bu uçuş sırasında gagasına bir av temas ettiğinde ise hemen onu yakalayabilir.</p>
<figure id="attachment_1037" class="wp-caption alignright"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1903" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus.jpg" alt="" width="216" height="187" /></a><figcaption class="wp-caption-text">Pelikan</figcaption></figure>
<p>Acaba uçaklar neden pelikan ya da makas kuşu gibi su üzerinde uçamazlar? Bizler görmeyiz ama altlarındaki hava uçakları taşır. Ancak sıradan bir jet uçağı yere yaklaşınca hava, taşıyıcı yastık etkisini kaybeder ve uçağın altından hızla kaçar. Uçağın alçakta tutunabilmesi için motorlarının çok daha büyük bir güçle çalıştırılması gerekir. Bu ise teknik açıdan hem çok zordur, hem de büyük miktarlarda yakıt gerektirir. Dolayısıyla uçakların mevcut aerodinamik yapılarıyla uzun süre alçak irtifada uçuş yapmaları oldukça zordur. <strong>[2]</strong></p>
<figure id="attachment_1036" class="wp-caption alignleft"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1904" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan.jpg" alt="" width="456" height="305" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan.jpg 456w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-300x201.jpg 300w" sizes="(max-width: 456px) 100vw, 456px" /></a><figcaption class="wp-caption-text">Pelikan</figcaption></figure>
<p>Bu durumda “Peki ama makas kuşu ve pelikanın su üzerinde uçabilmek için normalden fazla sayıda ve daha hızlı kanat çırpması gerekmiyor mu?” diye düşünebilirsiniz. Ancak bu doğru bir düşünce olmaz, çünkü pelikan da makas kuşu da hiç kanat çırpmaz sadece su üzerinde süzülürler. Çünkü onlar çok özel büyük kanat tasarımlarına ve aerodinamik bir yaratılışa sahiptir. Bu öyle bir yaratılıştır ki tüy yapılarından, içi boş hafif kemiklerine kadar hiçbir yerlerinde en ufak bir kusur yoktur. Bu kusursuz yaratılış onların su üzerindeki ince hava tabakası üzerinde bile tutunarak süzülebilmelerini sağlar. İşte bu nedenle Boeing’in uçak mühendisleri pelikanınki gibi dev kanatlı bir uçak yapmayı düşünmüşlerdir.<br />
Pelikan Projesinin müdürü Blaine Rawdon, “Kuşlar özellikle de pelikanlar yer etkisini mükemmel biçimde kullanıyor” diyor. “Okyanusa yakın bir yerde yaşıyorum ve pelikanların dalgaların üzerinde süzülmesini seyrediyorum. Bazen kanatları neredeyse suya değiyor.” <strong>[3]</strong></p>
<figure id="attachment_1038" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Pelikan-deniz.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1905" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Pelikan-deniz.jpg" alt="" width="600" height="360" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Pelikan-deniz.jpg 600w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Pelikan-deniz-300x180.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a><figcaption class="wp-caption-text">Pelikan</figcaption></figure>
<p>Boeing firması pelikanın kusursuz yaratılışından örnek alarak su üzerinde uçan dünyanın en büyük kargo uçağını tasarlıyor. Pelikan projesi dahilinde tasarlanan bu uçağın kanat açıklığı tam 120 m. boyu ise 150 m. Yani yere konduğu zaman bir futbol sahasına bile sığmıyor. Uçuş menzili ise 18.000 km. Bu, okyanusun üzerinde kıtalararası kesintisiz bir uçuş yapabildiği anlamına geliyor. Üstelik uçuşunu, ağırlığı benzerlerinin tam 10 katı iken ve bir gemiden 10 kat daha hızlı bir şekilde gerçekleştiriyor.<br />
Geleceğin kargo uçağı Pelikan neredeyse suyun 6 metre üzerinde uçabilecek, dünya yüzeyine yakınlığı sürüklenmeyi (hareketin havaya karşı direncini) azaltacak ve kanadın verimini artıracak. Yer etkisi olarak bilinen bu aerodinamik olay, suyun üzerinde uçan ve büyük çaplı yük taşıyan kargo uçağının yüksek oranda yakıt tasarrufu yapmasını sağlayacak.</p>
<figure id="attachment_1039" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kargo-ucagi-pelikan.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1906" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kargo-ucagi-pelikan.jpg" alt="" width="600" height="333" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kargo-ucagi-pelikan.jpg 600w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/kargo-ucagi-pelikan-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a><figcaption class="wp-caption-text">Kargo uçağı Pelikan</figcaption></figure>
<p>Dünyanın en büyük uçak firması ve bu firmada çalışan onlarca uçak mühendisi ile yüzlerce teknik eleman… Pelikanın nasıl uçtuğu üzerinde yapılan araştırmalardan yola çıkarak onu taklit etmeye çalışıyorlar. Bu durum pelikanın tasarımındaki üstünlüğün açık göstergelerinden sadece biridir. Evrimciler kuşların sürüngenlerden türediği iddiasındadır.</p>
<figure id="attachment_1040" class="wp-caption alignright"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ucak-deniz-300x260-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1907" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/Ucak-deniz-300x260-1.jpg" alt="" width="300" height="260" /></a><figcaption class="wp-caption-text">Normal bir yolcu uçağı deniz seviyesine yaklaştığında havada duramaz. Boeing’in yeni projelendirdiği uçak ise pelikanlardan örnek alınan tasarımı sayesinde su üzerinde uçabilir.</figcaption></figure>
<p>Ancak kuşlar ve sürüngenler arasındaki yapısal ve metabolik farklılıklar evrimin olmadığını açıkça göstermektedir. Bu iki canlı türü arasında yapılacak basit bir karşılaştırma bile her ikisinin de birbirlerinden çok farklı olduklarını gösterecektir.<br />
Bir kara canlısının kuşa dönüşebilmesi için sadece kanatlarının olması yeterli değildir. Kara canlısı, kuşların uçmak için kullandıkları diğer birçok yapısal mekanizmadan yoksundur. Örneğin, kuşların kemikleri kara canlılarına göre çok daha hafiftir. Akciğerleri çok daha farklı bir yapı ve işleve sahiptir. Değişik bir kas ve iskelet yapısına sahiptirler ve çok daha kompleks bir kalp-dolaşım sistemleri vardır. Bu mekanizmalar, yavaş yavaş, “birikerek” oluşamaz. Kara canlılarının kuşlara dönüştüğü şeklindeki evrimci senaryo bu gibi nedenler nedeniyle tamamen bir safsatadır.</p>
<figure id="attachment_1041" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1908" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus-1.jpg" alt="" width="778" height="518" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus-1.jpg 778w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus-1-300x200.jpg 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/03/pelikan-ucus-1-768x511.jpg 768w" sizes="(max-width: 778px) 100vw, 778px" /></a><figcaption class="wp-caption-text">Pelikan</figcaption></figure>
<p>Aslında birçok evrimci bu konudaki iddialarının ne kadar tutarsız olduğunun farkındadır. Bunlardan biri de bir Türk: Engin Korur. Korur, kanatların evrimleşmesinin imkansızlığını şöyle itiraf ediyor:<br />
“Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz. Bu organların nasıl oluştuğu doğanın henüz iyi aydınlanmamış sırlarından birisi olarak kalmıştır.” <strong>[4]</strong><br />
Kuşlar da diğer tüm canlılar gibi sonsuz ilim sahibi olan Allah tarafından, uçuş için gerekli tüm özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_center"><p><span style="font-size: 8px;"><strong>[1]</strong> http://www.popsci.com/popsci/aviation/article/0,12543,410266-1,00.html</span><br />
<span style="font-size: 8px;"><strong>[2]</strong> http://www.popsci.com/popsci/aviation/article/0,12543,410266-2,00.html</span><br />
<span style="font-size: 8px;"><strong>[3]</strong> National Geographic Türkiye, “Değişimin Kanatları”, Aralık 2003, sf.121</span><br />
<span style="font-size: 8px;"><strong>[4]</strong>  Engin Korur, “Gözlerin ve Kanatların Sırrı”, Bilim ve Teknik, Ekim 1984, Sayı 203, s. 2</span></p></blockquote>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/dunyanin-en-buyuk-pelikani-ilk-ucusunda/" data-wpel-link="internal">Dünyanın En Büyük Pelikanı İlk Uçuşunda</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/dunyanin-en-buyuk-pelikani-ilk-ucusunda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mercedes&#039;e ilham olan balık: Kutu Balığı</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/mercedese-ilham-olan-balik-kutu-baligi/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/mercedese-ilham-olan-balik-kutu-baligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Feb 2018 10:22:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[İnsana ilham veren canlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kutu Balığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1893</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kutu Balığı Mercedes’e ilham kaynağı oldu. Çevremizde gördüğümüz bir çok canlıda üstün teknoloji var, bu teknoloji bilim insanlarına ilham kaynağı oluyor. Meşhur otomobil firması Daimler-Chrysler, biyonik bir araba yaptı. Uzun süredir yakıt tasarrufunu artırmayı hedef edinen firma bu amaçla bir araştırma projesi yürütüyordu. Projede amaç aerodinamik açıdan daha uygun bir dış yüzey tasarlamaktı. Bunun için uygun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/mercedese-ilham-olan-balik-kutu-baligi/" data-wpel-link="internal">Mercedes'e ilham olan balık: Kutu Balığı</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kutu Balığı Mercedes’e ilham kaynağı oldu. Çevremizde gördüğümüz bir çok canlıda üstün teknoloji var, bu teknoloji bilim insanlarına ilham kaynağı oluyor.</p>
<figure id="attachment_823" class="wp-caption aligncenter"><figcaption class="wp-caption-text"><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/sari-kutu-baligi-3-300x225-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1894" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/sari-kutu-baligi-3-300x225-1.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></figcaption></figure>
<p>Meşhur otomobil firması <strong>Daimler-Chrysler</strong>, biyonik bir araba yaptı. Uzun süredir yakıt tasarrufunu artırmayı hedef edinen firma bu amaçla bir araştırma projesi yürütüyordu. Projede amaç aerodinamik açıdan daha uygun bir dış yüzey tasarlamaktı. Bunun için uygun çözümü ise denizlerde yaşayan kutu balığı (<em>Ostraction meleagris</em>) isimli minik bir canlıda buldular.</p>
<h3><strong>AERODİNAMİK NEDİR?</strong></h3>
<h5><strong><em>“Aerodinamik, hava ile havanın içinde hareket eden katı kütlelerin etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Otomobille ilgili olarak, otomobillerin havanın içinde nasıl hareket ettiğini incelemekte kullanılır. Otomobillerin hava sürtünme katsayısının düşük olması ve havanın içinden daha kolay geçebilmesi, hem aracın dengesini hem de yakıt tüketimini olumlu etkiler. Günümüzde normal otomobillerin sürtünme katsayısı 0.30 civarındadır.”</em></strong></h5>
<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/mercedes-bionic-car-560x420-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1895" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/mercedes-bionic-car-560x420-1.jpg" alt="" width="560" height="420" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/mercedes-bionic-car-560x420-1.jpg 560w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/mercedes-bionic-car-560x420-1-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 560px) 100vw, 560px" /></a><br />
Bu ilk bakışta araştırmayı yapanlara şaşırtıcı geldi, çünkü balığın kutu şeklindeki yapısından dolayı olumsuz bir sonuç alacaklarını düşünüyorlardı. Bunun nedeni genellikle damlaya benzeyen şekillerde direncin en aza inmesiydi. Ancak daha detaylı araştırmalar sonucu, kutu balığının bir su damlası ile aerodinamik açıdan aynı uygunlukta olduğunu tespit ettiler. <strong>(1)</strong>Biyonik DCX isimli bu proje geliştirilirken ilk iş olarak bilgisayarda kutu balığının vücut şeklinin modelleri çizildi. Özel canlandırma programlarında hareket halindeki balığın üzerindeki havanın nasıl yer değiştirdiği araştırıldı. Canlandırmalarda balığın su içinde hareket ederken suyun direncini en aza indiren bir vücut şekline sahip olduğu gözlemlendi.<br />
Sonuç olarak,  kutu balığının özel yapısı esas alınarak kendi büyüklüğünde, dünyanın en aerodinamik arabası ortaya çıkarıldı. Elbette bu arabanın en önemli avantajı ciddi bir yakıt tasarrufu sağlamasıdır.<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bionic-car-iskelet-552x420-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1896" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bionic-car-iskelet-552x420-1.jpg" alt="" width="552" height="420" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bionic-car-iskelet-552x420-1.jpg 552w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bionic-car-iskelet-552x420-1-300x228.jpg 300w" sizes="(max-width: 552px) 100vw, 552px" /></a><br />
Araştırmalar ilerledikçe başka ilginç gerçekler de ortaya çıktı. Balığın vücut yapısı dikkatle incelendiğinde, derisinin sayısız altıgene benzer kemiksi plakalarla kaplı olduğu görüldü. Bu da balığa en düşük ağırlıkta en dayanaklı vücut yapısı özelliğini sağlıyordu. <strong>(2)</strong><br />
Daha sonra balığın bu yapısı dikkate alınarak yapılan araba taslaklarında, araba kapılarının dış panellerinde %40 daha fazla sağlamlık elde edildi. Bununla beraber arabanın bütün yapısı bu tekniğe dayanılarak üretildiğinde, çarpışma güvenliği hiç azalmamasına karşın araç % 30 hafiflemişti. (<strong>3)</strong><br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/Mercedes-Benz-bionic-car-630x420-1.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1897" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/Mercedes-Benz-bionic-car-630x420-1.jpg" alt="" width="630" height="420" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/Mercedes-Benz-bionic-car-630x420-1.jpg 630w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/Mercedes-Benz-bionic-car-630x420-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 630px) 100vw, 630px" /></a><br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-545 alignleft td-animation-stack-type0-1" src="http://evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-300x200.jpg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-300x200.jpg 300w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-768x512.jpg 768w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-1024x683.jpg 1024w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-696x464.jpg 696w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-1068x712.jpg 1068w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car-630x420.jpg 630w, http://www.evrenvebilim.com/wp-content/uploads/2017/02/Mercedes-Benz-bionic-car.jpg 1536w" alt="" width="300" height="200" />Günümüzdeki birçok arabada sürtünme katsayısı 0.30 iken kutu balığından ilham alınarak hazırlanan arabada bu sayı 0.19’a düşmüştü. Sürtünme katsayısının düşmesi hava direncinin de azalması anlamına geliyordu. Üzerindeki hava direncinin azalmış olması arabanın yakıt sarfiyatını da 100 km.de 4.3 litreye kadar düşürerek son derece ekonomik olmasını sağlamıştı. <strong>(4)</strong><br />
Kutu balığının vücudundaki bu üstün yapı ve şekil Allah’ın eşsiz yaratma sanatının birörneğidir.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_center"><p><span style="font-size: 8px;"><strong>1)</strong>http://news.mongabay.com/2005/0710-DaimlerChrysler.html</span><br />
<span style="font-size: 8px;"><strong>2)</strong>http://www.worldcarfans.com/news.cfm?newsid=2050607.004/country/gcf</span><br />
<span style="font-size: 8px;"><strong>3)</strong>http://wwwsg.daimlerchrysler.com/SD7DEV/GMS/TEMPLATES/GMS_PRESS_KIT/0,2970,0-1-68938-1-1-text-0-68935,00.html</span><br />
<span style="font-size: 8px;"><strong>4)</strong>http://www.greencarcongress.com/2005/06/daimlerchrysler_1.html</span></p></blockquote>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/mercedese-ilham-olan-balik-kutu-baligi/" data-wpel-link="internal">Mercedes'e ilham olan balık: Kutu Balığı</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/mercedese-ilham-olan-balik-kutu-baligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dronelere ilham kaynağı olan canlılar</title>
		<link>https://ateistlerecevap.org/dronelere-ilham-kaynagi-olan-canlilar/</link>
					<comments>https://ateistlerecevap.org/dronelere-ilham-kaynagi-olan-canlilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ateistlere Cevaplar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Feb 2018 15:26:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Drone]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Teknolojiye ilham olanlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ateistlerecevap.org/?p=1890</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yusufçuk böceğinin manevra kabiliyeti, ateş böceğinin yüzde yüz verimle ışık üretmesi, baykuşun tüm kuşlar içinde en sessiz uçuşu gerçekleştirmesi… Birçok canlının sahip olduğu bunlara benzer özellikler, yüzyıllardır insanları hayran bırakmıştır. Öyle ki bu özellikler bilim adamlarına ilham kaynağı olmuş ve yeni bir bilim dalının ortaya çıkmasını da sağlamıştır. &#160; Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://ateistlerecevap.org/dronelere-ilham-kaynagi-olan-canlilar/" data-wpel-link="internal">Dronelere ilham kaynağı olan canlılar</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bb495582f8_online.jpg" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1891" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bb495582f8_online.jpg" alt="" width="718" height="424" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bb495582f8_online.jpg 718w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/02/bb495582f8_online-300x177.jpg 300w" sizes="(max-width: 718px) 100vw, 718px" /></a><br />
Yusufçuk böceğinin manevra kabiliyeti, ateş böceğinin yüzde yüz verimle ışık üretmesi, baykuşun tüm kuşlar içinde en sessiz uçuşu gerçekleştirmesi… Birçok canlının sahip olduğu bunlara benzer özellikler, yüzyıllardır insanları hayran bırakmıştır. Öyle ki bu özellikler bilim adamlarına ilham kaynağı olmuş ve yeni bir bilim dalının ortaya çıkmasını da sağlamıştır.<br />
&nbsp;<br />
Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı “biyotaklit” olan bu kavram, daha sonra pek çok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. “Doğadaki canlılardan taklit” anlamına gelen ve özellikle son dönemlerde teknoloji dünyasında adından sıkça söz edilen bu bilim dalı, insanlara önemli ufuklar açmıştır. Örneğin; Interface Focus dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmalara göre Drone adı verilen uçan robotlar yani insansız hava araçları doğadan ilham alınarak tasarlanmaktadır. Droneların geliştirilmesi için örnek alınan bu canlılardan bazıları şöyledir:<br />
<span style="color: #008080;"><strong>Günlerce Uyumadan Uçabilen Kuşlar</strong></span><br />
Bazı kuş türleri, göç esnasında günlerce hatta aylarca hiç dinlenmeden ve uyumadan uçabilir. Bilim adamları da, yıllardır kuşların bunu nasıl başardıklarını araştırmaktadırlar. Önceleri kuşların “tek kürelik uyuma” denilen bir yöntemle bunu başardıkları düşünülüyordu. Bu yönteme göre kuşların tek gözlerini açık tutarak beyinlerinin bir yarım küresini çalıştırdıkları ve bu sırada diğerini dinlendirdikleri sanılıyordu. Fakat son yapılan araştırmalar gösterdi ki korsan kuşu (Fregata minor) denilen kuşlar, aynı anda hem uçup (yükselme ya da süzülme anında) hem de “mikro-uyku” ile beyinlerini dinlendiriyorlar.. İşte bilim adamları da bu kuş türü gibi günlerce hatta aylarca durmadan havada kalabilecek dronelar üzerinde araştırmalarına devam ediyorlar.<br />
<strong><span style="color: #008080;">Sessiz Uçuş Uzmanları: Baykuşlar</span></strong><br />
Baykuşun çok iyi bir gece avcısı olduğunu çoğumuz biliriz. Bu kadar iyi bir avcı olmasının en önemli nedeni hiç gürültü yapmadan uçabilmesidir. Biyologlar, matematikçiler ve mühendisler baykuşların bu harika aerodinamik performansını incelediler ve bu kadar sessiz uçabilmek için gerekli olan birçok özelliğin baykuşta olduğunu keşfettiler. Örneğin; kanatlarının çok geniş olması ve ve kadifemsi yüzey dokusu, birbirine kenetlenmiş pürüzlü tüy yapısı gibi özellikler sayesinde baykuşlar çok sessiz bir şekilde uçabilmektedirler. Bu sessiz uçuş teknolojisini de dronelara uygulamak için çalışmalar yürütülmektedir.<br />
<span style="color: #008080;"><strong>Hasarlı Kanatlara Rağmen Uçan Meyve Sinekleri</strong></span><br />
Dronelar ne kadar yüksek teknoloji ürünü makineler olsalar da, muhakkak hasar görürler. Bu nedenle droneları tasarlayan bilim adamlarının araştırdıkları konulardan biri de, bu uçan makinelerin hasar görseler dahi uçmaya nasıl devam edebilecekleri oldu. Bu sorunun cevabını verebilmek için araştırmacılar bu defa meyve sineklerine odaklandılar ve bir kanadı hasarlı olmasına rağmen uçan mevye sineklerini yüksek hızlı görüntüleme cihazlarıyla incelediler. Çıkan sonuç bilim adamları için ufuk açıcıydı:<br />
Meyve sinekleri, havanın yönüne göre kanat çırpma şekillerini değiştirerek ve hasar gören kanada doğru kendilerini iterek uçuşlarına devam edebiliyorlardı.<br />
<span style="color: #008080;"><strong>Hava Akımından Etkilenmeyen Arılar</strong></span><br />
Uçan canlılar için de, uçan robotlar için de en büyük sorunlardan biri beklenmedik sert rüzgarlardır. Ancak bilim adamları arıların çok rüzgarlı havalarda bile hedefledikleri polen kaynaklarına gidebildiklerini keşfettiler. Bunu nasıl başardıklarını anlamak için de arıları gözlemleyebilecekleri rüzgar tünellerine yerleştirdiler ve arıların uçma anlarını kaydettiler. Araştırmanın sonucu ise mühendislik harikası hesaplamalarla doluydu.<br />
Arılar, karşılarına aniden çıkan sert rüzgarlara karşı uçarken kanat çırpışlarının frekansını, genliğini ve hatta simetrisini değiştirerek havada mukavemet (dayanıklılık) kazanıyordu. Eğer bilim adamları arıların bu tekniklerini dronelara uygulayabilirlerse, dronelar da türbülansa girdiklerinde uçmaya devam edebilecekler.<br />
<span style="color: #008080;"><strong>Önlerine Çıkan Engelleri Ustaca Aşan Güvercinler</strong></span><br />
Yere yakın bir şekilde uçan bir kuşu zorlu bir yolculuk bekler. Uçarken çevreden gelen görsel bilgileri hızlıca işlemesi ve yoluna çıkan engellerden kurtulmak için süratli bir şekilde uçuş ayarlamaları yapması gerekir. İleri doğru uçarken önüne çıkan nesnelere çarpmamak için hızlı manevralar yapan kuşların işte bu başarısını incelemek isteyen bilim adamları güvercinlerin hareketlerini üç boyutlu kaydettiler. Sonuç olarak da güvercinlerin uçtukları yön ile aynı hizadaki boşlukları seçerek hızlı bir şekilde rotalarını ayarladıklarını keşfettiler. Bunu yaparken güvercinlerin kanat çırpışlarında birkaç küçük ayarlama yapmaları yeterli oluyordu.<br />
Bilim adamlarının şimdiki hedefi kuşların bu ustaca yön belirleme ve manevra kabiliyetlerini insansız hava araçlarına uygulayabilmek. Böylece dronelar uçarken hem karşılarına çıkan engelleri kendilerine zarar vermeden aşmış olacak, hem de kendileri için en güvenli yolu hızlıca seçmiş olacak.<br />
<span style="color: #008080;"><strong>Böceklerin Düşerken Gösterdikleri Çeviklik Dronları Daha da Geliştirecek</strong></span><br />
İlginçtir ki bazen araştırmacılar uçuş hakkında bilgi toplamak için uçmayan böceklerden de faydalanırlar. Bu nedenle bilim adamları, birçok böcek türünü incelediler. Bazı böcek türlerinin aşağıya doğru düşerken hızlı bir şekilde kendilerini döndürebildiklerini gözlemlediler. Örneğin küçük çomak böceği nimfası (böceğin yarı ergin hali) kanatsızdır; ama bu böcek herhangi bir yükseklikten aşağı doğru düşerken havada kendini düzelterek yere düzgün bir şekilde inebilir.<br />
Bunu bacak hareketlerini hava akımına göre ayarlayarak yapan söz konusu böceklerin 0,3 saniye içinde kendi etraflarında tamamen döndükleri keşfedildi. Araştırmacılar böcekler tarafından kullanılan bu tekniğin dronelara uygulanmasıyla, droneların havadaki çevikliğinin daha da geliştirilebileceğini düşünüyorlar.<br />
<span style="color: #008080;"><strong>Tüy Dökülmesine Rağmen Kuşlar Uçmaya Nasıl Devam Ediyor?</strong></span><br />
Bir uçakta uçtuğunuzu ve uçarken uçağın kanatlarından parçaların koptuğunu hayal edin. Size mantıksız gelebilir; fakat tüy dökme mevsiminde kuşların yaşadığı tam olarak budur.<br />
Mevsimsel tüy dökülmesi esnasında kuşlar hem yorucu bir işlem olan tüy değişimini yaşıyor hem de tehlikeli de olsa uçmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Bunu nasıl başardıklarını görmek isteyen araştırmacılar karga familyasından bir tür olan küçükkarga kuşlarını mercek altına aldılar.<br />
Tüy dökme işleminin farklı evrelerinde kuşların uçuş aerodinamiklerini incelediler. Çalışma sonunda araştırmacılar kuşların tüy dökme sırasında uçuş verimliliğinin azaldığını kaydettiler. Fakat mucizevi bir şekilde kuşlar, tüylerin eksik olduğu yerlerdeki boşlukları tamamlayacak şekilde kanatlarına pozisyon aldırarak uçmaya devam ediyorlardı. Bilim adamları bu stratejiiyi de dronelara uygulayabilirlerse uçuş esnasında kanadı hasar gören dronelar uçmaya devam edebilecek gibi görünüyor.<br />
<span style="color: #008080;">Tüm Canlılardaki Üstün Özellikleri Yaratan Allah’tır</span><br />
Makalenin başında da belirttiğimiz gibi insanoğlu doğayı taklit ederek gerek vakit ve emek açısından, gerekse maddi kaynakların isabetli kullanılması bakımından çok önemli kazançlar elde etmektedir. Bu konuda örnek olarak verilen canlıların her biri ise çok üstün özelliklerle donatılmıştır. Kuşkusuz canlıları bu özelliklerle yaratan Yüce Allah’tır. Alemlerin Rabbi olan Allah benzersiz yaratandır. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:<br />
“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca &#8220;Ol&#8221; der, o da hemen olur.” (Bakara Suresi, 117)<br />
http://www.livescience.com/57247-ways-animal-flight-inspires-drone-designs.html<br />
&nbsp;<br />
<a href="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/ateistlerecevap-org-kapak.png" data-wpel-link="internal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2673" src="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/ateistlerecevap-org-kapak.png" alt="Ateistlere Cevap Kapak" width="1120" height="394" srcset="https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/ateistlerecevap-org-kapak.png 1120w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/ateistlerecevap-org-kapak-300x106.png 300w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/ateistlerecevap-org-kapak-1024x360.png 1024w, https://ateistlerecevap.org/wp-content/uploads/2018/08/ateistlerecevap-org-kapak-768x270.png 768w" sizes="(max-width: 1120px) 100vw, 1120px" /></a></p>The post <a href="https://ateistlerecevap.org/dronelere-ilham-kaynagi-olan-canlilar/" data-wpel-link="internal">Dronelere ilham kaynağı olan canlılar</a> first appeared on <a href="https://ateistlerecevap.org" data-wpel-link="internal">Ateistlere Cevap</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ateistlerecevap.org/dronelere-ilham-kaynagi-olan-canlilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
